latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Evini sanat galerisine çevirdi

No comments

Londra’nın doğusunda, Hoxton bölgesinde yaşayan “Veysel Baba” ismiyle tanınan Veysel Yıldırım, binlerce sanat eserinin bulunduğu evinin kapısını sanatseverlerin ziyaretine açtı. Veysel Baba ile “Sistine Chapel London” namı diğer “Veysel Baba Sanatevi”’ni konuştuk.

 


                                                                                                    Tuncay Bilecen

 



Veysel Baba namıyla bilinen Veysel Yıldırım’ın Londra’nın Hoxton bölgesindeki evini sanat galerisine çevirdiğini kendisinden aldığım bir e-posta ile Ağustos ayında öğrenmiş, “Sistine Chapel London Sanatevi 1 Eylül’de açılıyor” başlığıyla bu konuyu Olay gazetesinde haberleştirmiştim.

Aylar sonra kendisinden aldığım davet üzerine bu sanat evini ziyaret ettim ve on beş bini aşkın eserin sergilendiği ve bu nedenle Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye hazırlanan evinde nevi şahsına münhasır kişilik Veysel Baba’dan “Sistine Chapel London”ın hikâyesini dinledim.

Veyse Baba, yaşadığı evi kocaman bir galeriye çevirmiş. Tuvaletinden, banyosuna, mutfağından, balkonuna kadar evin her yanı sanat eserleriyle dolup taşıyor. On beş bine yakın resmin bulunduğu evde saatten, çakmağa, değişik takılardan, oyuncaklara kadar yüzlerce obje de yer alıyor.

Ünlü ressamların resimleri sadece duvarlara asılmamış, mutfak dolaplarının içinden evin her odasının tavanına kadar baştan sona nizami bir şekilde evin her yerini kaplamış durumda. Üzerimdeki şaşkınlığı biraz attıktan sonra sohbete başlıyoruz.

“Veysel Baba, seni biraz tanıyalım. Biraz kendinden bahseder misin?”

“Ben bu ülkeye 1988'de geldim. İlk dönemim biraz sarsıntılı oldu. Londra’ya ilk geldiğimde İngiliz kültüründe çok önemli bir yeri olan pub kültürü beni çok etkilemişti. Bir caddede 10-15 tane pub olurdu. Bizdeki kahveler gibi insanlar orada toplanır, sosyalleşirlerdi. Ben de buralara sık sık gider, II. Dünya Savaşı'nı yaşamış yaşlı insanların anılarını dinlerdim. Londra'nın bombalanma dönemlerini falan anlatırlardı. O kuşak öyle yavaş yavaş vefat edip bu dünyadan çekilince yerlerini farklı insanlar doldurmaya başladı. İrlandalılar gibi direnenler olsa da sonra o kültür yok oldu.

Siz de o kültüre kendinizi kaptırdınız mı?

Kaptırdım yani. Şöyle ki belki 1000'e yakın puba gitmişimdir. Hepsinin başka bir tarafı beni çekerdi; bazılarının dışarıdan görünüşü, bazılarının camları, bazılarının dekorasyonu, bazılarınınsa insanları... Otobüste olsa iner, burada da bir şeyler içeyim havasını koklayayım derdim. Çünkü oraya insanlar 50 sene, 60 sene boyunca gitmiş, hayatları oraya sinmiş, gittiğinizde o enerjiyi alıyordunuz yani orada.

Peki bu sanata olan ilgi ne zamanlarda başladı?

Ben Türkiye'de serigrafiyi ilk yapan kişilerden biriyim. İtalyan baskı tekniği vardı. İpek baskı. O zaman bu tip matbaalar yoktu. Önce bir rengi basıyorduk, o kuruyunca da aynı kalıba başka bir rengi … Kartvizitler bile serigrafi ile yapılıyordu, 70'li yıllardan bahsediyorum. Örneğin bu şekilde TRT'nin ilk amblemini ben yapmıştım. O logoyu TRT kullandı birkaç sene.



Peki buraya gelince sanat işlerine nasıl yöneldiniz?

Sanattan hiç kopmadım. Burada bir gazetede 2-3 sene boyunca Karacaoğlan, Dadaoğlu, Yunus Emre, Mevlana, Pir Sultan Abdal, Erzurumlu Emrah gibi Anadolu erenlerinin hayatlarını 5-6 bölümlük diziler halinde yazdım. Sonra baktım çok fazla ilgi gösteren yok vazgeçtim. Yavaş yavaş kendimi toplumdan soyutladım. Pub hevesimi de bir kenara bıraktım tamamen koleksiyon işine yöneldim.

Ne zaman başladı bu merak?

Bu 2000'li yıllarda başladı. Önce kendi odamı bir sanat odası haline getirdim. Çok sık sanat galerilerine, antikacılara gitmeye başladım. Çok özel eşyalar oluyordu, I. Dünya Savaşı’ndan kalma madalyalar, kılıçlar, bıçaklar… Kitaplar, eşyalar, takılar… Özellikle kitaplar… Günde 10-15 tane kitap aldığım günler oluyordu. 50 sene sonra, 60 sene sonra bu kitaplar olmayacak diyordum. Belki birkaç kişide kalacak, alayım biriktireyim yani.

Böyle bir biriktirme merakı vardı mı sizde? Burada birçok değişik obje gördüm.

Var tabii. Altı yüz kırk yedi parça antikam vardı. Onlar bir defoda duruyordu. İşte o defo soyulunca bir kısmı gitti yani. Çünkü burada güvenlik dolayısıyla eve koyamıyordum. Çok değerli şeylerdi. Onlar öyle çalındı gitti. Sonra evim soyuldu. Tekrar başladım biriktirmeye. Bir daha soyuldu. Tekrar başladım.

Bir süre sonra çizim işine ağırlık verdim. Yeniden grafik işine başladım. Evi tamamen bir sanat evine dönüştürmeye karar verdim. 15-20 senelik çalışmayla burayı böyle bir sanat evine çevirdim. Akrilik işine yoğunlaştım. Şu anda 500-600 parça kendi resim çalışmam var. Bunlardan 50-55 tanesi akrilik.



Peki bu kadar çalışma nasıl sığacak bu eve?

İnan samimi söylüyorum. Çok rahatlıkla bir stadyumu dolduracak kadar şu anda elimde materyal var. Bununla ilgili olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na başvurduk. Guinness'ın Türkiye yetkilisi Aydın Bey var, ilgileneceğini söyledi. Burada 15 bin resim var şu anda, sayılması ve belgelenmesi çok masraflı. O yüzden çareler arıyoruz.

Bu evle ilgili planınız nedir geleceğe dair?

Bir vakıf kurarsam o vakıf aracılığıyla burayı kalıcı hale getirebilirim. Benim vefatımdan sonra o vakıf devam ettirebilir. Belediyeden satın almak istiyorum burayı, değer mi, değmez mi bilmiyorum, çok kararsızım bu noktada. Bazen buradaki her şeyi Tunceli’deki köye götüreyim ve orada bir müze kurayım diyorum. Orada hem bir cemevi gibi hem böyle müze gibi faaliyet gösterecek; insanlar kışın kar yağdığında gelecekler, kadınlar çocuklar sobanın etrafında oturacaklar ve sanat eserleriyle, duvarları resimlerle dolu yerde kalacaklar diye hayal kuruyorum. Vakıf aracılığıyla da burası sürekli ayakta kalabilir.

Buradaki eserler size ne hissettiriyor?

O kadar derin ki bazen bir resmin karşısında saatlerce oturabiliyorsunuz. O resme daldığında bir insanı alıp götürebilir yani. Bazı resimler var mesela, girdiğinde o resme çok rahatlıkla bir romanı doldurabilecek konu çıkarabilirsin. Anlıyor musun demek istediğimi? Renklerin karışımı, renklerin uyumu, oradaki şekiller… Tedavi gibi bir şey yani. Bu çalışmalar rehabilitasyon merkezlerindeki, tedavi merkezlerindeki kişilere iyi gelebilir, onları çok farklı bir dünyaya götürebilir.

 

Peki burada sergilenen eserler bakımından her odada farklı bir tema mı var?

Bir odayı tamamen Michelangelo'ya adadım. Sistine Chapel Roma'ya. Biraz dinsel terimler var yani bir odada. Orta salonda tamamen özgün türden çalışmalar var. Mutfak 30'lu yıllardan kalma poster artlarla dolu.  

Gördüğünüz gibi ayrıca birçok da eşya var. Örneğin 100’den fazla saati hediye etmişimdir. Çünkü evde koyacak yer yok. Yatak altlarına koyuyordum. Üzülüyor, birisi yeni bir yer açtığında ona hediye olarak götürüyordum.

Benim dünyam bu yani. Başka bir şey bilmiyorum; ya antikacıları dolaşacağım ya kitap alacağım ya sanat galerilerini dolaşacağım ya da evde çizim yapacağım, yazı yazacağım, hikâyeler, derlemeler kaleme alacağım.

Sanata ilgi duyan herkesi bu dünyaya dahil olmaya, buradaki sanat eserlerini görmeye davet ediyorum…

Veysel Bey çok teşekkür ederim beni burada ağırladınız.

Ben teşekkür ederim. Çok sağ olun.

 

Yer: Sistine Chapel London

Adres: Flat 8 Kinder House, Cranston Estate London N1 5EJ

Telefon: 020 76 83 04 81

 


 👉Söyleşiyi Spotify'dan dinlemek için tıklayın!




Epstein, Etnoseksizm ve AFD

No comments



Almanya'nın aşırı sağcı siyasi partisi AfD, yine ülkede yaşayan göçmenlere yönelik ırkçı bir öneriyle gündeme geldi. AfD'li Carina Schiessl, Almanya'da yabancı yetişkin erkeklerin (burada kastedilen özellikle Ortadoğu'lu Müslüman erkekler) yüzme havuzları, tren istasyonları ve parklar gibi kamusal alanlara girişlerinin yasaklanması gerektiğini savundu.[1] 

AfD, bu öneriyi bilerek belirli bir etnik grubu işaret ederek ortaya koyarken, aynı zamanda dünya gündemi de ABD Adalet Bakanlığı'nın Yahudi asıllı J. Epstein dosyalarını ifşa etmesiyle sarsılmış durumda. Bu dosyalar, belirli bir elit beyaz ve zengin kesimin pedofil ve sapık eylemlerini gözler önüne sererek adeta dünyayı ayağa kaldırdı.

Ein Bild, das Text, Schrift, Screenshot enthält.

KI-generierte Inhalte können fehlerhaft sein.

Yani bir yandan AfD gibi batılı beyaz faşist siyasi örgütler, belirli bir etnik ve cinsiyetçi grubu (Müslüman, Orta Doğulu erkekler) hedef alarak sosyolog Gabriele Dietze'nin[2] literatüre kazandırdığı yeni bir ayrımcı ideolojiyi, yani "etnoseksizm"i uygularken; tarihin cilvesi mi diyelim ne diyelim bilmiyorum öte yandan Epstein dosyalarıyla birlikte beyaz elit bir erkek grubunun iğrenç ötesi eylemlerine tanık oluyoruz.


O zaman sözü fazla uzatmadan şu soruyu sormak gerekiyor: AfD gibi faşist ırkçı siyasi partiler, Epstein dosyalarıyla ifşa olan beyaz batılı elit bir erkek grubunu da “etnoseksizm”[3] kategorisi altında tıpkı Ortadoğu'lu göçmenlere yaptıkları gibi dışlamaya kalkışacak mı? Almanya'da kamusal alanlara bu elit kesimin girişlerini yasaklayacak mı? 😊

Ramazan Yaylai



[1] https://www.welt.de/politik/ausland/article256360280/nach-sexueller-belaestigung-auslaender-verbot-in-schweizer-freibad-viele-buerger-haben-sich-bedankt-sagt-der-stadtrat.html

[2] Gabriele Dietze (2016): Ethnosexismus. Sex-Mob-Narrative um die Kölner Sylvesternacht. In: movements. Journal for Critical Migration and Border Regime Studies 2 (1). URL: http://movements-journal.org/issues/03.rassismus/10.dietze--ethnosexismus.html.

[3] Etnoseksizm terimi, araştırmacı Gabriele Dietze tarafından aynı adlı makalesinde ortaya atılmıştır. Etnsoeksiz kısaca etnik köken ve cinsiyete dayalı bir ayrımcılık biçimidir.

Süresiz oturumu 10 yıla çıkaracak tasarı Parlamentoda tartışıldı: Geriye dönük uygulama adil mi?

No comments

 Birleşik Krallık Parlamentosu’nda 2 Şubat 2026 tarihinde yapılan oturumda, süresiz oturum izni (Indefinite Leave to Remain – ILR) için gereken sürenin 5 yıldan 10 yıla çıkarılması yönündeki plan, kamuoyunda toplanan 330 bini aşkın imza üzerine Westminster Hall’da tartışıldı.

 






Tartışmada, önerinin özellikle halihazırda Birleşik Krallık’ta yaşayan ve mevcut kurallara göre başvuru sürecine girmiş göçmenler açısından adil olup olmadığı öne çıktı.

Tartışmayı açan İşçi Partisi milletvekili Tony Vaughan, hükümetin bu değişiklikle göçmenlere verilen açık bir vaadi bozduğunu savundu. Vaughan, “Bu ülkeye gelen insanlara, beş yıl sonunda kalıcı statüye geçebilecekleri söylendi. Kurallara uyan, çalışan ve vergisini ödeyen insanlar için bu sözleşmenin tek taraflı olarak değiştirilmesi güven sarsıcıdır,” dedi.

İşçi Partisi milletvekili Tanmanjeet Singh Dhesi ise değişikliğin geriye dönük uygulanmasının ciddi bir adaletsizlik yaratacağını vurguladı. Dhesi, “İnsanlar hayatlarını, ailelerini ve geleceklerini mevcut kurallara göre planladı. Oyunun ortasında kuralları değiştirmek, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz,” ifadelerini kullandı.

Tartışmada söz alan Bağımsız milletvekili Iqbal Mohamed, ILR süresinin uzatılmasının göçmenler üzerinde uzun süreli bir belirsizlik baskısı yarattığını söyledi. Mohamed, “On yıl hatta bazı durumlarda on beş yıla uzayan bir bekleme süresi, insanları kalıcı bir güvenceden mahrum bırakıyor. Bu durum, topluma aidiyet duygusunu zedeliyor,” değerlendirmesinde bulundu.

İşçi ve Kooperatif Partisi milletvekili Gareth Thomas, özellikle sağlık ve sosyal bakım sektörünün bu değişiklikten olumsuz etkileneceğini dile getirdi. Thomas, “Hemşireler, bakım çalışanları ve sağlık personeli zaten ağır koşullar altında çalışıyor. Kalıcı oturum için sürenin uzatılması, bu insanların başka ülkelere yönelmesine neden olabilir,” dedi.

İşçi Partisi milletvekili Patricia Ferguson da katkının yalnızca maaş veya gelir üzerinden değerlendirilmesine karşı çıktı. Ferguson, “Topluma katkı sadece kazançla ölçülemez. NHS ve bakım sektörü, göçmen emeği olmadan ayakta kalamaz,” ifadelerini kullandı.

Muhafazakâr Parti milletvekili Matt Vickers ise önerilen değişikliği savundu. Vickers, “Kalıcı oturum ciddi bir statüdür ve uzun vadeli bağlılık gerektirir. Daha uzun bir süre, bu bağlılığın daha sağlıklı değerlendirilmesini sağlar,” dedi. Bu yaklaşım, oturumda söz alan birçok milletvekili tarafından eleştirildi.

Tartışmanın sonunda İçişleri Bakanlığı’nı temsilen söz alan İşçi Partisi milletvekili Mike Tapp, ILR süresine ilişkin değişikliklerin henüz kesinleşmediğini ve kamuoyu danışma sürecinin devam ettiğini belirtti. Tapp, parlamentoya sunulan görüşlerin politika oluşturma sürecinde dikkate alınacağını ifade etti.

 

Watch the debate: https://www.youtube.com/live/yRZnXiYnZ1Q?si=nzQy_-BAtn0r9S3b&t=254

Read the transcript: https://hansard.parliament.uk/commons/2026-02-02/debates/A0693D73-AD95-418E-86A6-FAB882454522/IndefiniteLeaveToRemain

Read the research: https://commonslibrary.parliament.uk/research-briefings/cdp-2026-0006/

The petition: https://petition.parliament.uk/petitions/727372

İspanya yarım milyon düzensiz göçmene yasal statü vermeye hazırlanıyor

No comments

İspanya’da iktidardaki sol koalisyon hükümeti, göçmenlere yönelik daha kapsayıcı politikaları doğrultusunda, ülkede yaşayan yaklaşık yarım milyon düzensiz göçmeni yasal statüye kavuşturmayı hedefleyen bir kararnameyi onayladı. Bu karar, Avrupa’daki birçok ülkenin göç politikalarını sıkılaştırdığı bir dönemde, İspanya’yı daha esnek bir yaklaşım benimseyen ülke konumuna getiriyor. 



İspanya’nın sosyalist koalisyon hükümeti, 27 Ocak’ta kabul ettiği bu  kararnamenin Nisan 2026 itibarıyla yürürlüğe gireceğini duyurdu. Buna göre, 31 Aralık 2025’ten önce İspanya’da yaşayan ve en az beş ay ikamet ettiklerini kanıtlayabilen düzensiz göçmenler ile uluslararası koruma talebinde bulunanlar başvuruda bulunabilecek. Başvuracak kişilerin sabıka kaydının temiz olması da şart koşuluyor. 

İnsan hakları savunucuları ve sivil toplum örgütleri bu kararı olumlu karşılarken, bunun insanların temel haklara erişimini kolaylaştıracağını ve sosyal uyumu güçlendireceğini belirtti. Kararname, parlamentonun onayına gerek kalmadan yürürlüğe alındı; hükümet temsilcileri, bunun bürokratik engelleri kaldırarak süreci hızlandıracağını ifade etti.

Ancak karar siyasi alanda tartışmalara yol açtı. Göçmen karşıtı muhafazakâr ve sağ partiler, hükümeti bu adımı eleştirerek kamu hizmetleri üzerinde baskı yaratabileceği ve yasadışı göçü teşvik edebileceği endişesini dile getirdi. Buna karşın hükümet yetkilileri, göçmenlerin yasal statüye kavuşmasının hem demografik hem de ekonomik açıdan ülkeye fayda sağlayacağını savunuyor. 

Kaynak: The Guardian

Göçmenler olmazsa Avrupa’yı büyük bir nüfus krizi bekliyor

No comments

Avrupa Birliği (AB) genelinde aşırı sağ partilerin yükselişi ve göçmen karşıtı politikalar, kıtanın demografik geleceğini tehdit ediyor. 2024 seçimlerinde aşırı sağ partilerin kazandığı başarılar, göçmen karşıtı söylemlerin siyasi gündemi şekillendirdiğini gösteriyor. Ancak uzmanlar, göçmenleri dışlayan politikaların Avrupa'nın nüfus krizini daha da derinleştireceği konusunda uyarıyor. 

 


AB'nin resmî istatistik kurumu Eurostat'ın tahminlerine göre, mevcut eğilimler devam ederse AB nüfusu 2100 yılına kadar %6 azalarak 447 milyondan 419 milyona düşecek. Ancak göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda bu düşüş çok daha sert olacak. Eurostat, göçmenlerin olmadığı bir durumda AB nüfusunun 295 milyona kadar gerileyebileceğini öngörüyor. Bu, kıtanın nüfusunun üçte birinden fazlasının kaybedilmesi anlamına geliyor. 

Göçmenler Olmadan İş Gücü ve Ekonomi Tehlikeye Giriyor 

Göçmen karşıtı politikaların yükseldiği İtalya, Fransa ve Almanya gibi ülkeler, göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda ciddi nüfus kayıpları yaşayacak. Örneğin yapılan nüfus projeksiyonlarına göre; İtalya'nın nüfusu 2100 yılına kadar yarıya inebilirken, Almanya'nın nüfusu 83 milyondan 53 milyona düşebilir. Fransa'da ise nüfus 68 milyondan 59 milyona gerileyebilir. Bu durum, iş gücünün azalması ve yaşlı nüfusun artması nedeniyle ekonomik büyümeyi yavaşlatacak ve emeklilik ile sağlık harcamalarını artıracak. 

Avrupa'nın yaşlanan nüfusu, özellikle sağlık ve sosyal hizmetler sektöründe göçmenlere olan ihtiyacı artırıyor. Birçok AB ülkesinde doktor ve hemşire açığının göçmenler tarafından kapatıldığı biliniyor. Uzmanlar, göçmenlerin iş gücüne katılımının artırılmasının, yaşlanan toplumun ihtiyaçlarını karşılamada kritik bir rol oynayacağını vurguluyor. 

Göçmenlerin Katkısı: Camini Köyü Örneği 

İtalya'nın güneyindeki Camini köyü, göçmenlerin nüfus azalmasına karşı bir çözüm olabileceğini gösteren umut verici bir örnek sunuyor. 20. yüzyılın sonlarında genç nüfusun göç etmesiyle neredeyse terk edilme noktasına gelen köy, mültecilerin yeniden yerleştirilmesi projesi sayesinde yeniden hayat buldu. Bugün, 50 mültecinin kalıcı olarak yerleştiği Camini'nin nüfusu 350'ye ulaştı. Köydeki okulun yeniden açılması da projenin sembolik başarılarından biri oldu. 

Camini projesinin kooperatif başkanı Rosario Zurzolo, "Köy yavaş yavaş ölüyordu. Evler, içinde yaşayan olmadığı için yıkılıyordu" diyerek projenin önemini vurguluyor. Köydeki mülteciler, yalnızca nüfusu artırmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni iş alanları ve ekonomik faaliyetlerin gelişmesine de katkı sağlıyor. 

Göçmenlerin Ekonomiye Entegrasyonu Kritik Öneme Sahip 

Uzmanlar, göçmenlerin Avrupa'nın demografik sorunlarını tek başına çözemeyeceğini, ancak bu sorunların hafifletilmesinde önemli bir rol oynayabileceğini belirtiyor. Göçmenlerin iş gücüne etkin bir şekilde entegre edilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve vergi reformları gibi diğer önlemlerle birlikte, göçmenlerin katkısı daha anlamlı hale gelebilir. 

LSE’den Profesör Alan Manning, "Göçmenlerin iş bulması ve çalışması kritik öneme sahip. Aksi takdirde, göçmenlerin sosyal yardıma ihtiyaç duyması durumunda bu, sorunu daha da kötüleştirebilir" diyor. 

Göçmenler Avrupa'nın Geleceği İçin Hayati Öneme Sahip 

Avrupa'nın nüfus krizi, göçmenlerin katkısı olmadan çözülemeyecek kadar derin. Göçmen karşıtı politikaların kısa vadeli siyasi kazanımlar sağlasa da, uzun vadede ekonomik ve sosyal maliyetleri ağır olacak. Camini örneği, göçmenlerin yalnızca nüfusu artırmakla kalmayıp, toplumları yeniden canlandırabileceğini gösteriyor. Avrupa'nın geleceği, göçmenlerin entegrasyonunu sağlayacak akılcı politikaların hayata geçirilmesine bağlı.

 

Kaynak: The Guardian

Ahmet Sapaz: “İngiltere’deki bizim toplumun mayasını ilk biz oluşturduk"

No comments

Ahmet Sapaz, 1970’in son gününde bir otelde çalışmak üzere ayak basıyor İngiltere’ye… Londra’daki göçmenlerin ilk temsilcilerinden biri olduğu için Türkiyeli toplumun dününe - bugününe ilişkin önemli gözlemleri ve deneyimleri bulunuyor. Ahmet Sapaz ile kendi kişisel tarihi üzerinden Londra’daki “bizim toplumu” konuştuk.



Tuncay Bilecem

Ahmet Sapaz ile Müslüm Alataş’ın Nâzım Hikmet şiirlerini seslendirdiği Turkish Cypriot Community Association’daki şiir dinletisi etkinliğinde karşılaşmıştık. Sohbet ederken kendisinin Londra’ya çok erken bir dönemde ayak bastığını, bu konudaki tanıklıklarını “O Yıllar” adıyla kitaplaştırdığını öğrendim. Londra’daki toplum üzerine çalışmalar yaptığımı duyunca seve seve bu konuda söyleşi yapabileceğimizi söyledi. Böylece Stoke Newington’da Şengül - Hüseyin Kaplan çiftinin işlettiği şirin Cafe, Petit Coin’de bir araya gelerek söyleşimizi gerçekleştirdik.


İngiltere’ye göç etmeye nasıl karar verdiniz?


Türkiye’deki imkânsızlıklardan kaynaklandı. Ben köylü çocuğuyum. Ortaokuldan sonra biz yatılı okul aradık. Bunlardan kimisini kazanamadık, kimisine yaşımız tutmadı. Baktık sona gelmişiz; iki okul kalmış. Tapu Kadastro Lisesi ve Otelcilik Okulu diye bir okul. Hiç duymadığım bir okul. Türkiye’de de kimsenin bildiği yok. Kasabada bir tane otel var işte. Bunun okulu mu olur? Okulun parasız yatılı olması cazip geldi. Bizim başladığımızda 1964’te ilk mezunlarını verdi okul. Biz okula kayıt olduğumuzda yeni mezun olanlar –hepsi toplasan otuz kişi- okula geliyorlardı. İş bulamamışlar, bize “kardeşim boşuna öldürmeyin senelerinizi, yol yakınken dönün, başka okullara gidin” diyorlardı. Benim moralim bozuldu, abime haber gönderdim, okuldan kaçağım diye. Ertesi gün yıldırım gibi geldi. Oranın sekreteri vardı Gülay Abla, benim yakınım, nur içinde yatsın. Abimle ikisi beni ikna etmeye çalıştılar kaçmayayım diye. Abimin de kafası karıştı, çünkü bizde işi devlet veriyor. Devlete sırtını dayamadan bir şey olmuyor. Bu okulda ise öyle bir şey yok. İşi de sen bulacaksın, işvereni de sen bulacaksın. Ben de bu sırada 26. sıradan yedek olan aynı köyden arkadaşım Hasan’ın da okula aldırılmasını istedim. Gülay Abla, “uğraşacağım” dedi. İki hafta sonra o da geldi. Şimdi o da burada kulakları çınlasın, başarılı bir işadamı. 


Mezun olduktan sonra Türkiye’nin en büyük otellerinden biri olan İzmir Büyük Efes Oteli’nde staj ayarladım. İki yıl orada çalıştım. 1969 yılının ocak ayında askere gittim. 20 ay askerlik yaptım. 


Öğretmenlerimizin bir kısmı yabancıydı, onlar bize yol gösteriyordu. Okulda dilim normalde Fransızcaydı; ama Amerikan Kültüre giderek İngilizce öğrendim çat pat. Onun verdiği cesaretle İngiltere’ye iş başvuruları yapmaya başladım. Grosvenor House Hotel vardı Park Lane’de İngiltere’nin en büyük hoteliydi o zamanlar. Yazıştığım British Oteller ve Restoranlar Birliği bana orada 13 sterlin haftalıkla iş buldu. Dışarıdan geleni sıfırdan başlattıkları için komi olarak başlayacaksın. Kabul ettim. 


Böylece İngiltere maceranız başladı. Gelişiniz nasıl oldu?


Çalışma iznimin kâğıdı aralık ayının başında geldi. Ankara’dan gittim pasaport aldım. Tren bileti aldım, astronomik fiyatlarla. Tren Belçika’da bizi indirdi. Vapurla üç saat yolculuk ettik. Geçtik Dover’e pasaport kontrolüne. Polis, gerçekten meslek erbabı mıyım diye beni sorguya çekti. Bana “aç elini” dedi. Şöyle baktı “sen otelci olamazsın, ellerin nasırlı” dedi. Köyde iki ay çalıştığımı söyledim. Tercümana “sor bakalım” dedi. Ben o sırada ecel terleri döküyorum. Geri gönderilme ihtimalim de var. Cebimde de sadece on dolar var. “Hiç İngilizce biliyor musun?” dedi. Artık nasıl olduysa, “yes, I do” dedim memura. Artık tercümanı görmüyorum ben. Bir iki bir şeyler daha sordu, “yes”, “no” bir şeyler söyledim. “I’m sorry” dedi. Birden değişti, “çabuk tren kalkıyor yetiş” dedi.  Koşa koşa yetiştim. Victoria Tren İstasyonu’na gidecek trene bindim, ama benim maneviyatım sıfır. Cebimdeki on dolar, 4 sterlin 20 kuruş vardı. Trenden indim, otele gitmek için taksi bakıyorum. Bir adam çıktı karşıma, Türk olduğumu sormadan Türkçe “gemide senden başka Türk var mıydı?” dedi. “Var” dedim. “Dört veya beş kişi vardı. Daha sonra onları görmedim” dedim. “Seni kim getirdi buraya?” dedi. “Kendim geldim” deyince “Hadi oradan be” dedi. “Sen kimi kandırıyorsun?” Meğer o dönem, mafya çalışma izni başına beş bin lira alarak bu işin ticaretini yapıyormuş. 


Otele varınca ne yaptınız?


Taksi ile otele gittim. Beş altı katlı, blok blok birbirine bağlı bir bina. “Türkiye’den geldim” dedim. Memur gitti, bir dosya buldu. “Nerede kalacaksın?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. “Paran var mı?” dedi. Dört sterlinden kalanları gösterdim. Gene kafasını salladı. Çattık belaya diyor içinden. Fakat mektuplarında size yer bulmanız konusunda yardımda olacağız diyordu. Beni Earls Court’ta Barkston Gardens sokağında P.M.Boy’s Club’a gönderdiler. Yeri otobüs ile buldum. Sakallı bir adam karşıladı beni. Bir oda gösterdi. “Burada başka biri daha kalıyor, geçici olarak beraber kalacaksınız” dedi. Üç dört gün uyumamışsın, tren yolculuğu yapmışsın. Bedenen çökmüşsün. Ertesi gün yani yılbaşı günü otele gittim. O zaman burada yılbaşı resmî tatil değildi. Elime bir kâğıt verdiler, sigorta kurumuna ve yabancılar polis şubesine kayıt yaptırmam için gitmemi istediler. “Ben buraları bulamam” dedim. Bereket o işleri bir şekilde hallettim. Bana iki gün izin verdiler. “Pazartesi başlayacaksın” dediler. Ben kaldığım yeri bulurum dedim içimden, taksiye para vermek istemiyorum. Otobüse bindim, yanlış durakta indiğim için kayboldum. Sonra yürüyerek otele geri geldim. “Bulamadım” dedim. “Demişlerdir ne salakmış bu da…” Yolun krokisini çizip bana verdiler. Öylelikle buldum yolu. 


Acemilik çok kötü bir şey değil mi?


Dünyanın neresine gidersen git, bir tanığın, bir rehberin olacak. Yoksa bocalar kalırsın. Çok sıkıntı çekersin, çok zorluk çekersin. Bu yüzden sonradan buraya gelenler hiç bizim kadar zorluk çekmediler. Hazıra geldiler, çünkü burada kurulu bir düzen vardı. Bir de işin garibi hepsi aynı bölgenin, belki de aynı kasabanın insanları. Emmi, dayı ilişkisi hâlâ devam ediyor. 1989’dan sonra gelenler böyledir. Önce gelenlerin durumu biraz farklıydı. Onların da tanıdıkları vardı, ama benim geldiğim yıllarda kimse yoktu. İngiltere’deki bizim toplumun mayasını ilk biz oluşturduk.


(Sürecek...)


http://www.bisikletligazete.com/search?q=Ahmet+Sapaz



*Fotoğraf: Ahmet Sapaz


Ahmet Sapaz, Centilmenler Kulübü'nde geçen 38 yılın anılarını; BİR BARMENİN ANILARI, OXFORD & CAMBRIDGE CENTİLMENLER KULÜBÜ'NDE 38 YIL başlığıyla kitaplaştırdı.






Liverpool'da maskeli bir grubun saldırısına uğrayan Egemen Özdemir'le söyleşi

No comments

Kings College'de Bankacılık ve Finans alanında yüksek lisansını tamamlayıp mezun vizesiyle Londra'da yaşamını sürdüren Egemen Özdemir geçtiğimiz hafta Liverpool'da maskeli bir grubun saldırısına uğradı.

Bisikletli Gazete söyleşilerinin bu bölümünde Egemen Özdemir ile yaşadığı bu tatsız olaya ilşkin yaptığımız söyleşi yer alıyor.







© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan