SÖZÜN KIYISI
“Hayat, geriye doğru anlaşılır fakat ileriye doğru yaşanır”
S. Kierkegaard
Geçenlerde birinin
ağzından çok tanıdık bir cümle duydum:
“Biraz işlerim
düzelsin, yapacağım.”
Cümle o kadar sıradan
ki üzerinde durmaya değmez sanırsınız. Hepimiz benzerlerini söylüyoruz zaten.
Şu dosya bitsin.
Bu borç kapansın.
Çocuklar büyüsün.
Emekli olayım.
Biraz para biriktireyim.
Havalar düzelsin.
Pazartesi gelsin.
Sonra...
Sonrası nedense hep
daha güzel olacak.
İnsanın kendisine kurduğu en zarif tuzaklardan biri belki
de budur: Hayatı gelecekte bir yere koymak.
Oysa hayat, bizim ona
ayırdığımız zamanı beklemiyor.
Biz plan yaparken
annemizin saçına biraz daha ak düşüyor. Çocuğumuz biraz daha büyüyor.
Sevdiğimiz insanın yüzüne yeni bir çizgi ekleniyor. Bir zamanlar yorulmadan
çıktığımız merdivende bir gün nefesimiz değişiyor.
Ve bütün bunlar olurken
takvim büyük bir gürültü çıkarmıyor.
Belki zamanın en
ürkütücü tarafı da bu.
Sessiz geçmesi.
Bir kapı çarpması gibi
geçseydi fark ederdik. Bir bardak kırılması gibi ses çıkarsaydı dönüp bakardık.
Ama zaman parmaklarının
ucunda yürüyor. Ve bunu büyük bir zarafetle yapıyor.
Bu yüzden insan çoğu
zaman yaşlandığını aynadan değil, hatıralarından anlıyor.
“Daha dün...” diye
başlayan cümleler çoğaldığında, dünün aslında hiç de dün olmadığını fark
ediyor.
Belki de hayatın büyük trajedisi ölmek değildir.
Yaşamayı sürekli sonraya bırakmaktır.
Üstelik biz hayatı çoğu
zaman büyük şeylerde arıyoruz. Büyük aşklarda, büyük başarılarda, büyük
paralarda, büyük yolculuklarda...
Oysa yıllar geçtikçe
insan başka bir şey öğreniyor:
Hayat büyük anlardan
değil, fark edilmemiş küçük anların toplamından oluşuyor.
Bir sabah kahvesinden.
Yolda yüzünüze vuran
rüzgârdan.
Annenizin hâlâ sizi
merak etmesinden.
Bir arkadaşınızın “Eve
vardın mı?” mesajından.
Sevdiğiniz insanın
kalabalığın içinde gözleriyle sizi aramasından.
Koşarken bir an için
bedeninizin hâlâ size itaat ettiğini hissetmekten.
Bunların hiçbirinin
üzerine “önemli” yazmıyor.
Belki bu yüzden
değerlerini ancak kaybettikten sonra anlıyoruz.
İnsan garip bir varlık.
Sahip olduklarına hayat, kaybettiklerine hatıra diyor.
Ve çoğu zaman bir şeyin
kıymetini anlayabilmek için önce onun hatıraya dönüşmesini bekliyor.
Belki mutluluk
konusunda da yanılıyoruz.
Mutluluğu sürekli
ulaşılması gereken bir yer sanıyoruz. Bir gün bütün sorunlarımız bitecek, bütün
taşlar yerine oturacak ve nihayet huzur başlayacakmış gibi.
Oysa hayat hiçbir zaman
tamamen düzelmiyor.
Bir mesele bitiyor,
başka biri başlıyor.
Bir kapı açılıyor,
başka bir kapı kapanıyor.
İnsan bir şeyi
kazanırken başka bir şeyden vazgeçiyor.
Belki olgunlaşmak,
hayatın kusursuz hale gelmesini beklemekten vazgeçtiğimiz yerde başlıyor.
Eksik bir hayatın
içinde tam bir an yaşayabilmek.
Bütün
mesele belki de bu.
Çünkü
bir gün geriye dönüp baktığımızda, kaç dosya bitirdiğimizi, kaç toplantıya
yetiştiğimizi, kaç e-postaya cevap verdiğimizi hatırlamayacağız.
Başka şeyler kalacak.
Kimlerin elini tuttuk.
Kimin yanında sustuk.
Kime geç kaldık.
Neyi söyleyemedik.
Neyi gereğinden fazla önemsedik.
Ve belki en çok da...
Yaşamak için neyi bekledik?
Hayatın bam teli tam da burada
titreşiyor bence.
İnsan
dünyaya zamanı geçirmek için değil, zamanın içinden geçerken bir iz bırakmak
için geliyor. Ve hepimizin kendine özgü bir iz düşümü oluşuyor.
Ama o
izin büyük olması gerekmiyor. Kendine özgü olması kıymetli kılıyor onu.
Bazen
bir insanın hayatında bıraktığınız küçücük bir iyilik, dünyada bıraktığınız en
büyük iz olabilir.
O
yüzden belki de kendimize zaman zaman tek bir soru sormamız gerekiyor:
“Bugün,
bir gün özleyeceğim hangi şeyin içindeyim?”
Bu
sorunun cevabını gerçekten verebilirsek, belki yaşamayı yarına bırakmayız.
Çünkü hayat beklemiyor.
Biz bekliyoruz. Ve zaman büyük bir
zarafet ve hızla akıyor.
Sözün kıyısından selamlar…
Av. Sibel
YAZICI















