Showing posts with label kitap. Show all posts
Showing posts with label kitap. Show all posts

Ressam Metin Şenergüç'ün aforizmalarından ve çizimlerinden oluşan kitabı yayımlandı

No comments

21 July 2026

15 Aralık 2018’de genç yaşta aramızdan ayrılan ressam Metin Şenergüç’ün sanata ve yaşama dair aforizmalarının ve çizimlerinin yer aldığı “Orizonun Ötesi” adını taşıyan kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından yayımlandı. 

 





15 Aralık 2018’de Londra’da bir kalp krizi sonucunda hayatını kaybeden ressam Metin Şenergüç, 19 Kasım 1960’da İzmir’de doğmuş, daha lise yıllarında politikayla tanışmıştı. 12 Eylül döneminde iki yıl hapis yatan Şenergüç, kaçak yollardan Yunanistan’a gitmişti. Burada beş yıl politik sürgün olarak yaşadıktan sonra 1987’de Brüksel’e yerleşen, ancak burayı çok muhafazakâr bularak tekrar Yunanistan’a geri dönen Şenergüç, Yunanistan’ın ardından Almanya ve nihayet İngiltere’ye gelmişti.

Kuzey Londra’da yaşamaya başlayan Metin Şenergüç 1994’te Camberwell School of Art’ta resim bölümünde eğitim görmeye başladı. 1998’de ise St.Martins School of Art’ta ise masterını tamamlayan ve sanata ilişkin düşüncelerini Londra merkezli Açık Gazete’deki köşesinde paylaşan ressam, “Bazen okuyup yazıyorum, sonra geri çekilip resim yapmaya başlıyorum. Yazmak da yaratıcı sürecin bir parçası benim için” diyordu.


Orizonunn Ötesi kitabında Şenergüç'ün onlarca çizimine aforizmaları eşlik ediyor


Metin Şenergüç’ün sağlığında çıkaramadığı kitabını arkadaşları Sümer Erek, Mehmet Taş ve Rıfat Güler Londra merkezli yayınevi Press Dionysus aracılığıyla geçtiğimiz günlerde yayımladılar. Kitabın giriş yazısında Erek, Taş ve Güler şunları söylüyor: “Ölüm, bir sanatçımızı, bir sanat düşünürümüzü ve özgürlük savaşçısı bir yoldaşımızı aramızdan aldı gitti. Ölüme inat onu eserlerinde ve kavgamızda yaşatmaya devam edeceğiz.”

Büyük boy ve ciltli olarak yayımlanan kitapta Şenergüç’ün karakteristiğini yansıtan onlarca renkli ve siyah-beyaz çiziminin yanı sıra yazarın; sanata, yaşama ve insanlığa ilişkin aforizmaları da yer alıyor.




Orizonun Ötesi, "Kenar Notları" ya da bir "selfie"

                                



* Bu yazı ilk defa 4 Aralık 2023 tarihinde Olay gazetesinde yayınlanmıştır.

https://olaygazete.co.uk/kultur-sanat/ressam-metin-senerguc-eserleriyle-anilacak.html


İngiltere'nin en çok satan romanlarında dikkat çeken ortak nokta: İlk 10 kitabın 9'unda öldürülen bir kadın var

No comments

16 July 2026

The Guardian'ın, Sunday Times'ın çok satanlar listesini temel alarak yayımladığı analiz, İngiltere'de en çok okunan romanlar arasında dikkat çekici bir ortak temayı ortaya koydu. Güncel listede yer alan ilk 10 romanın dokuzu, öldürülen bir kadını hikâyenin merkezine yerleştiriyor.



Polisiye, psikolojik gerilim ve tarihî kurgu gibi farklı türlerden oluşan listeye bakıldığında, olay örgüsünün çoğunlukla bir kadın cinayeti etrafında şekillendiği görülüyor. Kimi romanlarda cinayet hikâyenin başlangıç noktası olurken, kimilerinde ise tüm anlatının ilerleyişini belirleyen temel unsur olarak öne çıkıyor.

Bu tablo, kadın cinayetlerinin kurgu edebiyatta neden bu kadar yaygın biçimde kullanıldığına ilişkin tartışmaları da yeniden gündeme taşıdı. Bir görüşe göre bu tür hikâyeler, okurların şiddet, korku ve adalet arayışını güvenli bir kurgu dünyasında deneyimlemesine olanak tanıyor. Buna karşılık eleştirmenler ise kadın karakterlerin sürekli mağdur ya da kurban olarak temsil edilmesinin, edebiyatta tekrarlanan sorunlu bir anlatı kalıbı yarattığını savunuyor.

Okur ilgisi ise şimdilik bu tartışmalardan etkilenmiş görünmüyor. Sunday Times'ın güncel çok satanlar listesi, kadın cinayetini merkezine alan romanların hâlâ İngiltere'nin en çok tercih edilen kurgu eserleri arasında yer aldığını gösteriyor.


Kaynak: The Guardian

Rengin Göçmen Kadın Öyküleri kitabı çıktı!

No comments

17 June 2026

Rengin Kadın Korosu’nun düzenlediği, Göçmen Kadınlar Öykü Yarışması sonuçlandı.  Seçici kurulun belirlediği 36 öykü Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından kitap olarak yayımlandı.

 

 


                                                                                       

 

Rengin Kadın Korosu’nun düzenlediği Göçmen Kadınlar Öykü Yarışması’nda dereceye giren isimler açıklandı. Birleşik Krallık ve Avrupa’da yaşayan göçmen kadınların katılımına açık olan yarışmaya ellinin üzerinde öykücü başvurdu. Yarışmada birinciliği eşit puan alan “Kendini Tamamlayan Adam” öyküsüyle Zerrin Bucaklı ve “Yalnızlık Bakanlığı” öyküsüyle Nahide Yaran paylaştı

Londra’da Sosyalist Kadınlar Birliği tarafından oluşturulan ve Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nde 2020 yılından bu yana faaliyetlerini sürdüren Rengin Kadın Korosu yeni projesi ile kadınları yazmaya teşvik ediyor. Rengin, başarı ile gerçekleştirdiği konser ve enstrüman kurslarını bir adım öteye taşıyarak öykü yarışması düzenledi. Birleşik Krallık ve Avrupa’da yaşayan göçmen kadınların katıldığı yarışma başta İngiltere ve Almanya olmak üzere birçok ülkeden yoğun ilgi gördü. 



“İlgi, beklediğimizin üstündeydi”

Rengin Basın Sorumlusu Gülseren Daş, yaptığı açıklamada seçici kurulun belirlediği öykülerin Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından kitap olarak yayımlandığını duyurdu. Değerli kadın edebiyatçılardan oluşan jüri üyelerinin hakkaniyetle gelen öyküleri değerlendirdiklerini ifade eden Daş, beklediklerinin üzerinde bir ilgi ile karşılaştıklarına vurgu yaptı. Yarışmanın kendini yazarak ifade etmek isteyen kadınlar için bir fırsat olduğunu belirten Daş, “Birkaç ay boyunca İngiltere ve Avrupa’dan sayısız göçmen kadın ile tanışma fırsatı bulduk. Coğrafyalar farklı olsa da kadınlık temelinde benzer öykülerimizin olduğunu fark ettik. Yazdıkça, paylaştıkça birbirimize daha çok yaklaştık ve eşit bir gelecek için umudumuz güçlendi” dedi.

Birinci İngiltere’den

Kadın yazarlardan oluşan seçici kurul İngiltere’den katılan ve eşit puan alan iki öyküyü birinciliğe değer buldu. Zerrin Bucaklı’nın “Kendini Tamamlayan Adam” ve Nahide Yaran’ın “Yalnızlık Bakanlığı” adlı öyküleri birinciliği paylaşırken, yine İngiltere’den Aylin Shaffer’in “Sessiz Çığlık” adlı öyküsü ikinciliği, Almanya’dan Tuğba Sena’nın “Alamancı’nın Kızı” öyküsü ise üçüncülüğü aldı.

Yarışmada, İngiltere’den Dilek Dağdelen’in “Alin Motel”, Müge Erdoğmuş Turnbull’un “İrmik Helvası”, Yasemin Güçoğlu’nun “Soba” adlı öyküleri ile Almanya’dan Hülya Karcı’nın “Mavi Gözlü Sarışın Kız” öyküsü mansiyon ödülüne değer bulundu. Jüri Özel Ödülü’nün sahipleri ise Almanya’dan Işılay Karagöz’ün “İnsanlık Ölmedi Ya” ve Zeynep Kılıç’ın “Makbule” adlı öyküleri oldu.

 


Yarışmanın ödül töreni Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nin (GİKDER) düzenleyeceği “Deprem Dayanışma Konseri” kapsamında 24 Haziran’da Alexandra Palace’ta gerçekleştirildi ve gecede öykülerin yer aldığı kitabın tanıtımı da yapıldı.

 

Rengin Göçmen Kadınlar Öykü Yarışması jürisi şu isimlerden oluşuyor:

Gazeteci -Yazar Dursaliye Şahan

Yazar-Heykeltraş Fergül Yücel

Yazar Gülderen Arık

Öykü’nün Kitaplığı Kurucusu Derya Tuncel

Eğitimci-Yazar Aydın Mehmet Ali

Çevirmen-Yazar Sultan Karataş

Gazeteci- Fotoğrafçı Gülseren Daş 


* Gülseren Daş’ın derlediği ve Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından basılan Rengin Göçmen Kadın Öyküleri kitabı aşağıdaki linkten temin edilebilir:

https://pressdionysus.com/product/rengin-gocmen-kadin-oykuleri-der-gulseren-das/

Akın Olgun’un yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi okuyucuyla buluştu

No comments

16 June 2026

Gazeteci-yazar Akın Olgun’un yeni kitabı, Ege’nin iki yakasında sıkışan hayatları ve cezaevi deneyimleri üzerinden göç, sürgün ve “ötekilik” meselelerine güçlü bir tanıklık sunuyor.



Londra’da yaşayan gazeteci-yazar Akın Olgun, yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi Tekin Yayınevi etiketiyle okurla buluştu. Yazarın altıncı kitabı olan eser, anı ile öykü türlerini bir araya getirirken, bireysel bir deneyimden yola çıkarak daha geniş bir toplumsal hikâyeye uzanıyor.

Kitap, Olgun’un İngiltere’den tatil için gittiği Rodos’ta kendisini beklenmedik biçimde gözaltı ve cezaevi sürecinin içinde bulmasıyla başlıyor. Bu kişisel deneyim, zamanla Ege’nin iki yakasında sıkışıp kalan göçmenlerin, mültecilerin ve “öteki” olarak görülen insanların hikâyelerine açılıyor. Yazar, hem geçmişte Türkiye cezaevlerinde yaşadığı travmalarla hem de Yunanistan’daki hapishane koşullarıyla yüzleşerek çok katmanlı bir anlatı kuruyor.

Eserde yalnızca bir tutukluluk hikâyesi değil, aynı zamanda sınır politikalarının, göç rejimlerinin ve adalet mekanizmalarının yarattığı yapısal sorunlar da ele alınıyor. “Kaptanlar” olarak anılan ve göçmen kaçakçılığı suçlamasıyla yargılanan kişilerin hikâyeleri üzerinden, sistemin ürettiği mağduriyetler görünür kılınıyor. Bu yönüyle kitap, bireysel bir anlatının ötesine geçerek politik ve etik bir yüzleşme metni niteliği taşıyor.

Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi, cezaevi atmosferini, dayanışmayı ve insan onurunu merkeze alan diliyle dikkat çekerken, okuru rakamların ve haber başlıklarının ötesindeki gerçek insan hikâyeleriyle karşı karşıya bırakıyor. Olgun’un anlatısı, karanlık koşullar içinde bile var olabilen umut ve dayanışma anlarını görünür kılarak çağdaş edebiyat içinde güçlü bir tanıklık örneği sunuyor.

 

Londra’da Bizimkiler’in yazarı Faruk Eskioğlu: “Bir yılda bitiririm dedim, yazdıkça çıktı, kazdıkça çıktı, sekiz yılda ancak bitirdim”

1 comment

14 June 2026

Gazeteci, yazar Faruk Eskioğlu, “Londra’da Bizimkiler” adını taşıyan ansiklopedi boyutunda üç ciltlik kitabını yayımlayalı tam üç yıl oldu. Göçten, çalışma hayatına, kültür-sanat etkinliklerinden, toplumun öne çıkan isimlerine kadar Londra’da yaşayan bizim toplumun hikâyesinin anlatıldığı “Londra’da Bizimkiler”, yıllar geçse de güncelliğini yitirmeyecek bir başvuru kaynağı olma özelliği taşıyor. Bisikletli Gazete Söyleşileri’nin bu bölümünde, gazeteci Kemal Erdemol'un, gazeteci, yazar Faruk Eskioğlu'yla LONDRA'DA BİZİMKİLER adlı üç ciltlik kitabı üzerine yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.





Gazeteci, yazar Kemal Erdemol
  

Kemal Erdemol (K.E): Sevgili dostlar merhaba, gazeteci, yazar Faruk Eskioğlu dostumun evindeyim bugün. Sağ olsun çok harika bir kahvaltı sofrasında buluştuk. Faruk benim çok eski bir dostum, eski bir daha doğrusu eskimeyen bir dostum. Halen meslektaşım ve yol arkadaşım kuşkusuz. Biz Londra'dan uzun yıllar birlikte birçok şey paylaştık sevgili Faruk'la. Faruk çok çılgın bir işe girişti. Duyanlarımız vardır kuşkusuz. Ben şimdi bundan özellikle söz etmek istiyorum. Burada ne yaşadıysa, başkalarıyla ne yaşadıysa, kendisinin dışında başkaları ne yapmışsa, ne üretmişse bu ülkede, oturdu, üç ciltlik, olağanüstü, devasa denebilecek boyutta bir kitapta topladı. Bu nedenle Faruk’a hem kişisel olarak hem de bu ülkede yaşayan toplumun bir ferdi olarak toplum adına teşekkür etmek için biraz da yanına geldim. Çünkü çok iyi bir araştırmacı, mesleğe çok bağlı bir gazeteci, hem kendi dilini seven hem de başka dillere saygısı olan bir arkadaşım. Bu savunduğu dünya görüşüyle doğrudan doğruya ilgili bir tutum kuşkusuz. Şimdi olağanüstü güzel bir çalışma yaptı. Ben bu çalışmadan haber alan arkadaşlarımla bu kitap üzerinde konuşurken diyorum ki bu tür kitapların basılması için vakıfların, derneklerin kurulduğu bir toplumumuz var bizim burada ama bugüne kadar bu boyutta bir çalışma elimize geçmedi. Tek başına Faruk Eskioğlu bir derneğin, bir vakfın yapması gereken, ondan beklenen bir çalışmayı başarmış oldu. Bu heyecan verici bir şey. Yıllar sonra antropologlar, sosyologlar bu ülkede Türkçe konuşanların ne yaptıklarını, ne ettiklerini araştırdıkları zaman başvuracakları çok temel bir kaynak yazmış oldu Faruk Eskioğlu. O nedenle birtakım sorular sorayım istedim Faruk'a. Bu çalışma hakkında herhalde siz de ne tür bir süreçten geçmiştir Faruk Eskioğlu'nu anlamak, öğrenmek istersiniz. O nedenle sizin adınıza da hem kendi merakını ilerlemek hem de sizi bu konuda bir parça olsun bilgilendirmek için Faruk'a çeşitli sorular sorayım istedim. Sen bir kere yorulmayan bir adamsın. İnan bana olağanüstü güzel bir iş. Devasa bir şey yaptın. Türkçe konuşan toplum sana çok şey borçlu. Zaten şunları görenler, şu üç cildi elini alanlar benim demek istediğimi çok iyi anlayacaklar. Burada bu toplumun her şeyini göreceksiniz. Peki ne oldu, bunu yapmaktaki derdin neydi Faruk?

Faruk Eskioğlu


"YAZDIKÇA ÇIKTI, KAZDIKÇA ÇIKTI"

Faruk Eskioğlu (F.E.): Vallahi doğrusu biraz kaşındık. Şimdi biz sosyalist gazeteciler toplumsal sosyal haberlere çok önem veriyoruz. Bu haberler, makaleler birikmişti. Bir de fotoğraf arşivim vardı. Dedik bunları mezara götürmeyelim, kitaplaştıralım bari. Çünkü bizim toplumda arşivcilik bilinci de yok. Solcular polisin eline geçmesin diye fotoğraf çektirmemişler, yazı biriktirmemişler. Sağcıların ise bilinçsizlikten dolayı böyle bir arşivleri yok. İşte bunları toparlayalım kitapta diye yola çıktığımda bir yılda kurtarırım dedim. Takarız fişi bitiririz dedik. Ama yazdıkça çıktı, kazdıkça çıktı. Aynı bir arkeolojik araştırma gibi oldu. Sonra uzadıkça uzadı. O kadar bilgi birikti ki dedim herhalde bu bilgilerin altında kalacağım, kotaramayacağım.

K.E.: Her araştırmacı bu tür kaygıları duyar zaten. Belki de itici bir şey de olmuştur senin için.

F.E.: Yani hatta araştırmanın ortalarında ya ölüp gideceğiz bunlar gümleyecek dedim. Meğer her yazarda varmış bu duygu. Sekiz yıl sonunda işte üç kitaplık bir külliyat oldu.

K.E.: Çok titiz bir çalışma olduğu, çok belli. O sekiz yıl boşa geçmemiş asla. Okuyanlar da, görenler de aynı şeyi söyleyeceklerdir bundan hiç şüphem yok. Nasıl bir çalışma yöntemi izledin Faruk sen?

F.E.: Önce bir yöntem belirledim. Yani çatısını kurdum. Bu konuda akademisyenlerden de bilgi aldım. Zaten araştırma tekniklerini okumuştum yüksek lisansta. O yardımcı oldu. Çatıyı kurduktan sonra bölümlerde bir standart oluşturdum. Örneğin Kıbrıs'taki göçü anlatırken aynı başlıkları Türkiye'deki göçte de kullandım. Sonra bölümlerde standart kategoriler oluşturdum. Örneğin Kıbrıs'taki göçün alt maddelerini Türkiye'deki göçe de uyguladım. Böylece boşluk olmamış oldu kitabı yazarken.



K.E.: Bolca da sözlü tarih çalışması benzeri şeyler de yaptın değil mi? Çok söyleşiler gerçekleştirdin.

"BENİM ŞANSIM GAZETECİ OLMAM"

F.E: Doğru evet. Doktora tezlerine bakarsanız genelde metnin çoğu alıntıdır yani. Ama bu kitapta % 95'i benim kalemimden çıktı ve sözlü tarih çalışması da yaptım. Bu toplumdaki lokomotif olarak gördüğüm, -subjektif bir değerlendirme tabii-, sektörünü anlatabilecek, kendi özgeçmişleri toplum tarihiyle örtüşen isimleri seçtim ve onlarla röportaj yaptım. Bular “Toplumun Yüz’ü” olarak bu kitapta anlatıldı ve hemen hemen bütün sektörleri kapsamış oldu. Basından tutun da finansa kadar. Sonra ikinci kitapta kültür, sanat ve spor bölümünü yazdım. Onu da yine toplumdaki ilklerden başlayıp günümüze kadar getirdim. Birinci kitap göçü anlatıyordu ve kurumlaşmayı anlatıyordu. Benim şansım gazeteci olmam. Toplumu yakından tanımam. Bir de meslektaşlarım sağ olsunlar çok destek oldular. Sen de dahil. Bölümlerde kesinlikle yeri geldiğinde mesela uzmanların görüşlerini aktardım. Senin de çok değerli köşelerin var konusu geldiğinde. Yardım istediğimde arkadaşlarım bana bilgi ve fotoğrafları en kısa zamanda gönderdiler. Ben çok teşekkür ediyorum gerçekten. İlk göç eden, yaşlı insanlara ev ziyaretine gittim. Portatif bir tarayıcım vardı. Hiç kimseden orijinal fotoğrafı almadım. Kendime kopyaladım. Çoğu “ya fotoğraf, bilgi çok ama garajda duruyor, istiyorsan git bak” dedi. Böylece fareli bodrumlarda fareli garajlarda, fotoğraf araştırdım. Tabii bir kişiyle görüşmek en az bir hafta aldı yani çok uzun süre aldı. Randevulaşıyorsun, atlayıp arabaya gidiyorsun, sonra bilgileri derliyorsun, eve geliyorsun, onları yazıya döküyorsun, fotoğrafları kadrajlıyorsun, sonra o yazıları tekrar kendilerine gönderiyorsun. Onlar onaylıyorlar, sonra akıllarına bir şey geliyor mesela 10 gün sonra, diyor ki şunu da ekler misin ya da şunu çıkarır mısın falan…. Tabii kitap hem İngilizce hem Türkçe olarak ortaya çıkıyor.



K.E: Peki Faruk'cuğum bunca zamandır bu ülkede yaşıyorsun, bu çalışmayı yaparken yeni fark ettiğin bir şey oldu mu?

F.E: Oldu gerçekten. Mesela Kıbrıslılar. Hani biz Filistinleri biliyoruz. “Vatan için Filistin” mücadelesindeler, toprak mücadelesindeler. Hepimiz Filistinlere bir sempati diyoruz ama Kıbrıslılar bence Filistinlerden daha dava insanları. Çok ilginç yani. Bir kere her Kıbrıslı Kıbrıs sorununa karşı duyarlı. Doğru yanlış ama bir şekilde duyarlı ve bunu kuşaktan kuşağa aktarmışlar.

"BİZİM TOPLUMUN TARİHİNDE DE KORKUNÇ BİR EMEK SÖMÜRÜSÜ VAR"

İkinci fark ettiğim; tabii tarih çalışan, üreten, yaratan insanların tarihi, bizim toplum tarihinde de korkunç bir emek sömürüsü var, vay anasını dedirtecek kadar. İnsanlar köyden geliyorlar, çoğu köy kökenliler ve burada işçi oluyorlar, burada esnaf oluyorlar. Sonra burada patron oluyorlar. Hedefleri sınıf atlamak. Bunu yaparken her şeyi yapıyorlar. Kendi hemşerilerini işçi olarak çalıştırıyorlar. Bu ülkedeki asgari ücretin yarısından da az para veriyorlar. Korkunç bir sömür var. Bu ülkede sermaye birikirken bütün etik kurallar çiğneniyor. Ciddi bir emek sömürüsü var. Bu çalışmanın içine girince o görüldü gerçekten.



K.E: Yani emek üretim sürecinde “bizimkiler” diye adlandırdığın işte bu topluluk, çok da etik davranmıyor.

F.E: Kesinlikle. Bir üçüncü madde de eklemek isterim bunu. Türkiye'deki hükümetler ve Kıbrıs'taki yöneticiler yurt dışında bir şekilde yaşamak zorunda kalan bizleri hep sağmal inek olarak görmüşler. Hatta çok yakınlarımız bile bizim ağaçtan para topladığımızı falan düşünüyorlar galiba. O yüzden Londra'da “Bizim’kiler” dedik. Bir kelime oyunu yaptık. Burayı kiler depo olarak görüyorlar. Bir katkıları da yok doğrusu Türkiye'deki hükümetlerin. Burada bir dolu sorun var. Hatta olması gereken haklarımız var, seçme, seçilme gibi. Daha yeni kazanıldı, oy kullanma, seçme hakkı.

K.E.: Yeniden yazmak istesen bu kez ne tarafına el atmak istersin bizimkileri? Çünkü eminim, asla bu tamam demeyeceğini biliyorum. Burada şu da olsaydı, bu da olsaydı diyeceğin dünya kadar şey vardır belki. Ama şimdi yeniden sana bütün bu olanaklar verirse Faruk, desek ki 8 sene de sürmeyecek kardeşim, senin yerine söyleşileri de biz yapacağız, neyimizi incelemek isterdin bizim? Bu kitap yazılıp, bu ciltler yazılıp bittikten sonra bir de işin şu tarafına bakayım dediğin oldu mu?

"BU KİTABIN FİLMİ ÇEKİLMELİ"

F.E: Oldu tabii. Bu kitabın filmi çekilmeli diye düşünüyorum. Yani bu toplumun hikâyesinin bir belgeseli olması gerekir diye düşünüyorum. Bir yazılı materyal var, biriken fotoğraflar var, eski filmler var mesela. Kıbrıslıların yaptığı gösteriler falan var. Belgeselsiz, bu kitap öksüz kalır diye düşünüyorum. Bir kardeş gelmeli bu kitaba.

K.E: İleride böyle çalışma olacak demek ki. Ama bu ülkede, bu toplumda haklarını yemeyelim, iyi belgeselci arkadaşlarımız var, onları harekete geçirmek lazım. Sen bir kapı açtın önlerine, bir yol da göstermiş oldun. Bu temel üzerinden de giderek çok iyi bir şey yapabilirler doğrusu.

F.E: Belki, Mehmet Ali Dikerdem hoca, bu kitap pek çok teze konu olabilir diye düşündü. Mesela toplumda kadın bu konuda bir tez olursa, işte bazı veriler bu kitapta var. Kaynakça olabilir, iteleyebilir yani test çalışanlara. Tabii bir daha böyle bir proje yapmak istemem. Çünkü hani bir yılda bitiririm dedim. Sekiz yıl uzadı. Çok uzun bir süreç bu. Kızlarım yedi yaşındaydı. Bittiğinde on beş yaşında oldular. Hatta onların fotoğrafını koydum buraya çalışmaya başlarken ve bittiğinde…

K.E: Şunu fark ettim çok objektif davranmışsın. Orada şu olmasın, bu olmasın dediğini sanmıyorum. Herkes hemen hemen var. Seçimlerin çok doğru olmuş. Orada birçok figür var. O açıdan da ayrıca kutlarım seni. Çok emek sarf edildiği gibi çok objektif ve dürüstçe kaleme alınmış bir çalışma bu.

F.E.: Ben teşekkür ederim.

 

Londra’da Bizimkiler’i aşağıdaki linkten temin edebilirsiniz:

http://www.londradabizimkiler.com/


Söyleşiyi Spotify'dan dinlemek için tıklayın!

Sis Altındaki Şehir: Dickens’ın Romanlarında Londra

No comments

07 June 2026


"Bu büyük, kirli, pis şehirde her şey bir karmaşa, her şey yanlış." - Büyük Umutlar 

Bir Mekân Değil, Bir Karakter

Ünlü yazar Charles Dickens’ın romanlarında Londra, olayların geçtiği sıradan bir sahne değildir; yaşayan, nefes alan, hatta karakterlerin kaderine müdahale eden bir varlıktır. Dickens, 19. yüzyıl Londra’sını betimlerken şehri adeta konuşturur: sokaklar fısıldar, nehir sır saklar, sis ahlaki çürümeyi görünmez kılar. Bu Londra, bireylerin hayatını şekillendiren güçlü bir aktördür.

Sis: Havanın Ötesinde Bir Anlam

Dickens’ın Londra’sı neredeyse sürekli sis altındadır. Thames Nehri’nden yükselen nemle kömür dumanının birleştiği bu sis, yalnızca meteorolojik bir olgu değildir. Özellikle Bleak House’un ünlü açılış sahnesinde sis, hukukun yavaşlığını, bürokrasinin hantallığını ve toplumun körleşmiş vicdanını simgeler. Görüş mesafesinin azalması, ahlaki pusulanın da kaybolduğunu ima eder.

Sınıfların Haritası Olarak Şehir

Dickens, Londra’yı sınıfsal eşitsizliklerin mekânsal olarak keskinleştiği bir şehir olarak resmeder. Zengin mahalleler ile arka sokaklar arasında yalnızca mesafe değil, neredeyse aşılmaz bir kader farkı vardır. Oliver Twist’te çocuklar suçun içine doğarken, Great Expectations’ta yükselme arzusu çoğu zaman ahlaki bir bedel gerektirir. Londra, eşitsizliğin coğrafyaya kazındığı bir harita gibidir.

Labirent Sokaklar, Kaybolan Hayatlar

Dickens’ın Londra’sı düz ve anlaşılır değildir; karmaşık, yönsüz ve labirent gibidir. Karakterler sık sık yollarını kaybeder, yanlış sokaklara sapar, geri dönemez. Bu mekânsal karmaşa, modern şehirde bireyin yaşadığı yönsüzlüğün edebi bir karşılığıdır. Şehir büyüdükçe insan küçülür.

Thames: Şehrin Vicdanı

Thames Nehri, Dickens’ın romanlarında hem yaşamın hem ölümün taşıyıcısıdır. Our Mutual Friend’te nehir, atıkların, cesetlerin ve sırların dolaştığı bir alan olarak karşımıza çıkar. Thames, şehrin bastırdığı her şeyi yüzeye çıkaran bir vicdan gibidir. Londra ne kadar büyürse büyüsün, nehir her şeyi hatırlar.

Görünmezlerin Yazarı

Dickens’ın en ayırt edici yönlerinden biri, Londra’nın görünmezlerini merkeze almasıdır. Yetimler, çocuk işçiler, borçlular, evsizler ve suçun kıyısında yaşayanlar onun romanlarının asli figürleridir. Dickens için şehir, başarı hikâyelerinden çok, sistemin dışına itilen hayatların toplamıdır.

Modern Kentin Erken Eleştirisi

Bugünden bakıldığında Dickens’ın Londra’sı, modern kent yaşamına yöneltilmiş erken bir eleştiri olarak okunabilir. Sanayileşme, hız, kalabalık ve anonimlik; bireyi yalnızlaştırır, merhameti aşındırır. Dickens’ın romanları, modernliğin parlak yüzünün ardındaki karanlığı görünür kılar.

Sis Dağılmaz

Dickens’ın Londra’sında sis asla tamamen dağılmaz. Çünkü sorun yalnızca hava değildir; sis, adaletsizliğin, eşitsizliğin ve unutulan hayatların simgesidir. Bu yüzden Dickens okurken Londra’yı değil, bir kentin insanlara ne yapabileceğini okuruz.

 

Ferdinand artık ölümsüz! 22 öykücü öykülerini Ferdinand'a adadı

No comments

28 May 2026

Rize’nin İyidere ilçesinde, 2018 yılında kurban bayramının ilk günü Karadeniz’in azgın sularına atlayarak kaçan ve dört gün sonra Sürmene'den karaya çıkan boğa Ferdinand'ı hatırladınız mı?


Haberlere konu olunca şarkıcı Haluk Levent’in sahiplenip İzmir'de bir çiftliğe yerleştirdiği Ferdinand öykücülere ilham kaynağı oldu. İnci Gürbüzatik ve Dursaliye Şahan’ın önderliğinde 22 yazar bir araya gelerek asi Ferdinand için öyküler yazdı. Öykü kitabını oluşturan eserlerin ortak teması ise hayvan hakları.

Kahraman Ferdinand'ın arka kapağında yazar Dursaliye Şahan şunları söylüyor: 

"O artık İzmir’de. Güneşi bol bir çiftlikte, kasabın bıçağından muaf bir hayat sürmekte. Biz 22 yazar, bu kitaptaki öykülerimizi Kahraman Ferdinand’ın gıyabında; doğaya, özgürlüğe ve barışa ithaf ediyoruz."

Kitabın derleyenlerinden biri olan İnci Gürbüzatik ise önsöz yazısında, yazarlara Ferdinand için yazılan öykülerin tarihsel değerini şöyle açıklıyor: "Bir olayı öyküleştirmek onu unutulmaktan kurtarır. Öykü, olay ve kahramanını ölümsüz kılar, belgeler çünkü. Ölüme direnip olağanüstü bir çabayla yaşama kaçan mucizevi bir boğa, magazinin değil öykünün konusudur bizim için. Ölüme boyun eğmeyen 'o' asi boğanın yaşam direnci, mücadelesi, gözü kara kaçış serüveni sözümüzdür. Onun yaşam mucizesini öyküleştirerek belgelerken biz de onun gibi firardaydık. Biz de daha iyi, yaşanası bir dünya, ülke için onun korku dolu gözlerinden umuda kulaç attık. Boğa Ferdinand’ın başardığı sıra dışı yaşam mücadelesidir bize öykülerimizi yazdıran. Öykülerimiz tarihe gereken notu düşmüştür artık."

    

Kitaba katkıda bulunan yazarlar:

Atiye Güner, Aycan Saraçoğlu, Cemil Uslu, Dursaliye Şahan, Güler Kalem, Gülsüm Öz, Handan Ünlü Haktanır, Hatice Dökmen, İnci Gürbüzatik, Kazım Altan, Leyla Serpil, Muhsin Boz, Münevver İzgi, Nilgün Çelik, Sibel Unur Özdemir, Sıla Ayman, Şükran Günay, Süreyya Köle, Tuncay Bilecen, Yasemin Coşkan, Zafer Doruk, Zeynep Alanç.




👉Kitaba Türkiye'den erişim adresi: https://tinyurl.com/mstvf9nv


👉Kitaba yurt dışından erişim adresi: https://tinyurl.com/ycxbevme







“Herkes Büyür Elbette” okuyucuyla buluştu

No comments

17 May 2026

Cambridge’te yaşayan şair, yazar Sultan Karataş’ın Herkes Büyür Elbette başlıklı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından yayımlandı.

 


Sultan Karataş’ın gezi yazısı, deneme, anı ve öykülerinden oluşan Herkes Büyür Elbette başlıklı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından geçtiğimiz aylarda okuyucuyla buluşturuldu.

Feyza Hepçilingirler, Arin Dilligil Bayraktaroğlu ve kitabın editörü Tuncay Bilecen’in ve Feyza Herkes Büyür Elbette’ye ilişkin yorumları şu şekilde:

Herkes Büyür Elbette; anlatı, anı, öykü, gezi yazısı ve şiirlerin harmanlandığı bir yolculuk kitabı… “Yolculuk” ifadesi burada somut anlamıyla da bir metafor olarak da kullanılabilir; çünkü hem yazarın yıllar önce terk etmek zorunda kaldığı yurduna yaptığı ziyaretlere, gezip gördüğü yerlere ilişkin gözlemlerine hem de kendi içinde geçmişine doğru yaptığı yolculukta zihninde canlanan hatıralarına tanıklık ediyoruz bu kitapta. Böylece bir yandan tam da pandemi döneminde tarihi Diyarbakır, Mardin, Urfa sokaklarında edebiyatla yoğrulan bir yolculuğa çıkarken bir yandan da 70’li yılların İstanbul’una, yoksul gecekondu mahallelerine ve oradaki sımsıcak dostluklara uzanıyoruz.

“Adı hayat işte; geçiyor gerçekle düş arasında, hikâyeler yazmak gerek, unutmamak, unutulmamak adına” diyor Sultan Karataş. Herkes Büyür Elbette’de gerçekle düş arasında şiirli bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız?

Tuncay Bilecen

 



Tarihsiz günlükler gibi görünüyor ilk bakışta. Ama günlük mü bunlar? Kimi zaman anı, kimi zaman öykü, kimi zaman şiir, hatta kimi zaman mektup olan bu yazılar sadece günlük sayılabilir mi? Gözlenen, yaşanan, gerçek hayattan damıtılmış bu kısacık yazıları okudukça yaşanmışlık bütün içtenliğiyle sımsıcak sarıyor insanı. Kimi zaman som şiir kesiliyor anlatı, kimi zaman öyküye dönüşüyor; bir uzun hava ile bozkırlara taşınıyor; bir özdeyiş ile düşüncelerin gölgesine bırakıyor insanı. Bir bakıyorsunuz “sağ elinin iki parmağıyla ağzının kıyılarını temizleyerek” konuşmaya başlayan hala, doğrulup çıkıyor anlatıldığı öyküden, karşınıza geçip kulağınızdan ve aklınızdan silinmeyecek, bilgece öğütler veriyor size. “Çocukluk bir kez yaşanan, ölünceye dek okunacak bir başucu kitabı gibidir,” diyor ya yazar, kendi çocukluk kitabını hep açık tutuyor. Her ihtiyacı olduğunda “herkesin aynı derecede doymayarak” eşitlendiği o geçmiş hazinesinden, capcanlı yaşattığı çocukluğundan, bir tutam anı çıkarıyor; rengârenk fırlatıyor önünüze. Sultan Karataş hangi ülkenin hangi sokağında olursa olsun bütün ayrıntıları yakalayan bir gözle bakıyor çevresine; yaşanmış zamanlardan hangisini anlatırsa anlatsın kuşku duyulmayacak bir içtenlikle yüreğini açıyor okuruna. Sonunda sizi kendisine, kendisini size yol arkadaşı ediyor; anlattıkları sizin yaşanmışlıklarınız kadar gerçeklik kazanıyor.

Feyza Hepçilingirler

 

Herkes Büyür Elbette, şair Sultan Karataş’ın üçüncü anı-anlatım kitabı. Karataş, şiirimsi düz yazı tekniğini, düz yazıya benzer şiirlerle zenginleştirerek, sanatsal öğelerle harmanlayarak, pek çoğumuzun bakıp da görmediği veya görüp de üstünde durmadığı gerçekleri zengin bir ifade becerisiyle okuyucuya sunuyor.

Kitap bir yandan okuyucuyu güneydoğu Anadolu’daki güzellikler arasında tarihsel acılara değinerek gezdirirken Diyarbakır, Mardin, Urfa, Göbeklitepe, Ergani gibi yerlerin güler yüzlü, sevecen insanlarıyla tanıştırıyor, diğer yandan İstanbul’un varoşlarına uğrayıp oralardaki yaşam koşusuna seyirci yapıyor.  Kitabın tümünde yöresel manzaraları seyrediyor, yöresel yiyecekleri tadıyor, yöresel renkleri izliyor, yöresel kokuları içinize çekiyorsunuz, ama bir o kadar da sessiz çığlıkları dinliyorsunuz.

Karataş’ın “Hafıza”sı anlatılan ortamların özellikleri yanı sıra acıma, korku, sevinç, sevgi gibi duyguları da depolamış. En basitinden, sevginin, bir anahtar deliğinde bile nasıl paylaşıldığını anlamak için bu öyküyü okumak gerek. Çevresinde duyduklarına ve gördüklerine duyarlı olan yüreklerin karamsarlığını yansıtan, kaçışı çocukluk anılarında arayan, okuyucuyu nefes nefese bırakan yazılar bunlar. Her satırı bir felsefe incisi. Sultan Karataş’ın bu ufacık yüreğine nasıl doldurmuş Yaradan bu okyanus genişliğindeki bilgeliği, anlamak zor.

Açıl susam açıl. Bence her kitap meraklısı bu hazineye ortak olmalı.

Arin Dilligil Bayraktaroğlu

 

Yazar Hakkında

Sultan KARATAŞ, İstanbul doğumludur. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. 1980 sonrası farklı dergi ve gazetelerde çalışan Karataş, 1995’te politik mülteci olarak İngiltere’nin Cambridge şehrine yerleşti. Cambridge, Anglia Ruskin Üniversitesi’nde “İngiliz Dili ve Dilbilim” üzerine lisans eğitimi aldı. Lisans tezini, “Politikada Dilin Manipülasyonu” üzerine yaptı. Halen Cambridge’de yaşayan Karataş, İngilizce ve Türkçe dersler vermekte, tercümanlık yapmaktadır. Yazarın, şiir, anı-anlatı çalışmalarının yanı sıra, İngilizce’den Türkçe’ye çeviri çalışmaları devam etmektedir. Kendisinin hazırlayıp sunduğu ‘Olduğu Gibi’ programı Komün Tv’de ayda bir yayınlanmaktadır.

Yayımlanmış eserleri: Metris’ten Mektuplar (2015), Dilsiz Bir Ağıt (2017), Kısacıktı Boyu Elma Ağaçlarının (2019).


Kitabı Türkiye dışından edinmek için bu linke tıklayın!


 Kitabı Türkiye'den KİTAPYURDU üzerinden temin etmek için bu linke tıklayın!

“Bir Barmenin Anıları" kitabının yazarı Ahmet Sapaz'la söyleşi

No comments

04 April 2026

Ahmet Sapaz’ın, Londra’nın merkezi St. James’te bulunan Oxford ve Cambride Üniversitesi mezunu üyelerin girebildiği Centilmenler Kulübü’nde çalıştığı 38 yıl boyunca tuttuğu günlükleri Londra merkezli Press Dionysus yayınları tarafından İngiltere'nin ardından Türkiye'de de yayımlandı yayımlandı.



Ankara Otelcilik Okulu mezunu olan Ahmet Sapaz’ın Londra macerası 1970’li yılların başında başlıyor. Bu dönemde birçok otelde çalıştıktan sonra yolu meşhur Wimpy Kralı Ali Salih Usta’nın restoranlarına da düşen Sapaz, ardından 38 yıl boyunca çalışacağı, Oxford & Cambridge Centilmenler Kulübü’ne adım atıyor. Sapaz’ın yarım asrı bulan çalışma hayatının anılarıyla dolu olan “Bir Barmenin Anıları” adlı kitap, Londra merkezli Press Dionysus tarafından Türkçe olarak yayımlandı. Biz de Sapaz’la kişisel tarihi ve kitabı hakkında sohbet ettik.

Ahmet Bey sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Ben 1948 Çorum doğumlu bir köylü çocuğuyum. Burada şunu itiraf edeyim ki köyüm Çorum’un en aydın birkaç köyünden bir tanesidir. Çocukluk yıllarım köyümde, okul yıllarım ilçem Sungurlu ve Ankara'da geçti. İlçemde ortaokuldan mezun olduktan sonra kısmetime turizm için eleman yetiştirmek amacıyla kurulan Ankara Otelcilik Okulu adıyla bilinen yatılı bir meslek lisesi çıktı.

Çalışma hayatıma önce stajyer öğrenci, mezun olduktan sonra ise daimî personel olarak, o yılların yıldız oteli İzmir Büyük Efes otelinde başladım. Yirmi ay süren vatani görevimi Ankara Orduevi’nde tamamladıktan sonra bazı okul mezunu ağabeylerimizin izinden giderek yurt dışında çalışmaya karar verdim. Çünkü Türkiye’de o yıllarda turizmin t'si bile henüz olmadığından hem kendimi geliştirmek ve hem de sınırlı olan İngilizcemi ilerletmek için böyle bir tercihte bulundum. Yıl 1970, iyi ki de bulunmuşum!

Bir Barmenin Anıları, Oxford & Cambridge Centilmenler Kulübü’nde 38 Yıl kitabının yazılma öyküsünden kısaca söz eder misiniz?

Çalıştığım Centilmenler Kulübü üyelerinin takip ettiği alışkanlıklarından esinlenerek böyle bir kitabı yazma fikri ortaya çıktı. Çünkü emekli olan kulüp üyelerinin birçoğu muhakkak bir şeyler yazar. Çalışma hayatlarından, içinde bulundukları meslek dallarından topluma bir şeyler anlatır, bazen de başlarından geçen ve şahit oldukları olaylardan okuyucuların da faydalanmalarını arzu ederler. Kısacası yaşadıkları tecrübeleri paylaşarak insanları bilgilendirirler. Bu durumu yakından bildiğim için ben de böyle bir hevese kapıldım diyebilirim. Zaten çalışma hayatıma başladığım yıllardan beri, kısa kısa da olsa günlük tutarım. Dolayısıyla bir şeyler yazmak bana yabancı değildir.

Kitapta yazılanların hepsi yaşanmış olaylar mı? Yoksa içine kurgu da kattınız mı?

Bu kitapta yazılmış olan bütün konular ne bir kurgudur ne de içinde bir nebze olsun abartı bulunmaktadır. Hepsi bire bir yaşanmış hadiselerdir. Hatta bazı hallerde kitaptaki bazı olaylar sansürlenmiştir. Bunun nedeni ise bu önemli kişiliklerin çok özel durumlarının korunma isteğidir. Bazı isimler ise bir sorun yaşanmaması adına değiştirilmiştir ama bu durum kitabın geneline kıyasla çok az uygulanmıştır.

38 yıl boyunca İngiliz seçkin sınıfının üye olduğu bir mekânda çalıştınız. Bu nasıl bir tecrübeydi? Size neler kattı?

Elbette bu eşsiz deneyim bana birçok şey kattı. Bu insanlar seçkin ailelerin iyi eğitim görmüş seçkin evlatlarıdırlar. Kişisel ilişkilerinde birbirleriyle en nazik bir şekilde tartışır, tartışmadan haz duymaya çalışırlar. Konuşmalarında kesinlikle ses tonu yükseltilmez. Herkes herkesin görüşüne saygı duyar, beğenmese bile anlayışla dinler veya cevaplandırır. Tartışma konusunda biz Türklerle kıyasladığımız zaman bunların ağzı var dili yoktur dersiniz. Çünkü bizde hangi seviyede olursa olsun çoğu zaman tartışmalarımızda kırıcı oluruz ve bazı hallerde bunlar kavgayla neticelenir. Özür dileyerek söylüyorum; maalesef bizde çok bilmişlik, ukalalık, konu dışı konuşmalar çok yaygındır.



Centilmenler Kulübü’ne ilişkin gözlemlerinizden biraz söz eder misiniz?

Fransızların “creme de la creme” diye tarif ettikleri bir terim vardır. Bu herhangi bir toplumun kaymak tabakası için kullanılır. Kulüp, İngiliz toplumunun olgun, görgülü, kibar ve bilgili insanlarının yani kaymak tabakasının bir arada olduğu sosyal bir tesistir. Centilmenler Kulübü, seviyeli insanların sosyalleşme mekândır.

İki yüz yıl önce kurulmuş olan kulüp hâlâ canlı ve gözdedir. Kulüp, ticari kaygıların dile getirilmediği, üyeleri hangi alanda çalışırsa çalışsın bu gibi konulardan söz edilmediği, kimsenin kimseyi küçümsemediği huzur ortamının yaşandığı bir tesistir. Hep böyle midir? İstisnalar kaideyi bozmaz denilir; uymayanlar olmaz mı, evet olur ama o kişiler hemen fark edilir, göze batar ve itibar görmezler. Deyim yerindeyse dışlanırlar. Dışlandığını anlayan kişi veya kişiler kulübe uzun süre devam edemez, çekip giderler. Üyelerin birbirleriyle olan ilişkileri, arkadaşlıkları centilmence devam eden dostluk bağlarıyla sürdürülür. Kulübün aile ortamı gibi olan havası da buradan gelir. Dolayısıyla mutlu insanların bir yuvasıdır kulüp, çünkü bu insanların müşterekleri çoktur. İşte ben de “Bir Barmenin Anıları” adlı kitabımda, Centilmenler Kulübü’nde 38 yıl boyunca bu seçkin insanların arasında neler yaşadığımı, anılarımı ve gözlemlerimi kaleme aldım.  

Londra merkezli Press Dionysus yayınları tarafından yayımlanan Ahmet Sapaz’ın Bir Barmenin Anıları, Oxford & Cambridge Centilmenler Kulübü’nde 38 Yıl adını taşıyan kitabı aşağıdaki linkten temin edilebilir.


Kitap Yurdundan sipariş vermek için tıklayın


Türkiye dışından sipariş vermek için tıklayın

 

* Bu yazı ilk defa 19 Aralık 2022'de Olay gazetesinde yayınlanmıştır. 

https://olaygazete.co.uk/turk-toplumu/centilmenler-kulubunde-gecen-38-yilin-anilarini-bir-kitapta-topladi.html

Tottenham Çocukları

No comments

06 March 2026


Dursaliye Şahan, Tottenham Çocukları’nda göç meselesinin ihmal edilen yönlerinden birine göçün arkasında yatan sosyo-politik ilişkilere Keko’nun hikâyesi üzerinden yer veriyor.






Tuncay Bilecen

Göçmen edebiyatının kaderi çoğu zaman göçmenlerin kaderiyle aynıdır. Ne bulundukları ülkede kabul görürler ne de anavatanlarında. Arafta, arada kalmış bir edebiyattır bu. Anadille yazılsa kendi vatanında, göç ettiği toplumun diliyle yazılsa bulunulan ülkede üvey evlat muamelesi görür.

 Göçmen edebiyatçılar farklı kültürleri yaşamanın verdiği tecrübeyle yeni bir dil evreni kurma konusunda daha mahir olsalar da kendilerini kabul ettirmeleri çok daha zordur. Buna ancak bu konuda ısrar ve inat eden dil işçileri direnebilir. İşte bu inatçı yazarlardan biri olan Dursaliye Şahan, hem kendisinin ve içinde yaşadığı toplumun göç deneyimini hem de geride bıraktığı toprakların sosyo-kültürel yapısını, geleneklerini birbiriyle yoğurarak öykü ve romanlar kaleme alıyor uzun yıllardır.

Dursaliye Şahan’ın Tottenham Çocukları başlıklı romanı, bir gazeteci kadının (romanın anlatıcısı) Londra’da bir otobüste tesadüfen Keko’yu (Ali Kemal) tanımasıyla başlıyor. Daha sonra roman boyunca -son bölüm hariç- Keko’nun Türkiye’de içinde büyüdüğü toplumun geleneksel değerlerini, bu değerler içinden güç bela sıyrılarak dedesiyle birlikte İstanbul’a bir gecekondu mahallesindeki amcasının evine gelmesine ve biraz da şansının yardımıyla iyi bir eğitim görmesine şahitlik ediyoruz.

Londra’daki Keko ise, uyuşturucu çetesinin tuzağına düşmüş onlarca gençten biri. Yazar, bu romanda bir dönem Londra’daki Türkiyeli toplumun tanıklık ettiği genç intiharlarına ve bunun arkasında yatan sosyal, politik, ekonomik, geleneksel ilişkilere yer veriyor. Tottenham Çocukları ismi de buradan geliyor zaten. Tottenham Boys olarak bilinen çetenin Türkçedeki adı bu. Büyük bir kısmı Türkiye’de geçen romanda Dursaliye Şahan, Londra’daki çete gerçeğinin gerisindeki ilişkiler zincirini ortaya koyuyor.

Roman bu bakımdan toplumsal cinsiyet penceresinden de irdelenebilir. Keko’nun içinde bulunduğu geleneksel aile ve aşiret yapısı kadınların söz hakkının olmadığı ve kaderlerine boyun eğdikleri bir düzenden başka bir yer değil. Nitekim yazar, bunu sürekli gözler önüne seriyor. “İlk aybaşı baba evinde, ikincisi koca evinde”, “Bir kız on altı dedi mi ya erde ya yerde olacak” gibi sözlerle de vurgulanan bu durum, roman Keko’nun annesi, amca kızı, yengesi gibi roman kişilerinde temsil ediliyor. Bunun karşısında ise erkek egemen değerler yer alıyor. Bu değerler zaman zaman babalar ve oğullar arasında çatışmalara da yol açıyor. Örneğin Keko, İstanbul’da gitmek ve orada eğitim görmek için babasıyla sürekli çatışıyor ve babasından dayak yiyor. Hatta bir an önce geri dönmesi için çocuk yaşta ailesi tarafından alelacele nişanlanıyor.

Romanın merkezine oturttuğu hususlardan biri de politik çatışmalar. Türkiye’deki iç çatışma ortamı Keko’nun Kürt kimliği, ailesi ve aşiretinin devlet ve örgüt arasındaki pozisyonu, babasının zorla korucu olması ve öldürülmesi bu çatışmanın romanın akışı içinde canlı tutulmasına yol açıyor.

Keko’nun hem köylü hem de Kürt kimliğinin burslu olarak okuduğu özel okulda da peşini bırakmaması, burada öğrencilerin sürekli aşağılamalarına maruz bırakılması yazarın meselenin sınıfsal boyutuna ilişkin bir göndermesi olarak okunabilir.

Keko’nun okumasında önemli bir payı bulunan köydeki okuldaki öğretmeni Fatih Öğretmen ile özel okulda ona göz kulak olan Hayrettin Öğretmen romanda idealist öğretmen tipini temsil ediyorlar. Örneğin Fatih Öğretmen “Çalıkuşu” romanından fırlamış bir karakter gibidir.  “(…) köye geldiği ilk gün hepimize, bütün köylüye gülümsemişti. Öyle içten öyle candan gülümsüyordu ki hiçbirimiz, onu yadırgamamıştık.” (s.175)

“Okuldaki en sevdiğim hatta tek sevdiğim diyebileceğim öğretmen Hayrettin Hocaydı. Daha ilk günden bana dostça davranmış; ilk gördüğü anda gülümsemişti. Birine gülümsemenin ya da ona tepeden bakmanın ne demek olduğunu, İstanbul bana öğretmişti.” (S.174).

Kitapta bu bakımdan insana dair birçok betimleme bulmak mümkün. Bu betimlemeler roman kişilerinin karakter yapısını ortaya koyduğu gibi bu insanlık durumunun neye tekabül ettiğine de işaret ediyor. “Amcam, en sakin göründüğü anlarda bile çevresindekilere gerginliğini hissettiriyordu. Yıllar sonra amcamın tek olmadığını, girdiği her ortama kasvet ve huzursuzluk getiren keyifsiz insanların çok olduğunu, çoğunun da insan sevmediğini anlayacaktım.” (S.131)

Dursaliye Şahan, Tottenham Çocukları’nda göç meselesinin ihmal edilen yönlerinden birine göçün arkasında yatan sosyo-politik ilişkilere Keko’nun hikâyesi üzerinden yer veriyor. Özetle yazar bu romanda;  yaşanılan toprakları, buradaki çatışma ortamını terk etmekle sorunların terk edilmediğini, aksine göç edilen yerde başka çatışmaların başladığını ve değerlerinin göçmenlerle birlikte bulundukları ülkeye de geldiğini okuyucuya duyuruyor.  

 

*Dursaliye Şahin, Tottenham  Çocukları, Sola Yayınları, 2017, 304 sayfa.

 

Tottenham Çocukları, Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından İngilizce olarak da yayımlandı. 


👉http://www.bisikletligazete.com/2021/11/tottenham-boys-raflarda-tottenham.html


 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan