Showing posts with label Göç. Show all posts
Showing posts with label Göç. Show all posts

İngiltere'de göç politikaları sertleşirken sığınmacıların barınma tartışması büyüyor

No comments

10 August 2026

İngiltere hükümeti Manş Denizi üzerinden küçük teknelerle gelen sığınmacıları engellemek için Fransa ile işbirliğini genişletirken, ülke içinde sığınmacıların yerleştirildiği merkezlere yönelik tepkiler de artıyor. Galler'deki küçük bir yerleşimde yeni konutların sığınmacılara tahsis edilmesi, yerel halk ile hükümet arasında yeni bir tartışma başlattı.



İngiltere'ye Manş Denizi üzerinden küçük teknelerle gelenlerin sayısı bu yıl geçen yıla kıyasla belirgin biçimde düşmüş durumda. Ancak hükümet, geçişleri engelleme politikasını sürdürüyor. Londra yönetimi geçen hafta Fransa'ya, sahillerdeki denetimleri ve küçük tekne geçişlerini önlemeye yönelik operasyonları güçlendirmek amacıyla 660 milyon sterlinlik ek destek sağlamayı kabul etti. Plan kapsamında Fransız güvenlik güçlerinin müdahale kapasitesinin artırılması ve insansız hava araçları gibi teknolojilerin daha fazla kullanılması öngörülüyor.

İngiltere ile Fransa arasındaki "bir giren, bir çıkan" uygulaması da politikanın önemli unsurlarından biri. 2025'te başlayan düzenleme kapsamında Manş Denizi'ni küçük teknelerle geçerek İngiltere'ye ulaşan bazı yetişkin sığınmacıların Fransa'ya geri gönderilmesi, karşılığında ise Fransa'dan belirli sayıda kişinin yasal yollarla İngiltere'ye kabul edilmesi öngörülüyor. İngiltere İçişleri Bakanlığı'nın yayımladığı verilere göre, uygulamanın başladığı Ağustos 2025 ile Haziran 2026 arasında 1.117 kişi Fransa'dan İngiltere'ye kabul edilirken, geri gönderilenlerin sayısı daha sınırlı kaldı.

Ancak hükümetin sınır politikası yalnızca Manş Denizi'ndeki geçişlerle sınırlı değil. İngiltere, sığınma başvurularının değerlendirilmesi ve başvurusu sonuçlanana kadar insanların barındırılması konusunda da yeni yöntemlere yöneliyor. Nisan ayında yüzlerce sığınmacının otellerden askeri tesislere taşınacağı açıklanmıştı. Hükümet bu değişikliği barınma sisteminin maliyetini ve kapasite sorunlarını yönetme çabasının bir parçası olarak savunurken, mülteci kuruluşları askeri tesislerin uygunluğu ve maliyeti konusunda eleştirilerde bulunmuştu.

Bu tartışmanın son örneklerinden biri Galler'in kuzeyindeki Gronant köyünde yaşanıyor. Yaklaşık 1.600 kişinin yaşadığı yerleşimde, eski Gronant Institute binasının dönüştürülmesiyle oluşturulan 15 konuttan 13'ünün sığınma başvurularının sonuçlanmasını bekleyen kişilerin barınması için kullanılacağı ortaya çıktı. Yerel siyasetçiler ve bazı bölge sakinleri, kararın kendilerine yeterince danışılmadan alınmasına tepki gösterdi. Flintshire Belediyesi ise burada kalan kişilerin yasalar çerçevesinde sığınma başvurusunda bulunan kişiler olduğunu ve insaniyet ve saygıyla karşılanmaları gerektiğini belirtti.

Gronant'taki tartışma, İngiltere'nin göç politikasındaki daha geniş bir çelişkiye de işaret ediyor: Hükümet bir yandan düzensiz göçü azaltmak ve sığınmacıların ülkeye gelişini caydırmak için sınır kontrollerini sıkılaştırırken, diğer yandan ülkeye ulaşan ve başvuruları henüz sonuçlanmamış kişilerin barınma ihtiyacını karşılamak zorunda. Manş Denizi'ndeki geçişlerin bu yıl yaklaşık yüzde 40 azalmasına rağmen, 10 Ağustos'ta tek bir bottan 230 kişinin İngiltere'ye ulaşması, kaçakçıların daha büyük tekneler kullanarak yeni yöntemlere yöneldiğini gösterdi. Bu durum, hükümetin caydırıcılık politikasının göç rotalarını ve kaçakçıların yöntemlerini değiştirse de sorunu tamamen ortadan kaldırmadığı tartışmasını yeniden gündeme getirdi.


Kaynak: The Guardian

Göçmen olmak: olan biteni ‘dışarıdan’ izlemenin ağırlığı

No comments

09 August 2026

Türkiye’nin günden güne otoriterliğe savrulması nedeniyle son yıllarda birçok kişi çareyi ülkeyi terk etmekte buldu. Bu yazıda, son dönem göçlerin nedenlerini ve olup biteni dışarıdan izleyen göçmenlerin yaşadığı burukluğu tartışıyorum.

 Tuncay Bilecen




Tıpkı doğa kanunları gibi toplumsal yapıyı oluşturan koşullar da bazı kurallara tabidir. Örneğin siyasal iktidar otoriterleştikçe göç etme kabiliyetine sahip olan kesimler dalga dalga ülkeyi terk ederler. Bu, bazen daha iyi ekonomik koşullarda, daha sağlıklı bir toplumda yaşamak arzusuyla gerçekleşir bazen de güvenlik endişesi o kadar ağır basar ki kervan yolda düzülür misali, bir an önce kaçıp kurtulalım, sonrasına bakarız düşüncesi ağır basabilir.

Otoriter iktidarlar züccaciye dükkânına giren fil zarafetiyle menfaat gördüğü kurumları istila edip rant gördüğü alanları yağmalarken buna muhalefet edenler de eğer zindana düşmekten kurtulabilirlerse çareyi göç etmekte bulurlar. Böylece otoriter rejim kendisini tahkim ettikçe ülke yetişmiş insan gücünü yavaş yavaş yitirir, çoraklaşma ve yozlaşma adım adım her yere sirayet eder. Liyakat ortadan kalkar, nepotizm (ahbap çavuş kapitalizmi) yayılır, ekonomik, sosyal ya da beşeri sermayesi olmadığı için göç edemeyenler bile bir şekilde kaçıp gitmenin derdine düşer.

Sadece Türkiye’ye özgü olmayan bu durum yurt dışında yaşayan hatırı sayılır diasporik toplulukların oluşmasına yol açmaktadır. Rusya gibi, İran gibi ülkelerde muhalefet artık sınırların dışında yapılıyor. Nedeni çok basit; çünkü içeride kimsenin sesini çıkarmaya cesareti ve mecali yoktur, ikincisi de bu ülkelerin muhalefetinin önemli bir kısmı zindanda değilse yurt dışındadır. Dolayısıyla siyasal iktidar, otoriterliğin cıvatalarını her sıktığında yurt dışında yaşayan ve artık diasporik nitelik taşıyan toplulukların hem çoğalmasına hem de hareketlenmesine neden olur.

Son beş yılda, Londra’da yaşayan Türkiye’den göç etmiş göçmenlerle yaptığım saha çalışmalarında “neden göç etme kararı aldınız?” sorusuna çok benzer cevaplar verildiğini fark ettim. Aile olarak göç edenler ağız birliği etmişçesine aynı cevabı veriyorlardı bu soruya: “çocuklarımızın geleceği için geldik!

ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ İÇİN GELDİK

Bir görüşmeci şöyle diyordu: “Ben çocuklarımın bu kadar siyasetin konuşulduğu bir yerde büyümesini istemedim. (…) Yani iki laf muhabbet ediyoruz, ondan sonra sözümüz Türkiye'nin siyasetine geliyor, ekonomisine geliyor. Bunları konuşmaman lazım. Sosyal bir devletsen bunları konuşmaman lazım.”

Başka bir görüşmeci ise Türkiye’de son birkaç yılda yaşanan değişimin çocuklarının davranışlarına nasıl sirayet ettiğini ve bunun göç kararlarını nasıl etkilediğini şöyle anlatıyordu: “Çocuğumu devlet okuluna, anaokuluna gönderdim. Ama o sıralar dünyadaki ve Orta Doğu'daki IŞİD zihniyetinin palazlandırılması ile birlikte Türkiye'ye İslamist, cihadist bir dalga geldi. Biz kimliğimiz dolayısıyla bunu yaşadık açıkçası, bunu fark ettik. Çocuğun okulunda birtakım olaylar oldu. Biz tabii bunun farkına daha sonra varıyoruz ama böyle küçük çocukların birbirleri arasında böyle kafa kesme şekilleri yapmaları, bu şekilde birbirleriyle konuşmaları. Bizi böyle bir karar almaya itti. Bir çocuğumuz var, evet Türkiye'de neler verebiliriz? Türkiye'de bir tapu verebiliriz çocuğa, bir araba verebiliriz, güzel bir okulda okuturuz. Ama başka hiçbir şey veremeyiz. Çocuk kaybolup gidebilir. (…) İki buçuk yıl önceye kadar hep eşimle konuşuyorduk ki çok şükür çocuğu kurtardık, çocuğu kurtardık, diyorduk. İki sene önce anladık ki çok şükür çocuk bizi kurtarmış. Çocuk olmasaydı, biz o ekonomik buhranda, o sıkıntılı haldeki ülkede hâlâ kalıyorduk.

BOĞUCU POLİTİK GÜNDEM

Gezi olayları, 7 Haziran 2015 seçimleri, patlayan bombalar, 15 Temmuz darbe girişimi, tek adam yönetimine geçiş, muhalefete yönelik operasyonlar derken ülke gündeminden yorulan birçok kişi göç etmeyi ciddi ciddi gündemine aldı. Bunu gerçekleştiren yakınlar, komşular, arkadaşlar da birçok insan için tetikleyici bir motivasyon kaynağı oldu.

Bir görüşmeci göç etmesine neden olan iklimi şöyle tarif ediyordu: “15 Temmuz’dan önce de Gezi’nin etkilediğini hatırlıyorum. Gezi’den sonra çatlaklar oluştu. Örneğin saat 10’dan sonra içkinin yasaklanması biraz dokundu insanlara. İnsanların özel hayatlarına müdahale edildi. Çok kısa bir süre bu bir öfkeye ve umutsuzluğa dönüştü.”

Başka bir görüşmeci ise bu konuda yine benzer şeyleri söylüyordu: “Kimseyle siyasetten veya ekonomiden başka bir şey konuşamadık. Zaman zaman boğucu çevresi nedeniyle insanın kendisi de sıkıcı bir hale gelebilir. (…) Nereye gidersek gidelim, dolar kaç para oldu, Recep Tayyip Erdoğan yine ne dedi, vs. Kısacası eğitim kalitesi, bunu harcanan para, ülke gündemi ve göçmen problemi nedeniyle Türkiye'den ayrılmak istedim. Ailem ve daha çok benden ziyade eşim ve çocuğumun farklı bir hayatı deneyimlemesini istedim.”

Bazı görüşmeciler ise ekonomik durumlarının daha kötüye gideceğini bildikleri halde göç etmeyi tercih ettiklerini belirtiyordu: “Dinci bir yönetimin iktidarı giderek ele geçirmesi. Biz Demirel’in zamanını da gördük, başka iktidarlar da gördük. Hepsi sağ iktidardı, hiç sol iktidar yoktu ama bunlar kadar haddini bilmezini ilk defa gördük. Yani ne dedilerse yaptılar adamlar. Hiçbir şeklide çekinmediler açıkçası. Bu beni korkuttu. Ekonomik durumumuz çok iyiydi. Tam tersine burada sürünüyoruz. Orada işyerimiz vardı. Arabam vardı, eşimin arabası vardı. Evim var hâlâ. Orada ekonomik durumum gayet iyiydi. Ama ben tamamen tüm her şeyi satıp döküp sermaye edip buraya geldim. Eğer çocuğum olmasaydı bu kararı almazdım. Orada direnirdim belki de. Çocuğumu buraya getirdim ki orada hiçbir şekilde gelecek görmedim.”

Bir görüşmeci ise Türkiye’nin değişen demografik ve sosyal yapısı nedeniyle Türkiye’de ırkçı bir zihniyete savrulduğunu fark ettiğini belirtiyordu: “Ekonomik olarak açıkçası hiçbir sorunumuz yoktu. Hatta hep diyorum keşke sorun ekonomiyle ilgili olsaydı, çünkü çözülebilirdi. Ama değişen sosyal yapı, huzursuzluk, yönetim, siyaset artık hepsi içten içe beni etkilemeye başladı ve hatta çok net ırkçı olmaya başladım. Aslında okuduğum kitaplar, ilgi alanlarım tamamen bunlardan soyutlanmak üzerineydi. Ama insanları etiketlemeye başladım; Suriyeli, Afgan gibi... Dışarıda gördüğüm insanları sırf kıyafetleri ya da tipleri nedeniyle yargıladığımı fark ettim.”

OLAN BİTENİ DIŞARIDAN İZLEMENİN AĞIRLIĞI

Peki, ülkeyi terk edince bütün bu dertler bitiyor mu? Elbette bitmiyor. Bu sefer de ülkenin yıkıcı gündemini takip etmenin, öğrenilmiş çaresizlik duygusuyla sürekli kötü haber almanın yılgınlığı, geride kalan yakınlar için endişelenmenin ve bir şey yapamamanın öfkesi çörekleniyor insanın içine. İşte tam da bu noktada tuhaf, karmaşık bir duyguya kapılıyor çoğu göçmen. “İyi ki gelmişiz, iyi ki kendimizi kurtarmışız” ile “elimden hiçbir şey gelmiyor, acaba orada mı olmalıydım?” düşüncelerinin harman olduğu, tarif etmesi zor, yakıcı bir duygu bu.

 

 

 

Ayfer Tunç’un “Kuru Kız” romanında göç ve göçmenlik

No comments

06 August 2026




Tuncay Bilecen


Türk edebiyatının üretken yazarlarından biri olan Ayfer Tunç, Nisan 2023’te yayımlanan romanı Kuru Kız’da; mahalle baskısından kadının ailedeki ve toplumdaki rollerine, ekonomik ve sosyal çözülmenin yarattığı ahlaki erozyondan standardize edilen beden ölçütlerinin dışında olanların yaşadığı aşağılanmaya (bodyshaming) kadar birçok farklı konuya değiniyor.

Kuru Kız’ı bir “göç romanı” olarak değerlendirmek zorlama bir çıkarım olsa da roman, sosyal çürümenin her yere sirayet ettiği bir toplumsal yapıda bireysel kurtuluşu sıra dışı bir hikâyeyle göç etmekte bulan bir kadını anlatması bakımından bu yönüyle de irdelenebilir.

Kitabın ana kahramanı Kuru Kız’ın kırk yaşına birkaç ay kala Arjantin’in en güney ucunda, “dünyanın sonu” diye bilinen Ushuaia’ya gitmesiyle başlayan roman, devamında çoğunlukla kronolojik bir sıra izlemeden onun bu yolculuğa çıkmasına neden olan olaylarla devam ediyor.

Adını bilmediğimiz, fiziksel özellikleri nedeniyle kendisine takılan isimle, “Kuru Kız” olarak tanıtılan karakter, Ushuaia’daki ilk zamanlarında geldiği yerle buranın bir karşılaştırmasını yapar. Bu karşılaştırma okuyucuya, Kuru Kız’ı göç etmeye iten sebepler hakkında bir ön fikir verir: “Kendi ülkesindeki insanlar korkunç, buradakiler de harika değiller ama daha az kötücüller, en azından ona karşı” (s.16).  

Aynı şekilde yeni yerleştiği bu yerdeki duygu durumu da terk ettiği yere göre çok farklıdır artık:  “Geride bıraktığı yıllar boyunca güldüklerinin bin katını burada iki yıl olmadan güldü” (s.19). Çünkü Türkiye’deyken gülebilecek, gülse bile bunu gösterebilecek bir çevrede yaşamamaktadır: “Babası öldükten sonra olmaya başlamıştı aralarında (kardeşiyle) böyle neşeli şeyler. Hayattayken güldüklerini pek hatırlamıyordu. Gülmüşlerse de gizli gizli, kendi aralarında” (s.29).

Kuru Kız, başladığı yerde biten (dünyanın sonunda), olay örgüsü itibariyle ucu açık bir roman… Kuru Kız’ın ailesinden başlayarak yaşadığı muhite, topluma ve ülkeye kadar çevresini sarıp sarmalayan kötülükler silsilesinden bilgiye açlığı sayesinde kurtulmasını konu alan roman, sözü edilen katmanların her birinde yer yer trajik hikâyeleri de barındırıyor. Hatta bu bakımdan kitabın zaman zaman arabesk bir iklime büründüğünü söylemek de mümkün. Örneğin, Kuru Kız dışındaki tüm aile bireylerinin ölümlerine tek tek tanıklık ettiğimiz romanda; anne 36, baba 50, erkek kardeş ise 37 yaşında hayatını kaybeder.

Yıllar içinde peş peşe gelen bu ölümler her seferinde Kuru Kız’ı biraz daha yalnızlaştırır, en sonunda yazarın adını vermediği ama İstanbul olmadığını bildiğimiz (çünkü erkek kardeşi İstanbul’a kaçıyor) bir şehrin yoksul mahallesinde eski, kagir bir binada yapayalnız kalır. Fakat bu onu aşağı çeken bir yalnızlık değil, kendisini gerçekleştirme potansiyelini ortaya çıkaran bir yalnızlıktır. Her birinin ayrı bir acı verdiği ve onu belli kalıpların içine soktuğu aile içi rollerden azadedir artık. “Özgürlük olduğunu o sırada bilmediği bu tuhaf, coşkulu duygu henüz damarlarına nüfuz etmemişti ama edeceğini anlamıştı, varlığını ele geçireceğini tahmin ediyordu. Büyük temizliğe oturma odasındaki ağır vitrinle değil annesinin zamanından kalma gardıropla başladı” (s.163).

Kuru Kız, aile ilişkilerinin dışına çıkarak mahalleye, topluma ve oradan da ülkeye bakan, bunu da yüksek sesle, göze sokarak değil, birbirine bağlı hikâyelerdeki sosyo-politik detaylar ve gözlemler üzerinden veren bir roman. Bu bakımdan aile içinde, oda paylaşımında bile kendisini gösteren cinsiyetçi tutum, tek başına kalan Kuru Kız’ın evine göz koyan akraba ve komşular, kentsel dokunun rantçı yaklaşımlarla bozulmasının mahalle ve komşuluk ilişkilerine yansıması, siyasetle organik ilişkisi olan görgüsüz ve aç gözlü mafyatik müteahhit profili, tarikat şeyhlerinin kentsel rantın dağıtımındaki yeni rolleri gibi birçok karakter ve tema romanda yer alıyor.

Kuru Kız, etrafını saran ona tecavüz etmek isteyen, özel hayatını merak eden ve fütursuzca mahremiyetini ihlal eden, bahçesine evine el koymak isteyen bu gözü dönmüş topluluktan öğrenme merakı ve bilinci sayesinde kurtulur. Sözünü ettiğimiz bu bilinç durumu bir aydınlanmadan ziyade Kuru Kız’ın içinde kendisiyle açtığı bir çeşit iletişim kanalı yoluyla yaşanır. Bu iletişim kanalı sayesinde kendi içinde olayların muhasebesini yapar, vicdanıyla yüzleşir. Roman boyunca sürekli “tanrısıyla” konuştuğuna şahitlik ederiz. “Kardeşinin ardından acı çekmeyi başka bir zamana bırakmıştı. Gecenin, tanrısıyla konuşacağı ileri saatlerine” (s.138). “Rüyadan sonra tanrısıyla konuştu, kardeşinin hakkı olan hayattan zevkli bir yudum bile alamadan gittiği için çok acı çektiğini söyledi” (s.149). “Tanrısına interneti anlatmaya doyamıyordu, sanki tanrısı bu buluştan haberdar değilmiş ve ondan öğrenmekten çok hoşlanıyormuş gibi” (s.150). “Tanrısı onu yatıştırmak için yatağının başucunda bekliyor oluyordu. Yüzü olmayan, bedeni olmayan, sesi olmayan, olmayan sesi bazen annesininkine, bazen olmayan bir sevgilininkine benzeyen tanrısı” (s. 174). “Tanrısı coşkuyla destekliyordu, onu yüreklendiriyordu. Git, yeter ki git. Canlan, yaşa” (s. 202).

Kuru Kız’ın göç ederek kendi kurtuluşunu gerçekleştirmesinde içindeki sonsuz öğrenme aşkı önemli rol oynamıştır. YouTube’taki gezginlerin gezip gördüğü yerleri merak etmeyle başlayan bu aşk zamanla bir tutkuya dönüşür. Artık büyük bir açlıkla her şeyi merak etmektedir. “Hayatını ikiye ayırıyordu, internetten önce ve internetten sonra” (s.150). Etrafında, saf, kıt akıllı, kandırılmaya müsait olarak görülen Kuru Kız, öğrenme merakı sayesinde komşuların, akrabaların, mahalle sakinlerinin elinden kurtulmuş, internetten bulduğu bir emlak şirketine evini satmayı başarmış ve böylelikle ancak hayalinde yapabildiği yolculuğa tek başına çıkabilmiştir.

Ayfer Tunç; Kuru Kız’da fiziksel, sosyal ve ekonomik olarak dezavantajlı bir konumda olan bir kadının göç ederek kurtuluşunu konu alırken, örtük olarak “bilgi güçtür” mesajını da okuyucuya duyuruyor.  

 

Ayfer Tunç, Kuru Kız, Can Yayınları, 2023, 216 sayfa


*Bu yazı ilk defa Göç Dergisi'nde Temmuz 2024'te yayınlanmıştır. 

https://dergi.tplondon.com/goc/article/view/882

Göçmenler olmazsa Avrupa’yı büyük bir nüfus krizi bekliyor

No comments

03 August 2026

Avrupa Birliği (AB) genelinde aşırı sağ partilerin yükselişi ve göçmen karşıtı politikalar, kıtanın demografik geleceğini tehdit ediyor. 2024 seçimlerinde aşırı sağ partilerin kazandığı başarılar, göçmen karşıtı söylemlerin siyasi gündemi şekillendirdiğini gösteriyor. Ancak uzmanlar, göçmenleri dışlayan politikaların Avrupa'nın nüfus krizini daha da derinleştireceği konusunda uyarıyor. 

 


AB'nin resmî istatistik kurumu Eurostat'ın tahminlerine göre, mevcut eğilimler devam ederse AB nüfusu 2100 yılına kadar %6 azalarak 447 milyondan 419 milyona düşecek. Ancak göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda bu düşüş çok daha sert olacak. Eurostat, göçmenlerin olmadığı bir durumda AB nüfusunun 295 milyona kadar gerileyebileceğini öngörüyor. Bu, kıtanın nüfusunun üçte birinden fazlasının kaybedilmesi anlamına geliyor. 

Göçmenler Olmadan İş Gücü ve Ekonomi Tehlikeye Giriyor 

Göçmen karşıtı politikaların yükseldiği İtalya, Fransa ve Almanya gibi ülkeler, göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda ciddi nüfus kayıpları yaşayacak. Örneğin yapılan nüfus projeksiyonlarına göre; İtalya'nın nüfusu 2100 yılına kadar yarıya inebilirken, Almanya'nın nüfusu 83 milyondan 53 milyona düşebilir. Fransa'da ise nüfus 68 milyondan 59 milyona gerileyebilir. Bu durum, iş gücünün azalması ve yaşlı nüfusun artması nedeniyle ekonomik büyümeyi yavaşlatacak ve emeklilik ile sağlık harcamalarını artıracak. 

Avrupa'nın yaşlanan nüfusu, özellikle sağlık ve sosyal hizmetler sektöründe göçmenlere olan ihtiyacı artırıyor. Birçok AB ülkesinde doktor ve hemşire açığının göçmenler tarafından kapatıldığı biliniyor. Uzmanlar, göçmenlerin iş gücüne katılımının artırılmasının, yaşlanan toplumun ihtiyaçlarını karşılamada kritik bir rol oynayacağını vurguluyor. 

Göçmenlerin Katkısı: Camini Köyü Örneği 

İtalya'nın güneyindeki Camini köyü, göçmenlerin nüfus azalmasına karşı bir çözüm olabileceğini gösteren umut verici bir örnek sunuyor. 20. yüzyılın sonlarında genç nüfusun göç etmesiyle neredeyse terk edilme noktasına gelen köy, mültecilerin yeniden yerleştirilmesi projesi sayesinde yeniden hayat buldu. Bugün, 50 mültecinin kalıcı olarak yerleştiği Camini'nin nüfusu 350'ye ulaştı. Köydeki okulun yeniden açılması da projenin sembolik başarılarından biri oldu. 

Camini projesinin kooperatif başkanı Rosario Zurzolo, "Köy yavaş yavaş ölüyordu. Evler, içinde yaşayan olmadığı için yıkılıyordu" diyerek projenin önemini vurguluyor. Köydeki mülteciler, yalnızca nüfusu artırmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni iş alanları ve ekonomik faaliyetlerin gelişmesine de katkı sağlıyor. 

Göçmenlerin Ekonomiye Entegrasyonu Kritik Öneme Sahip 

Uzmanlar, göçmenlerin Avrupa'nın demografik sorunlarını tek başına çözemeyeceğini, ancak bu sorunların hafifletilmesinde önemli bir rol oynayabileceğini belirtiyor. Göçmenlerin iş gücüne etkin bir şekilde entegre edilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve vergi reformları gibi diğer önlemlerle birlikte, göçmenlerin katkısı daha anlamlı hale gelebilir. 

LSE’den Profesör Alan Manning, "Göçmenlerin iş bulması ve çalışması kritik öneme sahip. Aksi takdirde, göçmenlerin sosyal yardıma ihtiyaç duyması durumunda bu, sorunu daha da kötüleştirebilir" diyor. 

Göçmenler Avrupa'nın Geleceği İçin Hayati Öneme Sahip 

Avrupa'nın nüfus krizi, göçmenlerin katkısı olmadan çözülemeyecek kadar derin. Göçmen karşıtı politikaların kısa vadeli siyasi kazanımlar sağlasa da, uzun vadede ekonomik ve sosyal maliyetleri ağır olacak. Camini örneği, göçmenlerin yalnızca nüfusu artırmakla kalmayıp, toplumları yeniden canlandırabileceğini gösteriyor. Avrupa'nın geleceği, göçmenlerin entegrasyonunu sağlayacak akılcı politikaların hayata geçirilmesine bağlı.

 

Kaynak: The Guardian

AB Parlamentosu'ndan Göç Politikalarında Sertleşme Adımı

No comments

19 June 2026

AB Parlamentosu, iltica başvurusu reddedilen göçmenlerin daha hızlı sınır dışı edilmesini ve üye ülkelerin AB dışında geri dönüş merkezleri kurabilmesini öngören yeni düzenlemeyi kabul etti. İnsan hakları kuruluşları ise düzenlemenin göçmen haklarını zayıflatacağı uyarısında bulunuyor.



Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği'nin göç politikasını önemli ölçüde sertleştirecek yeni bir düzenlemeye onay verdi. "Geri Dönüş Tüzüğü" (Return Regulation) olarak adlandırılan düzenleme, iltica başvurusu reddedilen kişilerin ve vize süresini aşan yabancıların sınır dışı edilme süreçlerini hızlandırmayı amaçlıyor. Düzenleme ayrıca AB üyesi ülkelere, göçmenlerin tutulabileceği AB dışındaki geri dönüş merkezleri kurma imkânı tanıyor. 

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, yeni düzenlemenin geri dönüş süreçlerini daha hızlı ve etkili hâle getireceğini savundu. AB ülkeleri uzun süredir, iltica başvurusu reddedilen kişilerin ülkelerini terk etmelerini sağlamada zorluk yaşadıklarını belirtiyor. Düzenleme yürürlüğe girmeden önce AB üyesi 27 ülkenin nihai onayından geçmek zorunda. 

Düzenleme, Avrupa'da 2015-2016 yıllarında yaşanan kitlesel mülteci hareketlerinden sonra giderek sertleşen göç politikalarının son halkası olarak değerlendiriliyor. Son yıllarda birçok AB ülkesinde göç karşıtı söylemlerin güç kazanması ve aşırı sağ partilerin yükselişi de bu süreci hızlandıran etkenler arasında gösteriliyor. 

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Turk ise düzenlemeye eleştirel yaklaştı. Turk, yeni kuralların gözaltı uygulamalarını genişletebileceğini, AB dışındaki geri dönüş merkezlerinin yaygınlaşmasına yol açabileceğini ve zorla geri göndermelere karşı mevcut güvenceleri zayıflatabileceğini belirtti. İnsan hakları örgütleri de düzenlemenin göçmenlerin temel hakları açısından ciddi riskler taşıdığı görüşünde. 


Kaynak: Reuters

Belfast’taki bıçaklı saldırının ardından göçmenlere yönelik ırkçı şiddet tırmanıyor

No comments

10 June 2026

Kuzey İrlanda’nın Belfast kentinde gerçekleşen bıçaklı saldırının ardından göçmenlere yönelik saldırılar ve ırkçı protestolar büyüdü. Evler ateşe verildi, göçmen aileler mahallelerini terk etmek zorunda kaldı.



Belfast’ta pazartesi gecesi meydana gelen bıçaklı saldırının ardından başlayan olaylar, kısa sürede göçmen karşıtı şiddet dalgasına dönüştü. Sudan kökenli ve mülteci statüsüne sahip olduğu belirtilen bir kişinin saldırıyla suçlanmasının ardından yüzlerce kişi sokaklara çıkarak göçmenleri hedef alan protestolar düzenledi. Bazı bölgelerde maskeli grupların “Yabancılar dışarı” sloganları attığı bildirildi.

Olayların ardından özellikle göçmen ailelerin yaşadığı mahallelerde ciddi saldırılar yaşandı. Kentte 20 yıldır yaşayan Afrikalı bir ailenin evinin camları kırılırken, Ukraynalı bir genç kız ailesinin evine yönelik kundaklama girişiminden son anda kurtuldu. Çok sayıda ev, araç ve bir otobüs ateşe verildi. Polis, saldırıların doğrudan göçmenleri ve etnik azınlıkları hedef aldığını açıkladı.

Kuzey İrlanda Polis Şefi Jon Boutcher, yaşananları “toplumsal bir utanç” olarak nitelendirirken, sosyal medya üzerinden nefret söylemi yayan kişilere karşı soruşturma başlatılacağını duyurdu. İngiltere Başbakanı Keir Starmer ise olayları “ırkçı şiddet” olarak tanımladı ve toplumu kutuplaştıran aşırılıkçı gruplara karşı önlem alınacağını söyledi.

Göçmen hakları savunucuları ise Belfast’taki olayların yalnızca bir güvenlik meselesi olmadığını, Avrupa genelinde yükselen göçmen karşıtı siyasetin yeni bir yansıması olduğunu belirtiyor. Özellikle savaş ve yoksulluk nedeniyle ülkelerini terk eden sığınmacıların, şiddet olaylarının ardından yeniden hedef haline geldiğine dikkat çekiliyor.

Polis, olaylar sırasında iki memurun yaralandığını ve bölgede güvenliği sağlamak için ek kuvvetlerin görevlendirildiğini açıkladı. Ancak göçmen toplulukları arasında korku sürüyor. Birçok aile çocuklarını okula göndermemeyi tercih ederken, bazı göçmenlerin geçici olarak bölgeden ayrıldığı bildiriliyor.

Kaynak: BBC

İngiltere ve Fransa’dan göçmen geçişlerini azaltmak için yeni anlaşma

No comments

24 April 2026

İki ülke, Manş Denizi üzerinden yapılan düzensiz geçişleri azaltmak amacıyla üç yıllık ve milyonlarca euroluk yeni bir iş birliği planı imzaladı.



İngiltere ile Fransa, Manş Denizi üzerinden küçük teknelerle yapılan düzensiz göçmen geçişlerini azaltmak amacıyla üç yıllık yeni bir anlaşmaya imza attı. Anlaşma kapsamında Fransa kıyılarında güvenlik önlemleri artırılacak, daha fazla polis görevlendirilecek ve ileri gözetleme teknolojileri devreye sokulacak.

İngiltere, anlaşma çerçevesinde yüz milyonlarca sterlinlik finansman sağlayacak. Bu kaynak, sahil güvenliği ve kaçakçılıkla mücadele faaliyetlerini güçlendirmek için kullanılacak. Ayrıca drone ve helikopter gibi araçlarla gözetim kapasitesi artırılacak.

Yetkililer, 2026 yılı itibarıyla geçişlerde belirli bir düşüş yaşandığını belirtirken, yaz aylarının yaklaşmasıyla birlikte göç hareketliliğinin yeniden artabileceğine dikkat çekiyor.

Öte yandan insan hakları savunucuları, anlaşmanın göçün temel nedenlerini ele almadığını ve daha tehlikeli geçiş yollarını teşvik edebileceğini savunuyor. 



İngiltere’de ILR Başvurusu Bekleyen Göçmenlerden İmza Kampanyası: “Seyahat Özgürlüğümüz Engelleniyor”

No comments

16 April 2026

Birleşik Krallık’ta süresiz oturum izni (Indefinite Leave to Remain – ILR) başvurusu yapan binlerce göçmen, başvuru süreçleri devam ederken ülke dışına çıkamama kuralı nedeniyle ciddi mağduriyet yaşadıklarını belirterek petition.parliament.uk üzerinden bir imza kampanyası başlattı. Kampanyada, mevcut uygulamanın hem insan haklarına aykırı olduğu hem de seyahat özgürlüğünü ihlal ettiği vurgulanıyor.




Mevcut düzenlemelere göre, ILR başvurusu sonuçlanmadan Birleşik Krallık ve Ortak Seyahat Alanı dışına çıkan kişilerin başvuruları otomatik olarak geri çekilmiş sayılıyor. Bu durum, başvuru sahiplerini aylarca ülke içinde kalmaya zorunlu kılıyor. Özellikle standart başvuru süreçlerinin altı aya kadar uzayabildiği ve bazı vize kategorilerinde hızlandırılmış hizmetlerin bulunmadığı düşünüldüğünde, kısıtlamanın etkisi daha da ağırlaşıyor.

Başvuru sahipleri, bu sürecin yalnızca bürokratik bir engel olmadığını, aynı zamanda hayatlarını doğrudan etkileyen ciddi sonuçlar doğurduğunu ifade ediyor. Sevdiklerinin hastalanması ya da hayatını kaybetmesi durumunda ülkelerine gidemeyen göçmenler, ailelerinden uzak kalmanın yarattığı psikolojik yükle karşı karşıya kalıyor. Bunun yanı sıra, yurt dışındaki acil iş görüşmelerine katılamamak veya profesyonel fırsatları değerlendirememek de ekonomik kayıplara yol açıyor.

Özellikle Ankara Anlaşması olarak bilinen düzenleme kapsamında “Turkish Business Person” vizesiyle Birleşik Krallık’a gelen binlerce Türkiye vatandaşı, uzun süredir oturum başvurularının sonucunu bekliyor. Bu grup, hem işlerini sürdürmeye çalışırken hem de seyahat edememenin yarattığı kısıtlamalarla mücadele ediyor.

İmza kampanyasında dile getirilen temel talep ise oldukça net: ILR başvurusu devam eden kişilerin, başvuruları geri çekilmiş sayılmadan uluslararası seyahat edebilmesine izin verilmesi. Kampanya metninde, dijital vize sistemleri (eVisa) sayesinde kişilerin göçmenlik statüsünün kolayca doğrulanabileceği ve bu nedenle mevcut yasağın gereksiz olduğu savunuluyor.

Göçmen hakları savunucuları, bu düzenlemenin güncellenmemesi halinde hem bireysel mağduriyetlerin artacağını hem de Birleşik Krallık’ın uluslararası insan hakları standartları açısından eleştirilere açık hale geleceğini belirtiyor.

Kampanyayı imzalamak için tıklayın!


Birleşik Krallık’taki dilekçe sistemi kapsamında, kampanya 10 bin imzaya ulaştığında hükümetin resmi yanıt vermesi gerekiyor. İmza sayısının 100 bine ulaşması halinde ise konu parlamentoda tartışmaya açılabiliyor. Bu nedenle kampanyayı başlatanlar, hem göçmen topluluklarını hem de kamuoyunu destek vermeye çağırıyor.

İngiltere’de sığınma sisteminde köklü değişiklikler

No comments

06 March 2026

 İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, Birleşik Krallık’ın sığınma sisteminde kapsamlı değişiklikler açıkladı. Yeni düzenlemeler arasında mülteci statüsünün geçici hale getirilmesi, bazı ülkelere vize kısıtlamaları ve başvurusu reddedilen ailelere gönüllü dönüş için mali teşvik verilmesi yer alıyor.



Birleşik Krallık hükümeti, sığınma sisteminde önemli değişiklikler içeren yeni bir plan açıkladı. İçişleri Bakanı Shabana Mahmood tarafından duyurulan düzenlemeler, hükümetin “bozuk” olarak nitelendirdiği sistemi yeniden kontrol altına almayı amaçlıyor. Reformların en dikkat çekici yönlerinden biri, mülteci statüsünün artık kalıcı değil geçici hale getirilmesi. Buna göre sığınma başvurusu kabul edilen kişiler için beş yıllık oturum yerine 30 ayda bir gözden geçirilecek bir koruma statüsü uygulanacak.

Yeni sistem kapsamında mültecilerin statüsü belirli aralıklarla yeniden değerlendirilecek. Eğer kişinin geldiği ülkedeki koşulların güvenli olduğu düşünülürse, sığınma hakkı geri çekilerek geri gönderme süreci başlatılabilecek. Bu değişiklik, hükümetin sığınma sistemini daha esnek ve geri dönüşlere açık hale getirmeyi amaçladığını gösteriyor.

Planın bir diğer unsuru ise bazı ülkelere yönelik vize kısıtlamaları. Hükümet, Kamerun, Sudan, Myanmar ve Afganistan vatandaşlarına verilen yeni öğrenci vizelerini geçici olarak durdurdu. Afganistan için ayrıca nitelikli işçi vizeleri de askıya alındı. Yetkililer bu kararın, söz konusu ülkelerden gelen yüksek sığınma başvuruları ve geri kabul konusunda yaşanan işbirliği sorunlarıyla bağlantılı olduğunu belirtiyor. 

Yeni düzenlemeler arasında, sığınma başvurusu reddedilen bazı ailelere yönelik bir pilot program da bulunuyor. Bu program kapsamında yaklaşık 150 aileye, ülkeden gönüllü olarak ayrılmaları halinde 40 bin sterline kadar ödeme yapılması planlanıyor. Programı kabul etmeyen kişiler için ise zorla sınır dışı edilme ihtimali bulunuyor.

Hükümet ayrıca sığınmacılara sağlanan bazı mali destekleri sınırlamayı planlıyor. Buna göre yasa dışı çalıştığı tespit edilen, suç işleyen veya kendi geçimini sağlayabilecek durumda olan kişilere verilen destek kesilebilecek. Bununla birlikte bazı sığınmacıların çalışmasına izin verilmesi de gündeme geldi; ancak bu sürecin karmaşık onay prosedürlerine bağlı olacağı belirtiliyor.  

2026, Akdeniz’de göçmen geçişlerinde “en ölümcül yıl” olabilir

No comments

15 February 2026

2026’nın ilk haftalarında Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışan göçmenler arasında yüzlerce kişi hayatını kaybetti veya kayboldu; uzmanlar durumun son yılların en kötü başlangıcı olduğunu belirtiyor.

 




2026 yılının ilk 40 günü, Akdeniz’i geçmeye çalışan göçmenler için şimdiye kadar kaydedilen en ölümcül dönem olarak kayıtlara geçebilir. 1 Ocak–10 Şubat tarihleri arasında en az 524 göçmen denizde yaşamını yitirdi veya kayboldu. Bu sayı, Uluslararası Göç Örgütü (IOM) verilerine göre, aynı döneme ait önceki yılların rakamlarını çoktan geride bıraktı.

Bu trajik artışta en dikkat çekici olay, 6 Şubat’ta Libya açıklarında 55 kişiyi taşıyan bir teknenin alabora olmasıydı. Bu kazada 53 kişinin öldüğü veya kaybolduğu tahmin ediliyor. IOM yetkilileri, bu rakamların kötü hava koşulları ve tehlikeli deniz geçişlerinin sonucu olduğunu vurguladı.

Uzmanlar, özellikle Ocak ayında etkili olan Harry Kasırgası gibi sert hava olaylarının göç yollarını daha da tehlikeli hâle getirdiğini söylüyor. Kötü deniz şartlarına rağmen çok sayıda göçmen, Kuzey Afrika kıyılarından İtalya ve diğer Avrupa ülkelerine ulaşmak için yola çıkıyor.

IOM ve insani yardım örgütleri, bu trajedilerin gerçek boyutunun resmi verilere yansımamış olabileceği konusunda uyarıda bulunuyor. Bazı kazaların kayıtlara geçmemesi veya göçmenlerin iz bırakmadan denizde kaybolması, toplam can kaybının çok daha yüksek olabileceğine işaret ediyor.

  

BM’den İngiltere–Fransa iltica anlaşmasına uyarı

No comments

10 February 2026

Birleşmiş Milletler, Birleşik Krallık ile Fransa arasında yapılan yeni iltica anlaşmasının uluslararası insan hakları hukukunu ihlal edebileceğini açıkladı.



Birleşmiş Milletler, Birleşik Krallık ve Fransa arasında düzensiz göçü azaltmayı hedefleyen yeni iltica anlaşmasına ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, anlaşmanın sığınma hakkına erişimi kısıtlayabileceği ve mültecilerin korunmasına dair temel ilkelerle çelişebileceği belirtildi.

BM yetkilileri, özellikle “geri gönderme” uygulamalarının bireysel değerlendirme yapılmadan hayata geçirilmesinin ciddi riskler taşıdığına dikkat çekti. Söz konusu uygulamaların, sığınmacıların zulüm veya kötü muamele riskiyle karşı karşıya oldukları ülkelere gönderilmesine yol açabileceği vurgulandı.

Anlaşma kapsamında, Manş Denizi üzerinden düzensiz yollarla İngiltere’ye geçen sığınmacıların bir bölümünün Fransa’ya geri gönderilmesi öngörülüyor. Buna karşılık İngiltere’nin, Fransa’dan sınırlı sayıda sığınmacıyı yasal yollarla kabul etmesi planlanıyor.

BM, iki ülkeye de uluslararası mülteci hukukuna ve insan hakları yükümlülüklerine tam uyum çağrısında bulundu. Açıklamada, göç yönetimi politikalarının güvenlik kaygılarının yanı sıra insan onurunu ve sığınma hakkını esas alması gerektiği ifade edildi.


Kaynak: The Guardian

Süresiz oturumu 10 yıla çıkaracak tasarı Parlamentoda tartışıldı: Geriye dönük uygulama adil mi?

No comments

03 February 2026

 Birleşik Krallık Parlamentosu’nda 2 Şubat 2026 tarihinde yapılan oturumda, süresiz oturum izni (Indefinite Leave to Remain – ILR) için gereken sürenin 5 yıldan 10 yıla çıkarılması yönündeki plan, kamuoyunda toplanan 330 bini aşkın imza üzerine Westminster Hall’da tartışıldı.

 






Tartışmada, önerinin özellikle halihazırda Birleşik Krallık’ta yaşayan ve mevcut kurallara göre başvuru sürecine girmiş göçmenler açısından adil olup olmadığı öne çıktı.

Tartışmayı açan İşçi Partisi milletvekili Tony Vaughan, hükümetin bu değişiklikle göçmenlere verilen açık bir vaadi bozduğunu savundu. Vaughan, “Bu ülkeye gelen insanlara, beş yıl sonunda kalıcı statüye geçebilecekleri söylendi. Kurallara uyan, çalışan ve vergisini ödeyen insanlar için bu sözleşmenin tek taraflı olarak değiştirilmesi güven sarsıcıdır,” dedi.

İşçi Partisi milletvekili Tanmanjeet Singh Dhesi ise değişikliğin geriye dönük uygulanmasının ciddi bir adaletsizlik yaratacağını vurguladı. Dhesi, “İnsanlar hayatlarını, ailelerini ve geleceklerini mevcut kurallara göre planladı. Oyunun ortasında kuralları değiştirmek, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz,” ifadelerini kullandı.

Tartışmada söz alan Bağımsız milletvekili Iqbal Mohamed, ILR süresinin uzatılmasının göçmenler üzerinde uzun süreli bir belirsizlik baskısı yarattığını söyledi. Mohamed, “On yıl hatta bazı durumlarda on beş yıla uzayan bir bekleme süresi, insanları kalıcı bir güvenceden mahrum bırakıyor. Bu durum, topluma aidiyet duygusunu zedeliyor,” değerlendirmesinde bulundu.

İşçi ve Kooperatif Partisi milletvekili Gareth Thomas, özellikle sağlık ve sosyal bakım sektörünün bu değişiklikten olumsuz etkileneceğini dile getirdi. Thomas, “Hemşireler, bakım çalışanları ve sağlık personeli zaten ağır koşullar altında çalışıyor. Kalıcı oturum için sürenin uzatılması, bu insanların başka ülkelere yönelmesine neden olabilir,” dedi.

İşçi Partisi milletvekili Patricia Ferguson da katkının yalnızca maaş veya gelir üzerinden değerlendirilmesine karşı çıktı. Ferguson, “Topluma katkı sadece kazançla ölçülemez. NHS ve bakım sektörü, göçmen emeği olmadan ayakta kalamaz,” ifadelerini kullandı.

Muhafazakâr Parti milletvekili Matt Vickers ise önerilen değişikliği savundu. Vickers, “Kalıcı oturum ciddi bir statüdür ve uzun vadeli bağlılık gerektirir. Daha uzun bir süre, bu bağlılığın daha sağlıklı değerlendirilmesini sağlar,” dedi. Bu yaklaşım, oturumda söz alan birçok milletvekili tarafından eleştirildi.

Tartışmanın sonunda İçişleri Bakanlığı’nı temsilen söz alan İşçi Partisi milletvekili Mike Tapp, ILR süresine ilişkin değişikliklerin henüz kesinleşmediğini ve kamuoyu danışma sürecinin devam ettiğini belirtti. Tapp, parlamentoya sunulan görüşlerin politika oluşturma sürecinde dikkate alınacağını ifade etti.

 

Watch the debate: https://www.youtube.com/live/yRZnXiYnZ1Q?si=nzQy_-BAtn0r9S3b&t=254

Read the transcript: https://hansard.parliament.uk/commons/2026-02-02/debates/A0693D73-AD95-418E-86A6-FAB882454522/IndefiniteLeaveToRemain

Read the research: https://commonslibrary.parliament.uk/research-briefings/cdp-2026-0006/

The petition: https://petition.parliament.uk/petitions/727372

İspanya yarım milyon düzensiz göçmene yasal statü vermeye hazırlanıyor

No comments

02 February 2026

İspanya’da iktidardaki sol koalisyon hükümeti, göçmenlere yönelik daha kapsayıcı politikaları doğrultusunda, ülkede yaşayan yaklaşık yarım milyon düzensiz göçmeni yasal statüye kavuşturmayı hedefleyen bir kararnameyi onayladı. Bu karar, Avrupa’daki birçok ülkenin göç politikalarını sıkılaştırdığı bir dönemde, İspanya’yı daha esnek bir yaklaşım benimseyen ülke konumuna getiriyor. 



İspanya’nın sosyalist koalisyon hükümeti, 27 Ocak’ta kabul ettiği bu  kararnamenin Nisan 2026 itibarıyla yürürlüğe gireceğini duyurdu. Buna göre, 31 Aralık 2025’ten önce İspanya’da yaşayan ve en az beş ay ikamet ettiklerini kanıtlayabilen düzensiz göçmenler ile uluslararası koruma talebinde bulunanlar başvuruda bulunabilecek. Başvuracak kişilerin sabıka kaydının temiz olması da şart koşuluyor. 

İnsan hakları savunucuları ve sivil toplum örgütleri bu kararı olumlu karşılarken, bunun insanların temel haklara erişimini kolaylaştıracağını ve sosyal uyumu güçlendireceğini belirtti. Kararname, parlamentonun onayına gerek kalmadan yürürlüğe alındı; hükümet temsilcileri, bunun bürokratik engelleri kaldırarak süreci hızlandıracağını ifade etti.

Ancak karar siyasi alanda tartışmalara yol açtı. Göçmen karşıtı muhafazakâr ve sağ partiler, hükümeti bu adımı eleştirerek kamu hizmetleri üzerinde baskı yaratabileceği ve yasadışı göçü teşvik edebileceği endişesini dile getirdi. Buna karşın hükümet yetkilileri, göçmenlerin yasal statüye kavuşmasının hem demografik hem de ekonomik açıdan ülkeye fayda sağlayacağını savunuyor. 

Kaynak: The Guardian

Liverpool'da maskeli bir grubun saldırısına uğrayan Egemen Özdemir'le söyleşi

No comments

29 January 2026

Kings College'de Bankacılık ve Finans alanında yüksek lisansını tamamlayıp mezun vizesiyle Londra'da yaşamını sürdüren Egemen Özdemir geçtiğimiz hafta Liverpool'da maskeli bir grubun saldırısına uğradı.

Bisikletli Gazete söyleşilerinin bu bölümünde Egemen Özdemir ile yaşadığı bu tatsız olaya ilşkin yaptığımız söyleşi yer alıyor.







Trump'ın göç politikalarının bedelini masum insanlar canıyla ödüyor

No comments

26 January 2026

Minneapolis’te ICE ajanları tarafından vurulan Alex Pretti’nin ölümü sonrası yüzlerce kişi sokaklara çıktı; olayla ilgili resmi açıklamalar ile tanık ifadeleri arasında ciddi çelişkiler bulunuyor. 



Son bir ay içinde göçmenlik operasyonları sırasında hayatını kaybeden ikinci ABD vatandaşı olan Pretti için yüzlerce kişi dondurucu soğuğa rağmen sokaklara çıktı. Olayın ardından düzenlenen protestolarda adalet çağrıları yükselirken, federal makamların açıklamalarıyla tanık ifadeleri arasındaki çelişkiler dikkat çekti.

Olay anına ait görüntülerde, Pretti ile federal görevliler arasında bir arbede yaşandığı görülüyor. Federal İç Güvenlik Bakanlığı, ajanların Pretti’yi silahsızlandırmaya çalıştığını ve meşru müdafaa kapsamında ateş açıldığını savunurken; tanıklar, yerel yetkililer ve Pretti’nin ailesi bu anlatımı reddediyor. BBC Verify tarafından incelenen videolarda Pretti’nin elinde silah değil, cep telefonu bulunduğu ve ajanları kayda aldığı görülüyor. Ailesi, yönetimin olayla ilgili “gerçek dışı ve ürkütücü iddialar” yaydığını belirtiyor.

Protestolar yalnızca Minneapolis ile sınırlı kalmadı; New York, Chicago, Los Angeles ve San Francisco gibi kentlerde de eylemler düzenlendi. Göstericiler “Alex için adalet” ve “ICE kaldırılsın” sloganları attı. Trump yönetimi ise Pretti’yi “yerli terörist” olarak nitelendirdi. İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem, Pretti’nin federal ajanlara 9 mm’lik yarı otomatik silahla yaklaştığını öne sürdü; ancak mevcut görüntülerde bu iddiayı doğrulayan bir an yer almıyor.

Minnesota Valisi Tim Walz ve Minneapolis Belediye Başkanı Jacob Frey, ICE operasyonlarının eyalette sona erdirilmesi çağrısında bulunurken, olayın federal ve eyalet düzeyinde bağımsız şekilde soruşturulmasını istedi. Minneapolis Emniyet Müdürü Brian O’Hara ise Pretti’nin yasal silah ruhsatına sahip olduğunu, ancak sabıka kaydının bulunmadığını açıkladı. Yaşanan son olay, Trump yönetiminin Aralık ayında başlattığı ve özellikle Somali göçmenlerin yoğun yaşadığı bölgeleri hedef alan sert göçmenlik politikalarını yeniden tartışmaya açtı.


Kaynak: BBC

İspanya, AB dışında sığınma merkezleri kurulması planına karşı çıkıyor

No comments

24 January 2026

İspanya, bazı Avrupa Birliği ülkelerinin göçü kontrol etmek için AB dışındaki ülkelerde sığınma başvurularını değerlendirmek üzere merkezler açma önerisine itiraz ediyor ve göçü kaynağında durdurma stratejisini savunuyor.



İspanya, Avrupa Birliği içinde bazı ülkelerin sığınma başvurularını AB dışındaki merkezlerde işleme önerisine karşı çıkıyor. Bu öneri, göçü kontrol etme amacıyla gündeme getirilmişti ancak İspanya hükümeti bunun hem hukuki hem de diplomatik açıdan sorunlu olacağını belirtti.

İspanya İçişleri Bakanı Fernando Grande-Marlaska, bu tür dış merkezlerin “sihirli bir çözüm” olmadığını vurguladı ve üçüncü ülkelerle ilişkiler üzerinde baskı yaratabileceğini söyledi. Bunun yerine İspanya, göçün kaynağında kontrol altına alınması gerektiğini ifade etti.

Madrid yönetimi, özellikle Batı Afrika ülkeleriyle iş birliğini güçlendirerek düzensiz göçü azaltmayı hedefliyor. Bu kapsamda Mauritania, Senegal ve Gambia gibi ülkelere polis ve gözetim ekipmanı gönderildi.

Diğer bazı AB ülkelerinde göçmen politikaları sıkılaşırken, İspanya sol eğilimli hükümeti göçü ekonomik bir fırsat olarak görüyor ve yasal göç yollarını teşvik ediyor. Bu yaklaşımın da etkisiyle İspanya’ya düzensiz yollarla gelen göçmen sayısı geçen yıl yaklaşık yüzde 42 azalarak 36 bin civarına düştü.

Bununla birlikte insan hakları örgütleri, Avrupa’nın ve İspanya’nın transit ülkelerle göçü engelleme çabalarının bazen göçmenlere kötü muamele olarak sonuçlandığını belirtiyor. Madrid ise bu tür iddiaların yerinde olmadığını söylüyor ve iş birliğini artırarak daha fazla kaynak ve ekipman desteği sunmayı sürdüreceğini belirtiyor. 

ABD 75 ülkenin göçmen vize işlemlerini askıya aldı

No comments

14 January 2026

Yeni karar aile birleşimi ve kalıcı oturum başvurularını doğrudan etkiliyor.



Amerika Birleşik Devletleri, 21 Ocak itibarıyla 75 ülke vatandaşına yönelik göçmen vizesi işlemlerini geçici olarak durdurma kararı aldı. ABD yönetimi, söz konusu adımın kamu kaynakları üzerindeki yükü azaltmak ve göçmenlik sisteminin “kötüye kullanımını” önlemek amacıyla atıldığını açıkladı.

Karar kapsamında Afganistan, İran, Rusya ve Somali gibi ülkelerin yanı sıra Afrika, Asya ve Latin Amerika’dan birçok ülkenin vatandaşları yer alıyor. Uygulamanın, turist, öğrenci ve geçici çalışma vizelerini kapsamadığı, yalnızca kalıcı oturum ve aile birleşimi gibi uzun dönemli göçmen vize türlerini hedef aldığı belirtildi.

ABD’li yetkililer, yeni düzenlemenin sosyal yardımlar ve kamu hizmetleri üzerindeki baskıyı azaltacağını savunurken, karar göç politikalarında belirgin bir sertleşme olarak değerlendiriliyor. Özellikle son yıllarda artan düzensiz göç tartışmalarının ardından atılan bu adım, seçim sürecine giren ülkede iç siyasi dengelerle de ilişkilendiriliyor.

İnsan hakları örgütleri ve göç savunucuları ise kararın ayrımcı sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunuyor. Uzmanlara göre, aile birleşimi yoluyla ABD’ye yerleşmeyi bekleyen binlerce kişi bu kararla birlikte belirsizlikle karşı karşıya kalacak.

Uygulamanın ne kadar süreyle devam edeceği henüz netlik kazanmazken, etkilenen ülkelerden ve uluslararası kuruluşlardan gelen tepkilerin önümüzdeki günlerde artması bekleniyor. ABD yönetimi ise kararın geçici olduğunu ve düzenli aralıklarla gözden geçirileceğini ifade ediyor.



Birleşik Krallık’ta çalışma vizesi başvuruları bir yılda 100 binden fazla azaldı

No comments

09 January 2026



Birleşik Krallık’a yapılan çalışma vizesi başvuruları, geçen yıl uygulanan sıkı göçmenlik politikaları nedeniyle 100 binden fazla azaldı. Resmî verilere göre, bakıcı ve nitelikli işçi vizeleri dahil olmak üzere birçok rota üzerinden yapılan başvurular, çeşitli kontroller ve yeni düzenlemeler sonrası sert şekilde düştü.

Bu dramatik düşüşe, hükûmetin, asgari maaş ve İngilizce dil yeterlilik şartlarını yükseltmesi,  bazı meslekler için dışarıdan işe alımı durdurması ve işverenlere uygulanan göçmenlik ücretlerinin arttırılmasının neden olduğu belirtiliyor. 

Yetkililer, düzenlemelerin göç seviyelerini düşürdüğünü savunurken, işverenler bazı sektörlerde eleman sıkıntısı yaşanabileceği uyarısında bulunuyor.


Kaynak: Home Office

“Göçmenler yanlarında bir dünya taşır"

No comments

05 January 2026

Günümüzde göçmenler neredeyse sadece "güvenlik" bakımından ele anılıyor. Rowan Williams, The Guardian’daki yazısında bu konuya dikkat çekerek göçmenlerin sanat, müzik ve kolektif hafızamız üzerindeki derin etkisinin çoğu zaman ihmal edildiğini hatırlatıyor. 




Britanya’da göçmenler son dönemlerde çoğunlukla güvenlik ve ekonomi başlıkları üzerinden tartışılıyor. Aşırı sağın sürekli gündemde tuttuğu göçmen karşıtlığı göç meselesinin dar bir düzlemden değerlendirilmesine yol açıyor. Eski Canterbury başpiskoposu Rowan Williams The Guardian'daki yazısında bu dar bakış açısının, göçmenlerin kültür hayatına kattığı zenginliği gölgede bıraktığını hatırlatıyor. Çünkü göç yalnızca bir yer değiştirme hikâyesi değil; beraberinde taşınan hatıraların, dillerin ve hayal gücünün de yolculuğu anlamına geliyor.

Williams yazısında, bu zenginliği anlamak için gözlerimizi biraz sanatın iyileştirici gücüne çevirmemizi öneriyor. Suriyeli sanatçı Issam Kourbaj’ın eserlerindeki o naif ama dirençli duruşun, aslında göçün en sessiz ve en derin tanığı olduğunu hatırlatıyor. Ya da fotoğrafçı Dragana Jurišić’in karelerine baktığınızda, geçmişle bugün arasında nasıl sihirli bir köprü kurulduğunu, dünyanın bir anda nasıl genişlediğini hissediyorsunuz. Williams’a göre göçmen sanatçılar, sadece kendi hikâyelerini anlatmıyor; hepimize yeni bir bakış açısı armağan ediyorlar.

Dinlediğimiz bir melodiden hayran kaldığımız o binanın mimarisine, okuduğumuz bir dizeden sofradaki lezzete kadar aslında her yerde başka coğrafyaların izleri var. Williams, tarihin her döneminde kültürün tam da bu "karşılaşmalarla" ve paylaşımlarla büyüdüğünü söylüyor. 

 İnsanlığın ortak mirasında göçmenlerin katkılarının yadsınamaz olduğuna dikkat çeken Williams yazısını şöyle bitiriyor: "Göçmenler yanlarında bir dünya taşır. Sınırlarımıza giriş için hangi şartları koyarsak koyalım, eğer bu dünyaların derinliğini ve akışkanlığını gözetmezsek, bu şartlar hem insanlıktan uzak hem de ters etki yaratan uygulamalara dönüşür. Her göçmeni ya her ne pahasına olursa olsun güvenlik arayan biri ya da değer verdiğimiz her şeye düşman bir figür gibi gösteren kalıp yargılar yerine, yeni gelenlerin hayal gücüne kulak vermemiz gerekir. Çünkü göçmenlerin tek bir yüzü, tek bir hikâyesi yoktur. Onlar kapalı ve karanlık bir dünya görüşünün temsilcileri değildir. 'Hayal gücü' dediğimiz o en insani yetiden yoksun da değillerdir. Onların hayal gücünü ciddiye almak, belki bizimkini de özgür bırakır ve kendimize bambaşka bir ışık altında bakmamızı sağlar."




Göçmen sağlık çalışanları ayrımcılık nedeniyle NHS’ten uzaklaşıyor

No comments

27 December 2025

Birleşik Krallık’ta NHS’in uluslararası sağlık personeline olan bağımlılığı artarken, yabancı eğitimli doktor ve hemşireler göçmen karşıtı söylemler ve artan ırkçılık nedeniyle ülkede çalışmak istemediğini belirtiyor. Uzmanlar bunun sağlık sistemini tehlikeye atabileceği uyarısında bulunuyor.





Göçmen Karşıtı Söylemler Sağlık Sektörünü Olumsuz Etkiliyor

Birleşik Krallık’ın ulusal sağlık hizmeti NHS, tarihinin en yüksek oranda yabancı eğitimli doktorsuz kalma riskiyle karşı karşıya. NHS’in üst düzey tıp liderlerinden Dr. Jeanette Dickson’a göre, ülkede göçmen karşıtı söylemlerin artması ve genel kamuoyu algısının “istenmeyen” mesajı vermesi, uluslararası sağlık çalışanlarının İngiltere’yi tercih etmemesine neden oluyor.

Dr. Dickson, politikacıların göçmenlere yönelik sert söylemleri ve medyada bu yaklaşımın sık sık yer almasının, Birleşik Krallık’ı “misafirperver olmayan, hatta ayrımcı” bir ülke olarak algılayan sağlık personelini uzaklaştırdığını söyledi. Bu durum, NHS’in zaten uluslararası personele büyük oranda bağımlı olduğu bir dönemde daha da kritik hale geliyor.

NHS’in Geleceğine İlişkin Kaygılar Artıyor

NHS’in doktor kadrosunun yaklaşık %42’sinin yurt dışında eğitim gördüğü biliniyor. Bu kişiler ülkedeki sağlık hizmetlerinin bel kemiğini oluşturuyor. Ancak son dönemde bu profesyonellerin hem Birleşik Krallık’a gelmekten kaçındığı hem de mevcut pozisyonlarını terk ettiği dikkat çekiyor. Dr. Dickson, bu eğilimin devam etmesi halinde NHS’in hizmet verme kapasitesinin tehlikeye girebileceğini belirtti.

Sağlık çalışanlarının bir kısmı, sadece iş ortamında değil günlük hayatta da ırkçı taciz ve saldırılara maruz kaldıklarını ifade ediyor. Bu tür deneyimler, İngiltere’de çalışmanın cazibesini daha da azaltıyor.

Hükümetin Tepkisi

Sağlık Bakanı Wes Streeting, NHS çalışanlarına yönelik ırkçı tacize karşı daha sert önlemler alındığını duyursa da, eleştirmenler bunun yeterli olmadığını savunuyor. Dr. Dickson, hükümetin yabancı sağlık çalışanlarını aktif bir şekilde desteklemesi ve onları İngiltere’de çalışmaya teşvik edecek mesajlar vermesi gerektiğini vurguluyor.

Uzmanlara göre, göçmen karşıtı söylem sadece sağlığa değil, İngiltere’nin uluslararası itibarına ve küresel yetenek çekme kapasitesine de zarar veriyor. Bu durum, hem NHS’in sürdürülebilirliği hem de sağlık hizmetlerinin kalitesi açısından derin bir endişe kaynağı oluşturmaya devam ediyor.  


Kaynak: The Guardian

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan