Ramazan Yaylalı
"90’lı yıllar... İç
Anadolu’nun Kulu ilçesine bağlı bir Kürt köyü olan Acıkuyu’da (namı diğer Biridolk)
henüz ortaokul öğrencisiyiz." Okulun son yıllarıydı... Öğretmenimiz o
klasik soruyu sordu: “Gelecekte ne olmak istiyorsunuz?”
Herkes sırayla cevap
veriyordu; kimi doktor, kimi öğretmen... Sıra önümüzde oturan Celal’e gelince
bir heyecan sardı onu. Elleri ayakları birbirine dolandı. Daha sıra ona
gelmeden, büyük bir tedirginlikle arkaya dönüp bize Kürtçe, “Ez bim çi?”
(Ben ne olayım…?) diye fısıldadı. Bizimkiler de şaka olsun diye kulağına, “Paparazzici,
paparazzici...” diye fısıldadılar.
Paparazziliğin ne olduğunu
bilmeyen Celal, büyük bir heyecanla ayağa kalkıp, “Hocam, ben ileride paparazzi
olmak istiyorum!” diye bağırdı. Sınıf kahkahaya boğulurken öğretmen küplere
bindi: “Otur yerine geri zekâlı, terbiyesiz! Benimle dalga mı geçiyorsun?”
"Celal arkadaşımızın
bu tatlı anısını anlatma nedenim; günümüzün 'çoklu seçenekler' (multi
opportunities) ekosisteminde, modern bireyin önüne serilen fırsatlar
arasında kendi geleceğini belirlerken yaşadığı belirsizliğe sosyolojik bir
pencere açmaktır. Tıpkı bizim Celal gibi, bazen hepimiz o şaşkınlık ve
kararsızlık içinde seçimler yapmaya çalışıyor, bu seçimlerin hayatımızı nasıl
şekillendireceğini kestiremiyoruz.
Hepimizin bildiği gibi,
modern hayata geçişle birlikte 'birey olmak' bu sürecin en temel taşı haline
geldi. Geleneksel ve statik yaşamdan kopuş, bireyi Ulrich Beck'in 'Risk
Toplumu' kitabında analiz ettiği o tekinsiz dünyaya sürükledi. Beck’e göre
modernite, bireyi geleneğin güvenli bağlarından kopararak onu 'özgür'
ama bir o kadar da 'riskli' bir yapıya hapseder. Bu riskler bilimsel
olarak tanımlansa da aslında görünmezdir; bu da bireyde sürekli bir güvensizlik
ve kaygı yaratır. Modern insan, bu riskleri minimize etmek için sürekli dünyaya
uyum sağlamak zorundadır.
Dolayısıyla modernite, bir
yandan seçenek bolluğu sunarak bireyi geleneğin dayattığı tek tip modelden
kurtarırken; diğer yandan onu her seçimin risk analizini yapmaya mahkûm eder.
Amacı, başarısızlık (scheitern) ihtimalini en aza indirmektir. Ancak hayat,
matematiğe indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. “Nasıl bir hayat yaşamalıyım?”
sorusu zihni meşgul ederken; gençliğin tecrübesizliği ve yapısal gerçekler
arasında, o anki arzularımıza göre kararlar vermek zorunda kalırız. Hangi
meslek, hangi kariyer, ne zaman aile kurmalı, nerede yaşamalı? Modern
kapitalist sistemin sunduğu bu 'Subjektsangebot'lar (özne-kimlik arzı)
içinde, geleceğimizi belirleyecek keskin virajlarla yüzleşiriz.
Elbette bu ekosistemde ait
olduğumuz kültür, coğrafya ve sınıf gerçeklerini göz ardı edemeyiz. Ancak genel
tabloya baktığımızda, bu kararları doğru analiz etmek hiç de kolay değildir.
Erken yaşta yapılan bir evlilik, yanlış seçilen bir meslek veya başka bir
ülkeye göç etmek, beklenen sonuçları vermeyebilir. Oysa 'pre-modern'
dünyada seçenekler sınırlıydı; bu durum bireysel gelişimi kısıtlasa da hayatı
basit kılıyordu. Yol haritası binlerce yıllık gelenekle zaten çizilmişti; başka
seçenek olmadığı için risk de yoktu.
Modern birey için ise
durum çok daha karmaşık. Artık herkes kendi hikâyesinin hem senaristi
hem de yönetmeni. Bu büyük bir 'özgürlük' gibi sunulsa da,
beraberinde ağır bir sorumluluk getirir. Almanların deyimiyle sonuç ne olursa
olsun artık 'Selber-Schuld' (kendi ettin, kendi buldun) gerçeğiyle karşı
karşıyayızdır. Yanlış bir seçim tüm hayatı başarısızlığa sürükleyebilir ve
birey bu yükü tek başına omuzlamak zorunda kalabilir. Riskler iyi analiz
edilmezse, kelimenin tam anlamıyla duvara toslamak pekâlâ mümkündür. Tıpkı
Ahmet Kaya’nın o içli dizelerindeki gibi: “Hep sonradan gelir aklım başıma, hep
sonradan...”
Özetle; sınıfta Celal’in o
büyük tedirginlikle sorduğu varoluşsal soru, aslında modern insanın her
döneminde yankılanır: 'Ez bim çi?' (Ben ne olayım?!) Bu soru, sadece bir
meslek tercihi değil; modern dünyanın 'özgür seçim' ve 'risk gerçekliği'
arasında sıkışmış bireyin çaresizliğini, isyanını ve varoluşsal sancısını dışa
vuran bir çığlıktır.














