Showing posts with label Londra Günlükleri. Show all posts
Showing posts with label Londra Günlükleri. Show all posts

Bir Peni’nin hikmeti

No comments

05 May 2025

Size aşağıda, 1 peni ile ilgili olarak bizzat yaşadığım acı bir anımı anlatmaya çalışacağım. 



Hüseyin Doğan

Dünyanın en değerli paralarından birisi olan İngiliz poundunun, eski tanımıyla sterlinin yüzde biri olan peni (penny) yani İngiliz parasının kuruşu bugün hâlâ  kullanımda olan bir İngiliz para birimidir. İngilizlerin kuruşlarına verdikleri önemi dile getiren çok eskilerden kalma meşhur bir deyişleri de vardır: “look after your pennies, then the pound look after themself” (siz önce kuruşlarınızı koruyun sonra poundlar kendi kendilerine bakarlar, korurlar...) Ancak peni’ye gösterilmekte olan bu ilgi, günlük yaşamda bir dizi tuhaflığı da beraberinde getiriyor. Bir tarafta yerde yatan 1-2 bazen 5 peniyi eğilip yerden almaya bile tenezzül etmeyen, çiğneyip geçen insanlar görürsünüz, diğer bir tarafta ise 1 peni eksiğiniz olsa alışveriş yapamadığınız, zor durumlarda kaldığınız olur.

Size aşağıda, 1 peni ile ilgili olarak bizzat yaşadığım acı bir anımı anlatmaya çalışacağım. 

1 peni eksiğim olduğu için neskafeyi  vermediler!..

İngiltereye yerleşmeye ve dikiş tutturmaya çalıştığım 2000 yılının Nisan’ının başlarında bir Cuma günü Türkiye’den getirdiğim küçük ölçekli bazı mal numunelerini tekerlekli orta boy bir bavula doldurdum, Londra’da çeşitli malların toptancılarının bulunduğu Hackney Shoreditch arasında  “Hackney Road” caddesinde toptancıları gezerek bavulumdaki malları tanıtıp müşteri arıyor, piyasa araştırması yapmaya çalışıyorum. O günlerde bende, öğlen saat 11-12 gibi bir bardak nescafe ile birlikte ilk sigaramı içmek gibi tatlı bir alışkanlık oluşmuştu. Oysa o gün, saat 12 olduğu halde hâlâ bu küçük lüksümü yaşayacak uygun bir zaman ve mekân bulamamıştım. krizlere girmek üzereydim. Yıllar önce, şimdi ismini hatırlayamadığım bir Amerikalı yazarın kitabında “İnsanlar 40 yaşından sonra günlük alışkanlıklarının esiri olurlar” diye bir cümle okumuştum. İşte benimkisi de aynen öyle bir alışkanlıktı. Hele bunun günün ilk kahvesi ve ilk sigarası olduğunu düşünürseniz, esaretimin ağırlığını anlayacağınızdan eminim. 


Ayrıca bölgede yaşayan Asyalıların çokluğundan yola çıkarak civarda mutlaka bir küçük cami veya mescid bulabileceğimi düşünerek Cuma namazınıda kılmayı çok istiyordum. Bu zaman darlığında bu iki arz küçük lüksümü yerine getirebilmem oldukca zor gözüküyordu. Tam o sırada yolumun üstünde köşe başında küçük bir cafe restauranta rastladım. Bu tür yerler “İngilizlerin kahvaltılarını yaptıkları ve hafif yemeklerini yedikleri çaylarını kahvelerini içip gazetelerini okudukları küçük gruplar halinde sohbetlerini yapıp zaman geçirebildikleri mütevazı restaurant kahvehane karışımı içkisiz mekânlardır. İrademin de tam da iflas ettiği bir anda idim. Burada bir bardak nescafemi “take away” sistemiyle (Al götür, dükkandan çık git, burada kalabalık ve bulaşık etme de nerede yer içersen git orada ye iç sistemi) alır, hem ileride solda ikinci sokağın girişinde olduğunu söyledikleri mescide kadar yürür, hem de kahvemi içerim diye düşündüm.

Hemen içeriye girdim, siparişimi verdim. Bir dakika sonra nescafem plastik kapaklı yanmaz karton bir bardak içerisinde önümdeydi. Bende cebimde bir şekilde birikmiş bir avuç bozuk parayı elime almış sabırsızlıkla şakırdatıyordum. Bana servis yapan 55-60 yaşlarında, kısa boylu, ciddi duruşlu İngiliz beye borcumu sordum. Nescafenin fiyatı 65 peni idi. Bu fiyat o yıllarda böyle mütevazı bir semtte, hele “al götür servisi” için biraz fazla bile sayılabilirdi, ama burası medeniyetin, kapitalizmin, serbest piyasanın beşiğiydi. Herkes herşeyi satabildiği en yüksek değere satmaktan beis duymaz. Belki de benim ilk önce kahvenin fiyatını sormam sonrada avucumdaki bozuk paraları saymam lazımdı, işime gelmiyorsa almak zorunda da değildim. Ne var ki benim o durumda mutlaka içmem gerektiğini hissettiğim bir bardak nescafenin fiyatını hesap edecek halim yoktu. Her halükarda cebimde kahve param vardı. Zaten kahvenin fiyatına da bir şey dememiştim. Yapmam gereken iş, kahvemi almak, parasını ödemek, o meşhur 3 sihirli sözden birisi olan “Thank you”yu telaffuz edip oradan çıkmaktı. Benim niyetim de buydu. 

Cebimde bulunan irili ufaklı bozuk paraları bir avucuma aldım, öbür elimle de tek tek masanın üstüne saymaya başladım. Gelin görün ki bu avuç dolusu bozuk para çıka çıka 64 peni çıkmasın mı!.. Parayı son bir kez de benden para bekleyen bu orta yaşlı İngiliz beyle beraber saydık ve gerçekten de 1 peni eksik çıktı. Muhatabımın bu durumu hoşgörü ile karşılayacağını düşünerek hafifçe omzumu silktim ve rahat bir gülümsemeyle paraları adamın eline bıraktım, karton neskafe bardağını aldım. Henüz gülümsemem geçmemişti ki adamın kaşlarını çatarak “Sorry (kusura bakma), paranız eksik, kahveyi veremem!” dediğini duydum. Birden şaşırdım, kulaklarıma inanamadım, aynı anda elimdeki neskafe bardağını masaya geri koydum, şaşkınlık ve dikkatle adamın yüzüne baktım. Evet, evet duyduğum doğruydu. Kahveci 1 penim eksik çıktığı için önüme kadar getirdiği nescafeyi vermiyordu. Bu tavrı beklemiyordum ama adam parasını tamı tamına alma hakkını kullandı, tavrını öyle koydu, ne diyebilirdim ki? 

Ben de yaşadığım o bozgunla hemen ve ister istemez ciddileştim. Kendisine en küçük paramın 20 pound olduğunu söyledim. Adam “No problem” bozarım, dedi. Tezgâhın üstüne yayılmış olan 64 peni tutarındaki bozuk paralarımı toplayıp tekrar cebime koydum ve cüzdanımdaki en küçük kâğıt para olan 20 pound’u çıkarıp adama uzattım. Adam paramı bir güzel bozdu, talep ettiği 65 peniyi kuruşu kuruşuna tahsil etti. Ben de adet yerini bulsun diye adama hem teşekkür ettim hem de kendisinden özür diledim, dışarıya çıktım. 

Tabii ister istemez darmadağın olmuştum, duygularım incinmişti. Kendi kendime “Ne olacak, İngiliz değil mi, bunlardan daha ne beklenirdi ki?” diye söyleniyor, burukluğumu teselli etmeye çalışarak hem kahvemi içmeye çalışıyor hem Cuma namazını kılmaya niyetlendiğim mescide doğru yoluma devam ediyordum ki, birden anılarım canlandı. Olduğum yerde kalakaldım kahvemi içmediği halde yaktım bir cigara yaslandım sağ tarafıma gelen bir bahçe duvarına. Bilmem sizce biraz abatı mı oldu ilk gençlik yıllarımın ölümsüz sanatcılarından Nezahat Bayram’ın “Gurbet ilden bir hal geldi başıma” türküsünü gözyaşları içinde mırıldanmaya başladım hazır gözlerimi kapatmışken daldım uzak ve yakın maziye...

Daha bir ay önce Türkiye’de idim. Memleketim Kırşehir’de adres sormak için girdiğim bir halı mağazasında o anda çay içmekte olan ve daha önce tanışmadığımız insanların samimi bir ısrarla bana da çay ikram ettiklerini, kendimin İstanbul’daki işyerimde yıllarca herhangi bir nedenle ofisime gelen insanlara, Türk veya yabancı olmalarına bakmaksızın, istisnasız olarak mutlaka bir şeyler ikram ettiğimi, yine 2005 yılının Şubat ayında İstanbul’da iken bir belediye otobüsüne arka kapısından binip de bilet parasını elden ele şoföre gönderen yolcunun 

“Kaptan, kusura bakma şu kadar lira eksik” deyişini ve otobüs şoförünün verdiği  “Canınız sağ olsun” cevabını...

Dahası çoçukluk dönmemde akşamın alaca karanlığında beş numaralı gaz lambasıyla aydınlattığımız evlerimize çekilmeden önce babamın bize dışarıda fakirhanemize misafir edilecek yolcu ve satıcı/ çerçilerin kalıp kalmadığının sormalarını hatırladım!.. 

Bu iki yaman çelişki beni çok sarstı. İşin doğrusu, 1 kuruş eksiğimi anlayışla karşılamayan o kişinin yetiştiği yıllarda İngiliz toplumunun da az çok bize benzer bir hoşgörüye sahip olduğunu, dolayısıyla ben yaşlarda (o zaman 52 yaşında idim) bir İngiliz’in henüz bu kadar maddiyatçı bir yapıya sahip olacağını düşünemediğim için şaşkınlığım bir kat daha artmıştı. Bunun yanında, bu ülkede insanın gerçek anlamda parasız kalması ihtimalinde içine düşeceği durumu düşündüm ve iyice irkildim. Boğazıma bir şeyler düğümlendi, göz yaşlarımı tutamadım, elimdeki neskafe bardağı yere düştü!.. İşte o anda tarihi kararlarımdan birisini verdim. Bundan böyle yerlerde üstüne basıp geçtiğimiz 1 ve 2 penileri toplayacak, hiç kimseye, özellikle de bir İngiliz’e 1 peni de olsa eksik para vermeyecektim.

Şimdi mutfağımızda sadaka kutusu olarak tuttuğumuz ve her sabah evden çıkmadan önce mutlaka 3-5 kuruş sadak parası koyduğum kumbarada gün içinde sokaklarda topladığım bolca penilerde mevcut.





Hayatın en hızlı aktığı şehirlerden birinde, Londra’da yaşamak

No comments

12 February 2025

Londra dünyada hayatın en hızlı attığı kentlerden biri. Yetmişlerde Londra’da kurulan heavy metal müziğin efsane grubu Iron Maiden’ın bir şarkısının adı kentteki akıp giden hayatın adeta simgesi gibi: “be quick or be dead!” (hızlı ol ya da öl). Yirmi dört saat boyunca durmayan bu dinamik kentte ayakta durmanın türlü güçlükleri var; hele ki göçmenseniz. 


Tuncay Bilecen


Şehirlerin hızlı temposu bazen farkına varmasak da bizi yoruyor. İçinde yaşayanlara sayısız olanaklar sunan Londra bunun kefaretini yorgunluk ve geç kalma kaygısıyla ödetiyor. Görüşme yaptığım göçmen bir kadın bu duyguyu şöyle ifade ediyordu. “Şu aralar çalışmıyorum. İşsizim. Buna rağmen hep bir yerlere geç kalma duygusu yaşıyorum. İçimde bir vicdan azabı oluyor. Çalışmasam da bu kentin telaşı beni yoruyor.” 


Sanırım bu duyguyu çoğumuz yaşıyoruz. İşlerimizin yolunda gittiği dönemlerde bile Londra’nın aşırı rekabetçi ortamının verdiği endişeleri üzerimizde taşıyoruz. 


DURMA YOKSA DÜŞERSİN!


Her şehrin bir ruhu var, biraz da dünyanın merkezinde olmasından dolayı Londra’nın payına da “hızlı olmak” düşmüş. Özellikle göçmenlerin içinde bulundukları koşulları düşünerek “durma yoksa düşersin” ifadesini kullanabiliriz Londra’daki yaşam için. En çok da göçmenliğin ilk yıllarında yaşanıyor bu sarsıntı. Farklı kültürel kodlarla gelip kentin bu baş döndüren hızına uyum sağlamaya çalışırken nice göçmen kendisini kaybedebiliyor.  


Londra’nın barınma ve ulaşım gibi giderler bakımından pahalı bir şehir olması göçmenliğin ilk yıllarındaki koşturmacayı daha da artırıyor. Henüz vatandaşlık alınmadığı için sosyal yardım alamayan, kira giderlerin karşılamak zorunda olan göçmenler ev paylaşma ve uzun süreli çalışma yolunu tercih ediyor. Hal böyle olunca da sosyal hayata zaman kalmıyor, işle ev arasında geçen monoton bir hayat sürekli kendisini tekrar ediyor. 


“CENAZEDE YA DA DÜĞÜNDE BİR ARAYA GELEBİLİYORUZ”


Binlerce insan sabahın köründe çalışmak üzere Londra’ya akın ediyor. Bu koşturmaca içinde her saniye kıymetli olduğu için insanlar bazı işlerini araya dereye sıkıştırmak durumunda kalıyorlar. Bu yüzden metroda kimseye aldırmadan makyaj yapan bir kadın da görmeniz mümkün, kahvaltısını otobüste yapan birini de... Hızlı hızlı yürürken bir taraftan elindeki karton bardaktan ustalıkla kahve içenlerin kenti burası. “Take away” ifadesinin günlük hayatta bu kadar yaygın kullanılmasının bir sebebi de bu.


Bir görüşmeci, İngiltere’deki sosyal devletin tasfiye edilmesinden dolayı daha fazla çalışmak zorunda kaldıklarını, bu durumun da sosyal ilişkilerini bitirdiğini söylüyordu: “Çoğu insanın sosyal yaşamı bitmiş, komşuluk ilişkisi denen bir şey yok, ancak artık düğünde veya bir ölüde buluşuluyor. Öbür türlü kimsenin kimseyle bir alışverişi yok. Ya bir cenazede, ya bir düğünde, bazı sosyal faaliyetlerde belki bir araya geliyorlarsa geliyorlar. Geçmişte vardı mesela, aileler diyalog içindeydi, ama şimdi şartlar zorlaştıkça daha da uzaklaşıyorlar, daha da kopuyorlar. İnsan ekonomik şartlardan dolayı çocuğuna bile zaman ayıramıyor.” 


YARATICI ETKİNLİKLERDEN UZAKLAŞMAK


Belki çok genelleyici olacak ancak Londra’nın bu acımasız rekabet ortamının insanlardaki yaratıcı etkinlikleri körelttiği bir gerçek. Yaratıcı bir etkinlikle, örneğin sanatla uğraşmanız için bu konuda bir bilinciniz olması gerektiği gibi boş vaktinizin de olması gerekir. İşte bu zamanı bulmak, hele ki göçmenliğin ilk yıllarında pek mümkün gibi görünmüyor. 


Hayatın rutin akışına kendini kaptıran göçmen kendine zaman ayıramamaya başlıyor, zamanla bilinci köreliyor ve uğraşısı bir süre sonra onun için “gençlik hayaline” dönüşüyor. Arkadaş ortamlarında “ben de bir ara öykü yazıyordum”, “kısa film çekmeye heves etmiştim”, “iyi fotoğraf çekiyordum” diyen insanları duyuyorsunuz. “Peki, şimdi neden yapmıyorsun?” Bu soru sorulunca bir iç çekişin ardından ister istemez mazeretler sıralanıyor. Böylece Londra’daki hayata tutunma çabası bir estetik bir zevkin gelişmesinin önüne geçebiliyor. Tabii bu söylediklerimiz tamamen sınıfsal konumla ilgili. Örneğin iyi bir işte iyi bir ücret karşılığı çalışma imkânına sahip olan kişi tam tersine bu tür özelliklerini daha da geliştirebilir bu kentte; çünkü bunun için sayısız imkân var. Aynı zamanda Türkiye’ye kıyasla çok daha kısa süre çalışıp çok daha fazla ücret alacaktır. 


BİREYCİLİKTEN BENCİLLİĞE


Türkiye’de bireysel hayatın sınırlarının olmamasından, bu alanın çok çabuk ihlal edilmesinden şikâyet ederiz. Bireyciliğin kutsandığı bu yerde ise –bir göçmen bunu “burada arabalar bile çoğunlukla tek kapılı” diye özetlemişti- bireyciliğin bencilliğe varmasından şikâyet edecek noktaya gelebiliyor insan. 


Türkiye’de bireysel sınırlara çoğu zaman saygı yoktur ya da kişi bunu bildiği için kendine çeki düzen vermek zorunda kalır. Bunun yanı sıra başına bir fenalık geldiğinde her daim yanında birilerini bulabilir. Dayanışma ruhu kültürümüzün belki de en güzel taraflarından biri. Gelelim Londra’ya, burada bireysel sınırlar kesin çizgilerle çizilmiş durumda. Onu aşmak için çabalayan kişi, toplumsal ve hukuksal yaptırımlarla karşılaşmayı göze almalı; fakat buranın rekabetçi yapısı insanları bir çeşit pragmatik araçlar haline getirebiliyor. Bu, bir çeşit hayatta kalma stratejisi olarak da değerlendirilebilir. Arkadaşlar bu şekilde seçiliyor, sosyalleşme biçimleri ve sosyalleşilecek mekânlar bile bu şekilde belirleniyor. “Benim sana ayıracak zamanım yok!” demenin en kibar biçimi de yok saymak, görmezden gelmek, alıştıra alıştıra yok olmak. İlginçtir Türkiye’de nezaketsizlik olarak karşılayacağımız bu durum burada genel kabul görmüş durumda. Çünkü kişi şunu söyleyebiliyor kendi kendine “benim de yoğunluğum olduğunda ben de aynı şekilde davranmıştım. Burada hayat böyle akıyor.” Ancak dayanışma duygusuna sıra geldiğinde burada işler değişiyor. Yine bir görüşmecinin sözüyle yazıyı bitirelim: “İlk geldiğimde hasta olmaya bile cesaret edemedim. Çünkü hasta olsam bana bakacak başımda bekleyecek kimse yoktu.” 



Londra Günlükleri: “Çalışmaktan yaşamaya vakit mi kalıyor?”

No comments

11 January 2025

Uzun süreli ve yoğun çalışmak Londra’da yaşayan ortalama göçmenin kaderinde var. Londra’daki Türkiyelilere ait ticari işletmelerin daha çok küçük aile işletmelerine dayanması, eleman ihtiyacının çoğunlukla topluluk içinden karşılanması uzun süreli çalışmayı adeta tetikliyor. 



Tuncay Bilecen

Londra’daki ilk kuşak Türkiyeli topluluk genellikle kebapçı, bakkal, manav, kafe ve restoran işletmecisi olduğu için ihtiyaç duyulan emek gücü çoğunlukla topluluğun içinden karşılanıyor. Bu da göçmenlerin uzun süreli, yoğun ve düşük ücretlerle çalıştırılmasına neden oluyor. Kendisi de uzun süre restoran işletmeciliği yapan bir görüşmeci bu durumu şu şekilde ifade ediyordu: “Bir İngiliz’in yanında çalışmanla ya da İngilizleşmiş bir Kıbrıslının yanında çalışmanla bir Türkün yanında çalışmanın koşulları çok farklı. Bir İngiliz sana sekiz saat çalış, diyor. Ama bir Türk seni 24 saat çalıştırmak ister. Ve sana verdiği para da hiç. Diğer haklarını da alamıyorsun.”


YENİ GÖÇMENLER: UCUZ VE UYSAL İŞGÜCÜ


Etnik ekonominin genişlemesi bir bakıma yeni göçmen akımına bağlıdır. Çünkü yeni göçmen akımı etnik ekonominin ihtiyaç duyduğu ucuz ve uysal işgücünün temini anlamına gelmektedir. Bu ticarî işletmelerde aile bireyleri ücretsiz işgücünü; öğrenciler, Ankara Anlaşması yaparak vize alanlar, kaçak çalışanlar ve yeni gelen göçmenler ise ucuz işgücünü oluşturuyor. 


Buna ilave olarak son yıllarda Türkiyelilerin işyerlerinde -son gelen göçmen grubu olan- Azerbaycan, Türkmenistan, Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelerden göç eden göçmenlerin ağırlıklı olarak çalıştırılmaya başlandığını da ekleyelim. 


Uzun süreli ve düşük ücretli çalıştırma aslında çalışan ve çalıştıran arasındaki karşılıklı “anlaşma” ile ortaya çıkmaktadır. Çalışan kişinin uzun saatlere ve düşük ücrete rıza göstermesinin nedeni; dil becerisi ve mesleki vasfının bulunmaması olduğu kadar sosyal yardımının kesilmesini istememesi olabiliyor. Meseleye işveren tarafından bakıp “ama o da risk alıyor, ekmek veriyor, bunu da görelim” diyenler de var. 


AYNI RUTİN İÇİNDE DOLAP BEYGİRİ GİBİ DÖNMEK


Bu yoğun çalışma tempoları göçmenlerin sosyal yaşamlarına vakit ayıramamalarına yol açıyor. Bir süre sonra iş hayatları adeta sosyalleştikleri alanlar haline geliyor. Özellikle kebapçı gibi yemek servisi sektöründe çalışanlar tamamen işyerine bağlı bir hayat sürüyor. Düzensiz ve yoğun çalışma göçmenleri emek piyasasına entegre ederken içinde yaşadığı topluma yabancılaşmasını sağlıyor, sivil toplum örgütlerine ve politik süreçlere katılımının ise önüne geçiyor. Geriye sosyalleşme adına hemşeri derneklerinin etkinlikleri, cenazeler ve düğünler kalıyor. 


“Sosyal hayata zaman kalıyor mu?” diye sorduğum bir göçmen şöyle diyordu: “Maalesef… Üç buçuk yıldır bir sefer düğüne gittim sadece.  O da kıramadığımız bir dostumuzundu.  (…) Yoğun çalışmadan dolayı. Burada Türkiye’den gelip de, evlilik yoluyla ya da Ankara Anlaşması ile gelen birisi haftada ortalama en az 60 – 65 saatini harcar. Zaten daha az çalışamazsınız hiçbir yerde Türk yerlerinde. Genelde öyledir, maalesef ki öyledir.  Bunun dışında daha iyi bir iş de bulamazsınız bu ülkede.” 


“15 SAAT ÇALIŞIRIZ, DIREK EVE, BIR DUŞ HEMEN YATAĞA”


Özellikle göçmenliğin ilk yılları bütün göçmenler için çok daha zor şartlarda geçiyor. Bu süreçte, ekonomik anlamda hayatta kalma mücadelesi verildiği için göçmenler uygunsuz koşullarda çalışmaya bir bakıma rıza göstermek zorunda kalıyor. Bunda göçmenlerin vatandaşlık hakkı elde edene kadar sosyal yardımlardan faydalanamamalarının da önemli bir payı var. 


Toplumdaki bu çalışma temposunu diğer topluluklar tarafından da fark edilen bir durum olduğunu söylüyordu iki farklı görüşmeci de… “Türkiyeli topluluk dışarıdan nasıl görünüyor?” sorusuna şu cevabı verdiler: “Türkiyelileri sadece 7/24 saat çalışan tipler, hiçbir sosyal çevreleri, aktiviteleri olmayan insanlar olarak biliyorlar. Onların bu ülkeye sadece para kazanmak amaçlı geldiklerini düşünüyorlar. Kebap Shop’ta çalışan biriyle konuştuğunuzda, üstte yaşıyor, altta çalışıyor. Londra merkeze daha inmemiş. Tek bir amacı var çalışıp para kazanmak. Yarının düşünmek zorunda olduğu için belki bu amaçta ama bu ülkeye gelmiş, bu ülke hakkında hiçbir şey bilmiyor. Dışarıdan böyle görünüyor.”


“Aslında bazı göçmenler Türkler hakkında diyor, baksana diyor, caddeyi aldılar. Çok çalışkan olduğumuzu düşünüyorlar. (…) biz 15 saat çalışırız, eve gider uyuruz, böyle bir şey var mı ya. Ama 10 saat çalışırım, eve gider güzel bir yemek yaparım, şarabımı açarım, yemeğimi yerim, hanımla sohbet ederim, haberim varsa haberimi okurum, kitabım varsa kitabımı okurum; öyle bir şey yok bizde. 15 saat çalışırız, direk eve, bir duş hemen yatağa.” İşin ilginci bunu söyleyen kişinin de restoran sahibi olmasaydı. Durumunu biliyor, niye önüne geçmek için çaba sarf etmiyor madem? diye sorulabilir. Sanırım sorunun cevabı alışkanlık ve buradaki hayatın böyle akması… 


YENİ GÖÇMEN DALGASINDA VE İKİNCİ KUŞAKTA DURUM


Kuşkusuz yukarıda yazdığımız her şey topluma dair genellemelerden oluşuyor. Buna ilişkin birçok istisnayı kişisel gözlemlerimden biliyorum. Örneğin kafe işletip de kafesini aynı zamanda sanatseverlere açan, hiçbir sanatsal etkinlikten geri durmayan, müzik gruplarında enstrüman çalan, nitelikli ortamlarda sosyalleşmeyi tercih eden göçmenler de var. 


Peki, ikinci kuşak göçmenler bu yapıyı değiştirebilir mi? Bu sorunun cevabını vermek için henüz erken. Çünkü çalışmaya bu kadar çok vakit ayıran kişilerin çocuklarına vakit ayırması mümkün olmuyor, dolayısıyla çocukların da eğitim başarısı bir hayli düşüyor. Ancak bu döngüyü kıran aileler yok değil. Çok iyi eğitim gören, son derece iyi işlerde çalışan bir ikinci kuşak adım adım geliyor. 


Ankara Anlaşması yaparak gelen yeni göçmenler ise içine kapalı olarak bilinen Türkiyeli topluluğun entegrasyonu için bir fırsat gibi görünüyor. Özetle önümüzdeki dönemde Türkiyeli göçmenlerin sadece güçlü etnik ekonomi anlamında değil diğer alanlarda da yaşadığı çevreye daha fazla katkı verdiğini göreceğiz gibi görünüyor. 


Fotoğraf West Green Market’ten.  


Yeni göç dalgası: ORTA SINIFLARIN HİCRETİ

No comments

02 January 2025

Bu yazıda, Türkiye'den yurtdışına yönelik son yıllarda gerçekleşen göçlerin temel özelliklerine değineceğiz...



Tuncay Bilecen


Son birkaç yıldır özellikle politik istikrarsızlık nedeniyle Türkiye’den yurtdışına yoğun bir göç hareketi yaşanıyor. Bu yeni göç hareketi 1960’lı yıllarda özellikle Almanya’ya yönelen daha sonra tüm Avrupa ülkelerini ve diğer ülkeleri kapsayan işçi göçüne benzemiyor. Türkiye’den yurtdışına göçler aile birleşmeleri ve düzensiz göçlerle 1970, 1980 ve 1990’lı yıllar boyunca devam etti. Bir yerden başka bir yere açılan göç koridorunun, akrabalık, hemşerilik ilişkileri sayesinde kurulan bağlantılarla iki yönlü olarak dolaşıma açılmasına “göç kültürü” diyoruz. Londra’da en çok Maraşlıların, Brüksel’de en çok Elmadağ’lıların olmasını sözünü ettiğimiz zincir göçe bağlayabiliriz. Ancak son yıllarda Türkiye’den yurtdışına yönelen göç bunların hiçbirine benzemiyor. 


ORTA SINIFLARIN HİCRETİ


Yeni göç dalgasının en önemli özelliklerinden biri “endişeli” orta sınıfların demografik ve sınıfsal olarak en önemli kesimi oluşturması. Burada da ailelerin özellikle çocuklarının geleceği konusunda duydukları kaygı birincil neden olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim sahada yaptığımız çalışmalarda görüştüğümüz kişilerden “hadi biz neysek, biz alıştık ama çocuklarımızın geleceği için endişe duyuyorduk. O yüzden göç etmek zorunda kaldık” ifadelerini çok sık duyuyoruz. Dolayısıyla yeni göç dalgasıyla İngiltere’ye gelenler 1980’li yılların sonunda gerçekleşen göçlerle gelenlerden birçok bakımdan ayrışıyor. Birincisi yeni göç hareketi daha çok aile merkezli bir göç… Oysa ilk göç akınında önce erkekler geliyor, sonra ailelerini getirmek için çaba veriyorlardı. Yine bu yeni göç akınıyla gelenlerin eğitim seviyesi, dil yeterliliği ve meslekî vasıfları ilk göç dalgasıyla gelenlerden bir hayli farklılık gösteriyor. Orta sınıf göçü olarak tanımlamamızın bir diğer nedeni de bu zaten. 


ANKARA ANLAŞMALILAR FARKLI BÖLGELERDE YAŞIYOR


İlk göç dalgasıyla gelenler dil ve meslekî yeterlilikleri daha az olduğu için birlikte yaşamak zorundaydılar, bir başka deyişle birbirine muhtaçtılar. Bu yüzden tekstil sektörü çöker çökmez informal ilişkilerle bir anda kendi etnik ekonomilerini oluşturdular. Yeni göç dalgasıyla gelenler de Home Office’e verilecek evrakların neler olduğu konusunda birbirine ihtiyaç duyuyor olabilir; ancak bu sorun genellikle sosyal medya grupları üzerinden yazışmalarla ya da kişisel bağlantılarla hallediliyor. Dolayısıyla ilk göç dalgasından farklı olarak yeni gelenlerin aynı muhitlerde yaşamalarına gerek yok. Hatta bunu bilinçli olarak tercih etmeyen birçok Ankara Anlaşmalı bulunuyor. Özetle; sadece Hackney, Haringey, Enfield’ta yaşayan değil Londra’nın her yerinde hatta Britanya’nın çeşitli yerleşim yerlerine dağılan Ankara Anlaşmalılardan söz ediyoruz artık. Bu sebeple Londra’da daha önce Türkiyelilerin pek ayak basmadığı yerlerde dahi yeni göç dalgasıyla gelenleri görmemiz mümkün. Yaptığı iş, dil yeterliliği vs. nedenlerle Türkiyeli etnik ekonomi içerisinde çalışma zorunluluğu bulunanlar biraz da mecburiyetten Kuzey Londra’da yaşıyorlar. 


GÜVENLİK ENDİŞESİ EN ÖNEMLİ GÖÇ NEDENİ


Türkiye’de Gezi süreci ile başlayan, 7 Haziran – 1 Kasım 2015 iki seçim dönemi arasında tırmanan ve 15 Temmuz darbe girişimiyle zirveye çıkan güvenlik kaygısı sözünü ettiğimiz göçü tetikleyen saiklerin başında geliyor. Yeni göçmenler kariyerlerinde yeni bir sayfa açmak, yeni bir hayata başlamaktan ziyade kendilerini güvende hissetmedikleri için göç ettiklerini ifade ediyorlar. Dinlediğim göç hikâyelerinin çoğunda sözünü ettiğim önemli tarihlerin göç etme kararını almada bir milat olduğu ortaya çıkıyor.  


Türkiye’nin yoğun gündeminden yorulan ve geleceğe dair tüm umutlarını yitirenler çareyi yurtdışına göç etmekte buluyor. Tıpkı zincir göç gibi burada da birbirini tetikleyen “biz de kaçalım, biz de kendimizi kurtaralım” şeklinde bir göç etme etkileşiminden söz edilebilir. Buna halihazırda işlerini yitirenler, iktidar tarafında olmadıkları için bütün kapılar yüzlerine kapanları özetle bir şekilde üzerleri çizilenleri de ekleyelim. Bu durumda göç bir mecburiyet olarak kendisini dayatıyor. Kısaca toplumdaki genel nezaketsizlik hali, çocukların geleceği ne olacak endişesi, işini yapamama veya zaten çoktan kaybetmiş olma hatta İstanbul’un trafik çilesi bile Türkiye’yi terk etmeye iten nedenler arasında sıralanabilir.


YENİ GÖÇ DALGASININ GELECEĞİ


Yeni göç dalgasını göç etme nedeninden, göç edilen yere ve göçmenlerin taşıdıkları özellikler bakımından ilk göç dalgasıyla kıyasladıktan sonra şu soruyu soralım: peki, bundan sonra ne olacak? Bu göçler artarak devam edecek mi? Kesilecek mi? Yoksa bir geri dönüş göçü mü başlayacak? Elbette bu soruya şimdiden cevap vermek mümkün değil; çünkü Türkiye’deki ve İngiltere’deki gelişmeler olmak üzere birçok değişken yeni göçmenlerin geleceğinin ne olacağı sorusuna etki edecek. Önce Türkiye’den başlayalım; politik istikrarsızlık devam ettiği, ülke demokrasiden otoriteryanizme doğru savrulduğu sürece göçler devam edecektir. Nitekim görüşmelerde, “Türkiye istikrara kavuşursa burada bir dakika daha durmam” diyen birçok kişiyle karşılaşıyoruz. Bu durum ilk göç dalgasıyla gelenler için de geçerli. 


Diğer bir husus ise göçmenlerin maddî ve kültürel uyum sağlama becerileriyle ilişkili… Göç ettikten sonra ekonomik olarak Türkiye’deki gelirine umut bağlayanlar, Türk lirasının hızla değer kaybetmesi nedeniyle zor günler geçiriyorlar. Bu şekilde evini, toprağını satanlar elde ettikleri paranın burada yaşamaya yetmemesinden şikâyetçi. Yine Türkiye’deki orta sınıf konformizmini Londra’ya uyarlamaya çalışanların da zorluklar yaşadığını söyleyelim. Türkiye’den ağır mobilyalarını getirip Londra’da evinin kapısından geçirmeye çalışanların hikâyesini duymuşsunuzdur. Dolayısıyla yeni göç dalgasıyla gelenler buraya uyum sağladıkları ölçüde kalıcı olacaklardır. Ancak kısa vadede yeni göç dalgasıyla gelenlerin önemli bir kısmının geri döneceğini ya da geri dönmek zorunda kalacağını öngörebiliriz. 






Wimpy Kralı Ali Salih Usta nasıl iflas etti?

1 comment

30 September 2024

Ahmet Sapaz, bir zamanlar Londra'da dev fast food endüstrisinin sahibi olan Wimpy Kralı Ali Salih Usta’nın nasıl iflas ettiğini anlatıyor.  


Tuncay Bilecen


İlk işinizde ne kadar süre çalıştınız?


Otelde üç ay çalıştım. 13 sterlin haftalık alıyordum. Hesap ettim; bir senede 200 sterlin biriktiremiyorum. Daha önce çıkacaktım. Beni korkuttular. Yugoslav göçmeni ve Kıbrıslı iki Türk vardı. Dediler ki, “çıkamazsın. Çıkarsan senin çalışma iznini iptal ederler. Senin iznin şartlı ve burada üç ay çalışmanı bağlıyor.” Kaldım tabi çıkamadım. 


Bir ara konsolosluğa gittim. “Beni gönderin buradan” dedim. Giderim Türkiye’ye bir memurluk bulurum, diyorum içimden. İyi kötü bir meslek lisesi mezunusun. O yıllarda iş bulunuyordu. Konsolosluk memuru şaşırdı. “Biz bir şey yapamayız kardeşim” dedi. Konsolosa götürdüler beni, “bak arkadaş” dedi, “ben seni gönderemem buradan, aklını başına topla. Bir defa buraya gelince gidilmez, ikincisi ben seni göndermek istesem bile ilkin seni ancak Brüksel’e kadar göndebilirim. Brüksel’de ineceksin, gideceksin Türk konsolosunu bulacaksın. Oradan bir bilet alacaksın, misal Köln’e kadar gideceksin. Oradan bir bilet bulacaksın, bu şekilde dilenci vapuru gibi gidersin” dedi. Sonra da “şu arka sokakta Wimpy dükkânı var, git onlarla konuş, oradakilerin hepsi Türk, sana yardımcı bile olurlar” dedi.


Böylece Wimpy maceranız başladı.

 

Wimpyci Ali Usta meşhurdu o zamanlarda. Yetmişli yıllarda nerede görsen bu Ali Usta’nın dükkânı derdin;  gösterişli, kırmızı-beyaz logolu, fiyakalı dükkânları vardı. Şehrin en gözde caddelerinin en gözde köşelerini tutardı. O zamanlar yeme içme yerleri yok denecek kadar azdı Londra’da. Allah, Ali Salih Usta’ya bir kere ya yürü kulum demişti. Dur durak yok, Ali Salih Usta’nın London Eating Houses Group Ltd. adlı şirketi her yıl beş on yeni restoran açıyordu Londra’nın en gözde semtlerinde. Wimpy, pancake, steak houselardan oluşan yetmişin üzerinde dükkânı vardı. 


Wimpyci Ali Salih Usta’nın dükkânlarından birine gittim. Merhaba dostlar, kimsin, nesin derken bizi bilirsin iki dakikada kaynaşırız. “Hotelde kaç lira alıyordun?” dediler. “13 lira” dedim. “Yav, manyak mısın?” dedi bir tanesi. “Biz 30 lira alıyoruz burada.” Üstelik benim 13 lira da brüt, net de değil. “Bak” dediler. “Bu bölgenin sorumlusu var, patronun kardeşi. Kensington High Street’te orada steak house var, pancake house var, oraya git Hasan Usta’yı gör” dediler. Hasan Usta’ya vardım. “İşten çık, gel” dedi. Üç ay sonra tekrar gittim. Beni Nothinghill Gate’de bir Wimpy’e verdi. Oranın menajeri Hayati Bey’di. Bana da bir kırmızı ceket verdiler, koşturuyoruz artık Wimpy’de. Biz klas yerlerde çalışmışız, bu işin okulunu okumuşuz; fakat orada yaptığımız iş gel-gitten ibaret. Sabah saat 10’da başlıyorsun gece 11’e kadar. Bu 5 gün, 6 gün değil 7 gün. Mola yok. 


Bu yoğun tempoya dayanabildiniz mi?


Bana oda bulmada yardımcı olan Sökeli İrfan Meydan diye bir arkadaş vardı. Beni gördü bir gün, “Ahmet” dedi. “Sen nerelerdesin?” Anlattım işte, “işten çıktım, Wimpy’de başladım” dedim. “Yahu sen nasıl yaptın böyle bir şey?” dedi. “Böyle bir hotelden çıkıp gidip Wimpy’de garsonluk yapmak, inanamıyorum” dedi. Ama benim bacaklar da durmadan koşturmaktan dolayı ağrımaya başlamıştı. 


Ertesi gün geldi, beni Regent’s Street’te kendi çalıştığı Garners Steak House’a götürmek için menajerden izin istedi. “Yok” dedi. “Veremem.” Kendi aramızda konuştuk. İrfan “Ahmet, çıkar ceketi at” dedi. Ceketi attık. Vardık oraya. İngiliz menajer vardı: Mr. Peak. İrfan, beni tembihlemişti hâlâ Grosvenor House Hotel’de çalıştığını söyle, sakın Wimpy’de çalıştığını söyleme diye. Safkan bir İngiliz olan Mr.Peak hızlı konuştuğu için yarı anladım, yarı anlamadım, ama durumu çaktırmadım. “Ertesi gün gel” dedi. Bereket ertesi gün o yoktu. Yardımcısı bir İspanyol vardı. Onunla daha kolay anlaştım. Burada Wimpy’den biraz daha fazla ücret alacaktım ama burası daha rahat. Öğleden sonra boşsun. Dil okuluna gidebilirim. Ve gittim. Bir de buranın müşterisi Wimpy müşterisi gibi değil, oturan müşteri. Burada hem yüzde alıyorsun hem de bahşiş alıyorsun. Böylece bu steak houseta da 7 ay çalıştım. 


Sonra yolunuz yine Wimpy’e mi düştü?


Bu dönemde permi ile İngiliz otellerinde çalışmak için gelip orada tutunamayanların yolu hep Wimpyci Ali Salih Usta’ya düştü. Oralarda tutunmaları mümkün de değildi. Steak houseda işime son verildi. Ali Usta benim için tekrar umut kapısı oldu. İbrahim Salih diye Türkiye’de okumuş, değerli bir supervisor vardı. Onun yanına gittim. “Ahmet seni Pancake’e alacağım dedi. O zaman adı Texas Pancake House diye geçiyor. 


Beni kısa bir süre sonra ikinci menajer yaptılar. Saat ücretimiz çıktı 27,5 kuruşa. Ali Usta’yı Londra’yı bölge bölge 5-6 kardeşi arasında bölüştürmüştü. Kardeşlerin en büyüğü Ali Salih Usta’ydı. West End bölgesinin sorumlusu kardeşi Cahit Usta beni Tottenham Court Road bölgesinin ikinci supervisorı yapacaktı ama olmadı. Çünkü harç bitti yapı paydos.  


Meşhur Wimpy grevi bu dönemde mi başladı?


Evet. O sırada İngiltere Türkiye İlericiler Birliği (İTİB) vardı. Bunlar teker teker Wimpylere girdiler ve beyin yıkamaya başladılar. Ali Usta’nın işçilerine “kardeşim” diyorlar. “Senin şu hakkın yok, bu hakkın yok.”  İnsanların kafalarını karıştırmaya başladılar. Bir de o dönemde İngiltere’de 3 gün kısa gün çalışma olayı başladı. Çünkü kömür madenlerindeki grevlerle ülke kaynıyor. Bunlar örgütlendikçe kafa tutmaya başladılar. Aynı zamanda Transport and General Workers Union ile temasa geçerek sendikayı da arkalarına aldılar. O zamanlar bir işveren için sendikaya kafa tutmak ipini hazırlamak demekti. Sendikaların İngiltere’de en güçlü olduğu dönemler bunlar. 


Bu arada Ali Salih Usta ipin ucunu kaçırmış. Her yere takım halinde restoranlar açıyor. Buralar şehrin en gözde yerleri. Sayıları arttıkça artıyor. Cesarete bak, inanamazsın. Buna deli cesareti derler. Demek güven vermiş ki bankasına istediği kadar kredi alabiliyor. Ama ne stok kontrolü var, ne merkezi kontrol. Şubelerin kârlılık düzeyi ölçülmüyor, bilinmiyor. 


Aynı zamanda şubelerde sendika baskısı artıyor. Ali Salih Usta biz menajerleri ve bazı önemli personeli bir steak houseda topladı. “Çocuklar” dedi. “Ben sendikaya karşı değilim ama burada beni yıkmak isteyen bir çeteyle karşı karşıyayız. Bunlar kendi kafalarındaki düzeni benim üzerimde kurmak istiyorlar.” 


Sonuç olarak bir yandan kardeşleri götürdü, bir yandan personel götürdü, bir yandan personelin içine giren militanlar işleri baltaladı. Bilhassa büyük şubelerde çok büyük yolsuzluklar oldu. Düşünebiliyor musun, 1973’de üç günlük hasılat olarak 2 bin sterlin yatırıyordum bankaya. O zaman bir servet bu. Şu evler var ya, o zaman 4 bin 500 sterlindi. O zamanlar restoran yok, müşterileri sıraya sokardık, 20 metre sıra olurdu. Ama neticesi hüsran oldu. 


1975’te şirketin muhasebecisi demiş ki “hiç çare yok, alacaklılar el koymadan hepsine kilit vuracaksın.” Çünkü son zamanlarda bizden nakit toplamaya başlamışlardı, faturalarını ödeyemedikleri için. Türkiye’deyim memlekete gitmiştim. Orada gazetede gözüme ilişti, baktım “Wimpy Kralı Ali Salih Usta iflas etti” yazıyor. Böylece Ali Salih Usta’nın sonunu Türkiye’de öğrenmiş oldum. Ben bir kez daha işsiz kaldım. 


(Haftaya söyleşinin son bölümünü yayınlayacağız…)



*Fotoğraf: Wimpyci Ali Salih Usta’nın Steak House’u ve J.Lyons Corner House (Fotoğraf Ahmet Sapaz’ın “O Yıllar” kitabından. 


Göçmenlikte “Varyemez Amca” sendromu

2 comments

17 September 2024

Göçün ilk yıllarında yaşanan ekonomik zorluklar göçmende onulmaz yaralar açarak onun bir ömür boyunca “ekonomik yoksunluk” korkusuyla aşırı ihtiyatlı davranmasına ve çok daha iyi koşullarda yaşayacakken standartlarının çok altında bir yaşam sürmesine yol açabilir. Bu yazıda, göçmenlik sendromlarından biri olan “Varyemez Amca” sendromunu tartışıyorum.

Tuncay Bilecen

 


Beşerî, finansal ya da sosyal sermayesi ne kadar güçlü olursa olsun göçün ilk yılları her göçmen için zorluklarla doludur. İnsanın aşina olmadığı bir sosyal çevreye uyum sağlaması için burada belli bir süre geçirmesi gerekir. Bu süreci çok kısa sürede atlatanlar olduğu gibi bunun için uzun süre çaba sarf etmesi gerekenler hatta hiç atlatamayanlar da yok değildir.

Elbette uyum sürecinin atlatılmasında sosyal bağlantılar, dil yeterliliği, vasıf gibi faktörler önemli rol oynar. Eğer kişinin dil yeterliliği ve bulunduğu ülkede eğitim ve tecrübesine uygun ücretli emeğe dönüştüreceği bir vasfı yoksa mecburen “etnik ekonomiye” mahkûm yaşayacak veya kapasitesinin çok altında işlerde çalışacaktır.

Göçmen kapasitesinin altında işler için ter dökerken hem uzun süreli çalışır hem de ucuz işgücü haline gelir. Bir taraftan geçinme, barınma derdi, bir taraftan işini kaybetme korkusu bir başka deyişle güvensizlik ve güvencesizlik göçmenin özgüvenini günden güne düşürdüğü gibi alışageldiği tüketim kalıplarını da yerle bir eder.

İşte bu dönemde göçmen bir savunma mekanizması geliştirir; maddî (bazen hukuki) güvenceye kavuşana kadar kemerleri sıkacağına, bu günlerin geçici olduğuna kendisini ikna eder. Bu süreçte “hele bir şu olsun, hele bir bu olsun” şeklinde sürekli “beklenen rahatlamaya” ilişkin hedefler konulur. Ne ki bu hedefler tek tek gerçekleştirilse bile beklenen rahatlama bir türlü gerçekleşmez ya da hedefe varılınca beklenen tatmin sağlanmaz.

Aradan yıllar geçmiş, göçmen artık yaşadığı ülkenin vatandaşı olmuş, dilini öğrenmiş, iyi kötü maddi bir güvence sağlamıştır. Ancak varılan durak başta murad edilenden biraz farklıdır. Göç etmeden önceki estetik zevkler, kendini gerçekleştirme hevesi yerini çoktan maddî birtakım hırslara bıraktığı için göçmen başka bir kişi olmuş çıkmıştır. Paraya tahvil edemediği meşgaleleri “beyhude çabalar” olarak görüp değersizleştirmektedir artık. Sosyal çevresi iyiden iyiye daralmış, göçmenliğinin ilk yıllarında gezip gördüğü yerlere gitmeyi, yiyip içtiği mekânlarda zaman geçirmeyi zaman ve para kaybı olarak görmeye başlamıştır. Göçmenlikte Varyemez Amca sendromu da burada başlar.

Bundan sonra tıpkı göçmenliğin ilk yıllarında konulan hedefler gibi “feraha kavuşmak için” yeni hedefler konulur. Mevcut maddi imkanlar çok daha iyi koşulları sağlamaya yetecekken göçmen bile, isteye kıt kanaat yaşamaya devam eder. Çünkü artık başka türlüsünü bilmemektedir.

Etrafımızda gördüğümüz; sürekli aynı kıyafetleri giyen (ya da sadece Charity Shoplardan giyinen), marketlerde tarihi geçmesine ramak kalmış ürünleri kollayan, masraf olacak diye kafeye, restorana, bara gitmeyen, sırf memleketinde ev yaptığı için başka ülkelere tatillere gitmeyen hatta bunu aklından bile geçirmeyen, mevcut serveti bir ömür rahat ve nitelikli bir ömür sürmesine yetecek olsa da böyle bir hayat yaşayan insanlar hep bu sendromun kurbanı yaralı kimliklerdir. Kişi göçün başında kendisine ördüğü güvenlik kozasının içinde hapsolmuş kalmış, bu kozadan bir türlü  çıkamamıştır. 

Kuşkusuz sözünü ettiğim bu durum sadece Türkiyeli göçmenlere özgü olmadığı gibi tüm göçmenlere de genellenemez… Bu süreci çok kolay atlatanlar olduğu gibi asıl refaha ve güvenliğe göç ettikten sonra kavuşanlar da az değildir.  



Ayrımcılığa mı uğruyoruz, ayrımcılık mı yapıyoruz?

No comments

03 July 2024

“Londra’ya geldiğinizden bu yana ayrımcılık deneyimi yaşadınız mı?” Göçmenlere sahada sorduğumuz sorulardan biri de bu… Bu soruyu sorarak aydınlatmak istediğimiz birçok nokta var aslında; ama bazen öyle oluyor ki ayrımcılığa uğradığını söyleyen kişinin ayrımcı bir dil kullandığına şahit oluyorsunuz.  


Tuncay Bilecen


Ayrımcılık olarak tarif edilen olgu; kişinin ayrımcılık olarak neyi tarif ettiği, dil becerisi, ev sahibi toplumla kurduğu ilişki, emek piyasasındaki konumu, yerleşilen toplumun sosyo-ekonomik yapısı, ulusal politikaları, kültürel benzerlik ve farklılıklarına göre değişebilir. Bütün bu parametreler “ayrımcılık deneyimi” olarak yaşanan olayın boyutunu belirliyor; çünkü bazen göçmenin ayrımcılık olarak ifade ettiği şey yaşadığı toplum açısından olağan bir durum da olabiliyor. 


“GOOD GOOD!”


Bizim kültürel kodlarımızda “small talk” dedikleri bir hadise yok. Biz birine halini hatırını sormak istediğimizde, bunu gerçekten istediğimiz ve karşı tarafın halini merak ettiğimiz için sorarız genellikle. Şimdi bu kültürel kodlarla Londra’ya gelmiş birinin birkaç selamlaşma sonrasında yaşadığı hayal kırıklığını düşünün. Bunu hepimiz yaşamışızdır. İlk geldiğim günlerde konuk olduğum üniversitenin ortak mutfağında karşılaştığım bir akademisyen selam verdikten sonra “how is it going?” diye sormuştu, bu soru üzerine üç dakika konuştuğumu hatırlıyorum. Karşımdaki kişi ağzı açık beni dinlemek zorunda kaldı. Oysa sonradan öğrendim ki bu soruya verilen yanıt “good good!”tan ibaretmiş. Yaşadığım bu kültürel çatışmayı bir ayrımcılık deneyimi olarak ifade edebilir miyiz? Elbette hayır. 


Kendi kültürel değerlerini referans noktası yapmak üstelik başka bir toplumda yaşarken bu konuda ısrarcı olmak uyum sürecini uzatmaktan başka bir işe yaramıyor. Buradan bağlı olduğumuz kültürel değerleri terk edelim, içinde yaşadığımız toplumun değerlerini kabul edelim mesajı çıkarılmasın.   


TOPLUMUN İMAJINI BOZANLAR


Ayrımcılık sadece kültürel farklılıklarla ilgili bir durum değil elbette. Son yıllarda, özellikle aşırı sağın yükseldiği ülkelerde karşımıza çıkan yabancı düşmanı politik söylem, göçmen karşıtı yasalar, kamusal alanda yapılan ayrımcı muamele göçmenler için hayatı daha da zorlaştırabiliyor. 


Görüşmeler sırasında “burada hiç ayrımcılıkla karşı karşıya geldiniz mi?” sorusunu sorduğum bir görüşmeci şu cevabı vermişti: “Eskiden halk seviyordu insanları. Şimdi sevmiyorlar, ters bakıyorlar. Dünyanın her yerinde ırkçılık var. Diyorlar ya İngiltere’de ırkçılık yok, olmaz olur mu? İnsanların ülkesine geliyorsun ilticacı olarak, insanların ülkesindeki malları gasp ediyorsun, iş olanaklarını alıyorsun…  İster istemez bundan hoşlanmıyorlar.”


Başka bir görüşmeci ise Türkiyeli toplumun içinden çıkan bazı kişilerin toplumun imajını olumsuz yönde etkilediğini söylüyordu: “Bir yandan Türkiyeliler aslında burayı canlandırdılar, marketler, restoranlar çok ciddi etkileri var, ama çok abuk sabuk şeylerde de Türklerin çok kötü şeyleri var… Yok, bilmem Diana’nın cenazesinde çiçek çalan Türk, yok bilmem Kraliçe’nin kuğusunu yiyen Türk… Yani böyle o kadar saçma sapan şeylerle Türkler ortaya çıkıyor ki, yok bilmem en büyük mafyanın başında Türk mafyası… Adamlar ırkçılık yapsa da haklı.”


“AYRIMCILIK YAPSALAR DA HAKLILAR”


Göçmenler zaman içerisinde yaşadıkları sosyal ortama adapte olurken, nasıl ilk geldikleri sırada oraya son yerleşmiş olan göçmen grubu tarafından dışlanıyorlarsa, bulundukları yeri sahiplenme duygusuyla kendilerinden sonra gelen göçmen grubunu da dışlamaya başlıyorlar. Bu dışlama bazen değerler, tutum ve davranışlar üzerinden de tezahür edebilmektedir. Ayrımcılık deneyimine ilişkin sorulara verilen cevaplardan çıkan ilginç sonuçlardan biri de göçmenlerin ayrımcılığı olumlaması, adeta haklı görmesi veya yeni gelen göçmen gruplara karşı ayrımcı bir dil kullanması idi: “İngilizler Londra’da kalmıyorlar artık. Boşalttılar Londra’yı… Londra, kozmopolitik, bütün ülkelerin insanların bulunduğu bir yer oldu. (Ayrımcılık) yapsalar da ben haklı buluyorum. Çok iyi bir şeyler yapmıyoruz. Altlarında Türkler’in en son model arabalar (…) aynı zamanda yardım alıp da bütün bunları yapan yine Türkler… Şimdi bunları düşününce bizim ülkemize böyle yabancılar gelse, ülkeyi böyle kullansalar, acaba biz böyle aman ne güzel der miyiz? Hiç sanmıyorum. Onun için ben biraz normal görüyorum yani. Yapsalar da normal görüyorum.”


GÖÇMENİN GÖÇMENE AYRIMCILIK YAPMASI


Ayrımcılık deneyimi kamusal alandan ziyade daha çok işyerlerinde hissediliyor. Bir görüşmeci yaşadığı deneyimden yola çıkarak buna ilişkin “invisible border” örneğini vermiş, eşit koşullarda yarışılsa bile üst düzey görevlere Türkiyelilerin gelmesinin çok daha zor olduğunu belirtmişti. Doğrudan olmasa da hissedilen bir ayrımcılık yaşadıklarını belirtenler bunu karşı tarafın “üstten bakması” olarak ifade ediyorlar. 


Ayrımcılığa en çok uğrayan göçmenlerin bir süre sonra yeni gelen göçmenlere ilişkin ayrımcı bir dil kullanması göçmenlik psikolojisinin tipik özelliklerinden biridir. Bir görüşmeci, kendi deneyiminden yola çıkarak Türkiyeli göçmenler arasında siyahlara veya diğer göçmen gruplarına ilişkin bulunan önyargıların devam ettiğini belirtmektedir: “Ezildiğini hisseden ezeceği başka bir grup bulduğunda kendini şahlanmış hissediyor.  Sınıf çatışmasından çok güç çatışması desek daha iyi olur belki. Bence işin içinde ırkçılık da var. İlk geldiğim yıllarda dikkatimi çekiyordu. Otobüste otururken Türkçe konuşan birileri kimse Türkçe bilmiyormuş gibi yüksek sesle konuşuyor. Onların siyahlara ve Hintlilere karşı ırkçı yorumlarına şahit oluyorsun.” 


“PEKİ, BİZİM TOPLUM AYRIMCILIK YAPIYOR MU?”


Kendisinin uğradığı ayrımcı muameleyi duygulanarak anlatan; ama birkaç dakika sonra özellikle sonradan gelen göçmenlere ilişkin fark etmeden ayrımcı ifadeler kullanan çok kişiyle karşılaştım. Bu yüzden artık görüşmelerde “peki, bizim toplum ayrımcılık yapıyor mu?” sorusunu da soruyorum. Bu soruya gelen bir yanıtla yazıyı sonlandıralım: “Çok, bir kere siyahları sevmiyorlar zenci diyerek. Hintli, Pakistanlı ve Bangledeşlileri sevmezler. Siyahlarla evliliğe çok tepki gösteriyorlar. Çok rahatsız oluyorlar. Aslında başka bir kültürden evliliğe karşılar. Mesela aydın görünen birinin ben şöyle dediğine şahit oldum: ‘Ya bizim köyden kimse yok ki kardeşimi evlendirelim.’ Düşünün o kadar. Bırak Türkiyeli olmayı, kendi köyünden birini istiyor kardeşini evlendirmek için. O kadar artık. Ben şöyle düşünüyorum, Türkiye’deki insanlar son otuz yılda ilerlediler, ama otuz yıl önce buraya gelenler o dönemde kaldılar. Maalesef zihniyet olarak hiç değişmediler.” 


Fotoğraf: Brexit oylaması sonrasında göçmenlerin çoğu daha fazla ayrımcı muameleye kaldıklarını ifade ediyor.  


Ahmet Sapaz: Londra'da Centilmenler Kulübü’nde otuz sekiz yıl

No comments

15 February 2024

Bu söyleşide Ahmet Sapaz; İngiliz yönetici sınıfının dışında kraliçenin eşini, iki oğlunu Norveç Kralı’nı, Danimarka Kraliçesi’ni ağırladıkları “Centilmenler Kulübü”nde geçen 38 yılını anlatıyor. 


Tuncay Bilecen



Wimpy Kralı Ali Usta iflas edince tekrar işsiz kaldınız.


Ali Usta’nın iflas ettiğini Türkiye’de öğrendim, İngiltere’ye döndüm. Artık geleli beş yıl olmuştu. Yavaş yavaş çevreyi tanımış, dil sorununu aşmıştım. Önce inanamadım tabi Ali Usta’nın iflas ettiğine. Çünkü 70-80 tane dükkânı var. Nasıl olur? diyorum içimden. Dört farklı yerde menajerlik yapmıştım ona. O dükkânları tek tek dolaştım. Gerçekten de kapatılmış.  Dükkânlar kilitli, içerisi postacının mektuplarıyla dolmuş. Gideyim bari işsizliğe yazılayım dedim. Ben şirketteyken cinlik yapmışlar. Her yıl izne giderken işyerinde beni girdi-çıktı göstermişler. Böylece süreklilik önlenmiş. Bir aylık başvuru süresini de kaçırmışım. Dolayısıyla hiçbir hakkım olmadı. Gittim işsizliğe kaydoldum. Haftanın ilk üç günü ödemiyorlar. Çalışma günü beş gün kabul edildiği için iki gün ödediler bana. Her hafta da imzaya gideceksin. İşsizlik kurumunun önü ana baba günü gibi, sırada sokaklarda gördüğümüz esrarcı, eroinci tipler de var. İşlerin de tam ölü zamanları, grevlerle ülke çalkalanıyor. Ekonomi gerçekten durmuş. 


Sonra tekrar garsonluk işine mi döndünüz?


Gazeteleri karıştırdım. Bayswater semtinde bir Yahudi şirketinin dört yıldızlı oteli garson arıyordu. Niteliğine bakmadan hemen işe başladım. Üç ay çalıştım orada. Arkadaşım Hasan Saat, bana “gel sana burada bir iş var, burası nezih bir yer, Centilmenler Kulübü’nde birlikte çalışalım” dedi. Haftada 38 saat çalışıldığını ve ücretin de fena olmadığını da ekledi. 


Buradaki yeni işiniz neydi?


İşim kulübün ana barını çalıştırmaktı; yani kulübün bar menajeriydim. Meğer Hasan işten çıkacakmış, beni biraz da bunun için aldırmış. 14 Şubat 1976’da işe başladım. Ha babam de babam devam ederken tam 38 sene olmuş. Burası şimdiye kadar çalıştığım yerlerden çok farklıydı. Dört binin üzerinde üyesi vardı. İngiltere’de yönetici sınıf dediğimiz lordların, sörlerin yüksek eğitimli, elit insanların kullandığı otel ve sosyal tesisti. Barmenlik farklı bir meslek, başka hiçbir mesleğe benzemiyor. Kişiyle aranda 50 santim var. Yüz yüzesin. Kraliçenin eşi, iki oğlu, Norveç’in Kralı, Danimarka’nın Kraliçesi zaman zaman bunlar da geliyor. Onlara servis yapıyorsun. Çok saygın insanlarla çalıştım, sana bir tanıdık gibi yaklaşıyorlar. Damak tadını öğrenip kişiye özel kokteyller yapıyorsun. Zaman oluyor bu insanlarla sohbet ediyorsun. O tür bir kulübe üye olmak adeta bir statü göstergesiydi. Üyeler Oxford veya Cambridge mezunuydular. Bunlar “jump up” değildir, soydan asil insanlardır. Kulübe ölünceye kadar da üye olarak kalırlar. O kulübün insanlarından çok şeyler öğrendim. Hatta onlardan ilham alarak, köyüme dair belgesel niteliğinde bir çalışma yapıp kitap olarak bastırdım ve insanlara dağıttım. Bu arada Türkiye’de beş baskı yapmış, “İçki ve Koktely” adlı bir kitabım vardır. 


Nasıl bir çalışma yaptınız köyünüze ilişkin?


Köyün tarihçesini, ilgili bilgilerini, iki yüz senelik soy sop zincirini tek tek tespit edip yazıya döktüm. İngiliz gibi düşünmenin ne olduğunu, milliyetçiliğin yalnız bayrak dalgalandırmak olmadığını, erdemliliğin kayıp değil kazanç olduğunu öğrendim. Gerçek milliyetçiliğin efelenmeden, kırıp dökmeden ülke çıkarlarını korumak olduğunu öğrendim. 


Bunca yıllık çalışma deneyimi size başka neler kattı?


Açıkçası onlardan diplomasiyi öğrendim ve şunu düşündüm: İngiltere bir imparatorluk, biz de öyleydik. Onlar nerelerden çekildilerse o topraklarda kurulan ülkelerle dost kaldılar. Bizim çekildiğimiz yerlerde kurulan ülkeler ise bizim düşmanımız, onların dostu oldu. İşte buna İngiliz gibi düşünmek diyorlar. Bu ülkeyi yönetenler gerçekten liyakat sahibi, zeki ve kültürlü insanlar. Torpille, ahbap çavuş ilişkisiyle iş yapmıyorlar, işi hak edene veriyorlar. Sakin düşünüp sağlıklı karar veriyorlar. Bilhassa çocuklarının eğitimine çok önem veriyorlar. 


Ne zaman emekli oldunuz?


2014’ün şubatında emekli oldum. Tam 38 çalıştım. Her iki yılda bir başkan değişir orada. Başkan, “ne olur gitme, benim başkanlığımda da kal burada” dedi. “Artık yeter” dedim. “İşi tadında bırakmak lazım.” Çıkarken de bana emeğimin karşılığı olarak 15 bin sterlinlik hediye çeki ve kulübün ömür boyu emekliliğini verdiler. 


Emekli olduktan sonra kulübe gitmeye devam ettiniz mi?


Çok seyrek. Eskiler emekli oldular. Şimdi tanıdık kimse de kalmadı. Yüze yakın personelden birkaç kişi var sadece. Gençler durmuyor. 


Türkiye’ye geri dönmeyi düşündünüz mü hiç?


Gurbete giden herkesin ilk yıllarda kafasında taşıdığı düşüncedir bir gün mutlaka ülkesine geri dönmek. Bu düşüncenin kolay kolay gerçekleşmeyeceğini yıllar ilerledikçe anlar insan. Farkında olmadan da kafandan silinip gittiğini görürsün. Çünkü zaman her şeyi değiştirmiştir. Çevreye alışmış, çoluğa çocuğa karışmışsındır. Onların okul yılları, gelecekleri, tahsilleri senin vatana dönme fikrini fersah fersah geçer. Artık nerede yaşıyorsan, orası vatan olmuştur senin için. Biz buraya geçici olarak geldiğimizi düşünüyorduk. Bir ev alıp borçlanmak neyimize diyorduk. Fikrimi değiştiren Kıbrıslı, 'Tenekeci’ namıyla bilinen rahmetli İbrahim Usta’dır. Beni emlâk acentesine götürerek ev almaya ikna etmeye çalışırdı. Böylece 1978 yılında şimdi oturduğumuz evimizi 20 sene borçlanarak aldık. Daha sonra insanların birbirlerini görerek fikirlerini değiştirdiklerine, ev satın aldıklarına şahit oldum. 


Hayatın bana öğrettiği en büyük ders, dünyanın neresine gidersen git orda sana yol gösterecek, rehber olacak bir tanıdığın, arkadaşın, dostun olacak. Rehber güvencedir, ışıktır. 


Zamanla birçok şeyi öğreniyorsun ama iş işten geçtikten sonra bu öğrendiklerinin bir değeri kalmıyor. Önce bir rehber, sonra cesur bir duruş, hayatın başarısı bu yollardan geçiyor. Yatırım diye Türkiye’ye yatırdığımız, her ne varsa, hepsinden zarar ettik. Düzeni olmayan, adalet kavramı oturmamış, uyanıklığın geçer akçe olduğu bir ülkede yatırım ancak bu kadar olurdu. 



*Fotoğraf: Ahmet Sapaz, 38 yıl çalıştığı kulüpten emekli olup ayrılırken… Kulübün Genel Müdürü Mr.Telfer emeklerinin karşılığı olarak kendisine hediye çeki takdim ediyor. 


Ahmet Sapaz, Centilmenler Kulübü'nde geçen 38 yılın anılarını; BİR BARMENİN ANILARI, OXFORD & CAMBRIDGE CENTİLMENLER KULÜBÜ'NDE 38 YIL başlığıyla kitaplaştırdı.





https://www.youtube.com/c/BisikletliGazete

https://twitter.com/BisikletliGaze1

 



© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan