latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Başörtüsü ve Sembolik İktidar: Avusturya ve İran Örnekleri

No comments


Ramazan Yaylalı

 

Avusturya’da 2026/27 öğretim yılıyla birlikte 14 yaşını doldurmamış kız öğrencilerin okulda İslami geleneklere göre başı örten başörtüsü takması yasaklandı. Avusturya Hükümeti, bu düzenlemeyi kız çocuklarının “gelişim özgürlüğünün” korunması adına yaptığını iddia ediyor

 

Fakat meseleye sosyolog Pierre Bourdieu’nün “sembolik iktidar” kavramı açısından baktığımızda, burada mesele yalnızca yasağın kendisi değildir. Daha temel mesele, devletin belirli bir kültürel pratiğe anlam yüklemesi ve bu anlamı hukuken meşru hâle getirmesidir…

Bourdieu’ye göre devlet yalnızca yasa yapan bir kurum değildir. Aynı zamanda “meşruiyet üretme” konusunda bir “sembolik sermayeye” sahiptir. Yani neyin kabul edilebilir, neyin normal veya neyin korunmaya muhtaç olduğunu tanımlayıp bu sınıflandırmaları hukuk aracılığıyla kurumsallaştırır.

İsterseniz konuyu biraz daha somutlaştırmak adına iki farklı ülkeyi, yani Avusturya’ya ve İran’a bakalım. Örneğin hepimizin de bildiği gibi İran Devleti kadınlardan kamusal alanda başlarını örtmelerini talep etmekte ve bu yasağa uymayan kadınları cezalandırmaktadır. Avusturya’da ise devlet, belirli yaştaki kız çocuklarının okulda İslami başörtüsüyle başlarını örtmelerini yasaklamaktadır. İlginç bir durum ortaya çıkıyor: Bir yanda İran devleti kadınların zorla kapanmasını dikte ederken, diğer yanda Avusturya Hükümeti, en azından belli bir yaşa kadar, kız çocuklarının başörtüsü takmamasını talep ediyor. Yani birinde devlet kadına: “Örtünmelisin” diyor, diğerinde ise belirli bir yaş ve kurumsal bağlamda: “Örtünmemelisin” diyor…

Her İki rejimin hukuki yapıları, gerekçeleri ve yaptırım biçimleri elbette aynı değildir. İran’daki zorunlu örtünme uygulamalarının kadınların cezalandırılması, gözaltına alınması ve bazı vakalarda şiddete maruz bırakılmasıyla uygulandığı Birleşmiş Milletler tarafından belgelenmiştir. Avusturya’daki düzenleme ise 14 yaş altındaki kızların okul ortamıyla sınırlıdır ve yasa koyucu tarafından çocukların korunması ve özbelirlenmesi gerekçesiyle savunulmaktadır.

Ancak karşılaştırmanın ilginç tarafı şu: Her iki durumda da devlet, kadın bedeninin hangi görünümünün meşru olduğunu tanımlama yetkisini kullanmaktadır. İran devletinin egemen sınıflandırmasında örtünmüş kadın bedeni ahlaki ve dinsel normla uyumludur; örtünmemek ise normdan sapma olarak tanımlanmaktadır. Avusturya’daki düzenlemede ise belirli yaştaki kız çocukları açısından İslami başörtüsü, devlet tarafından çocuğun gelişim özgürlüğü (pedagojik anlamda) bağlamında müdahale edilmesi gereken bir pratik olarak sınıflandırılmaktadır.

Dolayısıyla aslında mücadele yalnızca bir kumaş parçası üzerinde gerçekleşmiyor; asıl mücadele başörtüsünün “meşru anlamı” üzerinde gerçekleşiyor. Başörtüsü nedir mesela? Dinsel özgürlüğün ifadesi mi? Yoksa ataerkil baskının sembolü mü? ya da kültürel aidiyet mi? Yoksa ailenin çocuk üzerindeki otoritesinin göstergesi mi? Ve belki de en önemlisi, bireysel bir tercih mi?

Bourdieu açısından baktığımızda burada bir “sınıflandırma mücadelesi”, daha doğrusu bir “anlamlandırma süreci” vardır. Farklı toplumsal aktörler aynı pratiğe farklı anlamlar vermekte, devlet ise sahip olduğu sembolik ve hukuki sermaye sayesinde bu anlamlardan birini diğerlerinden daha güçlü biçimde kurumsallaştırıyor…

Paradoks tam da burada ortaya çıkar.

İran devleti kadını özgürleştirdiğini veya ahlaki düzeni koruduğunu ileri sürerek örtünmeyi zorunlu hâle getiriyor. Avusturya devleti ise kız çocuklarının “özgürlüklerini” koruduğunu ileri sürerek belirli koşullarda örtünmeyi yasaklıyor…

Bu nedenle mesele “Başörtüsü özgürlük müdür, baskı mıdır?” ikiliğine indirgenmemelidir. Daha temel sosyolojik soru şudur: “Bir kadının veya kız çocuğunun bedeninin nasıl görünmesi gerektiğine kim karar verir?” Eğer kadın İran’da başını açmak istediğinde devlet müdahale ediyor, Avusturya’da belirli yaştaki bir kız öğrenci okulda başını örtmek istediğinde yine devlet müdahale ediyorsa, üzerinde düşünülmesi gereken ortak nokta devletin “meşru adlandırma ve sınıflandırma tekeli” dir..

Bir devlet “örtünmek ahlaki olandır.” derken, diğeri belirli koşullarda “örtünmemek çocuğun özgür gelişimine uygun olandır.” diyebiliyor. Fakat her iki durumda da şu soru sorulmalı: “Kadının kendi bedeni üzerindeki tercihi nerede başlar ve devletin onu tanımlama hakkı nerede biter?”

Belki de Başörtüsü tartışmasının en çarpıcı meselesi budur. Bir yerde kadın başını açamadığı için, başka bir yerde ise belirli koşullarda örtemediği için devletin sembolik ve hukuki iktidarıyla karşılaşmaktadır. Yani sorun yalnızca burada başörtüsünün takılması veya çıkarılması değildir. Sorun, hangi pratiğin özgürlük, baskı, normal veya sapma olarak adlandırılacağına kimin karar verme gücüne sahip olduğudur…

Dolayısıyla “başörtüsü yasağı” konusunu bu açıdan bakıp değerlendirmek kanımca en önemli felsefi tartışmadır …

 

Adil Yıldırım “Toksik İlişki” ile Londra’ya geliyor

No comments

 Yazar ve mentor Adil Yıldırım, “Neyin Peşindesin? – Toksik İlişki” gösterisiyle 11 Ekim’de ilk kez Londra’da sahne alacak



Yazar ve mentor Adil Yıldırım, yeni sezon sahne gösterisi “Neyin Peşindesin? – Toksik İlişki” ile Londra seyircisinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Gigue Production ve BKM Mutfak tarafından sunulan gösteri, 11 Ekim 2026 Pazar günü saat 19.30’da Londra’daki 21Soho’da gerçekleştirilecek.

Yıldırım, sahneden uzak kaldığı dört aylık dönemde yaşadığı olayları ve insan ilişkilerinden doğan yeni hikâyeleri kendine özgü anlatımıyla seyirciyle paylaşacak. Yaklaşık 90 dakika sürecek ve Türkçe gerçekleştirilecek gösteride mizahın yanı sıra ilişkilerin düşündüren ve duygusal yönleri de ele alınacak.

İlişkiler ve “toksik” deneyimler sahnede

“Neyin Peşindesin? – Toksik İlişki”; evlilikten bekârlığa, ayrılıktan aldatmaya ve modern ilişkilerde yaşanan kafa karışıklıklarına kadar farklı deneyimleri sahneye taşıyor.

Gösterinin interaktif bölümlerinde seyirciler, ilişkiler konusunda merak ettikleri soruları Adil Yıldırım’a doğrudan yöneltme fırsatı da bulacak. Organizasyon ayrıca gösteriye çift olarak katılan izleyiciler için içeriği önceden açıklanmayan özel bir sürpriz hazırlandığını duyurdu.

Yazarlıktan televizyon ve sahneye

İstanbul doğumlu Yıldırım, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Fransızca Kamu Yönetimi Bölümünden mezun olduktan sonra yaklaşık 10 yıl İtalya’da yaşadı. Kendisi tarafından paylaşılan biyografiye göre bu dönemde Politecnico di Milano’da International Marketing alanında yüksek lisans yaptı ve Birleşmiş Milletler’in Roma ofisinde iki yıl görev aldı.

İnsan ilişkileri ve davranış bilimleri alanındaki çalışmalarının yanı sıra edebiyatla da ilgilenen Yıldırım’ın ilk romanı “Gecede Saklı Yalnız Aşklar” 2017’de yayımlandı. Bunu “Zamanın Sessiz Ruhu”, “Med Cezir”, “Şeytan Tüyü”, “Elli Maddede İlişkiler”, “Flört Etme Sanatı”, “40+ İtiraf Hikayeleri”, “Elli Maddede Sosyal Medya Aşkları”, “Farkındalık Okyanusu”, “Elli Maddede Evlilik” ve “Bana Gelsene” gibi çalışmalar izledi. Tanıtım dosyasında da Yıldırım’ın yazarlık, televizyon, dijital yayıncılık ve sahne çalışmalarını birlikte sürdürdüğü belirtiliyor.

 Yeni sezonun “Toksik İlişki” temalı Londra buluşması, 11 Ekim 2026 Pazar günü saat 19.30’da 21Soho’da yapılacak.

Londra’daki gösteri, 11 Ekim 2026’da 21Soho’da saat 19.30’da başlayacak.

Adres: 3-5 Sutton Row, London W1D 4NR 

SÖZÜN KIYISI: “Hayat, geriye doğru anlaşılır fakat ileriye doğru yaşanır”

No comments

 



SÖZÜN KIYISI


“Hayat, geriye doğru anlaşılır fakat ileriye doğru yaşanır” 

S. Kierkegaard

 

Geçenlerde birinin ağzından çok tanıdık bir cümle duydum:

“Biraz işlerim düzelsin, yapacağım.”

Cümle o kadar sıradan ki üzerinde durmaya değmez sanırsınız. Hepimiz benzerlerini söylüyoruz zaten.

Şu dosya bitsin.
Bu borç kapansın.
Çocuklar büyüsün.
Emekli olayım.
Biraz para biriktireyim.
Havalar düzelsin.
Pazartesi gelsin.

Sonra...

Sonrası nedense hep daha güzel olacak.

İnsanın kendisine kurduğu en zarif tuzaklardan biri belki de budur: Hayatı gelecekte bir yere koymak.

Oysa hayat, bizim ona ayırdığımız zamanı beklemiyor.

Biz plan yaparken annemizin saçına biraz daha ak düşüyor. Çocuğumuz biraz daha büyüyor. Sevdiğimiz insanın yüzüne yeni bir çizgi ekleniyor. Bir zamanlar yorulmadan çıktığımız merdivende bir gün nefesimiz değişiyor.

Ve bütün bunlar olurken takvim büyük bir gürültü çıkarmıyor.

Belki zamanın en ürkütücü tarafı da bu.

Sessiz geçmesi.

Bir kapı çarpması gibi geçseydi fark ederdik. Bir bardak kırılması gibi ses çıkarsaydı dönüp bakardık.

Ama zaman parmaklarının ucunda yürüyor. Ve bunu büyük bir zarafetle yapıyor.

Bu yüzden insan çoğu zaman yaşlandığını aynadan değil, hatıralarından anlıyor.

“Daha dün...” diye başlayan cümleler çoğaldığında, dünün aslında hiç de dün olmadığını fark ediyor.

Belki de hayatın büyük trajedisi ölmek değildir.

Yaşamayı sürekli sonraya bırakmaktır.

Üstelik biz hayatı çoğu zaman büyük şeylerde arıyoruz. Büyük aşklarda, büyük başarılarda, büyük paralarda, büyük yolculuklarda...

Oysa yıllar geçtikçe insan başka bir şey öğreniyor:

Hayat büyük anlardan değil, fark edilmemiş küçük anların toplamından oluşuyor.

Bir sabah kahvesinden.

Yolda yüzünüze vuran rüzgârdan.

Annenizin hâlâ sizi merak etmesinden.

Bir arkadaşınızın “Eve vardın mı?” mesajından.

Sevdiğiniz insanın kalabalığın içinde gözleriyle sizi aramasından.

Koşarken bir an için bedeninizin hâlâ size itaat ettiğini hissetmekten.

Bunların hiçbirinin üzerine “önemli” yazmıyor.

Belki bu yüzden değerlerini ancak kaybettikten sonra anlıyoruz.

İnsan garip bir varlık.

Sahip olduklarına hayat, kaybettiklerine hatıra diyor.

Ve çoğu zaman bir şeyin kıymetini anlayabilmek için önce onun hatıraya dönüşmesini bekliyor.

Belki mutluluk konusunda da yanılıyoruz.

Mutluluğu sürekli ulaşılması gereken bir yer sanıyoruz. Bir gün bütün sorunlarımız bitecek, bütün taşlar yerine oturacak ve nihayet huzur başlayacakmış gibi.

Oysa hayat hiçbir zaman tamamen düzelmiyor.

Bir mesele bitiyor, başka biri başlıyor.

Bir kapı açılıyor, başka bir kapı kapanıyor.

İnsan bir şeyi kazanırken başka bir şeyden vazgeçiyor.

Belki olgunlaşmak, hayatın kusursuz hale gelmesini beklemekten vazgeçtiğimiz yerde başlıyor.

Eksik bir hayatın içinde tam bir an yaşayabilmek.

Bütün mesele belki de bu.

Çünkü bir gün geriye dönüp baktığımızda, kaç dosya bitirdiğimizi, kaç toplantıya yetiştiğimizi, kaç e-postaya cevap verdiğimizi hatırlamayacağız.

Başka şeyler kalacak.

Kimlerin elini tuttuk.

Kimin yanında sustuk.

Kime geç kaldık.

Neyi söyleyemedik.

Neyi gereğinden fazla önemsedik.

Ve belki en çok da...

Yaşamak için neyi bekledik?

Hayatın bam teli tam da burada titreşiyor bence.

İnsan dünyaya zamanı geçirmek için değil, zamanın içinden geçerken bir iz bırakmak için geliyor. Ve hepimizin kendine özgü bir iz düşümü oluşuyor.

Ama o izin büyük olması gerekmiyor. Kendine özgü olması kıymetli kılıyor onu.

Bazen bir insanın hayatında bıraktığınız küçücük bir iyilik, dünyada bıraktığınız en büyük iz olabilir.

O yüzden belki de kendimize zaman zaman tek bir soru sormamız gerekiyor:

“Bugün, bir gün özleyeceğim hangi şeyin içindeyim?”

Bu sorunun cevabını gerçekten verebilirsek, belki yaşamayı yarına bırakmayız.

Çünkü hayat beklemiyor.

Biz bekliyoruz. Ve zaman büyük bir zarafet ve hızla akıyor.

 

                                                                                                         Sözün kıyısından selamlar…

                                                                                                                    Av. Sibel YAZICI




Berlin Başka, Almanya Başka

No comments


Elif Eralp’in Berlin’de elde ettiği başarı kuşkusuz önemli. Die Linke’nin Berlin seçimlerinden birinci parti çıkması ve Eralp’in kendi seçim çevresinde güçlü bir sonuçla doğrudan seçilmesi küçümsenecek bir siyasi başarı değil. Fakat Berlin’den çıkan bu sonuç üzerinden Almanya’nın genel siyasi yönelimi hakkında büyük sonuçlara varmadan önce temel bir soru sormamız gerekiyor: Berlin gerçekten Almanya’nın ölçüsü mü?


Ramazan Yaylali




Çünkü Berlin’in politik ve sosyolojik yapısı Almanya’nın geri kalanından birçok açıdan farklı. Berlin uzun yıllardır solun, Yeşillerin ve alternatif siyasi hareketlerin güçlü olduğu bir büyükşehir. Genç nüfusun, öğrencilerin, göçmenlerin ve uluslararası çevrelerin yoğunluğu da şehrin politik karakterini Almanya’nın birçok bölgesinden ayırıyor.

Nitekim federal seçim sonuçlarına baktığımızda da Berlin’in Almanya ortalamasından belirgin biçimde ayrıldığını görüyoruz. Die Linke Berlin’de ülke genelindekinden çok daha güçlü bir seçmen tabanına sahipken AfD’nin desteği Almanya ortalamasının altında kalıyor.

Dolayısıyla Berlin’de Die Linke’nin seçim kazanması elbette önemlidir; fakat buradan hareketle “Almanya sola dönüyor” sonucuna ulaşmak bana fazla kolaycı geliyor. Bir şehrin siyasi tercihi ile bütün bir ülkenin siyasi yönelimi aynı şey değildir.

Komşu Avusturya’da Graz’a bakalım

Bunun neden problemli olduğunu anlamak için Almanya’dan çok uzağa gitmeye gerek yok. Komşu Avusturya’da, Graz’da çok daha çarpıcı bir örnek var.

KPÖ, yani Avusturya Komünist Partisi, Graz’da artık tek seçimlik veya geçici bir başarıdan söz edilemeyecek kadar güçlü bir siyasi aktör. Parti 2021’de belediye seçimlerini kazanmıştı; 2026 seçimlerinde ise desteğini daha da artırarak yeniden açık ara birinci oldu. Elke Kahr da bir kez daha Graz Belediye Başkanı seçildi.

Avusturya komünist bir ülkeye mi dönüşüyor?

Elbette hayır.Çünkü KPÖ’nün Avusturya genelindeki siyasi ağırlığı ile Graz’daki gücü arasında çok büyük bir fark var. Parti ülke çapında parlamentoya girecek desteği dahi bulamazken Graz’da şehrin en güçlü siyasi hareketi olabiliyor. İşte tam olarak anlatmaya çalıştığım mesele burada ortaya çıkıyor:

Bir şehirde seçim kazanmak ile bir ülkede siyasi hegemonya kurmak aynı şey değildir.

Graz nasıl Avusturya değilse, Berlin de Almanya değildir. Graz’da KPÖ’nün başarısını anlamak istiyorsak öncelikle Graz’ın kendisine bakmamız gerekiyor. KPÖ burada uzun yıllardır güçlü bir yerel örgütlenmeye sahip. Özellikle konut, kira ve sosyal meseleler üzerinden geliştirdiği siyaset ile Elke Kahr’ın şehirde oluşturduğu kişisel siyasi profil, bu başarının yalnızca ideolojik tercihlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Grazlı seçmenin KPÖ’ye verdiği oyu doğrudan Avusturya genelinde komünist siyasetin yükselişi şeklinde yorumlamıyoruz. Çünkü bunun önemli ölçüde Graz’a özgü bir siyasi başarı olduğunu biliyoruz.

Öyleyse Berlin konusunda neden farklı düşünelim?

Berlin’de Die Linke’nin başarısının arkasında da şehre özgü toplumsal ve ekonomik koşullar bulunuyor. Konut sorunu, yükselen kiralar, hayat pahalılığı ve özellikle genç nüfusun ekonomik beklentileri Berlin siyasetinin en önemli meseleleri arasında yer alıyor. Die Linke de uzun süredir tam olarak bu alanlarda siyaset yapıyor. Dolayısıyla Berlin’de ortaya çıkan sonucu da öncelikle Berlin’in kendi toplumsal ve siyasi yapısı içerisinde değerlendirmek gerekiyor.

Berlin’den çıkıp Almanya’ya baktığımızda tablo değişiyor

Berlin’in dışına çıktığımızda ise karşımıza çok daha farklı bir siyasi Almanya çıkıyor. Özellikle Doğu Almanya’nın bazı bölgelerinde AfD’nin sahip olduğu siyasi ağırlık, Berlin’de gördüğümüz tablodan oldukça farklı. Federal seçimlerde de bu fark açık biçimde görülüyor. AfD Almanya genelinde Berlin’de olduğundan daha güçlü; Die Linke ise tam tersine Berlin’de ülke ortalamasının oldukça üzerinde destek buluyor.Bu bile Berlin’in siyasi eğilimlerini doğrudan Almanya geneline taşımakta neden dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor.

Ancak burada ters yönde aynı hataya düşmemek de gerekiyor. AfD’nin Almanya genelinde veya özellikle bazı doğu bölgelerinde güçlü olması, “Almanya’nın gerçeği yalnızca AfD’dir” demek için de yeterli değil. Çünkü Almanya siyasi olarak homojen bir ülke değil. Berlin başka türlü oy veriyor, bazı doğu eyaletleri başka türlü; büyükşehirlerle küçük şehirlerin, kırsal bölgelerle metropollerin siyasi öncelikleri arasında ciddi farklılıklar var. Belki de bugünkü Almanya’nın siyasi gerçeğini tek bir partinin yükselişinde değil, tam olarak bu bölgesel ve toplumsal farklılaşmada aramak gerekiyor.

Berlin Berlin’dir, Graz Graz’dır

Elif Eralp’in Berlin’deki başarısı önemlidir. Elke Kahr ve KPÖ’nün Graz’da üst üste seçim kazanması da önemlidir. Bu başarıları küçümsemek yerine, neden özellikle bu şehirlerde böylesine güçlü bir karşılık bulduklarını anlamaya çalışmak gerekir.Fakat bunu yaparken yerel başarı ile ülkenin genel siyasi yönelimi arasındaki farkı da gözden kaçırmamalıyız.

Graz nasıl Avusturya’nın tamamının ölçüsü değilse, Berlin de Almanya’nın tamamının ölçüsü değildir.Belki de iki seçimi birlikte okuduğumuzda çıkarılabilecek en önemli sonuç budur. Bir seçim sonucuna baktığımızda bazen bütün bir ülkenin nereye doğru gittiğini gördüğümüzü düşünüyoruz. Oysa kimi zaman gördüğümüz şey bundan çok daha yerel, fakat aynı zamanda çok daha açıklayıcıdır: Bir ülkenin siyasi geleceğinden çok, belirli bir şehrin neden ülkenin geri kalanından farklı olduğunu görüyoruz. 



Centilmenler Kulübü'nde geçen 38 yıl kitap oldu: “Bir Barmenin Anıları" yayımlandı

No comments


Ahmet Sapaz’ın, Londra’nın merkezi St. James’te bulunan Oxford ve Cambride Üniversitesi mezunu üyelerin girebildiği Centilmenler Kulübü’nde çalıştığı 38 yıl boyunca tuttuğu günlükleri geçtiğimiz günlerde Londra'da Türkçe kitap olarak yayımlandı.

                           


                                                                                             

                                                                                                            Tuncay Bilecen 

 

Ahmet Sapaz’la Londra’da akademik bir çalışma yaptığım sırada tanıştım. Tanışıklığımız kısa sürede ahbaplığa dönüştü ve çeşitli vesilelerle görüşmeye başladık. Bir sohbetimizde bana Oxford & Cambridge Centilmenler Kulübü’nde çalıştığı süre boyunca tuttuğu günlüklerinden ve bu günlükleri bir kitaba dönüştürme fikrinden söz etti. Birkaç gün sonra işe koyulmuştuk bile. Doğrusu, iki klasör dolusu, yüzlerce sayfalık el yazısı metinleri aldığımda birkaç ay içinde bu işin üstesinden gelebiliriz diye düşünüyordum. Ancak yanıldığımı çok geçmeden anladım, çünkü çıktığımız yolculuk sandığımdan daha uzun ve zahmetliydi. Bu klasörlerdeki kâğıtların tek tek bilgisayara aktarılması, düzenlenmesi ve üzerinden tekrar geçilerek kitap haline getirilmesi iki yılı aşkın bir zaman aldı. Bu süre zarfında Ahmet Sapaz’la görüşmelerimizi sürdürdük ve nihayet iki yıllık yorucu ama keyifli bir serüvenin ardından “artık kitabın yayımlanma vakti geldi!” dedik.

38 YILIN HİKÂYESİ BİR KİTAPTA TOPLANDI

Oxford & Cambridge Centilmenler Kulübü’nde 38 Yıl, Bir Barmenin Anıları’nda, Ahmet Sapaz’ın 14 Şubat 1976’da Centilmenler Kulübü’nde barmen olarak işe başlamasından, 28 Şubat 2014’te emekliye ayrılmasına kadar geçen 38 yıllık süre boyunca tuttuğu günlükler yer alıyor.

Bu günlüklerde Sapaz, Londra’nın merkezi St. James’te yer alan ve sadece Oxford & Cambridge üniversitesi mezunu üyelerin girebildiği Kulüp’te yaşadıklarına yer veriyor. Sapaz’ın günlükleri, kişisel bir hayat hikâyesinin çok ötesine uzanarak içinde bulunduğu dönemin sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarına ilişkin de zengin gözlemler içeriyor. Böylece okuyucu, Prenses Diana’nın ölümünden, 11 Eylül 2001 terör saldırılarına kadar bu dönemde yaşanmış sayısız olayın Centilmenler Kulübü’nde nasıl yankılandığını da öğrenme fırsatı buluyor.



SÜRÜKLEYİCİ BİR ANI KİTABI

Centilmenler Kulübü, aynı zamanda İngiltere ve dünya siyasetine damga vurmuş önemli kişiliklerin de uğrak yeri olduğu için günlüklerde dönemin siyasî çekişmelerinin arka planı, Kulüp üyelerinin birbirleriyle gerilimli ilişkileri ve kapalı kapılar ardında dönen dedikodular da bolca yer ediyor. Bu bakımdan kitap, geleneksel İngiliz nezaketi ve siyasetinin görünmeyen yönüne ilişkin birçok ilginç detay barındırıyor.

Hüzünlü, komik, tuhaf kısaca insana dair pek çok hikâyenin yer aldığı Oxford & Cambridge Centilmenler Kulübü’nde 38 Yıl, Bir Barmenin Anıları, sürükleyici bir anı kitabı olarak da okunabilir.

KENDİ KALEMİNDEN AHMET SAPAZ

Her ne kadar nüfus kaydım 1948 yazıyorsa da esasında Temmuz 1947 yılında Çorum ilinin Sungurlu ilçesi Gökçam köyünde dünyaya gelmişim. O yılların ölümcül çocuk hastalığı olan kızamık salgınından kıl payı kurtularak hayata zar zor tutunmuşum.

İlkokulu köyümde, ortaokulu ilçem Sungurlu’da, Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi’ni ise Ankara’da okuyarak 1967 yılında hayata atıldım. Yaklaşık üç yıl boyunca o dönemin gözde bir oteli olan İzmir Büyük Efes Oteli’nde çalıştıktan sonra vatani görevimi yapıp kendi çabamla sağladığım çalışma izniyle 1970 yılının sonunda İngiltere’ye geldim.

Yeteri kadar İngilizcemi geliştirdikten sonra Türkiye’ye dönerim dediysem de, gurbet bize vatan oldu, dönemedim. Kısacası yuvamı Londra’da kurdum ve burada yaşamaya devam ediyorum.

Kendi çapımda bazı araştırmalar yaparak kimi insanların yararlanması için kitap haline getirip yayımladım. Bu elinizde tuttuğunuz kitap dördüncü yayınım oluyor. Daha da yayınlanmamış araştırmalarım, yazılarım vardır.

KİTABI NASIL EDİNEBİLİRSİNİZ?

Londra merkezli Press Dionysus yayınları tarafından yayımlanan Ahmet Sapaz’ın Bir Barmenin Anıları, Oxford & Cambridge Centilmenler Kulübü’nde 38 Yıl adını taşıyan kitabı Kuzey Londra'da bulunan Fieldseat Kafe'den ve aşağıdaki linkten temin edilebilir. Kitap ayrıca Amazon’da da satışa sunulmuş durumda. Kitap, yılbaşından sonra Türkiye'de de okurlarıyla buluşacak. 

https://pressdionysus.com/product/bir-barmenin-anilari-oxford-cambridge-centilmenler-kulubunde-38-yil-ahmet-sapaz/



Ahmet Sapaz


Ahmet Sapaz'ın Bisikletli Gazete'de yayınlanan diğer röportajları:

Ahmet Sapaz:“İngiltere’deki bizim toplumun mayasını ilk biz oluşturduk"

 http://www.bisikletligazete.com/2019/03/ingilteredeki-bizim-toplumun-mayasn-ilk.html 


 Ahmet Sapaz: Centilmenler Kulübü’nde otuz sekiz yıl

http://www.bisikletligazete.com/2019/03/ahmet-sapaz-centilmenler-kulubunde.html


Wimpy Kralı Ali Salih Usta nasıl iflas etti?

http://www.bisikletligazete.com/2020/09/wimpy-kral-ali-usta-nasl-iflas-etti.html

 

 

 

 

Lacancı bir perspektiften AfD, Göçmenler ve Almanya’daki yeni Kulturkampf

No comments

Almanya’da AfD’nin yükselişini yalnızca ekonomik hoşnutsuzluk ya da rasyonel çıkar hesaplarıyla açıklamak yerine, meseleye Lacancı psikanaliz perspektifinden de bakmak yararlı olabilir. 



Ramazan Yaylali


Asıl soru şudur: Alman toplumunun belirli bir kesimi neden solun sunduğu siyasal çözümlere değil de sağın söylemine duygusal olarak bağlanır? Daha da önemlisi, ekonomik koşullar iyileşse bile bu bağ varlığını sürdürür mü? Bu soruların yanıtlarından biri, Lacancı psikanalizin sunduğu kuramsal çerçevede aranabilir.

 

“Kaybedilen Almanya” Fantezisi

Lacan’a göre özne (subject), hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmış ve kendisiyle tam bir uyum içinde değildir. Öznenin yapısında her zaman bir “eksiklik” vardır. Bu düşünce kolektif kimliğe uyarlandığında, AfD’ye oy veren Alman seçmenin, daha önce kaybedildiğini düşündüğü fantastik bir nesneyi ya da imgeyi AfD’nin sunduğu “fantezi” aracılığıyla geri kazanma arzusunu yansıtır...

Sıradan bir AfD seçmeni açısından Almanya’da “Eskiden bir düzen vardı”, “Eskiden kendilerine ait bir Almanya vardı”, gibi söylemlerle kaybedildiği varsayılan bir “bütünlüğün” fantastik temsilini oluşturur. AfD gibi popülist radikal sağ partiler ise bu “kaybedildiği varsayılan bütünlüğü” yeniden tesis etme iddiasıyla kitleleri kendilerine duygusal olarak bağlar: “Bir zamanlar Almanya daha güvenliydi, daha düzenliydi; insanlar birbirini anlıyordu, Alman kültürü daha belirgindi ve toplum daha homojendi.” gibi …

Bu “fantezinin” önemli figürlerinden biri ise “Öteki”dir. Burada “öteki“,  göçmen olarak kurulur: yani sıradan ırkçı bir almanın düşüncesinde “göçmenler “jouissance’larını“ yani daha da basitleştirerek söylersek “mutluluklarını ellerinden çalan bir ötekidir…

Dolasıyla radikal sağın siyasal fantezisinde göçmen yalnızca ülkeye gelen bir yabancı değildir; öteki’nin bizim “jouissance’ımızı” çaldığına ilişkin fantezinin bedenleşmiş figürüne dönüşür. Böylece göçmen, belirli bir ekonomik veya toplumsal sorunun nedeni olmanın ötesinde, aynı zamanda Alman toplumsal düzenindeki “eksikliğin” temel nedenlerinden biri olarak temsil edilir…

AfD gibi aşırı sağ popülist partiler ise bu “eksikliğin” ortadan kaldırılmasıyla birlikte kaybedilmiş olan “jouissance’ın” — yani kaybedildiği düşünülen haz, keyif veya bütünlük hissinin — geri geleceğini siyasal söylemleri aracılığıyla seçmenlerine aktararak onları ikna etmeye çalışır… Dolasıyla Göçmenler bir bütünlüğü bozan onu kirleten bir nesne olarak kitleye dikte edilir…

AfD tarafından aşılan bu fantezi topluma neden kendisini “eksik” hissettiğini açıklayan bir çerçeve sağlar. Böylelikle fantezi, toplumsal düzenin temel belirsizliğini ve antagonizmalarını daha tutarlı ve anlaşılabilir bir hikâyeye dönüştüren bir mekanizma işlevi görür…

Peki “Sınıf-Temelli” sorunlar çözülse bile  AfD varlığını sürdürmeye devam eder mi…?

Bu soruya benim cevabım evettir. Almanya’da büyüme, reel ücretler ve istihdam gibi ekonomik göstergeler iyileşse bile, “Almanya artık bizim Almanya’mız değil” duygusunun otomatik olarak ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Bu bakımdan, bazı sol ve Marksist yaklaşımlara atfedilen, sınıf temelli sorunların çözülmesi halinde ırkçılık ve faşizm gibi olguların da büyük ölçüde silineceği varsayımı bana fazla indirgemeci görünmektedir. Zira siyasal çatışmanın nesnesi artık yalnızca ekonomik refah (Wohlstand) değildir.

Sıradan ırkçı bir Alman seçmen açısından söz konusu “eksiklik”, ekonomik refaha rağmen süreklilik kazanan öznel bir gerçeklik olarak deneyimlenir. Başka bir deyişle, algılanan “kültürel kayıp”, ekonomik iyileşmeye rağmen varlığını korur. Bu durum, “Tamam, ekonomi iyi; fakat hâlâ kendi ülkemizde kendimizi yabancı hissediyoruz” biçimindeki öznel konumda ifadesini bulur. Sorun yalnızca ekonomik değildir; örneğin Ortadoğulu Müslüman bir göçmenin varlığı, bir “kimlik tehdidi” anlatısı olarak kurulmaya devam eder.

Dolayısıyla ekonomik hoşnutsuzluk azalabilir; ancak kimlik kaybı, tehdit ve aidiyet etrafında inşa edilmiş bir siyasal kimlik aynı hızla çözülmez. Göçmenler, Müslümanlar, siyasal elitler ya da “woke” kültür gibi farklı aktör ve olgular, AfD gibi popülist sağ partilerin söyleminde “Öteki” olarak kurulmaya ve siyasal tabanın mobilizasyonunda kullanılmaya devam edecektir. Özetle ekonomik iyileşme maddi hoşnutsuzluğu azaltabilir; buna karşılık bir “eksiklik” etrafında örgütlenmiş Kulturkampf’ın aynı ölçüde gerileyeceğini pek düşünmüyorum.



Göçmen Psikologlar ve Psikoterapistler Ağı’nın dergisi “Dış Hatlar” ın ilk sayısı yayımlandı

No comments

 Göçmen Psikologlar ve Psikoterapistler Ağı’nın (GPPA) hazırladığı Dış Hatlar’ın ilk sayısı “Göç ve Kökler” dosya temasıyla yayımlandı. Ücretsiz ve elektronik olarak yayımlanan dergi; göç deneyimini ruh sağlığından edebiyata, bellekten sanata ve kent yaşamına uzanan farklı perspektiflerle ele alıyor

 


Mayıs 2025’te ortaklaşma, dayanışma ve destek ağları oluşturmak amacıyla yola çıkan Göçmen Psikologlar ve Psikoterapistler Ağı (GPPA), dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Türkçe konuşan göçmen birey ve toplulukları; göçmen psikolog ve psikoterapistleri ile göç üzerine çalışan akademisyen, araştırmacı ve sanatçıları bir araya getiriyor. Bu ortak üretim anlayışının bir ürünü olarak hazırlanan Dış Hatlar – Göç ÜzerineDisiplinlerarası E-Dergi, ilk sayısıyla okurla buluştu.

Derginin ilk sayısının dosya konusu “Göç ve Kökler”. Derginin dosya sorumlusu Aydan Gülsün Çelik, “Dış Hatlar” adının göçmenlik deneyiminin yoğun duygularının yaşandığı havaalanlarından esinlenerek seçildiğini; ilk sayının ise “köklerimizi sağlamlaştırdığımız bir buluşma noktası” olması amacıyla bu temaya ayrıldığını belirtiyor. Dergide yer alan yazı ve çalışmaların her biri, göçün yalnızca bir yer değiştirme olmadığını; aidiyet, hafıza, kimlik, yabancılık ve geçmişle kurulan ilişkinin de yeniden düşünülmesini beraberinde getirdiğini ortaya koyuyor.

Dış Hatlar’ın ilk sayısında Nur Akpınar’ın “Yazıya Köklenmek”, Sedef Ayhan’ın “Köksüzlük ve Öksüzlük: Anne(siz)lik Üzerinden Dolaylı Bir Göç Okuması”, Ayşe Naz Hazal Sezen’in “Göçmenin Tutamağı”, Aysin Şimşek’in “Boşluk ve Bellek: Zabel Yesayan’da Göçmen Ruhsallığı” ve Ece Aktaş Yılmaz’ın “Neresi Sıla Bize, Neresi Gurbet?: Göçün Ruhsal Rotası” başlıklı çalışmaları yer alıyor. Simay Karakaş Keramydas’ın mimari üzerinden kök ve aidiyet ilişkisini ele aldığı “Kök Nerededir?: Minari Üzerine Lacancı Bir Okuma” ile Ezgi Ünlü Olgen’in “Yeni Bir Toprakta: İki Farklı Kök ve Tek Bir Çiçek” başlıklı yazısı da dosyanın farklı disiplinlere açılan çalışmalarından.

Derginin ilerleyen sayfalarında göç deneyiminin kent, sanat ve gündelik karşılaşmalar üzerinden tartışıldığı çalışmalar da bulunuyor. Çağla Ekin Güner’in “Hiç/bir”, Lale Vatan’ın “Berlin’de –mişli Bir Bina: Ekler ve Kökler Üzerine” ve “Kentin İçinde, Köklerin Etrafında: Göçü Birlikte Düşünmek” başlıklı yazıları bu çerçevede yer alırken, İlkim Sarıçimen’in “Valizin İçindeki Sultan: Cem ve Sürgünün Psikolojisi” başlıklı çalışması da göç, sürgün ve ruhsallık ilişkisine odaklanıyor. Dergide ayrıca Işıl Eğrikavuk ile gerçekleştirilen bir söyleşi ve Mehmet Aydoğmuş’un fotoğraf çalışmaları da bulunuyor.

İlk sayının özel dosyasında ise Şahap Eraslan’ın “Göçmenler ve Göç Mitolojileri” başlıklı kapsamlı çalışması yer alıyor. Çalışma, göçün insanın kendisiyle ve geçmişiyle ilişkisini nasıl dönüştürdüğünü; yabancılık, özlem, bellek ve kimlik meseleleri üzerinden tartışıyor. Derginin yayın ekibi, farklı ülkelerde yaşayan yazar, sanatçı ve akademisyenlerin katkılarıyla şekillenen Dış Hatlar’ın, birlikte üretmenin ve çoğalmanın mümkün olduğu bir buluşma alanına dönüşmesini hedefliyor.

Ücretsiz ve elektronik olarak yayımlanan Dış Hatlar’ın bir sonraki sayısının dosya konusu “Göç ve Ayrılık” olarak belirlendi. Dergi, bu temaya uygun yazılı ve görsel çalışmalar için 15 Kasım 2026 tarihine kadar başvuruları kabul ediyor. 


 https://www.gocmenpsikologlar.com/dis-hatlar/

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan