Ramazan Yaylalı, birkaç yıl önce Viyana'ya göç eden Tunceli Belediyesi eski Eşbaşkan Yardımcısı Hüseyin Tunç ile göç deneyimi üzerine konuştu.
“Göçmenseniz hayata 'en alttan’ başlıyorsunuz" (YOUTUBE SÖYLEŞİSİ)
No comments26 July 2026
7/26/2026Londra’da Bizimkiler’in yazarı Faruk Eskioğlu: “Bir yılda bitiririm dedim, yazdıkça çıktı, kazdıkça çıktı, sekiz yılda ancak bitirdim”
1 comment14 June 2026
6/14/2026Gazeteci, yazar Faruk Eskioğlu, “Londra’da Bizimkiler” adını taşıyan ansiklopedi boyutunda üç ciltlik kitabını yayımlayalı tam üç yıl oldu. Göçten, çalışma hayatına, kültür-sanat etkinliklerinden, toplumun öne çıkan isimlerine kadar Londra’da yaşayan bizim toplumun hikâyesinin anlatıldığı “Londra’da Bizimkiler”, yıllar geçse de güncelliğini yitirmeyecek bir başvuru kaynağı olma özelliği taşıyor. Bisikletli Gazete Söyleşileri’nin bu bölümünde, gazeteci Kemal Erdemol'un, gazeteci, yazar Faruk Eskioğlu'yla LONDRA'DA BİZİMKİLER adlı üç ciltlik kitabı üzerine yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.
| Gazeteci, yazar Kemal Erdemol |
Faruk Eskioğlu (F.E.): Vallahi doğrusu biraz kaşındık. Şimdi biz sosyalist gazeteciler toplumsal sosyal haberlere çok önem veriyoruz. Bu haberler, makaleler birikmişti. Bir de fotoğraf arşivim vardı. Dedik bunları mezara götürmeyelim, kitaplaştıralım bari. Çünkü bizim toplumda arşivcilik bilinci de yok. Solcular polisin eline geçmesin diye fotoğraf çektirmemişler, yazı biriktirmemişler. Sağcıların ise bilinçsizlikten dolayı böyle bir arşivleri yok. İşte bunları toparlayalım kitapta diye yola çıktığımda bir yılda kurtarırım dedim. Takarız fişi bitiririz dedik. Ama yazdıkça çıktı, kazdıkça çıktı. Aynı bir arkeolojik araştırma gibi oldu. Sonra uzadıkça uzadı. O kadar bilgi birikti ki dedim herhalde bu bilgilerin altında kalacağım, kotaramayacağım.
K.E.: Her araştırmacı bu tür kaygıları duyar zaten. Belki de itici bir şey de olmuştur senin için.
F.E.: Yani hatta araştırmanın ortalarında ya ölüp gideceğiz bunlar gümleyecek dedim. Meğer her yazarda varmış bu duygu. Sekiz yıl sonunda işte üç kitaplık bir külliyat oldu.
K.E.: Çok titiz bir çalışma olduğu, çok belli. O sekiz yıl boşa geçmemiş asla. Okuyanlar da, görenler de aynı şeyi söyleyeceklerdir bundan hiç şüphem yok. Nasıl bir çalışma yöntemi izledin Faruk sen?
F.E.: Önce bir yöntem belirledim. Yani çatısını kurdum. Bu konuda akademisyenlerden de bilgi aldım. Zaten araştırma tekniklerini okumuştum yüksek lisansta. O yardımcı oldu. Çatıyı kurduktan sonra bölümlerde bir standart oluşturdum. Örneğin Kıbrıs'taki göçü anlatırken aynı başlıkları Türkiye'deki göçte de kullandım. Sonra bölümlerde standart kategoriler oluşturdum. Örneğin Kıbrıs'taki göçün alt maddelerini Türkiye'deki göçe de uyguladım. Böylece boşluk olmamış oldu kitabı yazarken.
K.E.: Bolca da sözlü tarih çalışması benzeri şeyler de yaptın değil mi? Çok söyleşiler gerçekleştirdin.
"BENİM ŞANSIM GAZETECİ OLMAM"
F.E: Doğru evet. Doktora tezlerine bakarsanız genelde metnin çoğu alıntıdır yani. Ama bu kitapta % 95'i benim kalemimden çıktı ve sözlü tarih çalışması da yaptım. Bu toplumdaki lokomotif olarak gördüğüm, -subjektif bir değerlendirme tabii-, sektörünü anlatabilecek, kendi özgeçmişleri toplum tarihiyle örtüşen isimleri seçtim ve onlarla röportaj yaptım. Bular “Toplumun Yüz’ü” olarak bu kitapta anlatıldı ve hemen hemen bütün sektörleri kapsamış oldu. Basından tutun da finansa kadar. Sonra ikinci kitapta kültür, sanat ve spor bölümünü yazdım. Onu da yine toplumdaki ilklerden başlayıp günümüze kadar getirdim. Birinci kitap göçü anlatıyordu ve kurumlaşmayı anlatıyordu. Benim şansım gazeteci olmam. Toplumu yakından tanımam. Bir de meslektaşlarım sağ olsunlar çok destek oldular. Sen de dahil. Bölümlerde kesinlikle yeri geldiğinde mesela uzmanların görüşlerini aktardım. Senin de çok değerli köşelerin var konusu geldiğinde. Yardım istediğimde arkadaşlarım bana bilgi ve fotoğrafları en kısa zamanda gönderdiler. Ben çok teşekkür ediyorum gerçekten. İlk göç eden, yaşlı insanlara ev ziyaretine gittim. Portatif bir tarayıcım vardı. Hiç kimseden orijinal fotoğrafı almadım. Kendime kopyaladım. Çoğu “ya fotoğraf, bilgi çok ama garajda duruyor, istiyorsan git bak” dedi. Böylece fareli bodrumlarda fareli garajlarda, fotoğraf araştırdım. Tabii bir kişiyle görüşmek en az bir hafta aldı yani çok uzun süre aldı. Randevulaşıyorsun, atlayıp arabaya gidiyorsun, sonra bilgileri derliyorsun, eve geliyorsun, onları yazıya döküyorsun, fotoğrafları kadrajlıyorsun, sonra o yazıları tekrar kendilerine gönderiyorsun. Onlar onaylıyorlar, sonra akıllarına bir şey geliyor mesela 10 gün sonra, diyor ki şunu da ekler misin ya da şunu çıkarır mısın falan…. Tabii kitap hem İngilizce hem Türkçe olarak ortaya çıkıyor.
K.E: Peki Faruk'cuğum bunca zamandır bu ülkede yaşıyorsun, bu çalışmayı yaparken yeni fark ettiğin bir şey oldu mu?
F.E: Oldu gerçekten. Mesela Kıbrıslılar. Hani biz Filistinleri biliyoruz. “Vatan için Filistin” mücadelesindeler, toprak mücadelesindeler. Hepimiz Filistinlere bir sempati diyoruz ama Kıbrıslılar bence Filistinlerden daha dava insanları. Çok ilginç yani. Bir kere her Kıbrıslı Kıbrıs sorununa karşı duyarlı. Doğru yanlış ama bir şekilde duyarlı ve bunu kuşaktan kuşağa aktarmışlar.
"BİZİM TOPLUMUN TARİHİNDE DE KORKUNÇ BİR EMEK SÖMÜRÜSÜ VAR"
İkinci fark ettiğim; tabii tarih çalışan, üreten, yaratan insanların tarihi, bizim toplum tarihinde de korkunç bir emek sömürüsü var, vay anasını dedirtecek kadar. İnsanlar köyden geliyorlar, çoğu köy kökenliler ve burada işçi oluyorlar, burada esnaf oluyorlar. Sonra burada patron oluyorlar. Hedefleri sınıf atlamak. Bunu yaparken her şeyi yapıyorlar. Kendi hemşerilerini işçi olarak çalıştırıyorlar. Bu ülkedeki asgari ücretin yarısından da az para veriyorlar. Korkunç bir sömür var. Bu ülkede sermaye birikirken bütün etik kurallar çiğneniyor. Ciddi bir emek sömürüsü var. Bu çalışmanın içine girince o görüldü gerçekten.
K.E: Yani emek üretim sürecinde “bizimkiler” diye adlandırdığın işte bu topluluk, çok da etik davranmıyor.
F.E: Kesinlikle. Bir üçüncü madde de eklemek isterim bunu. Türkiye'deki hükümetler ve Kıbrıs'taki yöneticiler yurt dışında bir şekilde yaşamak zorunda kalan bizleri hep sağmal inek olarak görmüşler. Hatta çok yakınlarımız bile bizim ağaçtan para topladığımızı falan düşünüyorlar galiba. O yüzden Londra'da “Bizim’kiler” dedik. Bir kelime oyunu yaptık. Burayı kiler depo olarak görüyorlar. Bir katkıları da yok doğrusu Türkiye'deki hükümetlerin. Burada bir dolu sorun var. Hatta olması gereken haklarımız var, seçme, seçilme gibi. Daha yeni kazanıldı, oy kullanma, seçme hakkı.
K.E.: Yeniden yazmak istesen bu kez ne tarafına el atmak istersin bizimkileri? Çünkü eminim, asla bu tamam demeyeceğini biliyorum. Burada şu da olsaydı, bu da olsaydı diyeceğin dünya kadar şey vardır belki. Ama şimdi yeniden sana bütün bu olanaklar verirse Faruk, desek ki 8 sene de sürmeyecek kardeşim, senin yerine söyleşileri de biz yapacağız, neyimizi incelemek isterdin bizim? Bu kitap yazılıp, bu ciltler yazılıp bittikten sonra bir de işin şu tarafına bakayım dediğin oldu mu?
"BU KİTABIN FİLMİ ÇEKİLMELİ"
F.E: Oldu tabii. Bu kitabın filmi çekilmeli diye düşünüyorum. Yani bu toplumun hikâyesinin bir belgeseli olması gerekir diye düşünüyorum. Bir yazılı materyal var, biriken fotoğraflar var, eski filmler var mesela. Kıbrıslıların yaptığı gösteriler falan var. Belgeselsiz, bu kitap öksüz kalır diye düşünüyorum. Bir kardeş gelmeli bu kitaba.
K.E: İleride böyle çalışma olacak demek ki. Ama bu ülkede, bu toplumda haklarını yemeyelim, iyi belgeselci arkadaşlarımız var, onları harekete geçirmek lazım. Sen bir kapı açtın önlerine, bir yol da göstermiş oldun. Bu temel üzerinden de giderek çok iyi bir şey yapabilirler doğrusu.
F.E: Belki, Mehmet Ali Dikerdem hoca, bu kitap pek çok teze konu olabilir diye düşündü. Mesela toplumda kadın bu konuda bir tez olursa, işte bazı veriler bu kitapta var. Kaynakça olabilir, iteleyebilir yani test çalışanlara. Tabii bir daha böyle bir proje yapmak istemem. Çünkü hani bir yılda bitiririm dedim. Sekiz yıl uzadı. Çok uzun bir süreç bu. Kızlarım yedi yaşındaydı. Bittiğinde on beş yaşında oldular. Hatta onların fotoğrafını koydum buraya çalışmaya başlarken ve bittiğinde…
K.E: Şunu fark ettim çok objektif davranmışsın. Orada şu olmasın, bu olmasın dediğini sanmıyorum. Herkes hemen hemen var. Seçimlerin çok doğru olmuş. Orada birçok figür var. O açıdan da ayrıca kutlarım seni. Çok emek sarf edildiği gibi çok objektif ve dürüstçe kaleme alınmış bir çalışma bu.
F.E.: Ben teşekkür ederim.
Londra’da Bizimkiler’i aşağıdaki linkten temin edebilirsiniz:
http://www.londradabizimkiler.com/
Coşkun Aral Londra’da: "Fotoğrafın dünyayı Anlatma gücü"
No comments09 June 2026
6/09/2026Savaş muhabiri, gazeteci ve belgesel yapımcısı Coşkun Aral, CEFTUS’un düzenlediği özel etkinlik kapsamında Londra’da izleyicilerle buluşacak. “Art of Photography in Explaining the World” başlıklı etkinlikte fotoğrafın toplumsal olayları, insan hikâyelerini ve küresel değişimleri anlatmadaki rolü ele alınacak.
Centre for Turkey Studies (CEFTUS) tarafından düzenlenen etkinlikte, uluslararası alanda tanınan fotoğrafçı ve gazeteci Coşkun Aral, uzun yıllara yayılan saha deneyimlerinden hareketle görsel anlatıcılığın etik, kültürel ve anlatısal boyutlarını değerlendirecek. Özellikle savaş bölgeleri, insani krizler ve kültürlerarası perspektifler üzerinden fotoğrafın tarihsel hafızayı korumadaki etkisi üzerinde durulacak.
Etkinlikte ayrıca görsel medyanın kamuoyu oluşturma süreçlerindeki rolü, fotoğrafın toplumsal algıyı nasıl şekillendirdiği ve dijital çağda haberciliğin dönüşümü gibi konular da tartışılacak. Katılımcılar, söyleşinin ardından gerçekleştirilecek soru-cevap bölümünde Coşkun Aral’a doğrudan soru yöneltme fırsatı bulacak.
CEFTUS’un kamuoyunu küresel meseleler, kültür ve iletişim alanlarında uzman isimlerle buluşturmayı amaçlayan etkinlik serisinin bir parçası olan programın, medya ve fotoğraf meraklılarının yanı sıra akademisyenler ve öğrenciler için de ilgi çekici bir buluşma olması bekleniyor.
Etkinlik Bilgileri
Etkinlik: Art of Photography in Explaining the World
Konuşmacı: Coşkun Aral
Tarih: 10 Haziran 2026 Çarşamba
Saat: 20:00
Düzenleyen: Centre for Turkey Studies
Mekân: 📍 Chiswick - The George IV – Boston Room
Katılım: RSVP ile kayıt yapılması gerekiyor.
“Çektiğim her fotoğrafın romanını yazabilirim”
No comments29 March 2026
3/29/2026Fotoğrafı bir yaşam tarzı haline getiren Vehbi Koca, Londra’da yaşayan Türkiyeli toplumun tarihine fotoğraflarıyla notlar düşmeye devam ediyor.
Röportaj: Tuncay Bilecen, tuncaybilecen@gmail.com
Göçmenlerin yaratıcı bir etkinliği sürdürmeleri özellikle göçün ardından geçen meşakkatli yıllarda hiç de kolay değildir. Bu yüzden çoğu göçmen uğraşılarını, sanatsal yaratıcı etkinliklerini bırakmak zorunda kalır. Vehbi Koca, tutkusunun peşini bırakmayan ender insanlardan biri. Fotoğrafı bir yaşam tarzı haline getiren Vehbi Koca, özellikle Londra’da yaşayan Türkiyeli toplumun tarihine fotoğraflarıyla notlar düşmeye devam ediyor.
Fotoğrafa olan merakın nasıl başladı?
Çocukluğumda resim çizerdim hatta resim eğitimi de aldım diyebilirim İngiltere’ye gelmeden önce. İyi de resim yapardım. Fakat bir gün, o dönemdeki kadın arkadaşım bana doğum günü hediyesi olarak bir fotoğraf makinesi hediye etti. Böylece fotoğraf serüvenim başladı diyebilirim. Fotoğrafın oluşum sürecindeki hızı çok hoşuma gitmişti. Deklanşöre basıyorsun, fotoğraf çıkıyor. Resim gibi bir hafta, on gün ya da bira ay beklemene gerek yok. Pek sardı bu durum beni. Sıradan kompakt bir makineydi, bir de eski, Rus yapımı bir makinem vardı, Lubitel marka, tepeden bakıyordun, çift lensliydi, siyah-beyaz fotoğraflar çekiyordum.
Fotoğrafa Türkiye’de başlamışsın o zaman…
Evet, ama Türkiye’de başlama kısmı çok az. Orada üç beş kare çektiysem, o kadar, asıl yoğunluk Londra’da başladı .
O halde orada başlayan heves İngiltere’de bir yaşam tarzına dönüştü diyebiliriz.
Kesinlikle! Bu çok klişe bir laftır, ben klişe lafları pek sevmem ama ‘fotoğraf’ benim hayatımda tam bir yaşam biçimine dönüştü diyebilirim. 1988’de buraya geldiğimde resim yapmaya da devam ettim bir süre. Çok büyük kanvaslara, platformlara yağlı boya resimler yapıyordum. Herkes de çok beğeniyordu. Hatta bir kafede küçük bir sergi de açtım. Daha sonra sonra bir medya okuluna yazıldım. O zamanki adı London School of Printing idi. Orada Multi Medya okudum bir yıl, önemli şeyler öğrendim fotoğraf üzerine. Hiç unutmam, orada benimle mülakat yapan sorumlu hoca “bana her şeyi anlat” demişti. “Seni niye okula alayım?” Bu arada benim yanımda olan bir arkadaş, “Vehbi sen 80’de askerî darbe sırasında Türkiye’de tutuklanmıştın, böyle bir tecrüben var, anlatmalısın” demişti. “Bu durumun sanatta gelişimine, katkıları olabileceğini, fotoğraf ve sinema yoluyla da toplumu aydınlatıp dönüştürecek işlerle kendini ifade edebileceğini söyleyebilirsin,” demişti. Ben de bahsettim, hoca da bana “kaç tane Yılmaz Güney tanıyorsun dünyada, onun yaşadığı tecrübeleri yaşayan, tabi ki anlatmalısın yaşadıklarını” demişti. Ve beni okula aldı. Alış o alış, ve tabiişin eğitim yanı yoğun bir şekilde devam etti. A level fotoğraf, arkasından iki yıllık visual dizayn kursu, haber-belgesel program yapımcılığı, sonra da Westminster Üniversitesi’nde multimedia ve sinema okudum. Aynı okulda bir de master yaptım.
Yeni gelen göçmenler ilk yıllarda yaşadıkları ağır koşullar nedeniyle ilgi duydukları sanat dalına yeteri kadar zaman ayıramıyorlar ve bir süre sonra da köreliyorlar. Böyle bir dönemden geçtin mi, yoksa bu dönemi çabuk mu atlattın?
Çok önemli bir soru bu gerçekten. Buradaki işin gelişme, eğitim, istediği şeyi elde etmedeki tutarlılık konusunda örnek verebileceğim insanlardan biriyim ben diye düşünüyorum. Hiçbir zaman bırakmadım ve tutkuyla sarıldım. Sonuçta bambaşka, farklı bir coğrafyada yaşıyorsun. İş sorunların var, dil sorunun var. Buna rağmen fotoğrafı sonuna kadar takip ettim; çünkü bu mereti seviyorum. Kanıma girmiş durumda. Motivasyon tamamen buydu. Sinema yapacağım, fotoğraf yapacağım, kendimi böyle ifade edebilirim. Bir gün Türkiye’ye döndüğümde çok güzel şeyler yapabileceğim konusunda inançlıydım. Hiçbir zaman bunu yapabilir miyim, iş bulamadım, ekonomik desteğe ihtiyacım var gibi şeyler düşünmedim. Sonuna kadar devam ettirdim. Motivasyonum hep yüksekti. Yıllar sonra beni gören arkadaşlarımın birçoğu “sendeki motivasyona hayranım, hâlâ aynı çocuksu sevinçle, aynı tutkuyla devam ediyorsun, helal olsun sana” diyorlar bana.
Belki de seninle birlikte aynı tutkularla gelen insanların bunları zamanla yitirdiklerine de şahit olmuşsundur.
Üzülerek söylüyorum çoğu öyle oldu ister istemez. Çünkü buranın koşulları hiç de kolay değil. Önce kendini kabullendirmen gerekiyor, ispat etmen gerekiyor buradaki yapıya alışman adapte olman gerekiyor. Ondan sonra ayağı yere basan, kendini ifade edebileceğin, sana dönüşümü olacak olan şeyleri yapmaya çalışıyorsun. Zor oldu ama hiçbir zaman bırakmadım.
Biraz önce Türkiye’ye donanımlı olarak dönmek istiyordum, dedin. Bir gün geri dönerim düşüncesi hâlâ var mı kafanda?
O düşünce hâlâ var. Aslında garip bir hüzne dönüştü o düşünce. Bu ülkeye ben geldim geleli, abartmıyorum her yirmi saniyede bir gün ülkeye geri döneceğime ve orada sevdiğim işleri, dostlarımla, arkadaşlarımla yapacağıma o kadar çok inandım ki… Ama şimdi o bir hüzün olarak kaldı, hayal olarak kaldı. Şimdi iki aradayım. Kendimi buraya da ait hissetmiyorum, oraya da ait hissetmiyorum. Arafta yaşıyorum gerçekten. Bu bir kayboluş değil, bilinçli bir reddediş aslında. Giderek evrensel olmamız gerektiğini anlıyorum. Ben sadece oraya ait değilim, buraya da ait değilim. Bu düşünce bazen korkutuyor beni ama daha üretkenleştiriyor.
Fotoğrafın ruhuna da yakışıyor aslında değil mi bu evrensellik. Biraz dışarıdan bakmak, o camın dışından bakmak.
Çok doğru. Bu zaten fotoğrafın içeriğinde de var. Mesela vizörden baktığın zaman senin tarafsız, yan tutmadan baktığın bir delik o vizör. Bir de işin böyle bir yönü var. Beni en çok çeken yanı bu. Çünkü oradan baktığın zaman bütün ilkel duyguların şövenizmin, ırkçı bir temelin varsa ya da ne bileyim kadına karşı, doğaya karşı ilkel ve hoyrat bir tavrın varsa , vizörden baktığında hepsi yok oluyor ve ‘duru’ ve gerçek bir insan oluyorsun.
Peki, bu vizörden kendi kişisel tarihine de bakabildin mi? Hani terzi kendi söküğünü dikemez derler, fotoğrafçı olarak kendi kişisel tarihinin arşivini yaptın mı?
‘Sen bir fotoğrafçı olarak çektiğin fotoğrafsın’. Bir fotoğrafçı olarak deklanşöre bastığın zaman aslında kendini çekiyorsun. Bunu üzerine basarak söylüyorum. Çok önemsiyorum bunu. Ben sadece karşımda gördüğüm şeyi fotoğraflayıp vizörüme alıp onu kalıcılaştıran bir fotoğrafçı değilim. Aynı zamanda çektiğim fotoğrafın kendisiyim. Nedir o, bir protestodur, buradaki LGBT hareketleridir, doğadır, sosyal bir olaydır, bir eğlencedir, bir festivaldir, adaletsizliktir. Her bir fotoğrafımı yaşıyorum ben. Sana bütün fotoğraflarımın hikâyelerini tek tek anlatabilirim. Hatta her bir fotoğrafımın romanını yazabilirim.
Belki de iyi fotoğrafın sırrı budur? Karşındaki kişiyi, manzarayı araçsallaştırmayıp içine girdiğinde belki de iyi fotoğrafları böyle yakalıyorsun.
Haklısın, çok değer verdiğim bir fotoğrafçı vardır Robert Capa. Macar asıllı Amerikalı bir savaş fotoğrafçısı onun şöyle bir lafı vardır, “eğer yakın değilsen çektiğin fotoğraf da iyi değildir ya da fotoğrafın iyi değilse yeterince yakın değilsin demektir .” Bu hem metaforik bir yaklaşımdır ve hem de fiziksel bir yaklaşım. Benim o yüzden en çok sevdiğim ve sıklıkla kullandığım lensim, geniş açı lenstir. Bu lenste de şöyle bir şey vardır, (12-24 milimetrelik bir lens kullanırım), konun her neyse çok yakın olmak zorundasın. Yakın olman gerekir ki çerçeveyi doldurabilesin. Ben çekim yaparken adamın nefesini hissediyorum, kadının koltuk altının ter kokusunu hissediyorum. Küfürlerini duyuyorum. O kadar yaklaşıyorum. Mesela en son burada nazilerin sokak gösterisi vardı Black lives matter’a tepki olarak düzenledikleri. Diplerine kadar gittim, küfürler yedim, hatta kafama darbe de yedim. Bunun karşılığında tasarladığım hikâyeyi oluşturdum. O hikâyeyi ayrıntılı olarak anlatmak istiyorsan, bunu yapmak ve içine girmek zorundasın karenin, konunun en yakın şahidi olmalısın. Ama uzakta durup tele-foto ile çektiğinde konunun dışındasın. Ben içinde olmalıyım konunun. Çünkü o çektiğim fotoğraf aynı zamanda benim hikâyem.
Peki, zaman içinde fotoğraf yolculuğunda değişiklik oldu mu? Fotoğraf felsefen değişti mi? Fotoğraf seni dönüştürdü mü?
Fotoğraf beni dönüştürdü. Artık daha anlayışlı ve toleranslı bakıyorum bir takım şeylere ve hayata. Ruhumu eğitti fotoğraf benim. Fotoğraf hem yaşam tarzım oldu benim hem de düşünce tarzım oldu. Şimdilerde daha çok yaratıcı fotoğraflar çekmek istiyorum. Önümüzdeki dönemde belgesel fotoğraf ve (fine art) ve yaratıcı fotoğraflar çekmeyi planlıyorum.
Türkiyeli toplumun fotoğrafla ilişkisini nasıl gözlemliyorsun?
Burada yaşayan Türkiyeli toplumun fotoğrafla ilişkisine gururla söylemeliyim ki 2006’dan bu yana büyük katkı sundum kendimce. Onlarca öğrencim oldu. Birlikte çok güzel şeyler yaptık,yaşadığımız kenti tanıyıp fotoğrafladık.
Türkiyeli toplum içinde çok dinamik bir fotoğraf potansiyeli yok burada maalesef. O hep içimde bir uhdedir, bir kırıklıktır. Bana göre fotoğraf hele hele etnik bir kültürden geliyorsan, kullanabilecek en güzel araçtır aslında. Fotoğraf kadınlar içindir, onları özgürleştirir. Göçmenler içindir. Kadınlar, göçmenler en çok fotoğraf çekmeli. Bizim toplum bu konuda maalesef üretken değil. Benim bir çabam var. Mesela burada çok dinamik bir Alevi toplumu var. Sanat konusunda da çok açıklar, kapalı bir toplum değil. Sana hoş geldin diyor kollarını açıyorlar. Çok rahat bir çalışma ortamı buluyorum ben Alevilerin içinde. Onların tarihini burada fotoğraflıyorum, semahlarını, festivallerini, anmalarını. Bunları kitap haline getirmenin çabası içindeyim.
Dışarıdan bakan biri olarak senin insan fotoğrafı çekmekten daha çok hoşlandığını gözlemliyorum.
Kesinlikle öyle. Ben kuş, böcek fotoğrafı çekmem, benim fotoğrafımın temelinde insan vardır. İnsanları, koşulları, politik görüşleri, rengi, dini, dili, ırkı ne olursa hiç ayrım gözetmeden, fotoğraflarım.
Biraz verdiğin kurslardan söz edelim.
Üyesi olduğum fotoğraf ajansları var. Bunlar benim fotoğraflarımı pazarlıyorlar, satıyorlar bu benim işimin bir yanı . Dünyanın her yerinde satılıyorlar bu fotoğraflar. Bir de bir İngiliz sanat kurumunda fotoğraf dersi veriyorum. Tamamıyla İngilizce konuşan öğrencilere ders veriyorum. Pazar günleri de kendi atölyem var. Orada da dersler veriyorum. Dört saatlik bir ders bu. Sekiz hafta sürüyor. Katılımın yoğunluğuna göre hafta sayısı değişiyor. Kurs süresince konumuza uygun mekânlarda ders yapıyoruz. İki tür ders veriyorum, birisi fotoğrafı keşfetmek diğeri de yaratıcı fotoğrafçılık.
Verimli oluyor mu kurslar?
Çok verimli oluyor. Çok güzel geri dönüşler alıyorum. Virgin’ün sayfasında, benim reklamlarımı, fotoğraflarımı kullanıyorlar. Orada mesela çok güzel geri dönüşler var. Çok esprili, bilgili, herkesle tek tek ilgilenen, fotoğraf tutkunu ve sayesinde çok şey öğrendik gibi yorumlar göreceksin orada. Bu yorumlar çok çok önemli benim için.
Son olarak bundan sonra fotoğraf adına neler yapmayı planlıyorsun?
Korona meselesi biliyorsun bayağı sekteye uğrattı gidişatı. Öncelikle Alevi Kültür Merkezi’nde bir kurs düzenleniyor. Önümüzdeki cumartesi başlayacak. Bunun haricinde kendi kursum var pazar günleri devam eden. Benim asıl amacım kitap üzerine yoğunlaşıp onu en kısa zamanda çıkartmak.
Ağustosun sonuna doğru Belfast’a yeniden gitmeyi planlıyorum. Oralarda eski politik kaosu yaşamış insanlarla röportajlar yapmayı düşünüyorum. Bunları kitaba, sergiye ve belgesel filme dönüştürmek gibi bir düşüncem var. Bunu önümüzdeki bir yılda yapmayı planlıyorum.
Peki, sergi yapıyor musun?
Yaklaşık iki-üç yıldır yapmadım. Çok özledim sergi yapmayı. Bir tanesini Londra’da planlıyorum, bir tanesini de Türkiye’de. Kuzey İrlanda üzerine olabilir, ayrıca buradaki Türkiyeli toplumun öne çıkmış olan karakterlerini konu alan, ressam, yazar, akademisyen, tiyatrocu gibi, onların A2 boyutunda, poster boyutunda portrelerini çekmeyi planlıyorum çeşitli mekânlarda. Buda yedi, sekiz yıldır aklımda olan bir projedir. Böylece buranın tarihine’de böyle bir bir not düşmek istiyorum.
Oyuncu Feride Morçay’la göçmenlik ve tiyatro üzerine söyleşi: “Tiyatro bana var olduğumu hissettirdi”
No comments27 February 2026
2/27/2026Feride Morçay, 19 yaşında medya ve film eğitimi için geldiği Londra’da araya giren birçok eğitim ve iş deneyiminin ardından bugün hayatını oyuncu olarak sürdürüyor. Başrolünü oynadığı Hayfever aldı oyunun ‘’Keep it Fringe Fund’ ödülünü almasıyla bu sıra dışı oyunu iki hafta boyunca sergilemek üzere Edinburgh’a giden Feride Morçay’la göç hikâyesi, oyunculuk ve tiyatro üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Tuncay Bilecen
Feride seni
Londra’ya hangi rüzgâr attı?
Londra’ya ilk
geldiğimde 19 yaşındaydım. Aslında çok plan yaparak gelmedim. Hayatımı burada
geçireceğimi bile düşünmedim, sadece kalbimin sesini dinledim diyebilirim. Daha
öncesinde Avusturya Lisesi’nde okurken AFS ile lise değişim programıyla ABD’ye
Ohio’ya gitmiştim. Ailem Türkiye'de kalmamı tercih ediyordu aslında. Koç
Üniversitesi’nde Medya bölümünü burslu kazanmıştım. Aynı zamanda Londra’daki
üniversitelere de başvurdum. Film yönetmeni olmak istiyordum. Derken buradaki üniversiteden kabul aldım. Zaten
içimdeki ses bana gitmem gerektiğini söylüyordu. O rüzgârla Londra’ya geldim.
Daha önce yurt
dışı tecrübesi yaşamış olman bu kararında etkili olmuştur diye tahmin ediyorum.
Çok kolay
olmadı. Ailem o sırada gitmemi çok istemiyordu. Kimseyi tanımıyordum, daha önce
hiç Londra’ya gelmemiştim. Bir gün yanıma gelip "kızım sana güveniyoruz" dediler kendi harçlığımı kendim kazanmam şartıyla Londra maceram başladı. Okurken
çalışmaya başladım.
Peki, Londra’da
ne umdun ne buldun?
Şunu fark ettim;
İstanbul’daki çevremin hep aynı tip insanlardan oluştuğunu, burada hayatın daha
zor olduğunu gördüm. Avusturya Lisesi öncesinde de özel okula gidiyordum.
Burada ise arkadaşlarım çalışıp ailelerine para gönderiyorlardı. Bunun gibi bir
örnekle İstanbul’da kendi çevremde pek karşılaşmamıştım. O küçük yaşta gözüm
açıldı. Daha çabuk büyüdüm herhalde.
Londra seni
olgunlaştırmış.
Umarım. Tek
başına bir hayat kurmaya çalışınca ister istemez hayatının bütün sorumluluğu senin
elinde oluyor.
Bu sırada
nerede okuyordun?
Goldsmith
University of London’da Medya, İletişim ve Film Yapımı okudum üç sene. Bunu
yaparken Cambridge’te bulunan Balık Art adında kâr amacı gütmeyen şirkette
çalıştım. Proje yönetmenliği yaptım. Yaklaşık beş film şirketinde staj yaptım.
Mezun olduktan sonra iş bulmak için çeşitli film şirketlerine mailler attım. Yüzlerce
mailden iki tanesine geri dönüş aldım. O sırada bir Rus film şirketinden kabul
aldım. Oraya girdiğim için Londra’da kalabildim. Çünkü o zamanlar mezun
olduktan sonra öğrenci vizesini devam ettiremiyordun. Böylece full time çalışma
hakkını elde ettim ve Ankara Anlaşması’na başvurup freelance çalışmaya başladım.
İki sene boyunca film sektöründe yapımcı asistanlığı yaptım.
Bu dönemde hiç
oyunculuk tecrüben oldu mu?
Olmadı. Lisede
olmuştu. Amerika’da gittiğim okulda, müzikalde, tiyatroda ve koroda yer
almıştım. Ama kendime hiç sanatçı gözüyle bakmamıştım, sonradan geldi bu. Ben
yönetmen, yapımcı olacağım, sanatçıları çok seviyorum, onların içinde olacağım
diyordum. Herhalde kendime karşı çok dürüst değildim ya da kendimi çok
tanımıyordum o yaşta.
Peki, ilk
şimşek nasıl çaktı oyunculukla ilgili?
Burada yazar,
yapımcı, oyuncu olan bir arkadaşım var, müzikal bir oyun yazmıştı. “Bu oyunun
yapımcılığını yapar mısın? Cambridge festivaline götürmek istiyorum” dedi. Bir
anda çevrem tiyatrocularla doldu. Tiyatro ve oyunculuk üzerine okumaya
başladım. Birden aşık oldum. Bir şimşek çaktı, işte bu dedim ve her şeyi geride
bıraktım.
Yıllar sonra
sahneye çıktığında ne hissettin?
Kendimi denemek
için Identiy School of Acting’in seçmelerine katıldım. O seçmelerde özgürlük
duygusunu hissettim. Tiyatro bana var olduğumu hissettirdi. Sesimde ve bedenimdeki
yılların verdiği alışkanlıkları kırmak için oyunculuk okumayı seçtim Çünkü 'kendinin
farkına varmakla' başlıyor bence oyunculuk.
Ardından ben
artık oyuncu olurum dedin mi?
Bu sırada
yapımcı asistanlığına devam ediyordum. Warner Brothers’la ilgili bir proje
vardı. Bu aslında bir dolandırıcılık projesiymiş. Benim bir anda dünyam
karardı. Bu işte herkesin düşündüğüm kadar iyi kalpli olmadığını fark ettim. Bir
anda Londra’dan gitmeye karar verdim ve apar topar İstanbul’a geldim.
İstanbul’da bir sene kalacağım derken üç ay kaldım. Şahika Tekand’ın
Nişantaşı’nda bulunan Stüdyo Oyuncuları’na üç ay gittim. Oradaki ortam çok
hoşuma gitti. Mehmet Ergen o sırada Gerçek adlı oyunu yapıyordu. Onun gönüllü asistanlığını
yaptım. Gerçek oyunundaki metni oyuncularla birlikte çalışırken kendimi gördüm. Sahne önünde olmam gerektiğini fark ettim.
Sonra Identity’den İleri seviye oyunculuk part-time bölümüne kabul aldığıma dair haber geldi. Gitmezsem vizemi de kaybedecektim böylece üç ay sonra tekrar Londra’ya
geldim.
Londra’ya geri
döndükten sonra neler yaptın?
Yaklaşık altı
ay kadar Identity School of Acting’e giderken, Arcola Tiyatrosu’ndaki Alaturka
Türk Oyuncuları’nın seçmelerine şans eseri katıldım, Deli Dumrul oyununu
yapıyorlardı. Küçük bir karakter olan Can Kız karakterini oynadım. O zamanlar
kendime yeterince güvenmiyordum. Ama sahneye çıkmak bir kapı açtı. Ertesi sene Shakespeare Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda Eleni karakterini oynadım. Bu da benim için çok güzel bir
deneyim oldu.
Oyunu izlemeye gelen akademisyen, oyuncu Elif İskender ile tanıştım. Onun da burada atölyesi var. Birebir olarak
iki sene çok yoğun çalıştık. Üzerimde çok büyük emeği var. Kamera önü
oyunculuk, psikolojik olarak kendimi tanımamla ilgili. Şunu da fark ettim,
Londra’da bu işi yapmam çok kolay değil. Benim bedenimle ve sesimle ilgili
öğrenmem gereken çok şey var. Üniversiteye gitmeye karar verdim. Drama
okullarına başvurdum. Rose Bruford College’de mastera kabul aldım. O sırada
halen kendime yüzde yüz güvenim gelmemişti. Oyunculuk yapabilir miyim,
bilmiyordum. Master programı iki sene sürdü. Tez projesi olarak Güngör
Dilmen’in “Ben Anadolu’yum” oyununu yapayım derken pandemi nedeniyle 40
dakikalık bir film oldu. Elif İskender hocam da benim supervizörüm olarak
projeye katıldı. Daha sonra bu film festivallerde ödüller aldı.
Londra’da
Lamda’ya gitmeyi çok istiyordum. Shakespeare üzerine üç aylık bir kurs vardı ve
pandemi sırasında daha indirimliydi. Eğitime devam edeyim dedim, bu eğitimin
yarısı yüz yüze oldu. Sonra bana ücretsiz ‘audition’ hakki verdiler. Mastera
kabul alınca, buna devam ettim. Master programı pandemi sebebiyle yaklaşık iki sene sürdü. 2022, Kasım’ında bitti, asıl olarak oyunculuk
üzerine beni güçlendiren eğitim bu oldu. Sabahtan akşama kadar hafta sonları
dahil sadece oyunculuk üzerine çalışıyordum. İnanılmaz bir fırsat oldu benim
için. Mezun olduktan sonra altı kısa filmde oynadım. Mausoom adlı kısa bir
filmde Zara karakterini oynadım, film Raindance Film Festivali’nde Kasım’da
Londra’da gösterilecek. Son olarak da ANANKE adlı 25 dakikalık bir filmde
başrol olarak genç sanatçı uyuşturucu bağımlısı Juliana adlı karakteri oynadım.
Yavaş yavaş
ödüllü Hayfever oyununa gelelim mi? Bu oyuna nasıl dahil oldun?
Bir gün
Lamda’da koridorda yürürken bir arkadaşım beni durdurdu. “Hayfever adlı oyunun
okuması yapılacak. Göçmen bir kızın hikâyesi ve bence bu kız sen olabilirsin. Bence
bu oyunun okumasına git” dedi. Dinleyici olarak gittim. En sonunda yönetmen Roxane Cabassut bize ne düşündüğümüzü
sordu. Aylar sonra mezuniyete hazırlanırken Roxane’den mesaj aldım, festivalden
kabul aldığını, bu oyun için beni düşündüğünü söyledi. Ertesi gün seçmeler
oldu. Beraber çalışmaya başladık. Bu sırada okulda da bir oyun yapıyordum.
Peckham Frinde Festivali’ne üç hafta vardı. Kendi kendime anı yaşa, yaparsın
dedim. Festivalde çok güzel tepkiler aldık. Roxane oyunu Edingburg Frinde’e
götürmek istiyordu, bundan önce de Arcola’da bir hafta oynadık.
Seyirci oyuna nasıl tepki verdi?
Oyun, klasik bir oyundan çok farklı. Gidip arkanızı
yaslanıp oyunu izlemiyorsunuz. Her an her şey olabilir. Siz de aktif bir
şekilde oyunun bir parçası olabilirsiniz. Seyirci oyunu durdurabiliyor,
herhangi bir karakterden o anda nasıl hissettiğini şarkı, monolog yoluyla
anlatmasını istiyor. Bunun dışında oyunda göçmen kızın İngiliz sevgilisinden
ayrılıp ayrılmayacağına sevgilisi karar veriyor. Polisler ölüyor mu ölmüyor mu?
Göçmen kız adamı tren istasyonundan atıp öldürüyor mu, öldürmüyor mu? Bunların
hepsine seyirci karar veriyor. Oyuncu da o sırada seyirci hangisini seçerse ona
göre oynuyor. Aynı zamanda oyundaki her şey satılık. Oyuncu oyunu durdurup “ben
şuradaki masayı satın almak istiyorum” diyebiliyor. Bir anda oyun duruyor ve
açık arttırma başlıyor, burada günümüzdeki tüketiciliğe bir gönderme yapılıyor.
Oyun hayata bütünsel bakış acısıyla bakıyor.
Oyunda aynı zamanda resimler de satılıyor.
Oynadığım karakter Moyna, aynı zamanda bir ressam. Ben de
resim yaptığım için bu denk geldi. Set tasarımcının ve benim yaptığım resimler
oyundan sonra satılıyor.
Bu resimleri oyun sırasında mı yapıyorsun?
Hayır. Kendimi bu karakter olarak düşünüp evde yapıyorum.
Bu resimler, Feride olarak benim yaptığım resimlerden farklı oldu. Bu beni
şaşırttı.
Moyna karakterinin göçmen olması senin de bir göçmen
olman bu oyunun üstesinden gelmende etkili olmuştur diye düşünüyorum.
Empati kurmamı kolaylaştırdı tabii ki. Ait olmamak hissi,
kimlik arayışı, bütün bunlar ilk geldiğim dönemde hissettiğim duygulardı.
Oyunu Edinburgh’ta oynayacaksınız.
11-27 Ağustos arasında Edinburgh’ta TheSpaceUK Venue
45’de oynayacağız.
Ödülden bahsettik mi?
Bahsetmedik. Şöyle, oyunuz yaklaşık 3000 oyun arasından
Phoebe Waller Bridge’in organize ettiği funding’de ilk 50 oyun arasına girdi.
Phoebe Waller Bridge’in kişisel olarak seçip festivalde yer almasını istediği bir
oyun.
Bundan sonra neler yapmayı planlıyorsun?
Eylül ayı için başka bir oyundan kabul aldım. Oyunun adı
Düşünce Virüs’ü Çin’de Uygur Türklerinin yaşadıklarını anlatan bir oyun. Önümüzdeki
dönemde birkaç film projem daha olacak. Netleşince onları da konuşuruz.
Feride çok teşekkürler katıldığın için.
Ben teşekkür ederim. Biz burada bireysellikten bahsettik
ama hepimiz birimiz için varız. Çok uyuşuk bir dönemde yaşıyoruz. Medya bizi
uyuşturuyor, televizyon bizi uyuşturuyor. Ne olursa olsun, algılarımızı açıp
etrafımızda neler olup bitiyor bakıp kalbimizle hareket etmemiz gerektiğini
düşünüyorum.
Söyleşiyi Spotify’dan dinlemek için tıklayın!
Göçmen erkekler ve erkeklik halleri
No comments18 August 2025
8/18/2025Bisikletli Gazete söyleşilerinin bu bölümünde Esra Kendir ile şirket sponsorluğundan Ankara Anlaşması'na geçmesini, kendi göç deneyimini ve Birleşik Krallık'taki Türkiyeli göçmen erkeklekleri ve erkeklik hallerini konuştuk.
“Önce bir şey beni çeker, sonra ben onu çekerim”
No comments26 March 2025
3/26/2025“Deklanşöre basmak teknik bir süreç herkes fotoğraf çekiyor, ama içerik olarak bir şeyler söylemek için farkındalıklarınızın dolayısıyla da iyi bir altyapınızın olması gerekir.” Üç yıl önce Londra’ya yerleşen fotoğraf sanatçısı Nilay İşlek’le göç hikâyesi ve fotoğraf üzerine sohbet ettik.
Londra, Türkiye’deki ekonomik ve siyasal istikrarsızlık nedeniyle son yıllarda yoğun göç aldı. “Beyin göçü” olarak adlandırılan bu göçün aktörleri, Londra’da zengin bir kültür sanat ortamının oluşmasına da önayak oluyor. Sanatçısından bilim insanına birçok alanda çalışma yürüten yeni kuşak göçmenler Türkiyeli toplumun İngiltere’deki geleceğini inşa ediyor.
Fotoğraf alanında eserler ortaya koyan, aynı
zamanda eğitimler düzenleyen Nilay İşlek de yeni kuşak göçmenlerden. Üç yıl
önce Londra’ya yerleşen fotoğraf sanatçısı Nilay İşlek’le göç hikâyesi ve
fotoğraf üzerine sohbet ettik. Sanatta her dönemin kendi estetiğini yarattığını
söyleyen İşlek, göçlerin de kendi toplumunu oluşturduğunu ifade ediyor.
Türkiye’den ayrılma kararı ile ilgili, “Galiba,
insan heyecanını kaybettiğinde, kalp kırgınlıkları yaşıyor, mekân değiştirmek
istiyor” diyen İşlek, Londra’ya son dönemde gelenlerin daha idealist bir yapıda
olduğuna işaret ediyor. Türkiyeli toplumla ilgili proje hazırlıkları devam eden
İşlek, kurduğu Artlens atölyesi ile sanat severlere alternatif bir mekânda
sanat icra etme imkânı da sunuyor. Disiplinler arası çalışmalar yürütülen
Artlens’te fotoğraf, sinema, tiyatro gibi sanat alanlarında eğitimler
düzenleniyor. “Önce birşey beni çeker, sonra ben onu çekerim” diyen İşlek,
fotoğraf çekebilmek için insanların farkındalıklarının olması gerektiğine vurgu
yapıyor.
Sevgili Nilay, sohbetimize en klasik sorudan başlayalım, Nilay İşlek kimdir, kendini nasıl tanımlar, fotoğraf yolculuğu nasıl başlamıştır?
Nilay İşlek ben, yeterli midir?
Gayet yeterli...
Yolculuğum küçük yaşlarda başladı. Bunu her
röportajımda anlatıyorum ama gerçekten de öyle oldu, o klasik tanım vardır ya,
küçük yaşta elime bir kamera almam, ona heveslenmem ile başladı. Ama tabii fotoğrafçı
olacağım diye bir niyetim yoktu. Üniversite çağına gelince, hadi bir bölüm oku
dediklerinde ne yapayım diye düşünürken, gıda mühendisliği ilgimi çekti, aslında
her şey yolunda gitseydi şu an bir gıda mühendisiydim. Ama aynı zamanda sanata
da her zaman ilgi duyan bir insandım, üniversite öncesi uzun yıllar bir
fotoğraf stüdyosunda çırak olarak çalıştım.
Alaylısınız o zaman!
Aynen öyle, alaydan okula geçen birisiyim. Fotoğraf
stüdyosunda daha çok fotokopi çek, vesikalık çek ya da dükkânı işlet gibi
işlere bakıyordum, yine de işin diğer kısmını keşfediyorsun. Ben alaylıyken de
ustalarım çok iyiydi. Ama ben bu işi sanat bağlamında yapmak istiyorum
dediğimde güzel sanatlara girmeye karar verdim. Güzel sanatları keşfettikten
sonra artık o konuda yoğunlaştım, fotoğraf derneklerine gittim, o alanla ilgili
insanlarla tanıştım. Dört yıl lisans, yani fotoğraf bölümü okudum sonra
durmadım, işin akademisine girmek istiyorum dedim, yüksek lisansımı tamamladım.
Akabinde doktoramı sinema televizyon alanında yaptım. Hayatım boyunca fotoğraf
üreten bir insan oldum ve bir dakikadan sonra da bu tecrübemi paylaşmaya karar
verdiğim. Bu noktada da bir sanat merkezi kurmaya karar verdim. Sadece fotoğraf
değil, farklı disiplinlerde işler yapan bir merkez. Ama temelde fotoğraf eğitimi
veren bir atölye kurup artık hayatımı yedi yirmi dört buna adadım.
Göç kararı aldığınız zaman Londra’ya gelmenizde
ne etkili oldu, şu an burada ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?
Gri havası...
Gri havasını bilmem ama, ışığı güzel, çok
güzel kareler çıkabiliyor...
Kesinlikle, şaka bir yana hakikaten ışığı çok
etkileyici. Biz defüze ışığı severiz, güneşli havalar sert ışık verir, ama
tabii ki sadece neden o değildi. Ne zamanki göç etmeye karar verdim, yaşadığım
hayatı değiştirmeye karar verdim, o zaman bir arayışım oldu; nerede olur, nasıl
olur diye. Ama aaa ille de Londra olsun diye bir duygum yoktu. Londra’da yaşayan
bir arkadaşım sanatçı oturumundan bahsetti. “Exeptional Talent” diye bir vize,
şu an “Global Talent” diye geçiyor. Onun önerisiyle araştırma sürecine girdim.
Neredeyse karar verdikten üç yıl sonra buraya taşındım. Bu ülkeye, sanatçı kabulü
alarak geldiğim için çok mutluyum. Üç yıldır da burada yaşıyorum, üretiyorum,
gri havasını seviyorum.
Bir kadın fotoğrafçı olarak ya da göçmen
olarak yaşadığın zorluklar var mı?
Açıkçası göç etmekle ilgili bir sıkıntım
olmadı, şöyle diyeyim nereye geldiğimi, niçin geldiğimi, neler yapabileceğimi
biliyordum. Olası sorunları öngörerek geldim. Tabii alışma süreci, özlem gibi
durumlar oldu. Ya da normalde konuşkan biriyken dil bariyeri nedeniyle
konuşamadığım zamanlar oldu. Karakter
olarak çok çabuk adapte olan biriyim, o yüzden çok zorluk yaşadığımı
söyleyemem. Şanssızlıklar ya da şanslı olduğum durumlarla karşılaştım ama tabii
ki bunlar hayatın getirdikleri. Kadın fotoğrafçı tanımını bir kere kabul
etmiyorum. Ben fotoğrafçıyım, niye sen orada bir kadın erkek diye ayırıma
götürüyorsun ki? Ben fotoğraf üretiyorum, ben yeteneğimle buradayım, yani
yeteneğin kadını erkeği yoktur. Kadın olarak değil de bir fotoğrafçı olarak sıkıntılarım
oldu. Varolma çabası veriyorsun bir kere. Ha maalesef dünyada kadın olmak bir
eksi ya, mesela işte Türkiye’de yarışmalar oluyor, jüriler davet ediliyor ancak
kadın jüri üyesi çok az. Fotoğraf üreten kadın mı yok, var, ama jüri olarak
orada yok. Ben kendi dönemimde Türkiye’deyken hep jürilerde tek kadındım. Niye
tektim ben? Burada da benim çalıştığım çevrede bir tane iki tane fotoğraf işi
yapan kadın var. Yine çoğunlukla erkek baktığında.
‘Kadınlara özgüvensizlik aşılanıyor’
Erkek egemen bir kültürü var bu mesleğin. Sen,
yeteneğini ispatlamak için çalışıyorsan ya hani, kadın olarak bunun bir iki
katı daha çalışıyorsun. Kadınlara hep özgüvensizlik aşılanıyor. Ay yapamazsın,
bak çocuk var, tamirhaneye gidip fotoğraf mı çekeceksin, aman o mitinge gidip
fotoğraf çekme, tek söyleyebileceğim hayallerinden vazgeçmesinler. Hani
kendinde yetenek olduğuna inanıyorsa, diğer kimliklerini bıraksın kenara,
kadını erkeği, evlisi bekarı, çoluklusu çocuklusu, annesi yani ben anneysem ya
da ben şuysam yapamayacak mıyım, hayır ben o iş karşısında nasıl, ne koyuyorum
ortaya ben buna bakarım ve nitekim insanlara bana böyle bakmaları gerektiğini
empoze etmeye çalışırım.
Türkiyeli toplumla bir diyaloğun oldu mu,
ya da bir aidiyet duygusu geliştirdin mi?
Tabi ki de ilişkilerim var, sonuçta geldiğimde
önce kendi toplumumdan insanlarla tanışmayı tercih ettim. Ve şeyi gördüm, bir
fark var aslında, önceki dönemde gelen insanlar ile son beş yıl içinde gelenler
arasında fark var. Herkes kendi döneminde değişik sebeplerle gelmiş. Geçen gün mesela, çok sevdiğimiz bir yazarın
çok etkileyici bir yazısı vardı, göçle ilgili ‘İnsanlar sadece beyin mi ki, bu
sadece beyin göçü değil, kalp göçü’ diye. Şimdi, dert sadece başka bir ülkeye
gitmek, para kazanmak, çalışmak değil, yeni gelenler hep idealizm ile
geliyorlar. Hep kafalarında planlar, programlarla geliyorlar. Hepsinin ortak noktası
heyecan. Galiba, insan heyecanını kaybettiğinde, kalp kırgınlıkları yaşıyor, mekân
değiştirmek istiyor. Ben üç yıldır buradayım, beş-on yıldır burada olan
insanlarla tanıştım, ama otuz yıldır burada yaşayanları tanımıyorum. Güzel bir
topluluk oluşmaya başladı, herkesin idealist tarafı var, o duyguları hala
besliyor. Sanatta her dönem kendi estetiğini yarattığı gibi her göç de kendi
toplumunu yaratıyor. Benim de bu toplumla ilgili projelerim var ve ilerleyen
dönemlerde bunları gerçekleştirdikçe sizinle paylaşacağım.
Artlens’ten biraz bahseder misiniz, bu
proje nasıl ortaya çıktı, kimlerle çalışıyorsunuz? Türkiye’de de bir devamı
var, hatta burası aslında Türkiye’nin devamı ...
Artlens, art ve lens kelimelerinden
türettiğimiz bir isim. Sanatın, lensin gözü anlamında. Okulu bitirdikten sonra,
hani herkes akademiye girmeye çalışır ya ben akademik eğitimi dışarı
çıkarabilir miyiz derdine düştüm. Atölye mantığıyla çalışacak bir sanat eğitim
merkezi kurmaya çalıştım. Eğitim merkezi de demek istemiyorum, bir atölye;
gelip oturup iki çay kahve içip sanat konuşabileceğin bir ortam... Ve yaklaşık
on iki yıl önce İzmir’de kurdum Artlens’i.
İlk başta fotoğraf eğitimi veriyordum, tek hoca bendim. Sonra sinema, tiyatro
vs gibi diğer sanat dallarını da harmanladık ve bambaşka hocalarla çalışmaya
başladık. Hocalarımız hep akademik
altyapıya sahip ya da alanında kendisini ispat etmiş kişilerden oluştu.
Londra’ya geldiğimde de en iyi bildiğim iş üretmek, o yüzden de Artlens’in
Londra ayağını oluşturmaya karar verdim. Geldikten yaklaşık bir yıl sonra
burayı açtım. Paneller, söyleşiler, sunumlar yaptık, dersler yaptık. Daha çok
fotoğraf, video ve sinema eğitimleri versek de insanlar arası iletişim gücünü
arttırdığı için oyunculuk eğitimi de gerçekleştirdik. Ve yapmaya devam ediyoruz.
“Formasyon altyapısı önemli”
Çok değerli eğitmenler ile çalışıyoruz. Ders
vermek bambaşka bir şey. Sen mesleğini, sanatını çok iyi icra eden biri
olabilirsin, ama bu demek değildir ki sen onu başkasına öğretebilecek
yapıdasın. Ben bu noktada biraz seçici davranıyorum. Formasyon altyapısının
olması benim için önemli. İnsan ilişkileri iyi olan, eğitmenlik tarafı gelişmiş
insanlarla çalışıyorum. Örneğin video derslerimizi yönetmen Suat Eroğlu
veriyor. Pandemi öncesi tiyatrocu Melisa Kenter ile temel oyunculuk üzerine bir
eğitim düzenledik. En son felsefe atölyesini Pelin Dilara Çolak yaptı. Dilber
Duygu Temel var, ressam. Sadece resim değil resim ve diğer sanat dallarını
birleştirebildiğimiz çalışmalar yapacağız kendisiyle.
Fotoğraf üreten biri olarak ne tür
kaynaklardan besleniyorsunuz, örnek aldığınız sanatçılar var mi?
Örnek aldığın fotoğrafçı yok aslında, beğendiğim,
feyz aldığım isimler var. İlham aldığım fotoğraf kuramcıları var. Mesela John
Berger, fotoğraf üzerine yazıyor, işte beni en çok etkileyen isimlerden bir
tanesi David Bate, Susan Sontag yani bunlar fotoğraf üzerine kuramsal söz
söyleyen insanlar. Bence herkesin gözü farklı, ben neden besleniyorum, mesela
ben hiçbir zaman fotoğraf ile ilgili teknik kitap okumadım. Çünkü fotoğraf
tekniği en kolay öğrenilecek şey.
“Londra inanılmaz renkli bir şehir”
Kamera kullanmayı öğrendin ancak denklaşöre
basma sürecinde seni ne itiyor ona? Önce birşey beni çeker, sonra ben onu çekerim.
Bir şeylerin beni çekebilmesi için benim farkındalıklarımın olması gerekir.
Yani ben sokakta böyle çok boş yürüyorsam, ya da ne bileyim işte yaşadığım yeri
farklı görmemeye başlamışsam, bir şeyler beni çekmeyecektir. Mesela gri havasını seviyorum, ancak Londra
inanılmaz renkli bir şehir. Sadece olaya hava durumu olarak bakmıyoruz tabii,
burada insanlar rengarenk giyiniyorlar, benim en son bir renk projem vardı, ben
o projenin çoğunu Londra’dan çıkardım. Havası gri ama insanları çok renkli.
Mesela bana ilham veriyor. Ne yapıyorum çok gözlemliyorum, kuramsal yanından
çok gidiyorum, işte dediğim gibi kendime feyz aldığım yazarlar var, işte Susan Sontag
fotoğraf üzerine yazar ama tek kare fotoğraf çekmemiş. O söz söylüyor.
İzlediğim filimler beni çok etkiliyor, dinlediğim müzikler beni etkiliyor.
Karantinanın başında, bir fotoğraf projesi
hazırladın, boş Londra sokaklarını çektin, ondan bahseder misin?
Eugène Atget’in 1927’deki ölümüne kadar sürekli çektiği Paris sokakları
vardır, kendisinden sonraki birçok fotoğrafçıyı etkilemiştir, belge niteliğindedir
eserleri. Ben de boş Londra sokaklarını
çekmeye karar verdim. Karantinaya gireceğiz, sokaklar boşaldı ve biranda işte
herkes böyle evlere kapanacak, bizim bir günde milyonlarca insan gördüğümüz
caddelerde kuş uçmuyor olacaktı. Ben de böyle son dakika golü olsun diye
makinayı aldım ve çıktım. Baya böyle sekiz dokuz saat hiçbir araca binmeden
yürüdüm. Belli noktalara gittim, biraz seçtim. Tower Bridge işte Trafalgar,
günlük milyonlarca insanı ağırlayan yerler. Benim gittiğim yerlerde, örneğin Trafalgar’da
sadece bir adam ile köpeği yürüyordu. Önce tuhaf duygular hissettim sonra dedim
ki ben bunları fotoğraflamalıyım.
“Geleceğe fotoğraf çekiyorum”
Derdim estetik ya da sanat yapmak değildi. Bunlar
ilerde bir kanıt oluşturacak, biraz işi belgesel hale getirmekti amacım. Bunun
on yıl sonrasında işte Londra bu haldeydi diyebileceğimiz fotoğraflar olsun
istedim. Hatta bu fotoğraflar şimdi önemli değil. Mesela şimdi bakıyoruz ya
1930’larda Londra’ya, karantina fotoğrafları da ne zaman değerlenecek biliyor
musun bir on yıl sonra on beş yıl sonra. Hatta ben şöyle dedim, ben günümüze
fotoğraf çekmiyorum, ben geleceğe fotoğraf çekiyorum. Şimdi konuşulmasalar da
olur, ama benden sonra onlar bir belge, kanıt oluşturuyorsa benim için o zaman
başarıdır. Çok güzel bir iş oldu. Bu projenin devamını da yapmayı planlıyorum.
Eski yoğunluğuna kavuştuklarında bu alanları tekrar fotoğraflayacağım. Belki o
zaman bir sergi de düşünebilirim.
Görsel kültür çağında yaşadığımız kabul
ediliyor. Fotoğrafçı ya da fotoğraf üretimi, her şeyin artık görüntü üzerine
kurulduğu bu dönemde nerede konumlanıyor?
Benim yüksek lisans tezim “Gürsel Kültür ve
Toplumsal Bellek Bağlamında Sayısal Fotoğrafın Estetiği” idi. Analok dönemin
bittiği ve artık dijitale geçilen 2003’te yazdım, yani herkesin fotoğraf
üretmeye başladığı bir evrede... Görsel kültür dediğimiz şey aslında, biz
görsel belleğimizi besliyoruz. Yani sen yaşadığın dönemi kayıt altına almak
istiyorsun. Mesela “eidetic memory” denen bir şey var. O görsel bellek kareleri
kaydediyor, bu bazen çocuğun, bazen bir selfin ya da turistik bir fotoğraf
oluyor. Kaydetme duygumuz bir envanter oluşturuyor, tarihsel bir envanter. Her şeyden
önce bireysel arşivimizi oluşturuyoruz. O yüzden deklanşöre basma süreçleri çok
fazla. Herkes fotoğraf çekiyor. Fotoğraf çekmek için görmemize bile gerek yok,
görme engelli fotoğrafçılar da var. Teknik anlamda denklanöire basabiliyorsan
fotoğraf üretiyorsun demektir. Bizim derdimiz ürettiğin o fotoğraftaki söylem
ne? Kayıt herkes yapabiliyor ama içerik oluşturmak, donanım gerektiriyor, entelektüel
birikim istiyor. Farkındalıkların olacak ki sorgulayacaksın, cevaplarını
fotoğraf ile ortaya koyabileceksin. O yüzden içerik anlamında çok az fotoğraf
çekiliyor. Bakıp, ‘a bunu nasıl çekmiş’ dediğimiz fotoğraflar altyapı
gerektiriyor bu da okumakla mümkün oluyor. Felsefe, sosyoloji, psikoloji,
matematik bilmek gerekiyor. O zaman sokakta bulduğun bir çöp, senin için artık bir
çöp olmaktan çıkıyor. Sen onu küresel ısınmadan tut da kentsel dönüşüme kadar
birçok şeyle anlamlandırabiliyorsun. Söz söyleyen bir insan oluyorsun.
Peki Nilaycığım, bu güzel sohbet için teşekkür
ediyorum. Son olarak, Londra’da nereler fotoğraflık?
Turist gözüyle bakarsanız, Tower Bridge, Big
Ben ya da London Eye ilk akla gelenler. Ancak nereyi çekerseniz çekin, işin püf
noktalarını bilmeniz gerekir. Benim “bak gör, bekle çek” diye bir eğitimim var.
Neden, çünkü öyle açılar var ki aynı yeri yüzlerce farklı şekilde
çekebilirsiniz. Zaman değişebilir, sabah ya da akşam çektiğiniz çok farklı
fotoğraflar olacaktır. Yani o ilk gördüğün anda çekmeli misin? Yoksa beklemek
ve farklı açılar yakalamak mı gerekir, eğitimin içeriğinde bunları ele
alıyoruz. Tabii ki Big Ben gibi turistik mekânlarda fotoğraf çekineceğiz,
çekeceğiz ama Londra sokaklarını gezmek de önemli. Mesela ben kitapçıları
gezerken Londra’nın eski fotoğraflarının yer aldığı albümler buluyorum.
Sanatsal bir ifade koyacaksan ortaya, proje üreteceksen geçmişe bakman gerek,
fotoğrafçı olarak nerede durduğunu, ne yapabileceğini görmen lazım. Beni
rahatsız eden, söz söylemek istediğim konularda proje yapmaya çalışıyorum.
Benim için fotoğraflık konular bunlardır. Söyleyecek bir sözü olan herkesi de
Artlens’e beklerim. Instagram adresimizden bize ulaşabilirler (@artlens_london). Teşekkür
ediyorum.












