Showing posts with label göçmenler. Show all posts
Showing posts with label göçmenler. Show all posts

Otoriter liderler beyin göçünü niçin umursamaz?

1 comment

23 July 2026

Bu yazıda otoriter liderlerin “beyin göçünü” neden umursamadıklarını tartışıyorum.

 





Tuncay Bilecen


Beyin göçü, bir ülkenin eğitimli, vasıflı yetişmiş işgücünün çeşitli nedenlerle yurt dışında yaşamayı tercih etmesi olarak ifade edilebilir. Bu nedenler neler olabilir? Örneğin yurt dışına eğitim amacıyla giden birinin bu ülkenin koşullarına alışarak kalıcı olmaya karar vermesi çok sık rastlanılan bir durumudur. Yine  daha iyi imkânlara sahip olma, daha iyi ücret alma arzu da beyin göçünü tetikleyebilir. Aralarındaki kolonyal bağ olması nedeniyle emperyalist ülkelerin eski sömürgelerinin yetişmiş işgüçlerini kendisine çekmesi hatta bunu yaparken de “puanlama” yapması çok sık rastlanılan bir durumdur.

Beyin göçünün güzergahı diğer emek göçlerinde olduğu gibi az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğrudur.  Kendi ülkesinde kalsa her anlamda daha kötü koşullarda yaşayacak insanların beşerî sermayelerini kullanarak daha iyi koşulların olduğu yerlere doğru hareket etmeleri gayet anlaşılır bir mevzudur.



Peki otoriter ülkelerden beyin göçü nasıl gerçekleşiyor?

Baskıcı yönetimlerin olduğu ülkelerde öncelikle liyakat sistemi bozuluyor. Liyakate değil sadakate göre yapılan niteliksiz personel atamaları ve partizanlaşma yüzünden sistem gün geçtikçe çürüyor. Mesleki saygınlık, profesyonellik, kurum kültürü tuzla buz olurken artan baskıya eşlik eden boğulmuşluk hissiyatı her geçen gün daha da artıyor. Ardından buna bütün otoriter yönetimlerin yaşadığı ekonomik kriz ekleniyor ve göç baskısı kaçınılmaz hale geliyor.

Son altı yılda İngiltere’de yaptığım onlarca göçmen görüşmesinden çıkacak en temel sonuçlardan biri “insanî güvencesizlik” idi. Bu yüzden “çocuklarımın geleceği için geldim”, “rahat bir nefes almak için geldim” ve “artık ekonomik ve politik olarak yaşama imkânımız kalmamıştı” sözlerini birçok görüşmecinin ağzından defalarca duydum.

Türk lirasının rekorlar kırarak değer kaybetmesinin ardından da bu sefer Türkiye’de yaşayan çoğu kişi şu soruyu sorar oldu: “biz nasıl yapar, nasıl ederiz de yurt dışına çıkabiliriz?” Türk Tabipleri Birliği’nin verilerine göre, 18 ayda yaklaşık 8 bin sağlık çalışanı görevinden istifa etmiş. Yurt dışına çıkmayı kafasına koyan bazı sağlık çalışanları Almanca kurslarına gidiyor. Ülkeden umudu kesenler çaresizce yurt dışında yaşayan yakınlarını arayarak “ben nasıl gelebilirim?” diye soruyorlar.



Otoriter liderler beyin göçünü neden umursamaz?

Sanıldığının aksine otoriter liderler beyin göçünü çok umursamaz. Hatta çoğu durumda ülkedeki nitelikli işgücünün yurt dışına göç etmesi işlerine de gelir diyebiliriz.

Peki, neden?

Öncelikle otoriter liderler iktidarlarını sürekli kılmak dışında uzun vadeli planlar yapmazlar. Yani nitelikli işgücünün yarattığı ekonomik, sosyal, kültürel hasar onları çok ilgilendirmez.

Otoriter liderler, beyin göçünü umursamaz çünkü gidenlerin çoğu “muhalif” olacağı için politik anlamda bu göçlerin ardından -sayısal olarak- ülkedeki gücünü daha da artırır. Buna pekâlâ “beğenmeyen gider, böylece de bir oy eksilir” gözüyle bakabilir.

Otoriter lider beyin göçünü umursamaz çünkü gidenlerin bıraktığı işleri, statülerini, yaşadıkları yerleri kısaca onların boşluğunu kendi yandaşlarıyla doldurabilir. Böylece yandaşlarının nazarında popülaritesini biraz daha artırma imkânı bulur. Çünkü bütün otoriter ülkelerde suyun başını tutan niteliksiz güruh iktidar değişirse artık o pozisyonda kalamayacağını çok iyi bilir.  

Otoriter liderler beyin göçünü umursamaz çünkü bilirler ki göç etmiş olsalar da bu insanların ülkeleriyle ekonomik ve kültürel ilişkileri kesilmeyecektir. Dolayısıyla göçmen demek aynı zamanda göçmen dövizi (remittance) demektir. Göçmen dövizi ise bir ülkenin zor zamanlarında imdadına yetişen en önemli kaynaklardan biridir. Bugün Ukrayna ve Moldova gibi ülkelerinin ekonomileri göçmen dövizleri sayesinde ayakta durmaktadır.

Otoriter liderlerin beyin göçünü umursadıkları bir tek nokta olabilir; o da bu kişilerin bulundukları ülkelerde de kendi ülkelerinin politik gelişmelerini takip edip burada bir lobi gücü (diaspora) oluşturmalarıdır. Eşyanın tabiatı gereği, esasında bütün otoriter ülkelerin fıtratında ülke dışında hatırı sayılır diasporik topluluklar oluşturmak vardır. Ancak bunun da kolayı vardır. Bu kesimler “dış güçler”, “terörist”, “kökü dışarıda” diye yaftalanır ve sorun en azından iç kamuoyu nazarında çözülmüş olur.

 



Göçmenlik; “mutlak yalnızlık içinde parasızlık”

No comments

10 July 2026

 Murat Sevinç, Hey Garson’da “bu ülkeden gitmenin vakti geldi” diyenleri ve dışarıdan bir gözle bizim halimizi bize anlatıyor. Hey Garson, sadece Türkiye’nin yeni göç ikliminin aktörlerine seslenmiyor; gidenlere, gitmek isteyenlere ve kalanlara bir arada yaşamak için gerekli asgari nezaketi naif bir dille hatırlatıyor.

Tuncay Bilecen 

                                                




              

 
Murat Sevinç’in 90’lı yılların ilk yarısında Londra’ya dil öğrenmek amacıyla gittiği döneme ilişkin gözlemlerine yer verdiğ Hey Garson adlı kitabından Can Öktemer’le bu konuda yaptığı röportaj vesilesiyle Londra’da doktora sonrası araştırma yaptığım sırada haberdar oldum. Yirmi beş yıl önce, akademisyen olmayı kafasına koyan yirmili yaşlarındaki bir gencin hocasının nasihatını dinleyip dil sorununu halletmek için Londra’nın yolunu tutması ve burada yazarın kendi ifadesiyle “herkesin yaşayabileceği türden, son derece sıradan hikâye”leri gazete yazısı olarak kaleme almasıyla başlıyor kitabın serüveni. Aradan geçen çeyrek asır sonrasında hikâyelerin güncel hale gelmesinin nedeni ise Türkiye’nin yeni göç iklimi… Gezi olaylarıyla başlayan ve 15 Temmuz’la zirveye çıkan “bu ülkeden artık kaçmak lazım furyası”na yönelik bir deneyim aktarımı ve tavsiyeler olarak da okunabilir kitap.

 

TÜRKİYE’Yİ TERK ETME İSTEĞİ

Türkiye’den kaçıp gitmek isteği son birkaç yılda özellikle orta sınıfların ana gündem maddelerinden biri. Bu konuda yapılan akademik çalışmalarda Türkiye’nin istikrarsız politik yapısı ve kendilerini kısıtlanmış hisseden kesimlerin varlığı kadar bu kesimlerin çocuklarının geleceğine ilişkin kaygıları da göç etme nedenleri olarak öne çıkıyor. Sevinç, günümüz dünyasında geçmişe kıyasla mobilize olmanın kolaylığını vurguladıktan sonra kaçıp gitme isteğinin nedenlerini şu şekilde ifade ediyor: “Koca memleket bu niteliklerden ibaret değil kuşkusuz, ancak iyi ve güzel olan her ne varsa görünmez hâle geldi; şirretliğin, kibrin, duyarsızlığın ve kinin, tozu kiri altında.  (…) Sıkıldı çocuklar. Daha fazla imkân var artık ellerinde. Burada bir gelecek görmüyorlar. Bana kalırsa hatalı ve fazla aceleci bir öngörü bu, ama hâl böyle. Yalnızca iş güç seçeneklerinden söz etmiyorum. Eğitimli orta sınıfın yaşam tarzı kaygısı, başlıca umutsuzluk nedeni. Gezi eylemlerindeki ‘bana karışma’ talebinin temsilcilerinden söz ediyorum. Türkiye’ye bakınca tarikatları ve eli palalı serserileri görüyorlar. Kaba sabalık, nobranlık, hoyratlık görüyorlar. İnşaat, top toprak görüyorlar. Trafikte kırmızı ışık yanınca duracak kadar olsun ‘uygarlaşmayı’ reddedenleri görüyorlar.” (s. 75)

Gençlerin çareyi ülkeyi terk etmelerinde bulmalarını Türkiye’ye özgü sebeplerle sıralayarak anlamaya çalışan yazar, kendi kişisel tarihinden verdiği örneklerle kaçıp gitmenin bir kurtuluş olamayacağını kaçılan yerde yaşanacak olası güçlükleri de vurgulayarak anlatıyor.  Bu yüzden daha kitabın başında şunu söylüyor: “Bugün sıklıkla dile getirildiği gibi ‘Türkiye’den kaçmak’ için değil, aksine bir an önce memlekete dönüp istediğim işi yapabilmek için gittim Londra’ya.”  (s.12).

 

“MUTLAK YALNIZLIK İÇİNDE PARASIZLIK”

Zincirleme bir etkileşimle eğitimli kesimlerin bir bir ülkeyi terk etmesinin geride kalanlarda yaratacağı hayal kırıklığı ve ülkenin böylece çoraklaşacak olması kitabın izleğinde yer alan diğer bir husus. “Taş yerinde ağırdır” mesajını örtük alarak kitabın genelinden alıyor okur. Murat Sevinç, Robert Fisk’le tesadüfen tanışmasını ve Fisk’in kendisine bu minvaldeki sözlerini de kitaba konu ediyor: “Çok efendi, kibar tavırla, coğrafyamızı ve Türkiye’yi iyi tanıdığını, çok sevdiğini, şahane bir ülkemiz olduğunu, mutlaka dönmem gerektiğini anlattı. ‘Eğer burada kalırsam, her ne iş yaparsan yap eninde sonunda ikinci sınıf muamelesi görürsün ve hiçbir zaman kendini çok iyi hissetmezsin’ dedi. Şunu ekleyerek; ‘İngiltere’nin sana ihtiyacı yok, ama ülkende yararlı olabilirsin, eğitimli insana ihtiyacınız var.’” (s.72)

Bir buçuk yıllık “göçmenlik” deneyiminin dil öğrenmek, farklı kültürlerden insanları tanımak kadar yazara kattığı bir şey daha var, o da zor koşullarda hayatta kalmayı öğrenmek olarak ifade edilebilir. Bu, bir bakıma göçmenliğin kısa süreli bir tatbikatını yapmak anlamına geliyor. Dil bilmeyen, paraya çevirecek bir vasfı olmayan ve kaçak olarak çalışmak zorunda  kalan milyonlarca göçmenin yaşadıklarının bir benzeri… Yazar bunu Türkiye’de tecrübe edilenle kıyaslayarak “mutlak yalnızlık içinde parasızlık” olarak ifade ediyor: “Orada deneyimlediğim parasızlık, Türkiye’dekinden farklıydı. Burada, başınız sıkıştığında birine gider, borç bulamazsanız bile hiç olmazsa çay kahve içip sohbet edersiniz. Yurtdışında yoksulluğun ileri bir evresi olan, ‘mutlak yalnızlık içinde parasızlık’ duygusuyla tanıştım. İlk zamanlarda en yoğun hissettiğim duygu buydu. Yalnızlık.” (s. 50)

 


“HAYATTA KALMAK İÇİN ÇALIŞMALIYIM”

Dil kursunun ücretini ve kaldığı süre içindeki masraflarını çıkarmak için neredeyse haftanın her günü çalışmak zorunda kalan yazar, bu sayede Londra’daki restoranlarda çalışanların koşullarına ilişkin gözlem ve kıyaslama yapma imkânı da buluyor. “Londra’da dokuz ayrı lokantada çalıştım. Biri Türk, diğer sekizi yabancı mutfaklardı. Yalnızca iki lokantada, akıl almaz bir biçimde emeğimin karşılığı olan bahşişler garsonlara verilmiyordu.” (s. 40). Bu kısımda üstü kapalı olarak Londra’daki Türkiyeli etnik ekonomiye de değinilmiş oluyor; çünkü etnik ekonomiler bir bakıma yeni gelen göçmenlerin hayatta kalmaları için bir sığınak görevi görürken bu ekonominin hızla gelişmesini sağlayan ucuz ve uysal emeği de kolayca bulmuş olurlar. “Orada çalıştığım beş buçuk ay boyunca, iki hafta dışında verilen yemek, pilav ya da makarnaydı. Dedim ya, adamcağız nereden sömüreceğini bilemez hâldeydi. (…) Üç beş kez et yemeği verildiğini hatırlıyorum; o da Ramazan ayındaydı. Müslüman ya bizimki, insafa gelmişti demek ki!” (s. 41).  


Etnik ekonominin içerisinde işletme sahibi olarak çalışmanın da kendine özgü zorlukları vardır. Göçmenliğin ilk yıllarında edinilen “hayatta kalmak için çalışmalıyım” motivasyonu bir süre sonra bir yaşam tarzı haline gelebilir. Aslında böylece göçmen beraberinde getirdiği ne kadar yaratıcı özellik varsa onları körlemekle meşguldür, çünkü ayakta durmaya çalışmaktan kendini gerçekleştirmeye zaman bulamamaktadır. Bu tür özellikleri yoksa bu sefer istikameti para kazanmaktan ibaret olan bir yaşam tarzını benimseyecek, bu defa bitmek tükenmek bilmeyen bir çalışma ve para kazanma hırsı esir alacaktır göçmeni. Murat Sevinç’in tanıdığı restoran sahiplerinden biri de böyle biridir, onlar sıfırdan başlayan ve belli bir servet eden göçmenler gibi yaşamlarını sürekli ertelemekle meşguldürler. Yıllar sonra ziyaret ettiği “patronunu” yine bıraktığı yerde bulur: “Aylarca, artık işi bırakacağını, gönlünce gezeceğini anlattı bana. Yıllar sonra Londra’ya gittiğimde uğradım. Oradaydı. Çok sevindi beni gördüğüne. Kahve içtik. İşi bırakacağını, gezmek istediğini söyledi! Nasıl çok kızabilirim ki bu insana, mümkün mü?” (s. 57).

           

MUTLAK YALNIZLIK

Bunun bir başka yansıması ise göçmenliğin cefa döneminden sefa dönemine geçenlerin bir başka deyişle sınıf anlayıp da bilinç olarak sınıf atlayamayanların başarı öykülerini her önüne gelene bıkmadan usanmadan anlatmalarıdır. “Biz de sıfırdan başladık ve bu hallere geldik” temalı hikâyeyi defalarca dinleyen kişinin ilk defa dinlemiş gibi tepki göstermesi teamüldendir. Kitabın yazarının yolu böyle Türkiyeli bir işverenin sahibi olduğu zincir restoranlardan birine düşer. “Dedikodu gibi olacak ama bu Türk lokantasının sahibi, haftada iki üç kez çalışanlarını toplayıp hayat hikâyesini anlatıyordu. Kabul, sıfırdan başlayıp olağanüstü başarıya ulaşmış. Etkileyici bir yaşamı vardı var olmasına da, bir kez dinleyince anlaşılan bir hikâyeyi defalarca dinlemek bezdiriciydi. O da öyle tatmin oluyordu belli ki.”  (s. 66).

Londra göçmenler açısından ilk yıllarda yaşamanın bir zor olduğu bir şehir olduğu kadar çok kültürlü yaşam tarzıyla bir o kadar da renkli bir şehirdir. “Mutlak yalnızlık” olmasa Londra’nın yoksulluğu daha bir dayanılabilir yoksulluktur. “Orada yaşadığım süre içinde, elimden geldiğince yararlanmak, görmek ve duymak gibi bir hevesim vardı. Tüm bunları, ayda kırk sterline, bolca yürüyerek ve sonrasında çalınacak bisikletim sayesinde yapabiliyordum.” (s. 42).

“Hey Garson”da yirmili yaşlarda Londra’nın çok kültürlü dünyasına ayak basan bir gencin farklılıkların birarada yaşamasına ilişkin deneyimine de yer veriliyor:  “Yalnızca eşya, ev, kıyafet farklılıkları değildi tabii, her ne demekse, o zihin terbiyesine yol açan. İnsanlar. Örneğin, İstanbul’da eşcinsel arkadaşlarım vardı ama bunu gizliyorlardı. Hele ki bizim muhitlerde açıkça o kimlikle yaşamak ne mümkün! Adı anılamıyordu belli ki. Ben biliyordum, onlar da benim bildiğimi biliyordu ama herkes biliyormuş gibi davranıyordu! (…) Oysa Londra’da o yaşta ilk fark ettiğim şeylerden biri, cinsel yönelimlerin başka türlü olabileceği, özgürce dile getirebileceğiydi. İlk karşılaşmalarımda ne yapacağımı bilemedim. Çok yadırgadım, şaşırdım. Hatta, anlamakta zorlandım. (s. 55).

 

ASGARÎ NEZAKETTE BULAŞABİLMEK

Kitap, sadece “bu ülkeden gitmenin vakti geldi” diyenlere seslenmiyor. Dışarıdan bir gözle bizim halimizi bize anlatıyor. Hey Garson’da Türkiye’de sosyal hayatta gördüğümüz nezaketsizliklere dair de “karşılaştırmalı dokundurmalar” yer alıyor. Murat Sevinç, ısrarla bu kabalık meselesini gündemde tutuyor. Bir taraftan da Türkiye’de kamusal alanda şahit olduğu tatsızlıkları böylece gündeme getiriyor.  “Bir de tabii, ‘lütfen’ ve ‘teşekkür ederim’ ifadeleri. İlk paragrafta, Türkiye’deki garsonlar kim bilir neler çekiyor, demiştim ya, işte o mevzu. Dilin ve davranışın parçası bunlar. Ben garsonlara nasıl davranılması gerektiğini ve Türkiye halkının bu konularda ne denli vahim durumda olduğunu Londra’da fark ettim. Vahametin çok önemli bir nedeni, her zaman altını çizmeye çalıştığım, karşısındakini ‘eşit kabul etmeme’ sorunundan kaynaklanıyor. (…) Türkiye’deyse ortalama bir lokanta müşterisi, garson yokmuş gibi davranır. Akıl almaz bir durum bu. Konuşmaz, teşekkür etmez, ‘lütfen’ demez, vesaire. Türkiye’de lokantaya gitmek, hele ki alışık olmadığınız bir mekânsa, pek çok açıdan eziyet aslına bakılırsa ancak beni en çok rahatsız eden ve sinirlendiren şey, müşterilerin garsonları görmezden gelmeleri. (s. 34).  Türkiye’de servis sektöründe çalışan insanların görmezden gelinmesine, kamusal alanda insanların birbirleriyle eşit ilişki kuramamasına birçok yerinde değiniliyor kitabın. “Bu yazı bir öneriyle, ricayla bitsin. Hani torun tombalak AVM’ye gidiyor ve acıkınca üst kattaki atıştırmacılara oturuyorsunuz ya… Hani siz o koridorlarda köftenizi yerken, çevrenizde üniformalar içinde birileri dolaşıyor, tepsilerinizi alıp götürüyor ve sonrasında sizin döküntülerinizi temizliyor… Hatırladınız mı o üniformalı kadın ve erkekleri? İşte o kadın ve erkekler bir iş yapıyorlar ve sizlerle eşit yurttaşlar. Bir gün olsun, o insanların ‘var’ olduklarını fark edip ‘merhaba’ diyebilir, teşekkür edebilir, hâl hatır sorabilirsiniz. Hiçbir farkınız yok. Eşitsiniz. Başka işler yapıyorsunuz yalnızca.”(s. 70).  

 Hey Garson, sadece Türkiye’nin yeni göç ikliminin aktörlerine seslenmiyor; gidenlere, gitmek isteyenlere ve kalanlara bir arada yaşamak için gerekli asgari nezaketi naif bir dille hatırlatıyor.

 

·       Bu yazı Göç Dergisi’nin Ekim sayısında kitap kritiği olarak yayınlanmıştır.

 

Yazar              :           Murat Sevinç

Kitabın Adı    :           Hey Garson!

Yayınevi         :           April Yayınları

Basım Yılı      :           2018

Sayfa Sayısı   :           99


 

 

GİK-DER Park Şenliği'nde faşizme ve ırkçılığa karşı güçlü mesaj

No comments

23 June 2026

Londra'nın Edmonton bölgesindeki Pymmes Park'ta bu yıl 16'ncısı düzenlenen GİK-DER Park Şenliği, farklı halklardan, kültürlerden ve inançlardan yaklaşık 5 bin kişiyi bir araya getirdi. "Irkçılığa ve Faşizme Karşı Birlik" temasıyla gerçekleştirilen şenlikte, yükselen ırkçılığa, faşizme, savaş politikalarına ve göçmen karşıtı uygulamalara karşı ortak mücadele çağrısı yapıldı.



21 Haziran Pazar günü gerçekleşen etkinlikte gün boyunca müzik dinletileri, kültürel gösteriler, çocuk etkinlikleri ve dayanışma faaliyetleri düzenlendi. Day-Mer, YÇKM, Tohum, Fabrika ve Kürt Halk Meclisi başta olmak üzere pek çok kurum stant açarak göçmen emekçilerin sorunlarını ve örgütlü mücadelenin önemini katılımcılara aktardı. Şenliğe kurumsal olarak katılan Afrika ve Sudan toplulukları da davul atölyeleri, geleneksel el sanatları ve bileklik yapımı gibi etkinliklerle kültürel renk kattı.

Stand Up To Racism, Londra Kiracılar Sendikası ve Göçmen İşçiler Sendikası da alanda aktif biçimde yer aldı. Konut krizi, güvencesiz çalışma koşulları ve göçmen emekçilere yönelik hak ihlalleri bu kurumların gündeminde öne çıktı.

GİK-DER Eşbaşkanı tarafından yapılan konuşmada ise, yakın zamanda Britanya ve Kuzey İrlanda’nın değişik bölgelerinde yaşanan ırkçı saldırılar ve faşist pogromlar örnek gösterilerek, ırkçılığa ve faşizme karşı mücadelenin ne kadar hayati olduğu vurgulandı. Göçmenleri, mültecileri ve farklı halklardan emekçileri hedef alan bu saldırıların tesadüf olmadığına dikkat çekilen konuşmada, faşist saldırılar karşısında sessiz kalınamayacağı, dayanışmanın ve örgütlü mücadelenin büyütülmesi gerektiği ifade edildi.

KURUMLARDAN ORTAK MÜCADELEYİ BÜYÜTME ÇAĞRISI
Haringey Belediyesi ve Göçmen İşçiler Sendikası adına konuşan Ata Berk, İngiltere'deki genel sendikalaşma oranının yüzde 20 civarında olduğunu, ancak Türkiyeli ve Kürdistanlı emekçilerde bu oranın yüzde 3'e kadar düştüğünü vurgulayarak çalışanları sendikaya katılmaya davet etti.

Tutsakların Sesi Platformu (TSP) adına yapılan konuşmada, tutsakların selamı katılımcılara iletildi. Daha özgür bir toplum mücadelesinde politik tutsakların unutulmaması gerektiği vurgulanarak, tutsaklara toplumsal sahiplenme ve dayanışmayı büyütme çağrısı yapıldı.

Britanya Demokratik Güç Birliği adına Doğan Genç tarafından yapılan konuşmada, GİK-DER Park Şenliği ve alanda bir araya gelen tüm katılımcılar selamlandı. Konuşmada, Britanya’da ve Avrupa’da yükselen ırkçılık, faşizm ve göçmen karşıtı politikalara karşı demokratik güçlerin ortak mücadelesinin büyütülmesi gerektiği vurgulandı. Halkların kardeşliği, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin ancak dayanışma ve örgütlü birlikle güç kazanacağı ifade edilerek, faşizme karşı yan yana durma çağrısı yapıldı.

Halkların İklim Zirvesi için Britanya’da bulunan HDP Milletvekili İbrahim Aydın da GİK-DER Park Şenliği’ne katıldı. Aydın, yaptığı konuşmada Halkların İklim Zirvesi’ne ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, Türkiye’deki güncel siyasal gelişmeler hakkında da katılımcılara bilgi verdi. Konuşmada, ekolojik mücadelenin halkların özgürlük, demokrasi ve eşitlik mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceği vurgulandı.
Konuşmacılar, Avrupa ve İngiltere'de güç kazanan aşırı sağ hareketlere ve yabancı düşmanlığına dikkat çekerek savaşın, yoksulluğun ve sömürünün derinleştiği bu dönemde halkların dayanışmasının her zamankinden daha kritik olduğunu dile getirdi. Young Struggle adına yapılan konuşmada gençliğin faşizme karşı mücadeleyi büyütmeye devam edeceği belirtildi.

Ali Tekbaş, Feryal Öney ve Grup Gençler'in sahneye çıktığı şenlikte binlerce kişi Kürtçe ve Türkçe ezgiler eşliğinde halaya durdu. 16. GİK-DER Park Şenliği, dayanışma, eşitlik, özgürlük ve halkların kardeşliği mesajlarıyla noktalandı.




Mültecilik: suç işledikçe görünür, ezildikçe görünmez olmak

No comments

20 June 2026

Heykel: Bruno Catalano


Tuncay Bilecen, tuncaybilecen@gmail.com

Bugün 20 Haziran, Dünya Mülteciler Günü…

Birleşmiş Milletler (BM) rakamlarına göre, 2020'nin sonu itibariyle dünyada 82,4 milyon mülteci veya sığınmacı bulunuyor. BM, mültecilği: "ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmeyen veya dönmek istemeyen kişi" şeklinde tanımlıyor.

Genel kullanımda “göçmen”, “sığınmacı”, “mülteci” kavramlarının karıştırıldığı ve zaman zaman birbirlerinin yerine kullanıldığı görülse de mültecilikte “zorunlu bir göç” olgusunun bulunduğunu ve “mülteciliğin” aynı zamanda hukuksal bir statü olduğunu belirtelim.

ASAYİŞ VE SOSYAL DÜZENE TEHDİT

Güvenlikçi politikaların, temel insan hakları ve hukuk devletinin önüne geçtiği günümüzde mültecilik ve mülteciler bir hukuksal statü olarak değil asayiş ve sosyal düzene bir tehdit olarak algılanıyor.

11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından yaygınlaşan güvenlikçi söylem, kapitalizmin yapısal ve döngüsel krizleri derinleştikçe hedef tahtasına en kırılgan ve kolay hedef olan göçmenleri koydu. Sağ popülizmin söylem dünyasında bereketli bir malzeme teşkil eden göçmenler artık her türlü fenalığın, bozulmanın, kötülüğün müsebbibi idi.

-       Ekonomi kötüye gidiyor?

-  Çünkü çok göçmen geldi, tüm yardımları alıyorlar. Bütçeni çoğu bedavadan geçinen göçmenlere gidiyor.

 

- Asayiş bozuldu, sosyal sorunlar var.

- Çünkü çok göçmen geldi. Toplumun yapısını, kimyasını bozdular. O yüzden ahlakımız da bozuluyor.

 

- İşsizlik artıyor.

- Çünkü çok göçmen geldi. Ucuza çalıştıkları için elimizdeki işleri de aldılar.

İNSAN-ALTI BİR KATEGORİ

Sağ popülist siyaset bu bereketli malzemeyi tepe tepe kullandıkça ekonomik kriz nedeniyle eski konforunu yitiren, güvencesizleşen ve gelir kaybına uğrayan kesimler için çok kullanışlı bir nefret objesi ortaya çıktı: göçmenler… 

British jobs for British workers” sloganının gölgesinde gerçekleştirilen Brexit referandumundan Fransa’dan, İsveç’e, İtalya’dan Almanya’da ırkçı partilerin tırmanışına kadar Batı dünyasında göçmenlerin söylem düzeyinde bir nefret objesi olarak kullanım alanının yaygınlaştığını görüyoruz. Burada “obje” özne olamamış, özne dahi kabul edilmeyen, edilgen, eğreti bir varoluşu sembolize ediyor. İrfan Aktan’ın gerçekleştirdiği söyleşide Tanıl Bora bu durumu şu şekilde ifade ediyor: Göçmenler insan-altı bir kategori gibi görülüyorlar. Kayıt dışı ve insan dışılar, kağıtsızlar, statüsüzler; bir ‘fazla’ veya ‘artık’ nüfus teşkil ediyorlar; onlara her şey yapılabilir. Bir yandan da müthiş bir tehdit kaynağı sayıldıkları için, üzerlerinde tepinilebilecek bir yığın olarak görülüyorlar. Kendilerini ‘yerli’ kabul eden, hasbelkader bir memlekette yerleşik olan insanların tehdit algılarına hitap etmeye çok elverişliler.”

"BEN GÖÇMENLERE KARŞI DEĞİLİM AMA BU KADARI DA FAZLA!"

Elbette göçmen, mülteci karşıtlığı ve düşmanlığını sadece sağ popülist siyasete mal edemeyiz. Dolaşıma girdikçe çoğalan ve yaygınlaşan bu söylemlerin her kesimden birçok alıcısı bulunuyor. Bu konudaki neşriyat arttıkça nefret kervanına katılanların sayısı da artıyor. “Ben göçmenlere karşı değilim ama bu kadarı da fazla!” diye başlayan yakınmalar, göçmenlere “artık” negatif ayrımcılık uygulanması gerektiğini hatırlatan tehditkâr cümlelerle bitiyor: “Hepsini göndereceksin geldiği yere!” Bu yönüyle mültecilik makul ve makbul vatandaşlığa da bir tehdit oluşturuyor. Dolayısıyla aynı suçu makbul vatandaşın işlemesiyle zaten potansiyel tehlike olan mültecinin işlemesi farklı yorumlara yol açıyor. Temel insan haklarına, hukukun en temel prensiplerinden biri olan suçta ve cezada yasallık ilkesine aykırılık teşkil etse de bunu savunan kişiler güvenlikçi bahanelerin arkasına kolayca sığınabiliyor.

SUÇ İŞLEDİKÇE GÖRÜNÜR, EZİLDİKÇE GÖRÜNMEZ OLMAK

Günden güne yayılan mülteci karşıtlığının ilginç bir boyutu da tekil örneklerle yapılan genellemelerin meselenin özünün kaçırılmasına yol açması… Bu sayede göçmenler şeytanlaştırılırken; ülkenin olmayan sınır politikası, olmayan göçmen politikası ve olmayan entegrasyon politikası tartışma konusu bile edilmiyor. Ezcümle, kamusal alanda göçmen tartışmaları meseleyi ortaya çıkaran nedenlerle değil, bu nedenlerin yol açtığı kriminal tekil örnekler üzerinden yapılıyor. Böylece sınıfsal piramidin en altında yer alan; güvencesiz, kayıtsız, kağıtsız, ucuz işgücü olan göçmenlerin sınıfsal konumları da kendileri gibi görünmez hale geliyor. Ne yazık ki milyonlarca yoksul göçmen ancak suç işlediklerinde görünür oluyorlar.  

Yazıyı, Kemal Siyahhan’ın mülteci kitabından, bir Afgan mülteci olan Abdülmelik’in sözleriyle bitirelim: “Dünyanın neresine giderseniz gidin iyi koşullar bulsanız bile en az beş on sene çekersiniz, koşullar kötü giderse inanın köle olmak mülteci olmaktan çok daha iyidir çocuklar.”

 

Sınırların ve pasaportların olmadığı bir dünya özlemiyle… 

AB Parlamentosu'ndan Göç Politikalarında Sertleşme Adımı

No comments

19 June 2026

AB Parlamentosu, iltica başvurusu reddedilen göçmenlerin daha hızlı sınır dışı edilmesini ve üye ülkelerin AB dışında geri dönüş merkezleri kurabilmesini öngören yeni düzenlemeyi kabul etti. İnsan hakları kuruluşları ise düzenlemenin göçmen haklarını zayıflatacağı uyarısında bulunuyor.



Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği'nin göç politikasını önemli ölçüde sertleştirecek yeni bir düzenlemeye onay verdi. "Geri Dönüş Tüzüğü" (Return Regulation) olarak adlandırılan düzenleme, iltica başvurusu reddedilen kişilerin ve vize süresini aşan yabancıların sınır dışı edilme süreçlerini hızlandırmayı amaçlıyor. Düzenleme ayrıca AB üyesi ülkelere, göçmenlerin tutulabileceği AB dışındaki geri dönüş merkezleri kurma imkânı tanıyor. 

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, yeni düzenlemenin geri dönüş süreçlerini daha hızlı ve etkili hâle getireceğini savundu. AB ülkeleri uzun süredir, iltica başvurusu reddedilen kişilerin ülkelerini terk etmelerini sağlamada zorluk yaşadıklarını belirtiyor. Düzenleme yürürlüğe girmeden önce AB üyesi 27 ülkenin nihai onayından geçmek zorunda. 

Düzenleme, Avrupa'da 2015-2016 yıllarında yaşanan kitlesel mülteci hareketlerinden sonra giderek sertleşen göç politikalarının son halkası olarak değerlendiriliyor. Son yıllarda birçok AB ülkesinde göç karşıtı söylemlerin güç kazanması ve aşırı sağ partilerin yükselişi de bu süreci hızlandıran etkenler arasında gösteriliyor. 

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Turk ise düzenlemeye eleştirel yaklaştı. Turk, yeni kuralların gözaltı uygulamalarını genişletebileceğini, AB dışındaki geri dönüş merkezlerinin yaygınlaşmasına yol açabileceğini ve zorla geri göndermelere karşı mevcut güvenceleri zayıflatabileceğini belirtti. İnsan hakları örgütleri de düzenlemenin göçmenlerin temel hakları açısından ciddi riskler taşıdığı görüşünde. 


Kaynak: Reuters

Belfast’taki bıçaklı saldırının ardından göçmenlere yönelik ırkçı şiddet tırmanıyor

No comments

10 June 2026

Kuzey İrlanda’nın Belfast kentinde gerçekleşen bıçaklı saldırının ardından göçmenlere yönelik saldırılar ve ırkçı protestolar büyüdü. Evler ateşe verildi, göçmen aileler mahallelerini terk etmek zorunda kaldı.



Belfast’ta pazartesi gecesi meydana gelen bıçaklı saldırının ardından başlayan olaylar, kısa sürede göçmen karşıtı şiddet dalgasına dönüştü. Sudan kökenli ve mülteci statüsüne sahip olduğu belirtilen bir kişinin saldırıyla suçlanmasının ardından yüzlerce kişi sokaklara çıkarak göçmenleri hedef alan protestolar düzenledi. Bazı bölgelerde maskeli grupların “Yabancılar dışarı” sloganları attığı bildirildi.

Olayların ardından özellikle göçmen ailelerin yaşadığı mahallelerde ciddi saldırılar yaşandı. Kentte 20 yıldır yaşayan Afrikalı bir ailenin evinin camları kırılırken, Ukraynalı bir genç kız ailesinin evine yönelik kundaklama girişiminden son anda kurtuldu. Çok sayıda ev, araç ve bir otobüs ateşe verildi. Polis, saldırıların doğrudan göçmenleri ve etnik azınlıkları hedef aldığını açıkladı.

Kuzey İrlanda Polis Şefi Jon Boutcher, yaşananları “toplumsal bir utanç” olarak nitelendirirken, sosyal medya üzerinden nefret söylemi yayan kişilere karşı soruşturma başlatılacağını duyurdu. İngiltere Başbakanı Keir Starmer ise olayları “ırkçı şiddet” olarak tanımladı ve toplumu kutuplaştıran aşırılıkçı gruplara karşı önlem alınacağını söyledi.

Göçmen hakları savunucuları ise Belfast’taki olayların yalnızca bir güvenlik meselesi olmadığını, Avrupa genelinde yükselen göçmen karşıtı siyasetin yeni bir yansıması olduğunu belirtiyor. Özellikle savaş ve yoksulluk nedeniyle ülkelerini terk eden sığınmacıların, şiddet olaylarının ardından yeniden hedef haline geldiğine dikkat çekiliyor.

Polis, olaylar sırasında iki memurun yaralandığını ve bölgede güvenliği sağlamak için ek kuvvetlerin görevlendirildiğini açıkladı. Ancak göçmen toplulukları arasında korku sürüyor. Birçok aile çocuklarını okula göndermemeyi tercih ederken, bazı göçmenlerin geçici olarak bölgeden ayrıldığı bildiriliyor.

Kaynak: BBC

Bizim ne işimiz var burada!

8 comments

08 June 2026

Güzel kardeşim mis gibi işin, şahane maaşın var; orada düzenin kurulu, ne işin var Londra’da? Buranın havası hava değil, canım memleketimin yeşili ayrı yeşil denizi ayrı deniz, ne ararsan elinin altında, boş ver sen kal ülkende... Yıllarını göçmen olarak yurt dışında yaşamış bazı güzidelerimiz başka diyarlara göç etme niyeti olanlara böyle akıl veriyor bazen.



                                                                                                          Charlie Chapter


Öyle mi? Buyurun o zaman sizi alalım güzel yurdumuza...


Göçmenliğimin ilk günlerinde bir tanıdık vasıtasıyla Türkçe yayınlanan bir gazeteye iş görüşmesine gitmiş, çok bilmiş beyefendiye CV'mi uzatmıştım. Şöyle bir göz ucuyla bakmıştı cv'me ve sonra bana "Burası öyle bir memleket ki hanımefendi, havalimanına iner inmez şimdiye kadar yaptığınız her şeyi unutmalısınız, burada cv'nizin ne kadar iyi olduğunun bir önemi yok" demişti.

Burası bambaşka bir dünyaydı ve ben özgeçmişimle birlikte burada bir böceğe dönüşmüştüm. Usulca cv'mi önünden alıp çantama geri koyup sonra da esenlikler dileyerek yanından uzaklaşmıştım.


Izgarada bacon pişiyordu ve kafede son ses Sibel Can çalıyordu. İngiliz müşteriler “kapa artık şu müziği” diyor, patron kimseyi iplemiyor müziğin sesini sonuna kadar açıyordu. Londra'nın göbeğinde kimliğinin hakkını veriyordu abimiz. Büyük dayım bir görüşmemizde "kızım sen caaanım plazadan çık, kafede çalışmaya başla olacak iş değil" diye burun kıvırmıştı yeni kariyerime. Ben ise kafedeki mesaime doğru ilerlerken kendimi Stanley and Iris filmindeki Jane Fonda kadar güçlü ve gururlu hissediyordum.  Alnımın teriyle çalışmamın nesi tuhaftı? Değişik insanlar görüyor onları izliyor küçük notlar alıyordum arada. Her şey gayet normal ve güzeldi bence.

Bir keresinde çok sevdiğim Londra'ya turist olarak geldiğimde, caddenin birinde gecenin bir vakti mini eteğimle kendimi bir aşağı bir yukarı nedensizce koşarken bulmuştum. O zamanların sevgilisi şimdilerin çocuğumun babası yarim, deli danalar gibi koştuğumu görünce bana “ne yapıyorsun?” diye sormuştu gülerek, "ben bu ülkede kendimi çok özgür hissediyorum!" diye haykırmıştım. Gezi'den hemen sonraydı.  Özgürlüğümün kısıtlandığını daha çok hissetmeye başladığım günlerdi.  Beyaz yakalılar dünyasındaki çetrefilli ilişkiler ve etrafımdaki insanların samimiyetsiz tavırları derken her şey bir araya gelmiş, yoğun bıkkınlık hissiyle kaçmış buralara gelmiştim. Üstelik geldiğimde her şey bugünkü kadar kötü de değildi canım memleketimde. Hayatımın öngörüsüydü belki de ve göçme kararı almıştım.

İlk işim tezgâhtarlıktı. Afrika kumaşları satılan minik bir dükkândı. Siyah tenli beyaz dişli bir arkadaşımla beraber dükkânı açıp kapıyorduk. Esnaf olmuştum. Kendi kendime dükkânın önüne iki iskemle bir de tavla attık mı, bir de demlik ve çaydanlık ayarladım mı bu iş tamam, diyordum. Özgür ve mutluydum; geleceğe güvenle bakıyordum fakat tezgâhtarlık konusunda pek muvaffak olamamıştım. İnci dişli güzel kardeşim benimle iletişim kurmamış, beni biraz incitmişti ama olsundu.  Günü gelecek tüm bunları bir yerde yazacaktım. Hayatı boyunca pek fazla dibe batmamış biri olarak bunlar heybeciğime attığım bir avuç malzeme, geleceğe  manidar bir yatırım gibi geliyordu. Hem pek çok yazar çizer hep zor günlerden geçmemiş miydi; işte bunlar da benim o günlerimdi.

Evde kuru fasulye pilav pişiyor, cacıkla rakı içiliyor, Neşet Ertaş dinleniyordu.  Çok şükür bu yaştan sonra asimile olacak halimiz yoktu. Yerimiz yurdumuz belliydi. Londra'nın göbeğinde vatanımızın geleceği için oy kullanırken gözümüzden hıçkırıklı gözyaşı dökmüşlüğümüz vardı. İnsan gurbette daha farklı oluyordu. Güreş müsabakasında dünya birincisi olmuşken ve ay yıldızlı bayrağımız en yukarıya taşınırken hissedilen tüylerin diken diken olma hali gibiydi gurbette oy verme.  

Bence havalimanları bir şehir ve ülke hakkında pek çok ipucu verir. Vatanıma her gittiğimde daha havalimanında bile birçok farklılık hissetmeye başlamıştım. Orada kalan dostlarım arkadaşlarım zaten değişimin artık daha hissedilir olduğundan söz ediyorlardı. Sen uzaktan maval okuma diyenler oluyordu elbette ama hepimizin bildiği üzere bazı şeyler uzaktan daha iyi fark edilebiliyordu. Üzülüyorduk, çok üzülüyordum. Kaçıp gideceğine ülkende kalsaydın diyen dostlarımın da ülkemizde benim gibi üzülmek dışında bir şeyler yaptığına bir eyleme geçtiğine şahit olamamıştım. Olsun onlar benden daha vatanseverdi; çünkü Türkiye sınırları içindeydiler.


Sonra birçok arkadaşım bana göç etme niyetinden bahsetti. Kimseye sakın gelme demedim. Aksine herkese bildiğim kadarını anlattım, onlara elimden geldiğince cesaret vermeye çalıştım. Ben yapabildiysen siz de yapabilirsiniz dedim, dönmek isteyene gitme, dayan dedim. Bir avukat mesleğini burada yapamayacağını bile bile buralara gelmeyi göze aldıysa mutlaka bunun bir nedeni vardır. Yılların mühendisi ben bisikletle pizza dağıtıcam diyorsa bir şeyler canına tak etmiştir. Bir yazar çocuğunu alıp başka dillere doğru yollara düşüyorsa, bir marangoz bana orada daha çok değer verirler diyorsa ya da bir kız çocuğu kendini daha özgür hissetmek için, bir erkek çocuğu baskılara dayanamadığından, bir öğretmen yıllardır atanamadığı ve aç kalmak istemediği için buralara geliyorsa birilerinin gözü dönmüş ve bir şeyler ters gidiyor demektir. Birileri oralarda mutsuz demektir. Hakkettiği mutluluğu aramak isteyen canım insanlara “ne işin var buralarda ya da ne işin var oralarda?” deniyor.

Bir kız çocuğu ve bir kız çocuğunun annesi olarak ben kararımdan ötürü mutluyum. Başka bir ülkede, o ülkenin vatandaşı bile değilken daha çok saygı duyulduğunu hissediyorum. Kendi ülkemde duymadığım kadar çok teşekkür ediliyor, özür dileniyor. Ya sıradayken kuyruktayken birinin araya kaynamaması bile birini huzurlu hissettirir mi? İnşaatın altından geçerken kafama tuğla düşer mi diye endişelenmemek, yaya kaldırımdan geçerken bu araba acaba durur mu diye düşünmemek, daha birçok gündelik ve basit örnek sıralanabilir elbette... Bunlar kendimi iyi ve huzurlu hissettiriyor. Sırf bu nedenlerle bile evet bizim işimiz var buralarda. Gönül ister ki vatanımıza aynı iç huzuruyla yasayabilecek günler gelsin, hepimizin güneşli günleri olsun.


İngiltere ve Fransa’dan göçmen geçişlerini azaltmak için yeni anlaşma

No comments

24 April 2026

İki ülke, Manş Denizi üzerinden yapılan düzensiz geçişleri azaltmak amacıyla üç yıllık ve milyonlarca euroluk yeni bir iş birliği planı imzaladı.



İngiltere ile Fransa, Manş Denizi üzerinden küçük teknelerle yapılan düzensiz göçmen geçişlerini azaltmak amacıyla üç yıllık yeni bir anlaşmaya imza attı. Anlaşma kapsamında Fransa kıyılarında güvenlik önlemleri artırılacak, daha fazla polis görevlendirilecek ve ileri gözetleme teknolojileri devreye sokulacak.

İngiltere, anlaşma çerçevesinde yüz milyonlarca sterlinlik finansman sağlayacak. Bu kaynak, sahil güvenliği ve kaçakçılıkla mücadele faaliyetlerini güçlendirmek için kullanılacak. Ayrıca drone ve helikopter gibi araçlarla gözetim kapasitesi artırılacak.

Yetkililer, 2026 yılı itibarıyla geçişlerde belirli bir düşüş yaşandığını belirtirken, yaz aylarının yaklaşmasıyla birlikte göç hareketliliğinin yeniden artabileceğine dikkat çekiyor.

Öte yandan insan hakları savunucuları, anlaşmanın göçün temel nedenlerini ele almadığını ve daha tehlikeli geçiş yollarını teşvik edebileceğini savunuyor. 



Göç kararı alırken en çok yapılan beş yanlış

No comments

07 April 2026

Bu yazıda, göç kararının alınmasından göç edilene kadar geçen süreçte en çok yapılan beş yanlışa değineceğiz.



 Göç yazınında kimler göç eder? sorusuna verilen cevaplar muhteliftir. Bir kişinin göç etmesi için; beşeri (eğitim ve vasıf), finansal (para), sosyal (tanıdık, akraba vs) sermayelerden en az birine sahip olması beklenir. Bunun yanı sıra kişinin fiziksel engelinin olup olmadığı, yaşı, kişilik özellikleri, geçmiş göç deneyimleri gibi birçok faktör göç kararı almasında etkili olur.

Göç etmede cesaretlendirici rol oynayan bazı faktörler de vardır. Örneğin göç etmiş akrabaların veya tanıdıkların olması cesaretlendirici rol oynayabilir. “Onlar yaptıysa ben de yaparım”, “bir deneyeyim ne kaybederim ki” gibi ruh halleri göç kararını perçinleyebilir.

 Bu yazıda, göç kararının alınmasından göç edilene kadar geçen süreçte en çok yapılan yanlışlara değineceğiz.


 1) “KERVAN YOLDA DÜZÜLÜR, HELE BİR YOLA KOYULALIM, GERİSİNİ YOLDA HALLEDİRİZ”

En sık yapılan yanlışlardan biri, göç edilecek ülkeye ilişkin yeterince bilgi  sahibi olmadan, yeterli hazırlık yapılmadan yola koyulmaktır. Cahil cesareti diyebileceğimiz bu tutumun içinde olanlar, “herkes nasıl hallettiyse, ben de bir şekilde hallederim” diyerek kendisini motive edebilir. Ancak gerçekçi bir analiz yapmamak ileride doğacak birçok sorunun ana nedenidir.

 

2)  “TANIDIKLARIM VAR NASIL OLSA BAŞIM SIKIŞTIĞINDA YARDIMCI OLURLAR?”

Elbette akrabalar ve tanıdıklar göç edenlerin yaşamlarını kolaylaştırırlar. Göç edilen yerin seçiminde sosyal bağlantılar son derece etkilidir. Ancak bu, söz konusu sosyal bağlantıların her zaman beklentilerinizi karşılayacağı anlamına gelmez.

Gelin bu konuya yakından bakalım. Yaptığım göçmen görüşmelerinde sosyal bağlantı soruları muhakkak yer alır. “Göç ederken ve ettikten sonra burada yaşayan bir tanıdığınız var mıydı? Size yardımcı oldu mu?” gibi sorulara görüşmecilerin çok büyük bir kısmı “evet” cevabını verirler. “Peki, şimdi aranız nasıl?” diye sorduğumda, görüşmeci bu sırada derin bir nefes alır ve genellikle “artık pek görüşmüyoruz”, “aramız pek iyi değil”, “kavga ettik” gibi cevaplar verir. Bunun birçok nedeni vardır; örneğin göç eden kişinin geleceği ülkedeki gündelik hayatı, ekonomik ve sosyal ilişkileri pek hesaba katmaması bunlardan biridir. Burada empati yoksunluğu karşılıklı çatışmanın en önemli sebebidir. Ev sahibi, göç eden kişinin alışık olmadığı bir kültürle karşı karşıya olduğunu unutur, göç eden kişi ise ev sahibinin kendi ülkesindeki gibi davranmasını bekler. Velhasıl kaçınılmaz olan bu çatışmalar, dargınlıklara dönüşebilir.

 

 



3)     “DİLİM İYİ DEĞİL AMA BİRKAÇ AYDA HALLEDERİM NASIL OLSA”

Dil yeterliliği, göç konusundaki en önemli parametrelerden biridir. Çünkü göç edilen ülkenin dilini bilmek o ülkeye uyum sağlamayı ve iş bulmayı çok daha kolay hale getirir. Ancak dil sorunu varsa kişi potansiyelinin altında işlerde çalışacağı gibi hayatının büyük bir kısmında “etnik ekonomi sömürüsü”ne maruz kalabilir.

“Dil bilmiyorum ama atla deve değil, birkaç ayda hallederiz” diyerek göç edenlerin büyük çoğunluğu ne kadar zor bir karar verdiklerinin farkında bile olmuyorlar. Bunun cezasını da çok uzun yıllar potansiyellerinin çok altında işlerde, uzun süreli ve ucuz işgücü olarak çalışarak ödüyorlar.

Dil, birkaç ayda öğrenilemeyeceği gibi bu şekilde yoğun bir çalışma hayatına giren kişi dil öğrenmek için zaman ve ortam bulamayabilir. Etnik ekonomi içinde kalan binlerce göçmen maalesef aradan geçen onlarca yıla rağmen hâlâ bulunduğu ülkenin dilini tam olarak konuşamamaktadır.

 

4)    “SOSYAL MEDYADAN YETERİNCE BİLGİ SAHİBİ OLDUM.”

Sosyal medyada göçmenlerin işlerini kolaylaştıracak çok değerli içerikler yer alıyor. Bu tür tecrübe paylaşımları sayesinde birçok göçmen aynı hatalara düşmeden veya verilen ipuçlarını kullanarak onlar için yeni olan ülkenin işleyişi hakkında çabucak bilgi sahibi olabiliyorlar. Ancak burada da olguların genellenmesine ilişkin kafa karışıklıkları ortaya çıkıyor. Örneğin birinin “beş dakikada banka hesabı açtım”, “bir günde ev kiraladım”, “üç günde sigorta numaramı aldım” türünden videosunun izleyerek cesaretlenen kişi göç ettikten sonra kazın ayağının hiç de öyle olmadığını görebiliyor. Aynı şekilde göçmenlerin oluştukları sosyal medya gruplarındaki paylaşımlarda bilgi kirliliğinden geçilmiyor veya özel olguların genellenmesinden dolayı yanlış yönlendirmeler söz konusu olabiliyor.

 




5) “BENİM GİBİ GÖÇ EDENLER NASIL BULDUYSA BİR ŞEKİLDE BİR İŞ BULURUM.”


En sık düşülen hatalardan biri de kişinin işini hazır etmeden göç etmesidir. Burada da yolun başında genellikle iyimser bir hava hakimdir. “Nasıl olsa iş bulurum, açıkta kalacak değiliz ya” şeklindeki düşünce, sermayeden yenen günlerin sayısı artıp bulunulan ülkedeki koşulların hiç de beklendiği gibi olmadığı görüldükçe yerini endişeye bırakır. Bu sefer, panikle potansiyelin çok altında işler aramaya girişilebilir. Burada dikkat edilecek bir başka husus ise, insanların bu çaresizliğinden yararlanan simsarların eline düşmemektir. Sözünün ettiğimiz bu simsarların oraya daha önce göç eden aynı toplumun üyesi olduklarını hatırlatmaya gerek yok sanırım.

Özetle; beşeri, fiziksel ve sosyal sermayelere sahip olsun ya da olmasın göç kararı vermeden önce kişilerin mevcut durum analizlerini de iyi yapmaları gerekir. “Orada nerede yaşayacağım?”, “Sosyal çevrem nasıl olacak?”, “Uyum sorunu yaşar mıyım?”, “Geçimimi nasıl sağlayacağım?”, “Ekonomik olarak zorlanırsam bunun üstesinden nasıl gelebilirim?”, “yeni ülkenin ekonomik, siyasal, bürokratik yapısı hakkında yeterince bilgi sahibi miyim?” gibi birçok sorunun cevabına ilişkin kafa yorulmazsa daha sonra hayal kırıklıkları yaşanabilir.

Sözünü ettiğimiz mevcut durum analizi, nesnel koşulları hesaba katıp bunun üzerine kişinin kendi potansiyelini teraziye gerçekçi bir şekilde koyabildiği ölçüde başarılı olacaktır. Aksi takdirde göç sonrasında umulanla bulunan arasında bir uçurum oluşması kaçınılmazdır.


* Sizin göçmenlik deneyiminiz nasıldı, yorumları aşağıya bekliyoruz...  



İngiltere’de yaşamanın olumlu ve olumsuz yanları nelerdir?

1 comment

02 April 2026

Bu yazıda, İngiltere'de yaşamanın olumlu ve olumsuz yanlarını sorduğum görüşmecilerin sözlerine yer veriyorum. Güvenlik, huzur, istikrar, dünya vatandaşı olmak olumlu yönler olarak öne çıkarken yalnızlık ve memleket özlemi olumsuz yanlar olarak zikredilen başlıklar arasında yer alıyor. 

Tuncay Bilecen





Regent’s University’de misafir araştırmacı olarak bulunduğum sırada Türkiyeli göçmenlerin geri dönme eğilimleri ve geri döndükten sonra neler yaşadıklarına ilişkin bir alan araştırması yaptım. Türkiye’den Birleşik Krallık’a Göçler kitabında topladığım bu araştırma sırasında  görüşmecilere sorduğum sorulardan biri de iki ülkeye ilişkin olumlu ve olumsuz izlenimleriydi.  

Kuşkusuz göçmenler Türkiye ve Birleşik Krallık’a ilişkin değerlendirmelerde bulunurken kendi kişisel tarihlerinden, göç deneyimlerimden yola çıkmaktadırlar. Dolayısıyla bu soruya verilen cevaplar bir bakıma göç etme nedeni, uyum süreçleri, çalışma ilişkileri, sosyalleşme biçimleri, politik görüş, dini inanç, değerler ve tutumlar, aile ve akrabaya yakınlık, kişisel özellikler gibi birçok faktörü içinde barındırıyordu. 

İNGİLTERE'DE YAŞAMANIN OLUMLU YÖNLERİ

Katılımcıların Birleşik Krallık’ta yaşamanın olumlu yanlarına ilişkin yaptıkları değerlendirmeleri; öngörülebilirlik, yaşam kalitesi, güvenlik, istikrar, sistemin iyi işlemesi, ulaşımda rahatlık, yeşil çevre, parkların çok olması, kültür sanat etkinliklerinin bolluğu, diğer ülkelere kolay ve ucuz ulaşım, çok kültürlülük şeklinde sıralayabiliriz.

Örneğin 59 yaşındaki bir kadın görüşmeci, yaşadığı kent olan Londra’ya dair yaptığı değerlendirmede yukarıda sözü edilen birçok faktörü sıralıyordu:

“İngiltere’nin olumlu yanları bana göre öngörülebilirlik; yarın, öbür gün, gelecek ay, gelecek sene konusunda daha emin olmak. Gelecekle ilgili tahmin edilebilirlik ve güvenlik. Geceleyin polis evimi basıp beni tutuklamayacak.  Ondan sonra elektriklerin kesilmesi çok muhtemel değil. Hakkımda dava açılması pek mümkün değil. Yarın evden çıktığımda evin önünde bir çukur bulmayacağım. Bunlar beni ilk geldiğimde çok etkilemişti, kalıcı ve değişmeyeceğini bildiğin şeylerin olması, istikrar. Belli mekanizmalar, belli kurumlar, belli şeyler bugünden yarına asla değişmez. Bu bana müthiş bir dinlenme imkânı veriyor. (…) Geçim sıkıntısını hallettikten sonra ancak bu istikrarı yakalayabiliyorsunuz. İki bilgiye ulaşabilme… İstediğiniz bilgiye istediğiniz zaman ulaşma hakkı. Üç, kültürel olarak da gerçekten zevk alıyorum, en büyük zevklerim sinemaya gitmek, tiyatroya gitmek, konserlere gidiyorum, sergileri geziyorum. Ve bunu böyle büyük bir şey yapıyor gibi yapmanıza gerek kalmıyor. Dört, yaşam kalitesinin iyiliği… Bu şehirde istediğim yere istediğim şekilde tahmin edilebilir bir zamanlarda gidip spor, yüzme her türlü imkândan parasıza yakın bir düzeyde yararlanabilirsiniz. Aynı şekilde sağlık imkânları… İnsana önem verilmesi, bireyin hakkının önemli olduğu bir yer burası. Bir şikâyetiniz olduğu zaman milletvekiline mektup yazıyorsunuz, o size belki kişisel olarak yazmıyor belki ama imzalı bir cevap göndermek zorunda. Milletvekili benim kapıma geliyor ve onunla Brexit tartışabiliyorum. Bunlar istisnai şeyler değil, oluyor ve bunlardan da çok memnunum”

 GÜVENLİK DUYGUSU

Bu görüşmecinin dile getirdiklerinin başında Londra’ya ilişkin sıraladığı güvenlik ve öngörülebilirlikle ilgili olumlu faktörler Türkiye’de bulamadığı için göç etmesine sebep olan faktörlerdir. Çalışmanın ilgi çekici sonuçlarından biri de bu husustur. Çoğu göçmen için politik nedenlerden kaynaklanan “güvenlik endişesi” Türkiye’yi terk etmenin temel nedenlerinden biridir. Dolayısıyla Birleşik Krallık’ta bireysel anlamda elde edilen ve hissedilen güvenlik duygusu birçok katılımcı tarafından olumlu bir unsur olarak zikredilmiştir.

Başka bir kadın görüşmeci ise kültürel yaşamın zenginliği, ucuz ve kolayca seyahat edebiliyor olmak Londra’da yaşamanın en önemli avantajları arasında sıralıyor:

“Sosyal yaşam olanakları, bunun içinde sporu, pilatesi, eğitimler, sanat, meditasyon burada daha yaygın daha uygun fiyatlarda. (…) Onun dışında seyahat burada daha iyi… İki saatte İtalya’dayız. Prag’a baktım, 30 pounda bilet buldum. İki sigara parasına Prag’a gidiyorum” (Kadın, 34).

Kadın görüşmecilerin birçoğu Londra’da kadın olarak yaşamanın daha özgür ve güvenli hissetmelerine yol açtığını ifade etmiştir. “Londra her zaman, bir kadın olarak kendimi güvende ve medeni insanların arasında olduğumu hissettirdi bana” (Kadın, 45).

YALNIZLIK VE AİLE HASRETİ

Katılımcıların Birleşik Krallık’ta yaşamanın olumsuz yanlarına ilişkin yaptığı tespitlerde en çok zikrettikleri husus yalnızlık olmuştur. Aileden, tanıdıklardan ve arkadaşlardan uzak kalmak ve buna bağlı olarak yalnızlık yaşamak çalışmada geri dönüş sebepleri arasında da sıkça söz edilmişti. Anavatan ile duygusal bağ kurmak, geride bırakılan aile bireylerini özlemek yalnızlık duygusunu pekiştirmektedir. “Buradaki kötü yönler sadece yalnızlık ve aile özlemi… Arkadaşlarım var görüştüğüm kişiler ama çocuklar dostlarım gibi değil. Ailemi özlüyorum. Kardeşlerimi özlüyorum. Benim için buranın en kötü tarafı bu” (GD12, Kadın, 46).

“İngiltere’de yaşamanın kötü tarafları iklimi ve aile ve akrabaların burada olmaması” (GD13, Kadın, 34).

“Yalnızlık sanırım. (düşünüyor) Evet yalnızlık… Burada arkadaşların oluyor ama ilişkiler çok sınırlı ve mecburi oluyor” (GD10, Kadın, 38).

Göçün ardından yıllar geçmiş olmasına rağmen görüşmeciler Türkiye’de kurdukları ilişkilerin daha güçlü ve kalıcı olduklarını düşünmekte, Birleşik Krallık’ta kurulan ilişkilere ise geçici veya zorunluluk olarak bakmaktadırlar. Bir diğer kadın görüşmeci göçün ardından Türkiye’deki gibi ilişki kurulamamasını ülkelerin farklı kültürlere sahip olması ve Londra’nın yoğun tempolu hayatıyla açıklamaktadır.

“Biz sıcak insanlarız. Gece benim arkadaşlarım toplanıp gelirlerdi mesela. Gece toplanıp kısır partisi yaparız. Burada zor. Çünkü hayat çok koşturmacalı. Herkesin bir sürü işi var. İngiliz bir arkadaş Türkiye’de bizi ziyaret etmişti, şaşırdı. ‘Why is life so slowly?’ (Hayat neden çok yavaş akıyor?) dedi. Ben Adanalıyım. Adana’da insanlar uzun süreli çalışırlar. Ama çalışma aralarında oturur tavla atarlar. O mutluluk o coşku yok burada. Burada insanlar daha mutsuzlar, bunun farkında da değiller. Ne kadar mutsuz olduklarını bilmiyorlar” (GD2, Kadın, 56).


YÜKSEK KİRA ÜCRETLERİ

Görüşmecilerin Londra’ya ilişkin olumsuzluk olarak dile getirdikleri bir başka husus ise şehrin pahalı olmasıdır. Ancak bazı görüşmeciler ücretlerle kıyaslandığında kira fiyatları hariç Londra’da özellikle yiyecek, içeceklerin Türkiye’ye göre çok ucuz olduğunu belirtmektedir. “Londra’nın kötü yanları; çok yoğun, stresli, devamlı bir koşturmaca var. Bir şeylere yetişmeye çalışıyorsun. Pahalı bir şehir” (GD17, Kadın, 37).

“İngiltere’nin olumsuz yanı kiralar çok yüksek. Türkiye’de ayakta kalmanız daha kolay. İngiltere’de ise paranız olsa bile düşük geliriniz varsa, dört kişilik bir aileye İngiltere hükümetinin belirlediği para 29 bin pound. Benim gördüğüm bu parayı bir Ankara Anlaşmalının kazanması çok zor” (GG8, Erkek, 40).       

İKLİM FAKTÖRÜ

Bazı görüşmecilerin geri dönme nedenleri arasında saydığı iklim faktörü de Birleşik Krallık’a ilişkin olumsuzluklar arasında zikredilmektedir. Türkiye’de dört mevsimi, güneşli günleri yaşamaya alışanlar için Londra’nın gri gökyüzü ve sürekli yağmurlu havası depresyon nedeni olarak görülmektedir. GG5, bu soruya verdiği yanıtla Londra’nın iklimiyle insanını bir tutmaktadır.

“Ama buranın havası kötü yani kardeşim. Ne yapayım, soğuk, yağmurlu… Gri olmasından kaynaklı insanlar depresifler… Bir de bizim memleketin insanlarının sıcaklığı başka bir şey” (GG5, Erkek, 41). 

İklime de alışamadığı için Türkiye’ye dönen GK3, Türkiye’de daha mutlu uyandığını ifade etmektedir.


“Burada mutlu olmak için avutmak zorunda kalmıyorum kendimi. Mutlu uyanıyorum, mutlu kalkıyorum, mutlu yaşıyorum burada. Orada hep böyle karanlık olması beni çok etkiliyordu” (GK3, Kadın, 43).  


* Sizin için İngiltere'nin olumlu ve olumsuz yanları neler? Yorum bölümünde paylaşabilirsiniz. 😊


© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan