latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Çatışmadan Müzakereye: Vehbi Koca fotoğraflar eşliğinde Kuzey İrlanda deneyimini anlatıyor

No comments

Londra’da yaşayan fotoğraf sanatçısı Vehbi Koca, 31 Mart 2026 Salı günü saat 19.00’da Day - Mer'de gerçekleşecek söyleşide fotoğraflar eşliğinde Kuzey İrlanda’daki çatışma ve barış sürecini anlatacak. 




Londra’da uzun yıllardır çalışmalarını sürdüren fotoğraf sanatçısı Vehbi Koca, “Çatışmadan Müzakereye: Kuzey İrlanda Deneyimi” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirecek. Sanatçının farklı coğrafyalarda toplumsal çatışmalar, protestolar ve kültürel karşılaşmalar üzerine geliştirdiği görsel anlatım dili, bu etkinlikte Kuzey İrlanda örneği üzerinden yeniden tartışmaya açılıyor. Koca’nın çalışmaları, insan hikâyelerini merkeze alarak toplumsal dönüşümlere tanıklık etmeyi amaçlıyor.

Day-Mer Kültür ve Sanat Etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilecek sunumda; uzlaşma süreçleri, travma ve toplumsal yüzleşme gibi başlıklar ele alınacak.

 Fotoğrafın bir “ortak dil” olarak farklı toplumlar arasında köprü kurabileceğini savunan Koca, daha önce verdiği bir röportajda da her kareyi bir anlatı olarak gördüğünü ifade etmişti. Sanatçının söyleşisi ve görsel sunumu, izleyiciyi barışın uzun ve çok katmanlı bir süreç olduğuna dair düşünmeye davet ediyor.

Vehbi Koca


Etkinlik Bilgileri:

  • Tarih: 31 Mart 2026, Salı
  • Saat: 19:00
  • Yer: North London Community House
  • Adres: 22 Moorefield Road, London N17 6PY
  • Düzenleyen: Day-Mer Kültür ve Sanat Etkinlikleri

Not:
Sanatçıyla daha önce gerçekleştirilen röportaj için:
https://www.bisikletligazete.com/2020/07/cektigim-her-fotografn-romann.html

“Çektiğim her fotoğrafın romanını yazabilirim”

No comments

Fotoğrafı bir yaşam tarzı haline getiren Vehbi Koca, Londra’da yaşayan Türkiyeli toplumun tarihine fotoğraflarıyla notlar düşmeye devam ediyor. 





Röportaj: Tuncay Bilecen, tuncaybilecen@gmail.com

Göçmenlerin yaratıcı bir etkinliği sürdürmeleri özellikle göçün ardından geçen meşakkatli yıllarda hiç de kolay değildir. Bu yüzden çoğu göçmen uğraşılarını, sanatsal yaratıcı etkinliklerini bırakmak zorunda kalır. Vehbi Koca, tutkusunun peşini bırakmayan ender  insanlardan biri. Fotoğrafı bir yaşam tarzı haline getiren Vehbi Koca, özellikle Londra’da yaşayan Türkiyeli toplumun tarihine fotoğraflarıyla notlar düşmeye devam ediyor. 


Fotoğrafa olan merakın nasıl başladı? 


Çocukluğumda resim çizerdim hatta resim eğitimi de aldım diyebilirim İngiltere’ye gelmeden önce. İyi de resim yapardım. Fakat bir gün, o dönemdeki  kadın arkadaşım bana doğum günü hediyesi olarak bir fotoğraf makinesi hediye etti. Böylece fotoğraf serüvenim başladı diyebilirim. Fotoğrafın oluşum sürecindeki hızı çok hoşuma gitmişti.  Deklanşöre basıyorsun,  fotoğraf çıkıyor. Resim gibi bir hafta, on gün ya da bira ay beklemene gerek yok. Pek sardı bu durum beni. Sıradan kompakt  bir makineydi, bir de eski, Rus yapımı bir makinem vardı, Lubitel marka, tepeden bakıyordun, çift lensliydi, siyah-beyaz fotoğraflar  çekiyordum. 


Fotoğrafa Türkiye’de başlamışsın o zaman…


Evet, ama Türkiye’de başlama kısmı çok az. Orada üç beş kare çektiysem, o kadar, asıl yoğunluk Londra’da başladı . 


O halde orada başlayan heves İngiltere’de bir yaşam tarzına dönüştü diyebiliriz.


Kesinlikle! Bu çok klişe bir laftır,  ben klişe lafları pek sevmem ama  ‘fotoğraf’ benim hayatımda tam bir yaşam biçimine dönüştü diyebilirim. 1988’de buraya geldiğimde resim yapmaya da devam ettim bir süre. Çok büyük kanvaslara, platformlara yağlı boya resimler yapıyordum. Herkes de çok beğeniyordu. Hatta bir kafede küçük bir sergi de açtım. Daha sonra sonra bir medya okuluna yazıldım. O zamanki adı London  School of Printing idi. Orada Multi Medya okudum bir yıl,  önemli  şeyler öğrendim fotoğraf üzerine. Hiç unutmam, orada benimle mülakat yapan sorumlu hoca “bana her şeyi anlat” demişti. “Seni niye okula alayım?” Bu arada benim yanımda olan bir arkadaş, “Vehbi sen 80’de askerî darbe sırasında Türkiye’de tutuklanmıştın,  böyle bir tecrüben var, anlatmalısın” demişti. “Bu durumun sanatta gelişimine,  katkıları olabileceğini, fotoğraf ve sinema yoluyla da toplumu aydınlatıp dönüştürecek işlerle kendini ifade edebileceğini söyleyebilirsin,” demişti. Ben de bahsettim, hoca da bana “kaç tane Yılmaz Güney tanıyorsun dünyada, onun yaşadığı tecrübeleri yaşayan, tabi ki anlatmalısın yaşadıklarını” demişti. Ve beni okula aldı. Alış o alış, ve tabiişin eğitim yanı yoğun bir şekilde devam etti. A level fotoğraf, arkasından iki yıllık visual dizayn kursu, haber-belgesel program yapımcılığı, sonra da Westminster Üniversitesi’nde multimedia ve sinema okudum. Aynı okulda bir de master yaptım. 


Yeni gelen göçmenler  ilk yıllarda yaşadıkları ağır koşullar nedeniyle ilgi duydukları sanat dalına yeteri kadar zaman ayıramıyorlar ve bir süre sonra da köreliyorlar. Böyle bir dönemden geçtin mi, yoksa bu dönemi çabuk mu atlattın?


Çok önemli bir soru bu gerçekten. Buradaki işin gelişme, eğitim, istediği şeyi elde etmedeki tutarlılık konusunda örnek verebileceğim insanlardan biriyim ben diye düşünüyorum. Hiçbir zaman bırakmadım ve tutkuyla sarıldım.  Sonuçta bambaşka, farklı bir coğrafyada yaşıyorsun. İş sorunların var, dil sorunun var. Buna rağmen fotoğrafı sonuna kadar takip ettim; çünkü bu mereti seviyorum. Kanıma girmiş durumda. Motivasyon tamamen buydu.  Sinema yapacağım, fotoğraf yapacağım, kendimi böyle ifade edebilirim. Bir gün Türkiye’ye döndüğümde çok güzel şeyler yapabileceğim konusunda inançlıydım. Hiçbir zaman bunu yapabilir miyim, iş bulamadım, ekonomik desteğe ihtiyacım var gibi şeyler düşünmedim. Sonuna kadar devam ettirdim. Motivasyonum hep yüksekti. Yıllar sonra beni gören arkadaşlarımın birçoğu “sendeki motivasyona hayranım,  hâlâ aynı çocuksu sevinçle, aynı tutkuyla devam ediyorsun, helal olsun sana” diyorlar bana. 





Belki de seninle birlikte aynı tutkularla gelen insanların bunları zamanla yitirdiklerine de şahit olmuşsundur. 


Üzülerek söylüyorum çoğu öyle oldu ister istemez. Çünkü buranın koşulları hiç de kolay değil. Önce kendini kabullendirmen gerekiyor, ispat etmen gerekiyor buradaki yapıya alışman adapte olman gerekiyor. Ondan sonra ayağı yere basan, kendini ifade edebileceğin, sana dönüşümü olacak olan şeyleri yapmaya çalışıyorsun. Zor oldu ama hiçbir zaman bırakmadım.


Biraz önce Türkiye’ye donanımlı olarak dönmek istiyordum, dedin. Bir gün geri dönerim düşüncesi hâlâ var mı kafanda? 


O düşünce hâlâ var. Aslında garip bir hüzne dönüştü  o düşünce. Bu ülkeye ben geldim geleli, abartmıyorum her yirmi saniyede bir gün ülkeye geri döneceğime ve orada sevdiğim işleri, dostlarımla, arkadaşlarımla yapacağıma o kadar çok inandım ki… Ama şimdi o bir hüzün olarak kaldı, hayal olarak kaldı. Şimdi iki aradayım. Kendimi buraya da ait hissetmiyorum,  oraya da ait hissetmiyorum. Arafta yaşıyorum gerçekten. Bu bir kayboluş değil, bilinçli bir reddediş aslında. Giderek evrensel olmamız gerektiğini anlıyorum. Ben sadece oraya ait değilim, buraya da ait değilim. Bu düşünce bazen korkutuyor beni ama daha üretkenleştiriyor. 


Fotoğrafın ruhuna da yakışıyor aslında değil mi bu evrensellik. Biraz dışarıdan bakmak, o camın dışından bakmak.


Çok doğru. Bu zaten fotoğrafın içeriğinde de var. Mesela vizörden baktığın zaman senin tarafsız, yan tutmadan baktığın bir delik o vizör. Bir de işin böyle bir yönü var. Beni en çok çeken yanı bu. Çünkü oradan baktığın zaman bütün ilkel duyguların şövenizmin, ırkçı bir temelin varsa ya da ne bileyim kadına karşı, doğaya karşı ilkel  ve hoyrat bir tavrın varsa , vizörden baktığında hepsi yok oluyor ve ‘duru’ ve gerçek bir insan oluyorsun. 


Peki, bu vizörden kendi kişisel tarihine de bakabildin mi? Hani terzi kendi söküğünü dikemez derler, fotoğrafçı olarak kendi kişisel tarihinin arşivini yaptın mı? 


Sen bir fotoğrafçı olarak çektiğin fotoğrafsın’. Bir fotoğrafçı olarak deklanşöre bastığın zaman aslında kendini çekiyorsun. Bunu üzerine basarak söylüyorum. Çok önemsiyorum bunu. Ben sadece karşımda gördüğüm şeyi fotoğraflayıp vizörüme alıp onu kalıcılaştıran bir fotoğrafçı değilim. Aynı zamanda çektiğim fotoğrafın kendisiyim. Nedir o, bir protestodur, buradaki LGBT hareketleridir, doğadır, sosyal bir olaydır, bir eğlencedir, bir festivaldir, adaletsizliktir.  Her bir  fotoğrafımı yaşıyorum ben.  Sana bütün fotoğraflarımın hikâyelerini tek tek anlatabilirim. Hatta her bir  fotoğrafımın romanını yazabilirim. 


Belki de iyi fotoğrafın sırrı budur? Karşındaki kişiyi, manzarayı araçsallaştırmayıp içine girdiğinde belki de iyi fotoğrafları böyle yakalıyorsun. 


Haklısın, çok değer verdiğim bir fotoğrafçı vardır Robert Capa. Macar asıllı Amerikalı bir savaş fotoğrafçısı onun şöyle bir lafı vardır, “eğer yakın değilsen çektiğin fotoğraf da iyi değildir ya da fotoğrafın iyi değilse yeterince yakın değilsin demektir .” Bu hem metaforik bir yaklaşımdır  ve hem de fiziksel bir yaklaşım. Benim o yüzden  en çok sevdiğim ve sıklıkla kullandığım lensim, geniş açı lenstir. Bu lenste de şöyle bir şey vardır, (12-24 milimetrelik bir lens kullanırım), konun her neyse çok yakın olmak zorundasın.  Yakın olman gerekir ki çerçeveyi doldurabilesin.  Ben çekim yaparken adamın nefesini hissediyorum,  kadının koltuk altının ter kokusunu hissediyorum. Küfürlerini duyuyorum. O kadar yaklaşıyorum. Mesela en son burada nazilerin sokak gösterisi vardı Black lives matter’a tepki olarak düzenledikleri. Diplerine kadar gittim, küfürler yedim, hatta kafama darbe de yedim. Bunun karşılığında tasarladığım hikâyeyi oluşturdum.  O hikâyeyi ayrıntılı olarak anlatmak istiyorsan, bunu yapmak ve  içine girmek zorundasın karenin, konunun en yakın şahidi olmalısın.  Ama uzakta durup tele-foto ile çektiğinde konunun dışındasın. Ben içinde olmalıyım konunun. Çünkü o çektiğim fotoğraf aynı zamanda benim hikâyem. 


Peki, zaman içinde fotoğraf yolculuğunda değişiklik oldu mu? Fotoğraf felsefen değişti mi? Fotoğraf seni dönüştürdü mü? 


Fotoğraf beni dönüştürdü. Artık daha anlayışlı ve toleranslı bakıyorum bir takım şeylere ve hayata.  Ruhumu eğitti fotoğraf benim. Fotoğraf hem yaşam tarzım oldu benim hem de düşünce tarzım oldu. Şimdilerde daha çok yaratıcı fotoğraflar çekmek istiyorum. Önümüzdeki dönemde belgesel fotoğraf ve (fine art) ve yaratıcı fotoğraflar çekmeyi planlıyorum. 



Türkiyeli toplumun fotoğrafla ilişkisini nasıl gözlemliyorsun?


Burada yaşayan Türkiyeli toplumun fotoğrafla ilişkisine gururla söylemeliyim ki 2006’dan bu yana büyük  katkı sundum kendimce. Onlarca öğrencim oldu. Birlikte çok güzel şeyler yaptık,yaşadığımız kenti tanıyıp fotoğrafladık. 

Türkiyeli toplum içinde çok dinamik bir fotoğraf potansiyeli yok burada maalesef. O hep içimde bir uhdedir, bir kırıklıktır. Bana göre fotoğraf hele hele etnik bir kültürden geliyorsan, kullanabilecek en güzel araçtır aslında. Fotoğraf kadınlar içindir, onları özgürleştirir.  Göçmenler içindir. Kadınlar, göçmenler en çok fotoğraf çekmeli. Bizim toplum bu konuda maalesef üretken değil. Benim bir çabam var. Mesela burada çok dinamik bir Alevi toplumu var. Sanat konusunda da çok açıklar, kapalı bir toplum değil. Sana hoş geldin diyor kollarını açıyorlar. Çok rahat bir çalışma ortamı buluyorum ben Alevilerin içinde. Onların tarihini burada fotoğraflıyorum,  semahlarını,  festivallerini,  anmalarını.  Bunları kitap haline getirmenin çabası  içindeyim. 


Dışarıdan bakan biri olarak senin insan fotoğrafı çekmekten daha çok hoşlandığını gözlemliyorum. 


Kesinlikle öyle. Ben kuş, böcek fotoğrafı çekmem, benim fotoğrafımın temelinde insan vardır. İnsanları, koşulları, politik görüşleri, rengi, dini, dili, ırkı ne olursa hiç ayrım gözetmeden,  fotoğraflarım. 

Biraz verdiğin kurslardan söz edelim.


Üyesi olduğum fotoğraf ajansları var. Bunlar benim fotoğraflarımı pazarlıyorlar, satıyorlar bu benim işimin bir yanı . Dünyanın her yerinde satılıyorlar bu fotoğraflar. Bir de bir İngiliz sanat kurumunda fotoğraf dersi  veriyorum. Tamamıyla İngilizce konuşan  öğrencilere ders veriyorum. Pazar günleri de kendi atölyem var. Orada da dersler veriyorum. Dört saatlik bir ders bu. Sekiz hafta sürüyor. Katılımın yoğunluğuna göre hafta sayısı değişiyor. Kurs süresince konumuza uygun mekânlarda ders yapıyoruz. İki tür ders veriyorum, birisi fotoğrafı keşfetmek diğeri de yaratıcı fotoğrafçılık. 


Verimli oluyor mu kurslar?


Çok verimli oluyor. Çok güzel geri dönüşler alıyorum. Virgin’ün sayfasında, benim reklamlarımı, fotoğraflarımı kullanıyorlar. Orada mesela çok güzel geri dönüşler var. Çok esprili, bilgili, herkesle tek tek ilgilenen, fotoğraf tutkunu ve sayesinde çok şey öğrendik gibi yorumlar göreceksin orada. Bu yorumlar çok çok önemli benim için.



Son olarak bundan sonra fotoğraf adına neler yapmayı planlıyorsun?


Korona meselesi biliyorsun bayağı sekteye uğrattı gidişatı. Öncelikle Alevi Kültür Merkezi’nde bir kurs düzenleniyor. Önümüzdeki cumartesi başlayacak. Bunun haricinde kendi kursum var pazar günleri devam eden. Benim asıl amacım kitap üzerine yoğunlaşıp onu en kısa zamanda çıkartmak. 

Ağustosun sonuna doğru Belfast’a yeniden gitmeyi planlıyorum. Oralarda eski politik kaosu yaşamış insanlarla röportajlar yapmayı düşünüyorum. Bunları kitaba, sergiye ve belgesel filme dönüştürmek gibi bir düşüncem var. Bunu önümüzdeki bir yılda yapmayı planlıyorum.


Peki,  sergi yapıyor musun?


Yaklaşık iki-üç yıldır yapmadım. Çok özledim sergi yapmayı. Bir tanesini Londra’da planlıyorum, bir tanesini de Türkiye’de.  Kuzey İrlanda üzerine olabilir, ayrıca buradaki Türkiyeli toplumun öne çıkmış olan karakterlerini  konu alan, ressam, yazar, akademisyen, tiyatrocu gibi, onların A2 boyutunda, poster boyutunda portrelerini çekmeyi planlıyorum çeşitli mekânlarda. Buda yedi, sekiz yıldır aklımda olan bir projedir. Böylece buranın tarihine’de böyle bir  bir not düşmek istiyorum. 





Londra’da Kürt müziğinin sesi: Suna Alan & Friends sahne alıyor

No comments


Londra’da yaşayan Kürt sanatçı Suna Alan, “Suna Alan & Friends” başlıklı özel konseriyle 11 Nisan 2026 Cumartesi akşamı müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.



 İrlandalı yazar James Joyce’un “Ben dağların çiçeğiyim” dizesinden ilham alan bu anlamlı performans, hafıza, mekân ve hikâyeyi bir araya getiren güçlü bir anlatı sunacak.

Stoke Newington’daki tarihi The Old Church’te düzenlenecek konser, izleyicilere samimi ve duygusal bir müzik deneyimi vaat ediyor. Kapıların saat 19.00’da açılacağı etkinlikte konser saat 20.00’de başlayacak.

Kürt kimliğinden beslenen müziğiyle dikkat çeken Suna Alan, geleneksel dengbêj kültüründen ilham alarak modern bir yorum sunuyor. Farklı şehirler ve kültürler arasında geçen yaşamının izlerini taşıyan sanatçı, müziğinde hem köklerine bağlı kalıyor hem de evrensel bir ifade dili kuruyor.

Uluslararası sahnelerde de yer alan Alan; Southbank Centre’daki “Women in Music” konser serisi ve Royal Albert Hall gibi prestijli mekânlarda performans sergiledi. 2024 yılında Cambridge’de düzenlenen TEDxKings Parade etkinliğinde “Dönüşüm” temasıyla sahne alan sanatçı, performansıyla büyük ilgi gördü.

“Suna Alan & Friends” konseri yalnızca bir müzik etkinliği olmanın ötesinde, aynı zamanda sosyal bir dayanışma amacı da taşıyor. Etkinlikten elde edilecek gelirin bir bölümü, yaşamlarını yeniden kurmaya çalışanlara destek amacıyla Londra merkezli bir vakfa bağışlanacak.

Kültürel derinliği yüksek ve duygusal açıdan zengin bir gece sunması beklenen konserin biletleri çevrim içi olarak satışta.

Bilet linki: https://buytickets.at/sunaalan/2138913

 

Londra’da bisiklet hırsızlığına karşı yeni bir kampanya başlatıldı

No comments

 Londra Bisiklet Kampanyası (LCC), kentte her yıl on binlerce bisikletin çalınmasına dikkat çekerek polis ve yerel yönetimlere daha güçlü önlemler alınması konusunda çağrıda bulundu. 



Londra’da bisiklet hırsızlığına karşı yeni bir kampanya başlatıldı. Londra Bisiklet Kampanyası (London Cycling Campaign - LCC), yayımladığı rapor ve başlattığı imza kampanyasıyla bisiklet hırsızlığıyla mücadelede daha etkili adımlar atılması için yetkililere çağrıda bulundu. 

LCC’nin verilerine göre Londra’da her yıl yaklaşık 40 bin bisiklet çalınıyor, ancak çalınan bisikletlerin yalnızca yüzde 2’si sahiplerine geri dönebiliyor. Kampanya yetkilileri, bu düşük geri kazanım oranının bisiklet hırsızlığını adeta cezasız bir suç haline getirdiğini ve organize suç gruplarını teşvik ettiğini belirtiyor.

Örgüt, bisiklet hırsızlığının yalnızca maddi kayıplara yol açmadığını, aynı zamanda insanların bisiklet kullanma isteğini de azalttığını vurguluyor. Yapılan araştırmalar, bisikleti çalınan bazı kişilerin yeniden bisiklete binmekten vazgeçtiğini ve bunun da şehirde sürdürülebilir ulaşım hedeflerini olumsuz etkilediğini gösteriyor.

LCC, kampanya kapsamında Londra Belediye Başkanı ve Metropolitan Polis Teşkilatı’ndan bisiklet hırsızlığına yönelik daha kapsamlı soruşturmalar yürütülmesini, bisiklet kayıt ve işaretleme sistemlerinin güçlendirilmesini ve suçla mücadelede daha fazla kaynak ayrılmasını talep ediyor.  

Kampyanyayı imzalamak için tıklayın!

Ayşe Bayram’dan kişisel sergi: “Beyond the Mask, Behind the Self”

No comments

Versus Arts Gallery, sanatçı Ayşe Bayram’ın Beyond the Mask, Behind the Self başlıklı kişisel sergisine 28 Mart – 4 Nisan tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü İlayda Uzunarslan’ın üstlendiği sergi, sanatçının ağırlıklı olarak suluboya tekniğiyle ürettiği; maskeler, portreler, sürreal çizgiler ve bilinçaltı çağrışımlarla şekillenen eserlerini bir araya getiriyor.



Ayşe Bayram’ın sanatsal pratiği, geleneksel suluboya disiplinini bilinçaltının akışkan ve katmanlı yapısıyla buluşturuyor. Su ve pigmentin kâğıt üzerindeki öngörülemez hareketini hem teknik hem de kavramsal bir araç olarak kullanan sanatçı, eserlerinde kimlik, görünürlük, saklanma, toplumsal roller ve içsel benlik arasındaki gerilimi araştırıyor. Sergide yer alan maskeler, yalnızca gizlenmeyi değil; aynı zamanda korunmayı, dönüşümü ve bireyin kendi iç dünyasıyla kurduğu karmaşık ilişkiyi simgeliyor.



Beyond the Mask, Behind the Self, izleyiciyi yüzeyin ardına bakmaya, görünen persona ile bastırılmış ya da korunmuş iç gerçeklik arasındaki ince çizgiyi sorgulamaya davet ediyor. Portreler, sürreal detaylar ve sezgisel biçimlerle kurulan bu görsel dünya, bireyin parçalı kimliğine dair sessiz ama güçlü bir yüzleşme alanı yaratıyor.

Muğla’da yaşayan ve üreten Ayşe Bayram, 2007 yılında Cumhuriyet Üniversitesi Resim-İş Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. Sanatçı, üretim pratiğini yıllardır sürdürdüğü sanat eğitimciliği ile birlikte geliştirirken, suluboyanın ifade gücünü psikolojik ve spiritüel katmanlarla derinleştiren özgün bir dil oluşturuyor. Uluslararası Suluboya Topluluğu (IWS) üyesi olan Bayram, uluslararası sergiler ve Londra merkezli projelerle çalışmalarını daha geniş sanat çevreleriyle buluşturmaya devam ediyor.

Sanatçının eserleri, estetik bir deneyimin ötesinde; izleyiciyi kendi içsel maskeleri, kırılganlıkları ve dönüşüm potansiyeli üzerine düşünmeye çağırıyor.



Sergi Bilgileri

Sergi Adı: Beyond the Mask, Behind the Self
Sanatçı: Ayşe Bayram
Tarihler: 28 Mart – 4 Nisan
Mekân: Versus Arts -
114A Lower Clapton Rd, Lower Clapton, London E5 0QR

Web: aysebayram.com
Instagram: @the.aysebayram.art

 

Küratör Notlari - Ilayda Uzunarslan

Beyond the Mask, Behind the Self, Ayşe Bayram’ın suluboyanın akışkan ve öngörülemez doğası üzerinden kimliğin çok katmanlı yapısını araştırdığı bir düşünsel alan açıyor. Maskeler, portreler ve sürreal çizgisel öğeler aracılığıyla kurulan bu seçki, bireyin toplumsal olarak görünür kıldığı yüz ile iç dünyasında taşıdığı kırılgan, bastırılmış ya da dönüşen benlik halleri arasındaki gerilime odaklanıyor.

Bayram’ın eserlerinde maske, yalnızca bir saklanma aracı değil; aynı zamanda korunma, uyumlanma ve dönüşümün simgesine dönüşür. Suluboyanın geçirgenliği ve akışkan yapısı, bu psikolojik ve duygusal katmanları görünür kılarken, izleyiciyi de kendi içsel yüzleşmesine davet eder. Sergi, görünen ile gizlenen, persona ile öz benlik arasındaki ince sınırda dolaşan şiirsel ve sezgisel bir anlatı sunar.

  


“Beyond the Mask, Behind the Self” -  Solo Exhibition by Ayşe Bayram

28 March – 4 April | Versus Arts

Versus Arts is pleased to present Beyond the Mask, Behind the Self, a solo exhibition by visual artist Ayşe Bayram, on view from 28 March to 4 April. Curated by İlayda Uzunarslan, the exhibition brings together a body of works created primarily in watercolor, featuring masks, portraits, surreal linear forms, and imagery shaped by subconscious associations.

Ayşe Bayram’s artistic practice merges the discipline of traditional watercolor with the fluid, layered terrain of the subconscious. Using the unpredictable movement of water and pigment on paper as both a technical and conceptual force, Bayram explores the tensions between identity, visibility, concealment, social roles, and the inner self. In this exhibition, masks emerge not only as symbols of disguise, but also as markers of protection, transformation, and the complex relationship between the individual and their inner world.

Beyond the Mask, Behind the Self invites viewers to look beyond the surface and reflect on the fragile boundary between the visible persona and the hidden or protected inner reality. Through portraits, surreal details, and intuitive forms, the exhibition creates a quiet yet powerful space of confrontation with the fragmented nature of the self.

Based in Muğla, Turkey, Ayşe Bayram graduated from the Department of Art Education at Cumhuriyet University in 2007. Alongside her long-standing role as an art educator, she has developed a distinctive visual language that expands the expressive possibilities of watercolor through psychological and spiritual depth. A member of the International Watercolor Society (IWS), Bayram continues to share her work with wider audiences through international exhibitions and projects in London.

More than an aesthetic experience, Bayram’s work invites viewers to reflect on their own inner masks, vulnerabilities, and potential for transformation.

Exhibition Details

Exhibition Title: Beyond the Mask, Behind the Self
Artist: Ayşe Bayram
Dates: 28 March – 4 April
Venue: Versus Arts -
114A Lower Clapton Rd, Lower Clapton, London E5 0QR

Web: aysebayram.com
Instagram: @the.aysebayram.art



Curator’s Notes -  İlayda Uzunarslan

Beyond the Mask, Behind the Self opens a reflective space in which Ayşe Bayram explores the layered nature of identity through the fluid and unpredictable language of watercolor. Through masks, portraits, and surreal linear forms, the exhibition focuses on the tension between the socially visible self and the fragile, suppressed, or transforming inner states that remain hidden beneath the surface.

In Bayram’s works, the mask becomes more than a symbol of concealment; it emerges as a marker of protection, adaptation, and transformation. The transparency and fluidity of watercolor make these psychological and emotional layers palpable, inviting viewers into an intimate confrontation with their own inner selves. The exhibition offers a poetic and intuitive visual narrative that moves along the delicate threshold between persona and essence.


Londra’da Dünya Tiyatro Günü’ne Özel Buluşma

No comments

 Mavi Production, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kapsamında tiyatro, müzik ve kolektif deneyimi bir araya getiren interaktif bir etkinlik düzenliyor.






Londra’da faaliyet gösteren Mavi Production, 23 yıllık tiyatro birikimini uluslararası sahneye taşırken, Dünya Tiyatro Günü için hazırladığı özel etkinlikle katılımcılara alışılmışın dışında bir deneyim sunmayı hedefliyor.

Oyuncular Fatih Dönmez ve Eda Çatalçam eşliğinde gerçekleşecek etkinlikte, katılımcılar birlikte bir tiyatro metni okuyacak, canlı gitar performansı eşliğinde şarkılar söyleyerek sahnenin kolektif ruhunu deneyimleyecek.

Ezberin ve sahne baskısının olmadığı bu buluşmada, katılımcılar ister sürece aktif olarak dahil olabilecek ister yalnızca izleyici olarak etkinliğe katılabilecek.

📌 Etkinlik Bilgileri

  • Mekan: The Mirror Cafe
  • Tarih: 27 Mart
  • Saat: 19:30
  • Etkinlik Türü: Tiyatro metin okuması ve canlı müzik eşliğinde interaktif buluşma

Paris’in yeni sosyalist belediye başkanından bisikletli kutlama

No comments

Fransa’nın başkenti Paris’te 2026 yerel seçimlerini kazanan sosyalist siyasetçi Emmanuel Grégoire, seçim zaferini bisiklet turuyla kutladı. Yeni belediye başkanı, seçim gecesi zafer konuşması yapmaya Paris sokaklarında bisiklet sürerek gitti.  



 Sembolik bir “zafer turu”

Grégoire’in seçim gecesi yaptığı bu bisiklet yolculuğu, yalnızca bir ulaşım tercihi değil, aynı zamanda güçlü bir politik mesaj olarak yorumlandı. Yeni başkan, Paris’in son yıllarda hız kazanan bisiklet ve çevre odaklı ulaşım politikalarını sürdüreceğinin sinyalini daha ilk günden vermiş oldu. 

Seçim zaferinin ardından şehrin bisiklet yollarında dolaşan Grégoire, bu jestle hem çevreci yaklaşımını hem de daha sade ve erişilebilir bir yönetim anlayışını vurguladı.

 Hidalgo döneminin devamı

48 yaşındaki siyasetçi, oyların yarısından fazlasını alarak Paris Belediye Başkanı seçildi ve kentte uzun süredir devam eden sol yönetimin sürekliliğini sağladı.

Grégoire, selefi Anne Hidalgo döneminde hız kazanan bisiklet yollarının yaygınlaştırılması, otomobil kullanımının azaltılması ve kamusal alanların yayalaştırılması gibi politikaları sürdürme vaadiyle kampanya yürütmüştü.

“Bisikletli başkan” mesajı

Yeni belediye başkanının seçim gecesi bisikletle şehirde dolaşması, Paris’in ulaşım vizyonuna dair güçlü bir sembol olarak değerlendiriliyor.

Grégoire’in bu tercihi; makam araçlarına mesafe koyan, daha sade ve halkla iç içe bir yönetim anlayışını yansıtırken, aynı zamanda Paris’in çevre dostu ulaşım politikalarının devam edeceğine dair net bir mesaj olarak görülüyor.

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan