Showing posts with label sanat. Show all posts
Showing posts with label sanat. Show all posts

“Önce bir şey beni çeker, sonra ben onu çekerim”

No comments

26 March 2025

“Deklanşöre basmak teknik bir süreç herkes fotoğraf çekiyor, ama içerik olarak bir şeyler söylemek için farkındalıklarınızın dolayısıyla da iyi bir altyapınızın olması gerekir.” Üç yıl önce Londra’ya yerleşen fotoğraf sanatçısı Nilay İşlek’le göç hikâyesi ve fotoğraf üzerine sohbet ettik.







Gulseren DAŞ

 Londra, Türkiye’deki ekonomik ve siyasal istikrarsızlık nedeniyle son yıllarda yoğun göç aldı.  “Beyin göçü” olarak adlandırılan bu göçün aktörleri, Londra’da zengin bir kültür sanat ortamının oluşmasına da önayak oluyor. Sanatçısından bilim insanına birçok alanda çalışma yürüten yeni kuşak göçmenler Türkiyeli toplumun İngiltere’deki geleceğini inşa ediyor.

Fotoğraf alanında eserler ortaya koyan, aynı zamanda eğitimler düzenleyen Nilay İşlek de yeni kuşak göçmenlerden. Üç yıl önce Londra’ya yerleşen fotoğraf sanatçısı Nilay İşlek’le göç hikâyesi ve fotoğraf üzerine sohbet ettik. Sanatta her dönemin kendi estetiğini yarattığını söyleyen İşlek, göçlerin de kendi toplumunu oluşturduğunu ifade ediyor.

Türkiye’den ayrılma kararı ile ilgili, “Galiba, insan heyecanını kaybettiğinde, kalp kırgınlıkları yaşıyor, mekân değiştirmek istiyor” diyen İşlek, Londra’ya son dönemde gelenlerin daha idealist bir yapıda olduğuna işaret ediyor. Türkiyeli toplumla ilgili proje hazırlıkları devam eden İşlek, kurduğu Artlens atölyesi ile sanat severlere alternatif bir mekânda sanat icra etme imkânı da sunuyor. Disiplinler arası çalışmalar yürütülen Artlens’te fotoğraf, sinema, tiyatro gibi sanat alanlarında eğitimler düzenleniyor. “Önce birşey beni çeker, sonra ben onu çekerim” diyen İşlek, fotoğraf çekebilmek için insanların farkındalıklarının olması gerektiğine vurgu yapıyor.

Sevgili Nilay, sohbetimize en klasik sorudan başlayalım, Nilay İşlek kimdir, kendini nasıl tanımlar, fotoğraf yolculuğu nasıl başlamıştır?

Nilay İşlek ben, yeterli midir?

Gayet yeterli...

Yolculuğum küçük yaşlarda başladı. Bunu her röportajımda anlatıyorum ama gerçekten de öyle oldu, o klasik tanım vardır ya, küçük yaşta elime bir kamera almam, ona heveslenmem ile başladı. Ama tabii fotoğrafçı olacağım diye bir niyetim yoktu. Üniversite çağına gelince, hadi bir bölüm oku dediklerinde ne yapayım diye düşünürken, gıda mühendisliği ilgimi çekti, aslında her şey yolunda gitseydi şu an bir gıda mühendisiydim. Ama aynı zamanda sanata da her zaman ilgi duyan bir insandım, üniversite öncesi uzun yıllar bir fotoğraf stüdyosunda çırak olarak çalıştım.

Alaylısınız o zaman!

Aynen öyle, alaydan okula geçen birisiyim. Fotoğraf stüdyosunda daha çok fotokopi çek, vesikalık çek ya da dükkânı işlet gibi işlere bakıyordum, yine de işin diğer kısmını keşfediyorsun. Ben alaylıyken de ustalarım çok iyiydi. Ama ben bu işi sanat bağlamında yapmak istiyorum dediğimde güzel sanatlara girmeye karar verdim. Güzel sanatları keşfettikten sonra artık o konuda yoğunlaştım, fotoğraf derneklerine gittim, o alanla ilgili insanlarla tanıştım. Dört yıl lisans, yani fotoğraf bölümü okudum sonra durmadım, işin akademisine girmek istiyorum dedim, yüksek lisansımı tamamladım. Akabinde doktoramı sinema televizyon alanında yaptım. Hayatım boyunca fotoğraf üreten bir insan oldum ve bir dakikadan sonra da bu tecrübemi paylaşmaya karar verdiğim. Bu noktada da bir sanat merkezi kurmaya karar verdim. Sadece fotoğraf değil, farklı disiplinlerde işler yapan bir merkez. Ama temelde fotoğraf eğitimi veren bir atölye kurup artık hayatımı yedi yirmi dört buna adadım.

Göç kararı aldığınız zaman Londra’ya gelmenizde ne etkili oldu, şu an burada ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?

Gri havası...

Gri havasını bilmem ama, ışığı güzel, çok güzel kareler çıkabiliyor...

Kesinlikle, şaka bir yana hakikaten ışığı çok etkileyici. Biz defüze ışığı severiz, güneşli havalar sert ışık verir, ama tabii ki sadece neden o değildi. Ne zamanki göç etmeye karar verdim, yaşadığım hayatı değiştirmeye karar verdim, o zaman bir arayışım oldu; nerede olur, nasıl olur diye. Ama aaa ille de Londra olsun diye bir duygum yoktu. Londra’da yaşayan bir arkadaşım sanatçı oturumundan bahsetti. “Exeptional Talent” diye bir vize, şu an “Global Talent” diye geçiyor. Onun önerisiyle araştırma sürecine girdim. Neredeyse karar verdikten üç yıl sonra buraya taşındım. Bu ülkeye, sanatçı kabulü alarak geldiğim için çok mutluyum. Üç yıldır da burada yaşıyorum, üretiyorum, gri havasını seviyorum.

Bir kadın fotoğrafçı olarak ya da göçmen olarak yaşadığın zorluklar var mı?

Açıkçası göç etmekle ilgili bir sıkıntım olmadı, şöyle diyeyim nereye geldiğimi, niçin geldiğimi, neler yapabileceğimi biliyordum. Olası sorunları öngörerek geldim. Tabii alışma süreci, özlem gibi durumlar oldu. Ya da normalde konuşkan biriyken dil bariyeri nedeniyle konuşamadığım zamanlar oldu.  Karakter olarak çok çabuk adapte olan biriyim, o yüzden çok zorluk yaşadığımı söyleyemem. Şanssızlıklar ya da şanslı olduğum durumlarla karşılaştım ama tabii ki bunlar hayatın getirdikleri. Kadın fotoğrafçı tanımını bir kere kabul etmiyorum. Ben fotoğrafçıyım, niye sen orada bir kadın erkek diye ayırıma götürüyorsun ki? Ben fotoğraf üretiyorum, ben yeteneğimle buradayım, yani yeteneğin kadını erkeği yoktur. Kadın olarak değil de bir fotoğrafçı olarak sıkıntılarım oldu. Varolma çabası veriyorsun bir kere. Ha maalesef dünyada kadın olmak bir eksi ya, mesela işte Türkiye’de yarışmalar oluyor, jüriler davet ediliyor ancak kadın jüri üyesi çok az. Fotoğraf üreten kadın mı yok, var, ama jüri olarak orada yok. Ben kendi dönemimde Türkiye’deyken hep jürilerde tek kadındım. Niye tektim ben? Burada da benim çalıştığım çevrede bir tane iki tane fotoğraf işi yapan kadın var. Yine çoğunlukla erkek baktığında.

‘Kadınlara özgüvensizlik aşılanıyor’

Erkek egemen bir kültürü var bu mesleğin. Sen, yeteneğini ispatlamak için çalışıyorsan ya hani, kadın olarak bunun bir iki katı daha çalışıyorsun. Kadınlara hep özgüvensizlik aşılanıyor. Ay yapamazsın, bak çocuk var, tamirhaneye gidip fotoğraf mı çekeceksin, aman o mitinge gidip fotoğraf çekme, tek söyleyebileceğim hayallerinden vazgeçmesinler. Hani kendinde yetenek olduğuna inanıyorsa, diğer kimliklerini bıraksın kenara, kadını erkeği, evlisi bekarı, çoluklusu çocuklusu, annesi yani ben anneysem ya da ben şuysam yapamayacak mıyım, hayır ben o iş karşısında nasıl, ne koyuyorum ortaya ben buna bakarım ve nitekim insanlara bana böyle bakmaları gerektiğini empoze etmeye çalışırım.

Türkiyeli toplumla bir diyaloğun oldu mu, ya da bir aidiyet duygusu geliştirdin mi?

Tabi ki de ilişkilerim var, sonuçta geldiğimde önce kendi toplumumdan insanlarla tanışmayı tercih ettim. Ve şeyi gördüm, bir fark var aslında, önceki dönemde gelen insanlar ile son beş yıl içinde gelenler arasında fark var. Herkes kendi döneminde değişik sebeplerle gelmiş.  Geçen gün mesela, çok sevdiğimiz bir yazarın çok etkileyici bir yazısı vardı, göçle ilgili ‘İnsanlar sadece beyin mi ki, bu sadece beyin göçü değil, kalp göçü’ diye. Şimdi, dert sadece başka bir ülkeye gitmek, para kazanmak, çalışmak değil, yeni gelenler hep idealizm ile geliyorlar. Hep kafalarında planlar, programlarla geliyorlar. Hepsinin ortak noktası heyecan. Galiba, insan heyecanını kaybettiğinde, kalp kırgınlıkları yaşıyor, mekân değiştirmek istiyor. Ben üç yıldır buradayım, beş-on yıldır burada olan insanlarla tanıştım, ama otuz yıldır burada yaşayanları tanımıyorum. Güzel bir topluluk oluşmaya başladı, herkesin idealist tarafı var, o duyguları hala besliyor. Sanatta her dönem kendi estetiğini yarattığı gibi her göç de kendi toplumunu yaratıyor. Benim de bu toplumla ilgili projelerim var ve ilerleyen dönemlerde bunları gerçekleştirdikçe sizinle paylaşacağım.

Artlens’ten biraz bahseder misiniz, bu proje nasıl ortaya çıktı, kimlerle çalışıyorsunuz? Türkiye’de de bir devamı var, hatta burası aslında Türkiye’nin devamı ...

Artlens, art ve lens kelimelerinden türettiğimiz bir isim. Sanatın, lensin gözü anlamında. Okulu bitirdikten sonra, hani herkes akademiye girmeye çalışır ya ben akademik eğitimi dışarı çıkarabilir miyiz derdine düştüm. Atölye mantığıyla çalışacak bir sanat eğitim merkezi kurmaya çalıştım. Eğitim merkezi de demek istemiyorum, bir atölye; gelip oturup iki çay kahve içip sanat konuşabileceğin bir ortam... Ve yaklaşık on iki yıl önce İzmir’de kurdum Artlens’i.  İlk başta fotoğraf eğitimi veriyordum, tek hoca bendim. Sonra sinema, tiyatro vs gibi diğer sanat dallarını da harmanladık ve bambaşka hocalarla çalışmaya başladık.  Hocalarımız hep akademik altyapıya sahip ya da alanında kendisini ispat etmiş kişilerden oluştu. Londra’ya geldiğimde de en iyi bildiğim iş üretmek, o yüzden de Artlens’in Londra ayağını oluşturmaya karar verdim. Geldikten yaklaşık bir yıl sonra burayı açtım. Paneller, söyleşiler, sunumlar yaptık, dersler yaptık. Daha çok fotoğraf, video ve sinema eğitimleri versek de insanlar arası iletişim gücünü arttırdığı için oyunculuk eğitimi de gerçekleştirdik. Ve yapmaya devam ediyoruz.

“Formasyon altyapısı önemli”

Çok değerli eğitmenler ile çalışıyoruz. Ders vermek bambaşka bir şey. Sen mesleğini, sanatını çok iyi icra eden biri olabilirsin, ama bu demek değildir ki sen onu başkasına öğretebilecek yapıdasın. Ben bu noktada biraz seçici davranıyorum. Formasyon altyapısının olması benim için önemli. İnsan ilişkileri iyi olan, eğitmenlik tarafı gelişmiş insanlarla çalışıyorum. Örneğin video derslerimizi yönetmen Suat Eroğlu veriyor. Pandemi öncesi tiyatrocu Melisa Kenter ile temel oyunculuk üzerine bir eğitim düzenledik. En son felsefe atölyesini Pelin Dilara Çolak yaptı. Dilber Duygu Temel var, ressam. Sadece resim değil resim ve diğer sanat dallarını birleştirebildiğimiz çalışmalar yapacağız kendisiyle.

Fotoğraf üreten biri olarak ne tür kaynaklardan besleniyorsunuz, örnek aldığınız sanatçılar var mi?

Örnek aldığın fotoğrafçı yok aslında, beğendiğim, feyz aldığım isimler var. İlham aldığım fotoğraf kuramcıları var. Mesela John Berger, fotoğraf üzerine yazıyor, işte beni en çok etkileyen isimlerden bir tanesi David Bate, Susan Sontag yani bunlar fotoğraf üzerine kuramsal söz söyleyen insanlar. Bence herkesin gözü farklı, ben neden besleniyorum, mesela ben hiçbir zaman fotoğraf ile ilgili teknik kitap okumadım. Çünkü fotoğraf tekniği en kolay öğrenilecek şey.

“Londra inanılmaz renkli bir şehir”

Kamera kullanmayı öğrendin ancak denklaşöre basma sürecinde seni ne itiyor ona? Önce birşey beni çeker, sonra ben onu çekerim. Bir şeylerin beni çekebilmesi için benim farkındalıklarımın olması gerekir. Yani ben sokakta böyle çok boş yürüyorsam, ya da ne bileyim işte yaşadığım yeri farklı görmemeye başlamışsam, bir şeyler beni çekmeyecektir.  Mesela gri havasını seviyorum, ancak Londra inanılmaz renkli bir şehir. Sadece olaya hava durumu olarak bakmıyoruz tabii, burada insanlar rengarenk giyiniyorlar, benim en son bir renk projem vardı, ben o projenin çoğunu Londra’dan çıkardım. Havası gri ama insanları çok renkli. Mesela bana ilham veriyor. Ne yapıyorum çok gözlemliyorum, kuramsal yanından çok gidiyorum, işte dediğim gibi kendime feyz aldığım yazarlar var, işte Susan Sontag fotoğraf üzerine yazar ama tek kare fotoğraf çekmemiş. O söz söylüyor. İzlediğim filimler beni çok etkiliyor, dinlediğim müzikler beni etkiliyor.

Karantinanın başında, bir fotoğraf projesi hazırladın, boş Londra sokaklarını çektin, ondan bahseder misin?

Eugène Atget’in 1927’deki ölümüne kadar sürekli çektiği Paris sokakları vardır, kendisinden sonraki birçok fotoğrafçıyı etkilemiştir, belge niteliğindedir eserleri.  Ben de boş Londra sokaklarını çekmeye karar verdim. Karantinaya gireceğiz, sokaklar boşaldı ve biranda işte herkes böyle evlere kapanacak, bizim bir günde milyonlarca insan gördüğümüz caddelerde kuş uçmuyor olacaktı. Ben de böyle son dakika golü olsun diye makinayı aldım ve çıktım. Baya böyle sekiz dokuz saat hiçbir araca binmeden yürüdüm. Belli noktalara gittim, biraz seçtim. Tower Bridge işte Trafalgar, günlük milyonlarca insanı ağırlayan yerler. Benim gittiğim yerlerde, örneğin Trafalgar’da sadece bir adam ile köpeği yürüyordu. Önce tuhaf duygular hissettim sonra dedim ki ben bunları fotoğraflamalıyım.

“Geleceğe fotoğraf çekiyorum”

Derdim estetik ya da sanat yapmak değildi. Bunlar ilerde bir kanıt oluşturacak, biraz işi belgesel hale getirmekti amacım. Bunun on yıl sonrasında işte Londra bu haldeydi diyebileceğimiz fotoğraflar olsun istedim. Hatta bu fotoğraflar şimdi önemli değil. Mesela şimdi bakıyoruz ya 1930’larda Londra’ya, karantina fotoğrafları da ne zaman değerlenecek biliyor musun bir on yıl sonra on beş yıl sonra. Hatta ben şöyle dedim, ben günümüze fotoğraf çekmiyorum, ben geleceğe fotoğraf çekiyorum. Şimdi konuşulmasalar da olur, ama benden sonra onlar bir belge, kanıt oluşturuyorsa benim için o zaman başarıdır. Çok güzel bir iş oldu. Bu projenin devamını da yapmayı planlıyorum. Eski yoğunluğuna kavuştuklarında bu alanları tekrar fotoğraflayacağım. Belki o zaman bir sergi de düşünebilirim.

Görsel kültür çağında yaşadığımız kabul ediliyor. Fotoğrafçı ya da fotoğraf üretimi, her şeyin artık görüntü üzerine kurulduğu bu dönemde nerede konumlanıyor?

Benim yüksek lisans tezim “Gürsel Kültür ve Toplumsal Bellek Bağlamında Sayısal Fotoğrafın Estetiği” idi. Analok dönemin bittiği ve artık dijitale geçilen 2003’te yazdım, yani herkesin fotoğraf üretmeye başladığı bir evrede... Görsel kültür dediğimiz şey aslında, biz görsel belleğimizi besliyoruz. Yani sen yaşadığın dönemi kayıt altına almak istiyorsun. Mesela “eidetic memory” denen bir şey var. O görsel bellek kareleri kaydediyor, bu bazen çocuğun, bazen bir selfin ya da turistik bir fotoğraf oluyor. Kaydetme duygumuz bir envanter oluşturuyor, tarihsel bir envanter. Her şeyden önce bireysel arşivimizi oluşturuyoruz. O yüzden deklanşöre basma süreçleri çok fazla. Herkes fotoğraf çekiyor. Fotoğraf çekmek için görmemize bile gerek yok, görme engelli fotoğrafçılar da var. Teknik anlamda denklanöire basabiliyorsan fotoğraf üretiyorsun demektir. Bizim derdimiz ürettiğin o fotoğraftaki söylem ne? Kayıt herkes yapabiliyor ama içerik oluşturmak, donanım gerektiriyor, entelektüel birikim istiyor. Farkındalıkların olacak ki sorgulayacaksın, cevaplarını fotoğraf ile ortaya koyabileceksin. O yüzden içerik anlamında çok az fotoğraf çekiliyor. Bakıp, ‘a bunu nasıl çekmiş’ dediğimiz fotoğraflar altyapı gerektiriyor bu da okumakla mümkün oluyor. Felsefe, sosyoloji, psikoloji, matematik bilmek gerekiyor. O zaman sokakta bulduğun bir çöp, senin için artık bir çöp olmaktan çıkıyor. Sen onu küresel ısınmadan tut da kentsel dönüşüme kadar birçok şeyle anlamlandırabiliyorsun. Söz söyleyen bir insan oluyorsun.

Peki Nilaycığım, bu güzel sohbet için teşekkür ediyorum. Son olarak, Londra’da nereler fotoğraflık?

Turist gözüyle bakarsanız, Tower Bridge, Big Ben ya da London Eye ilk akla gelenler. Ancak nereyi çekerseniz çekin, işin püf noktalarını bilmeniz gerekir. Benim “bak gör, bekle çek” diye bir eğitimim var. Neden, çünkü öyle açılar var ki aynı yeri yüzlerce farklı şekilde çekebilirsiniz. Zaman değişebilir, sabah ya da akşam çektiğiniz çok farklı fotoğraflar olacaktır. Yani o ilk gördüğün anda çekmeli misin? Yoksa beklemek ve farklı açılar yakalamak mı gerekir, eğitimin içeriğinde bunları ele alıyoruz. Tabii ki Big Ben gibi turistik mekânlarda fotoğraf çekineceğiz, çekeceğiz ama Londra sokaklarını gezmek de önemli. Mesela ben kitapçıları gezerken Londra’nın eski fotoğraflarının yer aldığı albümler buluyorum. Sanatsal bir ifade koyacaksan ortaya, proje üreteceksen geçmişe bakman gerek, fotoğrafçı olarak nerede durduğunu, ne yapabileceğini görmen lazım. Beni rahatsız eden, söz söylemek istediğim konularda proje yapmaya çalışıyorum. Benim için fotoğraflık konular bunlardır. Söyleyecek bir sözü olan herkesi de Artlens’e beklerim. Instagram adresimizden bize ulaşabilirler (@artlens_london). Teşekkür ediyorum.




Suna Alan'dan Kürtçe “Ederlezi" Yorumu: “Ez Dilerzim” (Üşüyorum)

No comments

19 January 2025

Londra’da yaşayan Kürt Alevi şarkıcı Suna Alan, Balkanların en popüler halk şarkılarından biri olan Ederlezi'yi Kürtçe yorumlayarak müzikseverlerin beğenisine sundu. Şarkının canlı kaydı, Londra'da gerçekleştirilerek YouTube'da "Suna Alan" kanalında yayımlandı.

 


Suna Alan'dan Kürtçe "Ederlezi" Yorumu: “Ez Dilerzim” (Üşüyorum)

Dünya çapında Emir Kusturica'nın Çingeneler Zamanı filminde Goran Bregović uyarlamasıyla tanınan Ederlezi, geleneksel bir Roman halk şarkısıdır. Alan, bu sevilen eseri Kürtçe Kurmanci dilinde seslendirdi. Şarkının Kürtçe sözlerinde ise şu dizeler yer aldı:

"Ölüm yine geldi, ah, bizden uzak olsun.
Genç kızlarımızın, genç oğullarımızın hatırına.
Ah, ne çok ölüm oldu, dayanacak güç kalmadı.
Üşüyorum."



Gelenekten İlham Alan Bir Sanatçı

İzmir’in zengin kozmopolit kültür ortamında, geleneksel Kürtçe kilamlar ve dengbêj müziğiyle büyüyen Suna Alan, müziğinde Kürtçe folk şarkılarını merkeze alıyor. Ancak repertuarı bununla sınırlı kalmayarak, Ermenice, Rumca, Arapça, Sefarad ve Türkçe şarkılara da uzanıyor.

2018 yılında İngiltere merkezli yaratıcı gazetecilik platformu Brush & Bow, Alan’ın portresine “Kadın Rol Modelleri Projesi” kapsamında yer verdi. Bugüne kadar Southbank Centre ve Royal Albert Hall gibi prestijli sahnelerde dinleyiciyle buluşan Alan, son olarak Ağustos 2024’te Cambridge’de düzenlenen TEDx Kings Parade St etkinliğinde tek sanatçı olarak performans sergiledi. Londra SOAS Üniversitesi’nin SOAS Kurdish Band ve SOAS Rebetiko Band projelerinde de aktif olarak yer alan Alan, İngiltere ve yurtdışındaki konser ve festivallerde sahne almaya devam ediyor.

Suna Alan'ın Kürtçe yorumu “Ez Dilerzim” ile Ederlezi'ye kattığı yeni yorumu dinlemek isteyenler, sanatçının YouTube kanalından eseri dinleyebilirler.

https://www.youtube.com/watch?v=R7Sz2olNd1A

 

 Suna ALAN


Twitter        : https://twitter.com/sunaalan12 

Ahmet Güven yeni kitabı Çerok okurlarıyla buluştu

No comments

06 January 2025

Araştırmacı-yazar Ahmet Güven’in Kürt kültürüne ait 29 masaldan oluşan kitabı Çerok pazar günü gerçekleştirilen imza etkinliğiyle okurlarıyla buluştu. Göçmen İşçiler Kültür Derneği'nde yapılan imza gününe ilgi yoğun oldu.

 



Araştırmacı-yazar Ahmet Güven, İç Toroslar bölgesinin masallarını ‘Çerok’ adıyla kitaplaştırdı. Kitapta Alevi - Kürt toplumunun zengin bir havzası olan Kürecik, Elbistan, Sarız ve Afşin bölgelerinden derlenen 29 masal yer alıyor.

Güven, Pazar günü Göçmen İşçiler Kültür Derneği'nde okurları ile buluştu. Hem kitap, hem de masalların kültürdeki önemine ilişkin sohbetin gerçekleştirildiği imza gününe katılım yoğun oldu. Çoğu katılımcı söyleşiyi ayakta izlemek zorunda kalmasına rağmen etkinliği sonuna kadar takip etti.



Dil ve kültürün insanlığın zenginlikleri olduğunu belirten Ahmet Güven okurlarına kitap hakkında bilgi verdi. Uzun süredir masal derlemek istediğini belirten Ahmet Güven, ne yazık ki kültürün çok temel bir öznesi olan masalları bilenlerin yavaş yavaş aramızdan ayrıldığını, bu nedenle bu tarz çalışmaların çok önemli olduğunu ifade etti.. Okurlarla karşılıklı sohbet şeklinde geçen söyleşi sonunda Güven okurları için kitabı imzaladı. İmza için uzun kuyruklar oluştu.

Ceren Kültür Yayınları’ndan çıkan 136 sayfalık kitap GIK-DER'den temin edilebilir. Ahmet Güven'in bir sonraki imza günü ise 9 Şubat'ta Kırkısraklılar Derneği'nde yapılacak.





Taihei Soejima’nın fotoğraf sergisi Gaunson House’ta

No comments

13 September 2024


Japon fotoğraf sanatçısı Taihei Soejima’nın fotoğraf sergisi 19 Eylül – 1 Ekim tarihleri arasında Tottenham Hale’de bulunan Gaunson House’ta ziyaret edilebilir.

 

Tarih: 19 Eylül – 1 Ekim

Ziyaret Günleri: Cuma & Cumartesi

Ziyaret saatleri: 09:00 – 17:00

Yer: Gaunson House

Adres: Markfield Rd, London N15 4QQ

 

Taihei Soejima (d. 1992), Tokyo, Japonya'da doğdu ve büyüdü. Klasik sanat ve insan tarihine büyük ilgi duyan bir fotoğrafçı ve sanatçıdır. Hem dijital hem de film fotoğrafçılığını ve metal heykelciliği kullanan Taihei, sanat eserlerinde insanlık ile doğal çevre arasındaki derin ilişkiyi irdelemektedir.


Taihei Soejima




https://www.instagram.com/soejima.taihei/


Taihei Soejima’s photo exhibition at Gaunson House

Japanese photographic artist Taihei Soejima's photography exhibition is open to the public from September 19th to October 1st at Gaunson House in Tottenham Hale.

Dates: September 19th - October 1st

Visiting Days: Friday & Saturday

Visiting Hours: 9:00 AM - 5:00 PM

Location: Gaunson House

Address: Markfield Rd, London N15 4QQ

Taihei Soejima/ 副島泰平  


 Artist, Photographer   


Taihei Soejima (b.1992) was born and rised in Tokyo Japan. He is a photographer and artist with a keen interest in classical art and human history. Using digital and film photography, as well as metal sculpture, Taihei expresses the profound relationship between humanity and the natural environment in his artwork.   

“Neden Tiyatro?" Söyleşisi Stoke Newington’da DB Music’te

No comments

08 July 2024

Stoke Newington – Stoke Newington’ın gözde müzik ve sanat mekanı DB MUSIC, 12 Temmuz akşamı tiyatroseverler için özel bir etkinliğe ev sahipliği yapacak. Saat 19:00'da başlayacak olan "Neden Tiyatro?" başlıklı söyleşide, tiyatro dünyasının değerli tiyatrocuları Philip Arditti, Eda Çatalçam ve Fatih Dönmez bir araya gelecek.



Geçtiğimiz haftalarda Tower Theatre’da düzenlenen Mevsimlik Oyuncular Tiyatro Haftası'nın yankıları halen sürerken, bu etkinlikte de tiyatroya dair derinlemesine bir tartışma gerçekleştirilecek. Tiyatro sanatının büyüleyici dünyasını keşfetmek isteyen herkes, bu söyleşi ile tiyatronun neden bu kadar özel olduğunu ve her performansın ardındaki anlamları sorgulayacak.

Söyleşinin konusu olan "Neden Tiyatro?", sanatseverleri tiyatronun kendini sürekli yenileyen ve dönüştüren doğasını anlamaya davet ediyor. Her seferinde farklı yanıtlar bulduğumuz bu soruya birlikte yanıt aramak ve tiyatronun büyüsüne kapılmak için bu etkinlik kaçırılmamalı.

DB MUSIC, bu özel buluşma için kapılarını 12 Temmuz’da açacak. Etkinlik, hem tiyatroseverler hem de bu sanat dalına ilgi duyan herkes için unutulmaz bir deneyim sunmayı hedefliyor.

Etkinlik Bilgileri:

· Tarih: 12 Temmuz

· Saat: 19:00

· Mekan: DB MUSIC, 24 Stoke Newington High St, London N16 7PL

· Konuklar: Philip Arditti, Eda Çatalçam, Fatih Dönmez

 

Tiyatro yönetmeni ve oyuncusu Celal Perk’ten topluma çağrı: “Bir tiyatro salonumuz neden olmasın?”

No comments

02 January 2024

  


Londra’da uzun yıllardır birçok tiyatro oyununa imza atan yönetmen, oyuncu Celal Perk, kaleme aldığı çağrı metninde, Türkiyeli topluma seslenerek Londra’da bir tiyatro salonunun eksikliğini dile getirdi.

 


 

Yıllardır Londra’daki birçok toplum merkezinde sayısız tiyatro oyununu sahneye taşıyan yönetmen, oyuncu ve eğitmen Celal Perk, kaleme aldığı metinle Türkiye toplum üyelerine çağrıda bulundu. Perk, yaptığı çağrıda Londra’daki tiyatro salonu ihtiyacına dikkat çekti.

Çağrı metni şu şekilde:

LONDRA’DAKİ ANADOLULU TOPLUMLARA ÇAĞRI

Birleşik Krallık’ta yaşayan ve sadece kültürel çeşitliliğe değil, ülke ekonomisine de ciddi katkı sunan Anadolu ve Kıbrıs halkları olarak, 65 yılı aşan bir göçmenlik geçmişine sahibiz. Siyasi ve inanç temelli onlarca toplum merkezimiz, sivil toplum kuruluşlarımız, iş yerlerimiz ve hatta son yıllarda sayıları artan birçok köy derneğimiz dahi var artık. Böyle olması da doğal ve çok önemli elbette. Velakin kültürel faliyetlerimizi sanatın temel gereksinimleriye, disipliniyle uygulayıp sergileyebileceğimiz, tam donanımlı bir küçük sahnemiz/ salonumuz bile yok.

Yıllardır bu konuda ifade edilen, şikâyet ve talepler ısrarla gözardı ediliyor; “olmazı” tartışılıyor da öncelikle derneklerimiz, tekil kişiler olarak pratik-somut bir çaba başlatamıyoruz!... Uzun zaman drama eğitmeni-yönetmen olarak parçası olduğum toplum derneklerinin böyle bir salon için planlanan projeleriyle çabalarının da şahidiyim elbette; fakat ne yazık ki hepsinin düşüncede kaldığını da biliyorum. Sonuçta basık, dar alanlarda, biletli veya biletsiz seyircinin ciddi görme sıkıntısı çektiği, keyifsiz “sahneciklerde” oyunlar sergileniyor ve bu oyunların amaçlanan etkisi en baştan kısırlaştırılıyor! Geniş kitlelere ulaşabilen büyük mekânlarda açılmış bazı dernekler, tiyatro sözkonusu olduğunda dar ve basık, şuncağız bir odaya mahkum ediyor sanatı, uygun zaman verilmiyor. Evet, bir dayanışma seferberliğiyle bazen büyük sahneler kiralanıyor elbette; ama bu da 2-3 gösteriyle sınırlı oluyor ki özellikle bir esere aylarca zaman ayırıp özveriyle ter döken profesyonel-amatör oyuncularda hatta seyircilerimizde bile kalıcı bir deneyime dönüşemeden verilen emekler de boşayazıyor…



İLK GÖREV DERNEKLERE VE TOPLUMUN İLERİ GELENLERİNE DÜŞÜYOR

Derneklerimiz “biz sanat merkezi değiliz!” diyerek çok daha “önemli” eylemler, panelleri önceliyor ki bu da gerekli; fakat boyutlu düşünceyle birçok “işi” aynı zamanda kotarabiliriz. “Önce ekmek gelir, sonra gül!” diyen ozanın, “başka bir hayat mümkün, hemen, şimdi!” diye haykırarak canını veren devrimcinin, "Ene'l-hak" dediği için asılan Hallâc-ı Mansur’un kavrayış olgunluğunda olmamıza da gerek yok. “Ne kadar söz varsa eskiye dair, şimdi yeni şeyler söylemek lazım!” diyen Mevlana’ya kulak verip harekete geçebiliriz.

Burda da ilk görev, birleştirici rolleriyle derneklerimize ve toplumlarımız nezdinde göz önünde olan insanlara düşüyor elbet. Ben de –naçizane– onlardan biri olduğumu düşünüp sorumluluk almak istedim. Değil mi ki meselenin özünün, kafa sayısı değil nitelik ve pratik çaba olduğunu biliyoruz, taşıdığımız bayrakla, attığımız sloganla birlikte kendimize, insanlığa karşı sorumlu olduğumuzu biliyoruz. “Partimizden-bayrağımızdan” önce, çocuklarımıza, gençlerimize, hayata borcumuz olduğunun farkındayız. Bu farkındalıkla, “değişen” dünyanın dayatımlarına eski sözler ve eylemlerle karşı koyabilmemiz artık mümkün değil; sonuçta sermaye her yandan insanı manipüle edip kuşatacak “yeni icadlar yaratmakta” mahir. Bizim de o çeşit mahir olmamıza gerek yok tabi. Fakat gençler başta, insanlara ulaşabilmemizin öncelikli yolu kalıcı-sistematik sanat üretiminde örgütlenmemiz. Bir salon kurarak başlayabilir, alan açabiliriz işte…



200 KİŞİLİK BİR SALONUMUZ NEDEN OLMASIN?

Londra kültürün olduğu kadar kapitalizimin de merkezi elbet, her şeyin parasal-ekonomik güce dayandırıldığı da bir “gerçek”. Gene de biliyoruz ki imece usulü bir dayanışmayla malzemeleri topladığımızda, bir alanı tuğla tuğla örerek yaşanan bir mekân yapabilen birçok ustamız da var. Okumuş, bugün önemli mevkilerde görev almış ikinci kuşak gençlerimizin beceri ve bilgisi var. Üstelik, ille de gıcır gıcır sükseli-gösterişli bir sanat mekânı da değil muradım, “sıradan” insanın da kendine yakın hissedeceği yaşayan, bir tiyatro salonu yeterli ve de mümkün. Maksimum 200 kişilik, başta ses ve ışık, teknik anlamda olabildiğince donanımlı bu salonda, gerektiğinde paneller, sergiler, konserler ve film gösterimleri de olacaktır elbette. Sadece Kürtçe ve Türkçe konuşan toplumlara değil, başta azınlıklar, sistemin dışında kalmış bütün üretken sanat emekçilerine ifade alanı sunacak ve böylece toplumun her kesimine kapılarını açarak katkı sunması da doğal yolumuz olacaktır… İngiltere’deki bütün profesyonel tiyatro topluluklarını dahi zorlayan fahiş salon kiralarına kıyasla makul bir kira karşılığında hizmete açabilir, Türkiye’den gelecek oyunlara, sanatçılara da ev sahipliği yapabiliriz.

Böyle bir örgütlenmeye emek veren her kişi, kurum ve dernek, belirlenecek ortak düşünce ve hedeflerle salonu kullanarak, dönüşümlü yönetcileri, kurul ve kurmayları da belirleyebilir. Olası ilk buluşmamızda fikir alışverişiyle gerekli detaylandırmayı da yapabiliriz.

YENİ NESİLLERE ULAŞMANIN YOLU SANATTIR

Kurucusu da olduğu bir toplum derneğinde, uzun zamandır yöneticilikten, kurmaylığa dek her alanda örgütlü faaliyetlere emek vermiş bir eski dostum, “Londra’daki derneklerin, en fazla 10 senesi var, üçüncü, dördüncü nesilden itibaren artık bizlere ihtiyaç kalmayacak!” diye bir saptamada bulunmuştu. Doğrudur-yanlıştır, fakat her koşulda o nesillere ulaşabilmemiz gerekiyor ve bunun öncelikli-kalıcı yolu da sanat işte. Kişisel olarak kendim için de istiyorum bunu, fakat çıkarım için değil, nitelikli insanın yetişmesine alan açmaya çabalamaktan daha faydalı bir eylem düşünemiyorum. Çünkü sanat emekçisi kendine-inancına, kampına nefer yetiştirmez, muhalefet edebilecek, sakınımsız, olumlu-olumsuz eleştirilerini de boyutlandırıp doğru-gerekli tartışmalara girişebilecek bir yaşam sevincine ihtiyacı vardır. Hepimiz gibi, her canlı gibi...

YAŞASIN TİYATRO, YAŞASIN SANAT, YAŞASIN HAYAT!...

Celal PERK (Oyuncu, Eğitmen)

 

* Bu haber ilk defa 1 Mayıs 2023 tarihinde Olay gazetesinde yayınlanmıştır. 

https://olaygazete.co.uk/turk-toplumu/tiyatro-yonetmeni-ve-oyuncusu-celal-perkten-topluma-cagri-bir-tiyatro-salonumuz-neden-olmasin.html

Barbaros Şansal “Terzi Yamağı Konuşuyor – Burda Olmaz” ile 6 Kasım'da, Londra'da sahnede

No comments

01 November 2023

Ünlü modacı Barbaros Şansal, tek kişilik oyunu “Terzi Yamağı Konuşuyor – Burda Olmaz” ile 6 Kasım akşamı, Criterion Theatre’da depremzedeler yararına sahne alacak.

 

                                                                                    

 


 

Modacılığının yanı sıra aykırı kişiliğiyle de bilinen Barbaros Şansal, Türkiye’de büyük ilgi gören ve kapalı gişe sahnelenen “Terzi Yamağı Konuşuyor – Burda Olmaz” ile Londra’da sevenlerinin karşısına çıkıyor.   

6 Kasım, Pazartesi akşamı, saat 19:30’da, Piccadily’de bulunan, 1870’de inşa edilen, 588 kişilik tarihi Criterion Tiyatrosu’nda sahnelenecek olan tek kişilik gösterinin tüm geliri 6 Şubat depreminden zarar görenlere bağışlanacak.

Şansal, yaklaşık 100 dakika süren “Burda Olmaz”da gerçek hayatta olmaması gereken şeylerin nasıl başına geldiğini ironik bir dille anlatıyor. Türkiye siyasetine ve moda dünyasının gerçek yüzüne ilişkin dokundurmaların da yer aldığı oyunda Barbaros Şansal iğneleyici dilini mizahi bir üslupla ortaya koyuyor.

Yüksek öğrenimini Londra’da tamamlayan ünlü modacı, LGBT hakları savunuculuğu ve savaş karşıtı kişiliğiyle de biliniyor. Şansal daha önce Habertürk'te “Toplu İğne”,  Skytürk'te ise “Çengel İğne” adlı programları yapmıştı.

3. Sınıf Hamur Kağıda Matbaa Mürekkebi Hayatlar, Prova Odası, Makam Odası isimleriyle üç kitap yazan Şansal, Matthew Frederick ve Alfredo Cabrera’nın “Moda Okulunda Öğrendiğim 101 Şey” isimli kitabı da Türkçeye çevirmişti.

Burda Olmaz’ın biletleri £ 20 - £75 arasında değişen fiyatlarla aşağıdaki linkten temin edilebilir.

https://www.criterion-theatre.co.uk/fundraisingeveninginaidofearthquakevictimsinturkey?eventid=9201&eventinstanceid=41601#1

 

Tarih: 6 Kasım 2023

Saat: 19:30

Yer: Criterion Theatre

Adres: 218-223 Piccadilly, St. James's, London W1J 9HR

Feride Morçay’ın rol aldığı “Mausoom” adlı film Raindance Film Festivali’nde

No comments

29 October 2023

Londra’da yaşayan Türk oyuncu Feride Morçay’ın da rol aldığı “Mausoom” adlı filmin galası 25 Ekim’de Londra Waldorf Hilton otelde gerçekleştirildi. Filmin premiere’i ise 2 Kasım’da Raindance Film Festivali’nde gerçekleştirilecek.

 

                                           


                                                   

 


Türk oyuncu Feride Morçay’ın yardımcı kadın oyuncu rolüyle yer aldığı, Reesha Shareef’in yazdığı ve yönettiği drama türündeki kısa film “Mausoom” için 25 Ekim, Çarşamba akşamı Londra Waldorf Hilton otelde “Orange Carpet” yapıldı. Filmin premieri ise 2 Kasım’da Raindance Film Festivali’nde gerçekleştirilecek.


Filmin afişi


Haksız yere hapsedilen bir adamın gerçek hikâyesine dayan “Mausoom” yönetmen Reesha Shareef’in farklı teknikler kullandığı, soyut geri dönüşlerden yararlandığı zaman zaman renkli, zaman zaman da siyah beyaz ilerleyen bir film.

Tecrit edilmiş bir adamın, kız kardeşinin kaçırılmasındaki rolünün suçluluğuyla boğuşmasını ve zihinsel çözülmesini konu alan filmde, filmin ana karakteri Mausoom’u oyuncu Josef Mizzi oynarken, yardımcı kadın oyuncu olarak Feride Morçay ise genç avukat rolüyle karşımıza çıkıyor.

 

https://www.imdb.com/title/tt29370269/?ref_=ext_shr_wts


Feride Morçay (Fotoğraf: David Fisher)


 

 

 

Zerrin Tekindor tek kişilik oyunu “Toz” ile Londra'da yeniden sahnede

No comments

20 October 2023

Londra’da yaşayan oyuncu Zerrin Tekindor, büyük ilgi gören tek kişilik oyunu “Toz”u Londra’da yeniden sahneliyor. Toz, 22 Ekim Pazar günü The Shaw Theatre’da seyirciyle buluşuyor.

 


                                                                                                    

 

Oyunculuk performansı nedeniyle 2004, 2010 ve 2014 yıllarında Afife Tiyatro ödülüne layık görülen, geniş kitleler tarafından ise Aşk-ı Memnu dizisindeki “Matmazel” karakteriyle tanınan Zerrin Tekindor, Türkiye’de kapalı gişe oynayan tek kişilik oyunu “Toz”u Londra’da yeniden sahneliyor.

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı, Zerrin Tekindor’un oğlu Hira Tekindor tarafından yönetilen oyun, 22 Ekim Pazar günü, saat 19:00’da The Shaw Theatre’da seyirciyle buluşacak.

Tekindor’un Handan karakterini canlandırdığı oyunun tanıtım metni ise şu şekilde: “Betonların göğü henüz delmediği zamanlarda büyük şehrin sokaklarında, apartman önlerinde büyüyen bir kız çocuğu. Güzeller güzeli ev kadını anne ile titiz avukat babanın tek kızı. Sokakların da anne babasıyla yaşadığı evin içi gibi huzursuz olduğu zamanlardan geçerek büyüyen, kendi yolunu bulan bir genç kadın... Kafasının ve kalbinin içi seslerle dolu; çok uzaklardan gelen bir melodi, kuşlar, rayların sesi, sevinçli bir hediye paketinin hışırtısı, annesinin, babasının, babaannesinin, halasının sesi… Sonra birden fazla ‘çat’ sesi, farklı zamanlarda, farklı evlerin duvarlarında yankılanan…Karşımıza yetişkin bir kadın olarak çıkan Handan’la tanıştığımızda; o, çocukluğundan bugüne uzanan bir hikâyeye çoktan dalıp gitmiş olacak. Handan’ın ve onun hafızasından çıkıp gelen annesi Feri’nin öyküsü, 1960’lardan bugüne uzanan bir anlatıya yerleşiyor. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun kaleminden çıkan, çok kişiyle kesişen bu tek kişilik kadın oyunu, Hira Tekindor’un yönetiminde, Zerrin Tekindor’un performansıyla seyirciyle buluşacak.”

 

Oyunun biletini aşağıdaki siteden promosyon kodunu girerek 40 pounda alabilirsiniz.

 

https://www.shaw-theatre.com/whats-on/toz

 

Tarih: 22 Ekim 2023, Pazar

Saat: 19:00

Yer: The Shaw Theatre

Adres: 100-110 Euston Road
London NW1 2AJ

 

Londralı genç ressam Cem Arda’nın eserleri Zürih’te sergilendi

No comments

12 September 2023

Londra'da doğup büyüyen genç ressam Cem Arda, Londra ve İstanbul'da açtığı kişisel sergilerden sonra Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde açtığı sergilerle sanat camiasında adını duyurmayı başardı.

 


                                                                                      

Londra'da doğup büyüyen ve Middlesex University'de Güzel Sanatlar Bölümünden 2021'de mezun olan genç sanatçı Cem Arda, son sergisini 6-10 Eylül tarihleri arasında İsviçre’nin Zürih kentinde açtı.

Daha önce İngiltere'de çeşitli karma sergilerde eserleri sergilenen sanatçı, İlayda Uzunarslan küratörlüğünde “Soul” adını taşıyan ilk kişisel resim sergisini, geçtiğimiz mayısta Mayfair GalleryMarquess'de açmıştı.

Verimli bir yıl geçiren Cem Arda’nın, ikinci kişisel resim sergisini ise Ağustos ayında İstanbul'da yine İlayda Uzunarslan küratörlüğünde Kalamış Fulart Gallery'de sanat severlerin beğenisine sundu.

Uluslararası galerilerden de özel davetler alan sanatçı, İtalya'da katılmış olduğu bir karma sergide jüri özel ödülünü kazandı ve gelecekteki sergileri için özel davetiye aldı.

6-10 Eylül tarihlerinde İsviçre'nin en önemli sanat projelerinden biri olan ArtBox Project Zurich'de eserlerini sergileyen Cem Arda resim çalışmalarına Londra'daki atölyesinde devam ediyor. 




 https://gallerymarquess.com/


Sistine Chapel London Sanatevi 1 Eylül’de açılıyor

No comments

21 August 2023

Kurucuları arasında Veysel Baba namıyla bilinen Veysel Yıldırım’ın da olduğu Sistine Chapel London ve Veysel Baba Sanatevi 1 Eylül Cuma günü yenilenmiş haliyle sanatseverlere kapılarını açıyor.

 


                                                                                                

 

Londra içinde on binden fazla sanat eserinin yer aldığı yeni bir sanatevine kavuşuyor. Kurucuları arasında Veysel Baba olarak bilinen Veysel Yıldırım’ın da yer aldığı Sistine Chapel London ve Veysel Baba Sanatevi, 1 Eylül  Cuma günü yenilenmiş haliyle sanatseverleri ağırlamaya hazırlanıyor. Sanatevi 1 Eylü Cuma gününden itibaren şimdilik hafta sonları sabah 10:00 akşam 17:00 saatleri arasında ziyarete açık olacak.

Bugüne kadar 15 bin kişinin ziyaret ettiği sanatevinde on bini aşkın eserin bulunması bir rekor kabul ediliyor ve sanatevi bu konuda Guinness Rekorlar Kitabı’na girmek için başvuruda bulunmaya hazırlanıyor.  



Veysel Baba, sanatevinin açılışına ilişkin olarak şunları söyledi: “Neredeyse otuz yıldır bir bir toplamış olduğum bu çok değerli koleksiyonun sanatsever insanlarımız tarafından görülmesini çok arzu ediyorum. Büyük emeklerle hazırladığımız sanatevimiz içindeki zengin koleksiyonla adeta bir sanat müzesine dönüştü. Biz de en ince ayrıntısına ve gizemli noktalarına kadar tasarladığımız bu zenginliği siz değerli dostlarımız ve sanatseverlerle paylaşmak istedik, artık sanatla dolu böyle bir mekanı sanatseverlerden uzak tutamazdık. Çünkü gerçek sanat toplum içindir ve paylaşıldıkça güzelleşir...Sizleri Londra'nın sırlar ve gizemlerle dolu Shoreditch Parkı'nın hemen yanındaki Kinder House adlı yorgun binanın 8 numaralı dairesindeki sanatevimize bekliyoruz.”

 

Tarih: 1 Eylül 2023, Cuma

Saat: 10:00 – 17:00

Yer: Sistine Chapel London

Adres: Flat 8 Kinder House, Cranston Estate London N1 5EJ

Telefon: 020 76 83 04 81

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan