latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Güler İnce, Open House Festival kapsamında Green Lanes’in göç hikâyesini anlatacak

No comments

Sanat tarihçisi Dr. Güler İnce, Londra’nın çok kültürlü yerleşim yerlerinden biri olan Harringay Green Lanes’in göç, kentleşme ve toplumsal değişim tarihini ele alan özel bir yürüyüş turu düzenleyecek.



İnce’nin rehberliğinde gerçekleştirilecek “Green Lanes: A street shaped by migration” başlıklı tur, bu yıl 12-20 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek Open House Festival programında yer alıyor. Tur, 16 Eylül Çarşamba günü saat 14.00’te Manor House Station yakınındaki Park View Cafe önünden başlayacak ve yaklaşık bir buçuk saat sürecek.

Green Lanes’in bugünkü kimliğinin oluşumunda göçün belirleyici rolüne dikkat çekilecek turda, bölgenin son 150 yıllık dönüşümü ele alınacak. Tarihî haritalar, eski fotoğraflar ve bölgedeki yapılar üzerinden gerçekleştirilecek yürüyüşte, Green Lanes’in  Londra’nın hareketli ve çok kültürlü caddelerinden birine nasıl dönüşümünün hikâyesi anlatılacak.

Turun önemli başlıklarından birini ise Kürt toplumunun Green Lanes’in sosyal ve kültürel yapısının oluşumundaki rolü oluşturuyor. Katılımcılar, göçün yalnızca nüfus hareketliliği anlamına gelmediğini; mahallelerin ekonomik, kültürel ve sosyal yapısını da dönüştürdüğünü bölgenin gündelik hayatı üzerinden gözlemleme fırsatı bulacak.

Dr. Güler İnce, yürüyüş boyunca Victorian dönemi evleri, yerel alışveriş alanları ve Green Lanes çevresindeki kentsel dokuyu göç, hafıza ve aidiyet kavramları çerçevesinde ele alacak.

Yaklaşık bir saatlik yürüyüş ve duraklamalardan oluşan tur, Londra’nın bugününü anlamak için kentin geçmişine ve farklı göçmen topluluklarının kente bıraktığı izlere bakmayı amaçlıyor. Open House Festival kapsamında gerçekleştirilen etkinlik, Open City tarafından yürütülen ve Londra’nın mimari, tarihî ve toplumsal hikâyelerini farklı perspektiflerden anlatmayı amaçlayan Golden Key Academy programının bir parçası olarak düzenleniyor.

Tur, 16 Eylül 2026 Çarşamba günü saat 14.00’te başlayacak. Katılım için önceden bilet alınması gerekiyor. Yürüyüş, Green Lanes’in kuzey bölümünde, toplu ulaşım bağlantılarının bulunduğu bir noktada sona erecek.

Dr. Güler İnce, Londra’da uzun süredir sanat tarihi, müze ve şehir turları düzenliyor. Daha önceki turlarında Victoria & Albert Museum ve British Museum gibi Londra’nın önemli kültür kurumlarını sanat tarihi perspektifiyle ele alan İnce, bu kez kentin kültürel mirasını göç ve kentleşme üzerinden okumaya odaklanıyor.

https://programme.openhouse.org.uk/listings/13798


Jason Arday’ın ölümü: İngiliz akademisinde ırkçılık tartışmalarını yeniden alevlendirdi

No comments

 Cambridge’in en genç siyah profesörü unvanını taşıyan Jason Aday’ın ölümü, yalnızca akademik etik tartışmasını değil, siyah akademisyenlerin İngiltere’de karşı karşıya kaldığı ırkçı baskıyı ve medyanın rolünü de İngiltere gündemine taşıdı.

 


İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nin en genç siyah profesörü olarak tarihe geçen sosyolog Jason Arday’ın ölümü, ülkenin akademi ve medya dünyasında haftalardır devam eden tartışmayı yeni bir aşamaya taşıdı. 41 yaşındaki Arday, akademik çalışmaları ve özgeçmişindeki bazı iddialar hakkında art arda yayımlanan haberlerin ardından 5 Ağustos’ta Cambridge’deki görevinden istifa etmiş, dokuz gün sonra Güney Londra’daki evinde ölü bulunmuştu. Polis ölümünü şu aşamada “beklenmedik ancak şüpheli olmayan” bir ölüm olarak değerlendiriyor. Ailesi ise Arday’ın Cambridge’de profesör olarak göreve başlamasından bu yana “sürdürülen taciz ve itibarsızlaştırma kampanyasına” maruz kaldığını ve “yanlış bilgi kampanyasının Jason için çok ağır olduğunu” açıkladı.

Tartışmanın merkezindeki iddiaların ortaya çıkmasında Cambridge’de daha önce görev yapmış akademisyen Nathan Cofnas’ın önemli bir rolü bulunuyor. Kendisini “race realist” olarak tanımlayan Cofnas, siyah insanların zekâsı ile beyaz insanların zekâsı arasında biyolojik farklılıklar bulunduğunu savunan görüşleriyle tanınıyor. Cofnas’ın Arday’ın doktora tezindeki bazı bölümlerin daha önce yayımlanmış çalışmalardan alındığını ileri sürmesinin ardından konu hızla akademik bir soruşturmadan ulusal bir medya kampanyasına dönüştü. Cambridge daha önce Arday’ı “iğrenç bir kampanyanın kurbanı” olarak savunmuş olsa da daha sonra akademisyenin akademik geçmişi ve üniversiteye atanma süreci hakkında soruşturma başlattı. Arday intihal suçlamalarını reddetti; doktora yaptığı Liverpool John Moores University tarafından yürütülen önceki incelemede ise doktora derecesinin korunmasına karar verilmişti.

Ancak Arday dosyasını tartışmalı hale getiren asıl mesele, akademik etik kurallarının ihlal edilip edilmediğinden daha geniş bir soruya işaret ediyor: Neden bazı akademisyenlere yöneltilen iddialar üniversite içinde yürütülen soruşturmalar olarak kalırken, Arday’ın dosyası günlerce gazete manşetlerinin merkezinde yer aldı? Guardian yazarı Hugh Muir, 19 Ağustos tarihli değerlendirmesinde bu ayrımı özellikle vurguladı. Muir, Cofnas ve sağ kanat medya çevrelerinin Arday’ı kültür savaşlarının sembolüne dönüştürdüğünü savunurken, aynı zamanda gazetecilerin akademik dürüstlük konusunda gerçek soruları araştırma hakkının bulunduğunu da kabul ediyor. Ona göre sorun, meşru gazetecilik ile ırkçı bir “cadı avının” birbirine karışmış olması.

Bu tartışmayı yalnızca Arday’ın kişisel hikâyesi üzerinden okumak ise İngiltere akademisindeki daha büyük tabloyu gözden kaçırmak anlamına geliyor. Universities UK verilerine göre 2020/21 akademik yılında ülkedeki akademik personelin yalnızca yüzde 2,5’i siyahtı; aynı yıl İngiltere üniversitelerinde sadece 160 siyah profesör bulunuyordu. Daha güncel HESA verilerini kullanan University and College Union ise 2023/24’te siyahların Birleşik Krallık profesörlerinin yalnızca yaklaşık yüzde 1’ini oluşturduğunu belirtiyor. Universities UK ayrıca üniversitelerde ırkçı taciz ve saldırıların hâlâ önemli bir sorun olduğunu vurguluyor. Bu tablo, siyah akademisyenlerin akademinin üst kademelerinde hâlâ son derece az olduğu bir ülkede, siyah bir profesörün başarısının neden yalnızca bireysel bir akademik başarı olarak değil, aynı zamanda “DEI”, liyakat ve temsil tartışmalarının sembolü olarak görülmeye başladığı sorusunu gündeme getiriyor.



Bu nedenle Arday’ın ölümü sonrasında ortaya çıkan tepkinin yalnızca akademisyenler arasında kalmaması şaşırtıcı değil. 17 Ağustos’ta Londra’daki Trafalgar Square, Arday’ı anmak için düzenlenen büyük bir anma töreninde on binlerce kişi katıldı. Siyah giyinen kalabalık ellerinde çiçekler ve “Rest in Power Professor Jason Arday” yazılı pankartlarla toplandı; konuşmaların ardından bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Arday’ın arkadaşları, akademisyenler, milletvekilleri ve ırkçılık karşıtı aktivistler, onun ölümünden önce maruz kaldığı yoğun medya baskısının araştırılması çağrısında bulundu.



Arday vakasının bundan sonra bırakacağı en önemli soru belki de “Arday haklı mıydı, haksız mıydı?” sorusu olmayacak. Akademik etik iddiaları elbette araştırılmalı; üniversiteler akademik dürüstlükten taviz vermemeli ve gazeteciler de kamu yararını ilgilendiren iddiaları soruşturabilmeli. Fakat aynı zamanda şu sorunun da sorulması gerekiyor: Bir siyah akademisyen hata yaptığında, onun hatası ne zaman bireysel bir mesele olmaktan çıkıp bütün bir siyah akademisyenler kuşağının yeterliliğini sorgulamak için kullanılan bir araca dönüşüyor? Arday’ın cenaze sonrası anmasında Trafalgar Square’i dolduran binlerce insanın taşıdığı öfke tam da bu sorudan kaynaklanıyordu. İngiltere akademisinin önündeki asıl sınav, yalnızca Arday’ın kariyerinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu ortaya çıkarmak değil; siyah akademisyenlerin hem yükselirken hem de hata yaptıklarında neden hâlâ beyaz meslektaşlarından farklı bir mercek altında değerlendirildiğini sorgulamak olacak.



 

Birleşik Krallık'ta göçmen suç oranlarına ilişkin ilk rapor yayınlandı

No comments

Birleşik Krallık'ta ilk kez göçmen suç oranlarına ilişkin bir rapor yayınlandı. Göç Kontrol Merkezi (CMC) tarafından hazırlanan bu rapor, göçmenlerin suç oranlarına dair çarpıcı veriler sunuyor. Rapora göre yabancı uyruklular, İngiliz vatandaşlarına kıyasla neredeyse iki kat daha fazla suç işliyor. 



Raporun Ortaya Koyduğu Veriler

CMC'nin ülkedeki 43 polis teşkilatına gönderdiği bilgi talepleri sonucunda derlenen veriler, 2024'ün ilk 10 ayında İngiltere ve Galler'de toplam 131 bin yabancı uyruklu tutuklaması gerçekleştiğini gösteriyor. Bu rakam, toplam tutuklamaların %16.1'ini oluşturuyor. (Yabancı uyruklular, ülke nüfusunun %9'unu oluşturuyor.)

Rapora göre, 2024 yılının ilk 10 ayında yabancı uyruklular arasında cinsel suçlardan tutuklanma oranı, İngiliz vatandaşlarından 3.5 kat daha fazla. Bu dönemde toplam 2.775 yabancı uyruklu kişi tecavüz suçlamasıyla tutuklandı.

En Fazla Suç Oranına Sahip Ülkeler

Rapor, en fazla tutuklama oranına sahip beş ülkeyi de belirledi. Buna göre, Birleşik Krallık'ta en fazla suç işlendiği tespit edilen beş ülke şu şekilde sıralandı: Arnavutluk, Afganistan, Irak, Cezayir ve Somali. Raporda toplamda 48 ülkenin Birleşik Krallık vatandaşlarından daha yüksek suç işleme oranına sahip olduğu vurgulandı.



Hükümet ve Kamuoyundan Tepkiler

Raporun yayınlanmasıyla birlikte siyasetçiler ve kamuoyundan farklı tepkiler geldi. Muhafazakar Parti'den Robert Jenrick, "Britanya halkı bu gerçekleri bilmeye hakkı var," diyerek, verilerin kamuya açıklamasının önemini vurguladı. Reform Partisi lideri Nigel Farage da daha önce bu bilgilerin kamuya sunulması için çaba harcamış, ancak başarılı olamamıştı.

CMC Araştırma Direktörü Robert Bates ise, "Toplumun dokusunu bozan kitlesel göç politikaları şu ana kadar ciddi güvenlik sorunlarına yol açtı. Yetkililerin, kamu güvenliği konusunda daha ciddi adımlar atması gerekiyor," şeklinde konuştu.

Göçmen karşıtlarının ekmeğine yağ sürecek

Rapor, göç politikalarına ilişkin yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Hükümetin, göçmen politikalarını ve vize sistemlerini daha sıkı denetlemesi gerektiği yönünde çağrılar yapılırken, insan hakları savunucuları ise suç oranlarının uluslararası hukuka uygun olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Anlaşılan o ki İngiltere’deki göçmen karşıtı politik oluşumlar bu tür raporlardan cımbızladıkları istatistikleri göçmen karşıtı politikalara malzeme yapmaya devam edecek.

 

Kaynak: https://migrationctrl.substack.com/p/uks-first-migrant-crime-report


Boscombe’da ‘Barışı Büyüt’ festivali: Suna Alan’dan Kürtçe ezgiler

No comments

Bournemouth’un Boscombe bölgesi, 30 Ağustos Pazar günü müzik, sanat ve dayanışmayı buluşturan Increase the Peace Festival’e (Barışı Büyüt Festivali) ev sahipliği yapacak. Boscombe High Street ve çevresindeki mekânlara yayılacak festivalin öne çıkan isimlerinden biri, uluslararası alanda tanınan Kürt sanatçı Suna Alan olacak. Alan, festival sahnesinde Kürtçe şarkılarını barış ve dayanışma için seslendirecek.

 

BOURNEMOUTH – İngiltere’nin güneyindeki Bournemouth’ta düzenlenen Increase the Peace Festival, 30 Ağustos 2026 Pazar günü farklı kültürleri müzik, sanat ve dayanışma etrafında bir araya getirecek. Saat 13.00’te başlayacak festival, Boscombe High Street’in yanı sıra Chaplin’s & The Cellar Bar gibi bölgenin önemli müzik mekânlarına yayılarak gün boyunca devam edecek.

Festivalin bu yılki programında Kürt müziği de güçlü bir şekilde yer alacak. Kürt sanatçı Suna Alan, festivalin ana sanatçıları arasında sahneye çıkacak. Alan, Kürtçe şarkılarıyla Boscombe’dan barış ve birlikte yaşam mesajı verecek.

Kürt müziğinin geleneksel hafızasını çağdaş yorumlarla buluşturan Alan’ın performansı, farklı halk ve kültürleri buluşturmayı amaçlayan festivalin ruhuyla da örtüşüyor. Suna Alan’ın yanı sıra Freefall Collective, The Undercover Hippy, Midnight Alliance, Mischa & The Merry Many, TuTo Tribe ve Kitty Stewart gibi çok sayıda grup ve müzisyen festival kapsamında sahne alacak.

Festivalin hedefi

Increase the Peace, yalnızca bir müzik festivali olmanın ötesinde, Boscombe ve Bournemouth’ta farklı geçmişlerden gelen insanların birbirlerini tanımalarını, ortak yönlerini keşfetmelerini ve daha barışçıl bir mahalle yaşamını birlikte kurmalarını amaçlıyor.

Festivalin dikkat çeken çalışmalarından biri de “Human Library” (İnsan Kütüphanesi) olacak. İnsanların kendi yaşam deneyimlerini ve hikâyelerini doğrudan birbirleriyle paylaşmalarına imkân veren etkinlik, önyargıları kırmayı ve farklı topluluklar arasında diyaloğu güçlendirmeyi hedefliyor.

Boscombe’da “Barış Duvarı”

Festival katılımcıları sanatçılarla birlikte “The Wall of Peace” (Barış Duvarı) oluşturacak. Kolektif çalışma, Boscombe’da yaşayan farklı toplulukların hikâyelerini ve ortaklıklarını görünür kılacak.

Festivalden elde edilen gelirin tamamı, Boscombe ve Bournemouth bölgesindeki yerel yardım kuruluşlarıyla birlikte yürütülecek yeni toplumsal projelerin desteklenmesinde kullanılacak.

“Bütün toplulukların birlikte gelmesi, birlikte dans etmesi” çağrısıyla düzenlenen Increase the Peace, 30 Ağustos’ta Boscombe’u gün boyunca büyük bir açık hava buluşmasına dönüştürecek. Kürt sanatçı Suna Alan da Kürtçe ezgileriyle bu çok kültürlü buluşmada barışın seslerinden biri olacak.

 

Increase the Peace Festival
Tarih: 30 Ağustos 2026, Pazar
Başlangıç: 13.00
Yer: Boscombe High Street ve çevresindeki mekânlar, Bournemouth
Bilet: Açık hava etkinlikleri ücretsiz; kapalı mekânlar için önerilen bağış 5 sterlin, tüm gün festival bilekliği 20 sterlin. Çocuklar ücretsiz.

Daha fazla bilgi ve program için: www.increasethepeace.info

 

Annesi yazdı, küçük kızı çizdi, ortaya bu kitap çıktı!

1 comment

Kuzey Londra’da yaşayan Çağrı Oral, kızı Zehra’ya her akşam kendi zihninden hikâyeler anlatıyordu. Kızı anlattığı hikâyeleri çok beğenince diğer çocuklar da sever diye “The Little Girl with a Big Heart” isimli bir kitap yazdı. Yola çıktığı illüstratörle yaşadığı anlaşmazlık nedeniyle çizim işi yarıda kalınca 6 yaşındaki kızı “Anne sen üzülme kitabın resimlerini ben çizerim!” dedi ve ortaya bu tatlı ve duygusal resimli çocuk kitabı çıktı.

Fotoğraflar: Deniz Kavalalı


Halil Yetkinlioğlu

İngilizce olarak Londra merkezli yayınevi Press Dionysos tarafından okuyucuyla buluşturulan kitabın yayımlanma hikâyesi de gerçekten çok ilginç! The Little Girl with a Big Heart’ı yazan Çağrı Oral ve resimleyen Zehra ile kitabın ortaya çıkış serüveni hakkında sohbet ettik.

 

Bu sizin ilk çocuk kitabınız? Çocuk kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Ben çok uzun yıllar Türkiye’de reklam yazarlığı yaptım. Birçok ünlü markanın reklam kampanyalarında yaratıcı ekipte yer aldım. Ayrıca üniversitede sinema okudum. Dolayısıyla yazma eylemini farklı bir kulvarda zaten gerçekleştiriyordum. Yayınlanmış öykülerim de var. Sözlü yazılı hikâye anlatmayı seven biriyim. Hikâyenin etkisine çok inanırım. Çocuk kitabı konusuna gelince asıl itici güç kızım oldu. Ona hikâyeler anlatıyor, kitaplar okuyor, masallar uyduruyordum. Bildiğimiz klasik masalların beğenmediğim bölümlerini değiştiriyor, adapte ediyordum. Ama çoğunlukla uyduruyordum ve kızımın çok hoşuna gidiyordu anlattıklarım. Bir gün dedim ki ya ben her akşam uyku saati değişik değişik hikâyeler uyduruyorum doğaçlama, bunu kâğıda döksem ya. Kızım seviyorsa diğer çocuklar da sevebilir. Sonra bir akşam bilgisayarın başına oturdum ve yazdım.

Peki, The Little Girl with a Big Heart’ın hikâyesinin çıkış noktası ne?

Aslında bu öykü için gerçek hayattan alınmıştır desem çok yanlış olmaz. Tamamen kızımdan esinlendim. Kitap, küçük bir kızın koşarken birden durup kalp atışını duyup çocuk merakıyla yüreğine yolculuğunu anlatıyor. Mesela anneannesi kızım Zehra’yı bahçede salıncakta sallarken kızım “ben kelebek oldum ben kelebek oldum” demişti ve bunu hikâyemde kullandım. Zehra ne zaman bir kedi görse çok mutlu olur ve onları beslemek şefkat göstermek ister bu da kitapta yer alan bir bölüm. Çocuklar o kadar doğal ve etkileyici ki onlardan ilham almamak ne mümkün! Benim esinlenmem de bana bu hikâyeyi yazdıran şey oldu.

The Little Girl with a Big Heart İngilizce bir kitap. Neden anadilinizde değil de İngilizce yazdınız kitabı?

Onun da hikâyesi enteresan. Ben aslında hikâyeyi önce Türkçe yazdım. Hatta ismi “Kalbinin Derinliklerine Giden Kız”dı. Sonra Türkiye’de üç farklı yayınevine gönderdim dosyayı. Hepsi reddetti. Bunun için de çeşitli gerekçeler sıraladılar. Örneğin, biri “hikâye çok güzel ve samimi” dedi. Çok sevindim. “Ama basamayız” dedi sevincim kursağımda kaldı. “Neden?” diye sordum. “Ya sosyal medyada çok takip edilen biri ya da aktiviteler düzenleyen ünlü bir öğretmen olmanız lazım” dedi. Dedim ki “bu saatten sonra öğretmen olmam zor.” Güldük beraber. Bir diğeri “kâğıt çok zamlandı, maliyetler arttı” dedi. Öbürü de benim ritim olsun, metne şiirsellik katsın diye kullandığım tekrarları fazla buldu. Oysaki bir sürü yabancı çocuk kitabında bu tarz tekrarları görmüş ve okumuştum. 

Türkiye’deki yayınevleri tarafından reddedilmek sizi nasıl etkiledi?

Ben aslında çok çabuk demoralize olan biriyimdir. Oldum da. Demek ki hikâyem o kadar da güzel değil diye düşündüm. Neyse ki etrafımda edebiyat dünyasından yazar çevirmen ve çocuk kitapları konusunda bilirkişi diyebileceğimiz insanlar vardı. Onlara reddedildiğimi anlattığımda yazar arkadaşım “Türkiye’de yayınevlerinde de çeteleşme yok mu sanıyorsun” dedi. Diğer konusunda uzman arkadaşlarım da hikâyemin iyi olduğu konusunda beni ikna etti. Ve ben de ikna olmuş olmalıyım ki Türkiye olmadıysa Dünya olur deyip oturup hikâyeyi İngilizceye çevirdim. Anlayacağınız bana kendi dilimde bir hikâye kitabı çıkartmadılar. :)

Sonrasında süreç nasıl gelişti?  

Ben metni İngilizceye çevirdim ama edebi çeviri bambaşka bir şey. Türkçedeki müzik ve ritimli formu yakalamak her İngilizce bilenin yapacağı şey değil. Bir arkadaşım beni Özge Çalık Spike ile tanıştırdı. Özge zaten Türkçeden İngilizceye çeviriler yapan çok başarılı bir çevirmen. Eşi Matt de Edinburgh Üniversitesi Dil Bilimi Bölümü’nde kürsüsü olan bir akademisyen. Onlara gönderdim metni. Özge de Matt de çok beğendiler metni. Yalan yok, özellikle Matt’in bana videolu bir görüşmemizde Türkçe olarak hikâyeyi çok beğendiğini söylemesi beni çok cesaretlendirdi. Sonra Özge çeviriyi yaptı bana gönderdi metni bir okudum. İnanamadım. Öyle bir dokunmuş ki hikâyeye bazı kelimeleri o kadar özenle seçmişti ki çok etkilendim. Benim Türkçede yapmaya çalıştığım müzikli anlatımı o İngilizce yapmıştı. Hatta İngilizcesi Türkçesinden daha etkileyici oldu diye bile düşündüm.

Peki, kitabın İngiltere’de basımı nasıl oldu?

Çizer bir arkadaşım hikâyeyi çok beğenmişti. Beraber yola çokalım dedim. Çünkü hikâyenin yanında görseller olduğu zaman yayınevlerini ikna etmek daha kolay olur diye düşünüyordum. Nitekim öyle oldu. Sunum dosyasını birkaç görselle birlikte gönderdim. Press Dionysus çok kısa sürede yanıt verdi. Ben bu kitabı basarım dedi. İmzalar atıldı.

Kitabın illüstrasyonlarını kızınız yaptı, buna nasıl karar verdiniz?

Kitabın yayınlanmasına çok az bir zaman kala çizer arkadaşımla yollarımızı ayırmak zorunda kaldık. Çizdiklerini çok beğenmiştim ve benimsemiştim ama bazen ilişkileri yönetebilmek zor olabiliyor. Çok üzülmüştüm çünkü kitapla ilgili özellikle yayıneviyle anlaştıktan sonra çok hayal kurmuştum. Umut bağlamıştım. Kitabın çıkmasına çok az kalmıştı ama ortada çizimler yoktu. Çok üzgün olduğum anda kızım Zehra geldi yanıma ve “Ağlama anne, üzülme kitabın resimlerini ben çizerim hem de çok güzel çizerim” dedi. Altı yaşındaydı o zaman ve hayatım boyunca o anı unutmayacağım. Ve hemen bir kalem kâğıt alıp bana nasıl şeyler çizebileceğini gösterdi. Sonra gerçekten düşündüm kitap küçük bir kızın kalbine yolculuğunu anlatıyor. Kız kalbine gidiyor ve yüreğinde gördüklerini resmediyor. Çok güzel örtüştü hikâyeyle. Yayımcıyı aradım. “Çok iyi fikir Çağrı” dedi. “Hiç acele etme, zaman problemin yok; çünkü insan her zaman kitap çıkaramıyor” dedi. Çok rahatladım. Minnettarım. Zehra üzerinde zaman baskısı oluşsun istemedim. Böylelikle kızım kitabın illüstratörü oldu. İyi ki de öyle oldu.

Zehra için süreç nasıl geçti? 

Uzun zamana yaydık çizimleri. Bazen iki hafta bir şey çizmedi. Ben ona paragraf okudum, o zaman ben buraya şöyle bir şey çizeyim dedi çoğunlukla… Benim de müdahalelerim oldu zaman zaman. “Acaba şuraya bir de pusula mı çizsen” dedim mesela… Bana “Sen karışma anne, bu kitabın çizeri benim demişliği” de var ayrıca… İşi sahiplendi gerçekten ve sorumluluk hissetti ve beğenmediği çizimini olmadı bu diyerek yırtıp attı. Ben de hayretler içinde onu izleyip kızımla gurur duydum.

Kitap ile ilgili ilk tepkiler nasıl?

Aslında Zehra’nın çizimleri hikâyenin önüne geçti. Kitabın yazarı olarak kendimi ikinci planda hissediyorum (gülerek). Bu da beni çok gururlandırıyor. Örneğin bir çocuk terapistinin yorumu geldi şu an aklıma. “Tam bir terapi kitabı hem çok güçlü mesajı var hem de bu mesajı çok yalın bir şekilde veriyor” dedi. Çok hoşuma gitti. Okuyan herkes çok beğeniyor. Zehra’nın hayranları bir hayli fazla. Sık rastladığım bir başka yorum da bu sadece bir çocuk kitabı değil, büyükler de okumalı. Evet doğru zaten biz yetişkinlerin çocuk kitaplarından öğreneceği çok şey var. Büyüdükçe unuttuğumuz şeyler hatırlatıyorlar bize çünkü.

 


Zehra sen nasıl çizmeye karar verdin?

Zehra: Annemin kitabını ilk çizen kişi bıraktı. Annem çok üzüldü. Ben de “Ben çizerim anne” dedim. Annemin üzülmesini istemedim.

Peki nasıl çizdin kitabı?

Zehra: Çok eğlenerek çizdim. Çizerken annem bana hangi konuyla ilgili çizeceğimi okudu. Ben de aklıma gelenleri çizdim.

Kitapta en çok sevdiğin bölüm hangisi?

Zehra: Bir tane et yiyen bitki çizdim. Kızın elinde kalpten balon var. Ben en çok o sayfayı beğendim.

Hangi boya kalemlerini kullandın?

Zehra: Kuru kalemlerle çizdim. Annem bana yeni illüstrasyon kalemleri aldı. 

Çizerken en çok neyde zorlandın?

Zehra: Kızı her sayfada aynı çizmem lazımdı. Başka kişi olduğunu zannetmesinler diye.

Anne ve kız çok güzel bir işe imza attınız. Çok güzel bir duygu olmalı…

İnanılmaz. Tarifi yok. Her şeyden önce çok kıymetli bir anı ikimiz için de. Bir de şöyle güzel bir yanı var bu kitabın. Bu ülkede bandrollü bir kitap yayınladığınızda başta British Library olmak üzere ülkenin çok önemli kütüphanelerine kitabı yollamanız gerekiyor ve kitap arşivleniyor. Yani yıllar sonra Zehra’nın torunu British Library’e gitse The Little Girl with a Big Heart’ı bulup okuyabilecek. Bunu ilk duyduğumda çok etkilendim. Dünyaya dikili bir ağaç bırakmışız gibi geldi.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Teşekkür etmek isterim. Başta kızıma. Beni yüreklendiren arkadaşlarıma, Kitabın sanat yönetmenliğini yapan arkadaşım Jülide Lokman’a, editör ve çevirileri yapan Özge Calik Spike’a, yayınevim Press Dionysos’a, emeği geçen herkese. 

Bu kitap gönüllü olarak saatini, emeğini, çocuğuyla geçireceği vakti bu öykü için özveriyle paylaşan ve beni yüreklendiren kadın arkadaşlarım sayesinde gerçekleşti. Kadın dayanışmasının güzel bir örneği oldu. Buradan teşekkür ediyorum hepsine. 

 

https://pressdionysus.com/product/the-little-girl-with-a-big-heart-cagri-oral/




Farage, Clacton’da yeniden milletvekili seçildi

No comments

 Reform UK lideri Nigel Farage, Clacton ara seçiminde oyların yüzde 63,34’ünü alarak yeniden milletvekili oldu. Ana akım partilerin aday göstermediği seçimde Farage’ın en ciddi rakibi ise komedyen Jonathan Harvey’nin canlandırdığı Count Binface oldu.



Nigel Farage, geçen ay milletvekilliğinden istifa ederek yeniden aday olduğu Clacton ara seçiminde büyük bir farkla kazandı. Reform UK lideri 22 bin 239 oy alarak oyların yüzde 63,34’ünü elde etti. Bu sonuç, Farage’ın geçen seçimdeki oy oranına göre yaklaşık 17 puanlık bir artış anlamına geliyor. Komedyen Jonathan Harvey’nin canlandırdığı Count Binface ise yaklaşık 10 bin oyla yüzde 26,9 oranında destek aldı.

Seçim, Birleşik Krallık’ın ana siyasi partilerinin aday göstermemesi nedeniyle sıra dışı bir yarışa dönüştü. Toplam 34 adayın yarıştığı seçimde oy pusulasının uzunluğu 90 santimetreyi buldu. Labour ve Muhafazakâr Parti, Farage’ın zaten temsil ettiği bir sandalye için yeniden seçime gitmesini siyasi bir gösteri olarak nitelendirmişti. Clacton Belediye Meclisi ise seçimin yaklaşık 250 bin sterline mal olacağını ve bu maliyetin kamu tarafından karşılanacağını açıkladı.

Farage, seçim kampanyasını "halk ile düzen arasındaki mücadele" olarak sundu ve Clacton seçmenlerinin kendisini değerlendirmesi gerektiğini söyledi. Ancak Reform UK lideri, zaferinin ilan edildiği sırada seçim merkezinde bulunmadı. Farage, gece boyunca Reform destekçilerine yaptığı konuşmada, seçim sonucunu "sekteye uğratmaya ve değersizleştirmeye yönelik organize bir kampanya" olduğu yönünde kendisine bilgi verildiğini ve "hiç kimse tarafından aşağılanmak ve küçük düşürülmek istemediğini" söyledi. Reform UK, polisin Farage’a seçim merkezine gitmemesini tavsiye ettiğini öne sürerken, BBC'nin aktardığına göre Essex Polisi hiçbir adaya böyle bir tavsiyede bulunmadı.

Farage’ın yeniden seçilmesi, hakkında devam eden soruşturmaları ise sona erdirmiyor. Reform UK’ye yapılan bağışlarla ilgili Metropolitan Polisi soruşturması sürerken, Parlamento Standartlar Komiseri de Farage’ın 2024 genel seçimlerinden kısa süre önce kripto para milyarderi ve Reform bağışçısı Christopher Harborne’dan aldığı 5 milyon sterlinlik hediyeyi neden kayda geçirmediğini araştırıyor. Farage, paranın "koşulsuz bir hediye" olduğunu ve herhangi bir yanlış yapmadığını savunuyor. Sandalyesinden istifa etmesinin ardından geçici olarak duran soruşturma, yeniden milletvekili seçilmesinin ardından tekrar başlatıldı.


Londra’da güneş tutulmasını binlerce kişi izledi

No comments

Londra’da binlerce kişi 12 Ağustos akşamı gökyüzündeki nadir buluşmaya tanıklık etmek için Hampstead Heath parkında yer alan Parliament Hill’de toplandı. 

 


12 Ağustos akşamı Parliament Hill’e çıkan yolda mahşeri bir kalabalık toplanmıştı.  Herkes birkaç dakika sonra başlayacak ve yaklaşık iki saat sürecek olan güneş tutulmasını izlemek için en iyi yeri kapma telaşındaydı.



Tutulma başlamadan önce insanlar çimlerin üzerine yerleşmiş, yanlarına getirdikleri yiyecek ve içecekleri çoktan açmıştı bile. Parliament Hill bu haliyle bir konsere ev sahipliği yapıyor gibiydi. Ancak bu sefer gösteri  sahnesi gökyüzüydü. 

Binlerce kişinin bu tepede toplanmayı tercih etmesinde günler öncesinden tutulmanın en iyi şekilde izleneceği noktalardan biri olarak tavsiye edilmiş olmasının payı büyüktü. 



Uzmanların güneş tutulmasının çıplak gözle izlenmesinin göz sağlığını bozacağı yolundaki uyarılarını dikkate almış olan birçok kişi yanında tutulmayı izlemek için özel gözlükler getirmişti. Bir yanda ise profesyonel fotoğrafçılar tutulmayı izlemek için en iyi yeri seçme yarışındaydılar. Tutulma başladığında kalabalığın coşkusu daha da arttı ve Parliament Hill adeta bir açık hava gözlemevine dönüştü.

Coşkulu kalabalığın içinde kartonlara küçük delikler açarak güneşin görüntüsünü bir zemine veya birinin sırtına yansıtanlar, delikli süzgeçlerini gökyüzüne tutanlar, kutulardan basit iğne deliği kameraları yapanlar da yok değildi. Eşsiz Londra manzarasını seyredeceğiniz tepe bir anda bir nevi Zihni Sinir proce yarışmasına dönüştü.  



Londra’daki tutulma teknik olarak tam tutulma değildi. Ay, güneşin yaklaşık yüzde 91’ini örterken gökyüzü belirgin biçimde karardı ve ışığın rengi değişti. NASA’nın verilerine göre Londra’da tutulma 18.17’de başladı, yaklaşık 19.13’te en yüksek düzeyine ulaştı ve 20.06 civarında sona erdi. Tam tutulmanın görüldüğü İspanya, İzlanda ve Grönland gibi yerlerde ise ay, güneşin diskini tamamen örttü.

 


© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan