latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Ayfer Tunç’un “Kuru Kız” romanında göç ve göçmenlik

No comments




Tuncay Bilecen


Türk edebiyatının üretken yazarlarından biri olan Ayfer Tunç, Nisan 2023’te yayımlanan romanı Kuru Kız’da; mahalle baskısından kadının ailedeki ve toplumdaki rollerine, ekonomik ve sosyal çözülmenin yarattığı ahlaki erozyondan standardize edilen beden ölçütlerinin dışında olanların yaşadığı aşağılanmaya (bodyshaming) kadar birçok farklı konuya değiniyor.

Kuru Kız’ı bir “göç romanı” olarak değerlendirmek zorlama bir çıkarım olsa da roman, sosyal çürümenin her yere sirayet ettiği bir toplumsal yapıda bireysel kurtuluşu sıra dışı bir hikâyeyle göç etmekte bulan bir kadını anlatması bakımından bu yönüyle de irdelenebilir.

Kitabın ana kahramanı Kuru Kız’ın kırk yaşına birkaç ay kala Arjantin’in en güney ucunda, “dünyanın sonu” diye bilinen Ushuaia’ya gitmesiyle başlayan roman, devamında çoğunlukla kronolojik bir sıra izlemeden onun bu yolculuğa çıkmasına neden olan olaylarla devam ediyor.

Adını bilmediğimiz, fiziksel özellikleri nedeniyle kendisine takılan isimle, “Kuru Kız” olarak tanıtılan karakter, Ushuaia’daki ilk zamanlarında geldiği yerle buranın bir karşılaştırmasını yapar. Bu karşılaştırma okuyucuya, Kuru Kız’ı göç etmeye iten sebepler hakkında bir ön fikir verir: “Kendi ülkesindeki insanlar korkunç, buradakiler de harika değiller ama daha az kötücüller, en azından ona karşı” (s.16).  

Aynı şekilde yeni yerleştiği bu yerdeki duygu durumu da terk ettiği yere göre çok farklıdır artık:  “Geride bıraktığı yıllar boyunca güldüklerinin bin katını burada iki yıl olmadan güldü” (s.19). Çünkü Türkiye’deyken gülebilecek, gülse bile bunu gösterebilecek bir çevrede yaşamamaktadır: “Babası öldükten sonra olmaya başlamıştı aralarında (kardeşiyle) böyle neşeli şeyler. Hayattayken güldüklerini pek hatırlamıyordu. Gülmüşlerse de gizli gizli, kendi aralarında” (s.29).

Kuru Kız, başladığı yerde biten (dünyanın sonunda), olay örgüsü itibariyle ucu açık bir roman… Kuru Kız’ın ailesinden başlayarak yaşadığı muhite, topluma ve ülkeye kadar çevresini sarıp sarmalayan kötülükler silsilesinden bilgiye açlığı sayesinde kurtulmasını konu alan roman, sözü edilen katmanların her birinde yer yer trajik hikâyeleri de barındırıyor. Hatta bu bakımdan kitabın zaman zaman arabesk bir iklime büründüğünü söylemek de mümkün. Örneğin, Kuru Kız dışındaki tüm aile bireylerinin ölümlerine tek tek tanıklık ettiğimiz romanda; anne 36, baba 50, erkek kardeş ise 37 yaşında hayatını kaybeder.

Yıllar içinde peş peşe gelen bu ölümler her seferinde Kuru Kız’ı biraz daha yalnızlaştırır, en sonunda yazarın adını vermediği ama İstanbul olmadığını bildiğimiz (çünkü erkek kardeşi İstanbul’a kaçıyor) bir şehrin yoksul mahallesinde eski, kagir bir binada yapayalnız kalır. Fakat bu onu aşağı çeken bir yalnızlık değil, kendisini gerçekleştirme potansiyelini ortaya çıkaran bir yalnızlıktır. Her birinin ayrı bir acı verdiği ve onu belli kalıpların içine soktuğu aile içi rollerden azadedir artık. “Özgürlük olduğunu o sırada bilmediği bu tuhaf, coşkulu duygu henüz damarlarına nüfuz etmemişti ama edeceğini anlamıştı, varlığını ele geçireceğini tahmin ediyordu. Büyük temizliğe oturma odasındaki ağır vitrinle değil annesinin zamanından kalma gardıropla başladı” (s.163).

Kuru Kız, aile ilişkilerinin dışına çıkarak mahalleye, topluma ve oradan da ülkeye bakan, bunu da yüksek sesle, göze sokarak değil, birbirine bağlı hikâyelerdeki sosyo-politik detaylar ve gözlemler üzerinden veren bir roman. Bu bakımdan aile içinde, oda paylaşımında bile kendisini gösteren cinsiyetçi tutum, tek başına kalan Kuru Kız’ın evine göz koyan akraba ve komşular, kentsel dokunun rantçı yaklaşımlarla bozulmasının mahalle ve komşuluk ilişkilerine yansıması, siyasetle organik ilişkisi olan görgüsüz ve aç gözlü mafyatik müteahhit profili, tarikat şeyhlerinin kentsel rantın dağıtımındaki yeni rolleri gibi birçok karakter ve tema romanda yer alıyor.

Kuru Kız, etrafını saran ona tecavüz etmek isteyen, özel hayatını merak eden ve fütursuzca mahremiyetini ihlal eden, bahçesine evine el koymak isteyen bu gözü dönmüş topluluktan öğrenme merakı ve bilinci sayesinde kurtulur. Sözünü ettiğimiz bu bilinç durumu bir aydınlanmadan ziyade Kuru Kız’ın içinde kendisiyle açtığı bir çeşit iletişim kanalı yoluyla yaşanır. Bu iletişim kanalı sayesinde kendi içinde olayların muhasebesini yapar, vicdanıyla yüzleşir. Roman boyunca sürekli “tanrısıyla” konuştuğuna şahitlik ederiz. “Kardeşinin ardından acı çekmeyi başka bir zamana bırakmıştı. Gecenin, tanrısıyla konuşacağı ileri saatlerine” (s.138). “Rüyadan sonra tanrısıyla konuştu, kardeşinin hakkı olan hayattan zevkli bir yudum bile alamadan gittiği için çok acı çektiğini söyledi” (s.149). “Tanrısına interneti anlatmaya doyamıyordu, sanki tanrısı bu buluştan haberdar değilmiş ve ondan öğrenmekten çok hoşlanıyormuş gibi” (s.150). “Tanrısı onu yatıştırmak için yatağının başucunda bekliyor oluyordu. Yüzü olmayan, bedeni olmayan, sesi olmayan, olmayan sesi bazen annesininkine, bazen olmayan bir sevgilininkine benzeyen tanrısı” (s. 174). “Tanrısı coşkuyla destekliyordu, onu yüreklendiriyordu. Git, yeter ki git. Canlan, yaşa” (s. 202).

Kuru Kız’ın göç ederek kendi kurtuluşunu gerçekleştirmesinde içindeki sonsuz öğrenme aşkı önemli rol oynamıştır. YouTube’taki gezginlerin gezip gördüğü yerleri merak etmeyle başlayan bu aşk zamanla bir tutkuya dönüşür. Artık büyük bir açlıkla her şeyi merak etmektedir. “Hayatını ikiye ayırıyordu, internetten önce ve internetten sonra” (s.150). Etrafında, saf, kıt akıllı, kandırılmaya müsait olarak görülen Kuru Kız, öğrenme merakı sayesinde komşuların, akrabaların, mahalle sakinlerinin elinden kurtulmuş, internetten bulduğu bir emlak şirketine evini satmayı başarmış ve böylelikle ancak hayalinde yapabildiği yolculuğa tek başına çıkabilmiştir.

Ayfer Tunç; Kuru Kız’da fiziksel, sosyal ve ekonomik olarak dezavantajlı bir konumda olan bir kadının göç ederek kurtuluşunu konu alırken, örtük olarak “bilgi güçtür” mesajını da okuyucuya duyuruyor.  

 

Ayfer Tunç, Kuru Kız, Can Yayınları, 2023, 216 sayfa


*Bu yazı ilk defa Göç Dergisi'nde Temmuz 2024'te yayınlanmıştır. 

https://dergi.tplondon.com/goc/article/view/882

İngiltere'nin plastik atıkları Adana'ya nasıl ulaşıyor?

No comments

İngiliz gazeteci Londra'dan yola çıkıp Adana'ya ulaşan Tesco poşetlerinin izini sürdü. Bloomberg için çalışan araştırmacı gazeteci Kit Chellel, Londra’daki Tesco poşetlerine çip taktı ve plastik atıklar iki ay sonra Adana’da açıklık bir alanda sinyal verdi.

 


Gazeteci Kit Chellel, İngiltere’deki plastik atıkların izini sürdü ve bu atıkların hangi rotayı izleyerek Türkiye’ye ulaştıklarını buldu. Tesco’nun plastik atıkları, iki aylık bir yolculuğun ardından Avrupa’nın tonlarca plastik atığının biriktiği Adana'daki açıklık bir alana ulaşıyor.

Çöplerin rotasını takip etmek için üç farklı TESCO poşetine GPS takip cihazı yerleştiren Kit Chellel, bu poşetlerin üç dört gün içerisinde yerlerinin değişmeye başladığını gözlemliyor. Çöplerin nereye gittiğini dijital haritadan takip eden Kit Chellel, cihazlardan birinin Londra’nın doğusuna gittiğini ve Thames nehrinin kenarında kaybolduğunu diğer ikisinin ise Londra çevresindeki TESCO lojistik merkezine gittiklerini fark ediyor. Buradan Harwich uluslararası taşımacılık limanına ulaşan çöpler daha sonra Hollanda’ya geçiyorlar. Hollanda’da çok beklemeden karayolu ile Almanya üzerinden Polonya’ya ulaşan plastik poşetler farklı günlerde aynı noktada buluşuyor. Bu noktanın adı Polonya’da yer alan Zielona Gora tesisi. TESCO poşetindeki cihazla bu tesiste sinyal kesiliyor, ancak bir süre sonra cihazın Adana’da bir sanayi bölgesinde sinyal verdiği görülüyor. Chellel, yaptığı araştırmada bu bölgede herhangi bir geri dönüşüm şirketi ya da tesisi tespit edemiyor. Bunun üzerine alanın iyice araştırılması için gazeteciler yerinde gözlem yapıyor ve Kit Chellel tespitinde haklı çıkıyor; çünkü herhangi bir geri dönüşüm tesisi bulunmayan bu bölgede, Avrupa’dan gelen tonlarca plastik çöpün üst üste yığıldığı görülüyor.

Kit Chellel, 2.000 millik plastik çöp takibine ilişkin şunları söylüyor: “Şimdiye değin üretmediğimiz kadar plastik üretiyoruz ve bunların bir yere gitmesi gerekiyor. Bu yüzden kullandıktan sonra bunların nereye gittiğini bilmemiz gerekiyor. Benim kendi mahallemdeki TESCO süpermarkette beyaz geri dönüşüm kutuları dikkatimi çekti. Bunların tam olarak nereye gittiğini görmek için elektronik olarak takibe aldım. Bunu yaparken en önemli hedefim kötü plastiklerin nereye gittiğini öğrenmekti.”





Kaynak: https://www.bloomberg.com/graphics/2022-tesco-recycle-plastic-waste-pledge-falls-short/?utm_source=twitter&utm_medium=social&utm_campaign=twitter-moments&utm_content=climate

 

SUBJ:MEDEA, Medea Mitini Çağdaş, Politik ve İronik Bir Yorumla Londra’daki Camden Fringe Festivali’ne Taşıyor

No comments

Yaklaşık 2500 yıldır başkalarının sesiyle anlatılan Medea, bu kez kendi hikâyesini anlatmak üzere sahneye çıkıyor.

NYUAD Faculty Research Grant desteğiyle hazırlanan ve Mavi Productions UK koordinasyonunda Londra’da sahnelenecek olan SUBJ:MEDEA, 7 Ağustos’ta Camden Fringe Festivali kapsamında Theatro Technis’te izleyiciyle buluşuyor.



Özlem Özhabeş’in yazıp tek kişilik performansıyla sahneye taşıdığı oyun; Medea mitine kadınların sesi, göç, aidiyet ve görünmez şiddet odağında çağdaş, politik ve yer yer ironik bir yorum getiriyor.

Mitolojik Bir Karakterden Çağdaş Bir Kadına

Erkek anlatılarının şekillendirdiği Medea miti, bu kez tarihin en çok yargılanan kadınlarından birinin kendi sesiyle yeniden kuruluyor. SUBJ:MEDEA, karakteri yalnızca mitolojik bir figür olarak değil; göçün, dışlanmanın, anneliğin, aidiyet arayışının ve görünmez şiddetin içinde sıkışmış çağdaş bir kadın olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Fiziksel tiyatro, anlatı ve kara mizahın iç içe geçtiği bu dinamik yapımda Özlem Özhabeş, antik metni günümüzün toplumsal ve politik meseleleriyle buluşturuyor. Türkiye'den çıkan çağdaş bir tiyatro üretimi olan oyun, seyirciyi Medea’yı yeniden yargılamaya değil, onu ilk kez kendi sesinden dinlemeye çağırıyor.

GÖSTERİM BİLGİLERİ

  • Oyun: SUBJ:MEDEA
  • Tarih: 7 Ağustos 2026
  • Saat: 19:00 (7:00 PM)
  • Festival: Camden Fringe Festival
  • Mekân: Theatro Technis, Londra
  • Dil: İngilizce
  • Süre: 60 Dakika
  • Biletler & Detay: www.camdenfringe.com


Özlem Özhabeş Hakkında

Özlem Özhabeş; oyuncu, yazar, tiyatro yönetmeni, performans sanatçısı ve tiyatro eğitmenidir. Kimlik, hafıza, göç, aidiyet ve kadınların toplumsal konumunu odağına alan çalışmalarında fiziksel tiyatro, görsel anlatım ve disiplinlerarası performans tekniklerini bir araya getiren özgün bir sahne dili geliştirmektedir. Yazıp sahneye taşıdığı SUBJ:MEDEA, sanatçının mitolojiyi çağdaş politik tiyatroyla buluşturan çalışmalarının son örneklerinden biridir.

Mavi Productions UK Hakkında

Mavi Productions UK, Londra merkezli bağımsız bir tiyatro yapım şirketidir. Uluslararası iş birlikleriyle tiyatro, film ve disiplinlerarası performans projeleri üreten şirket; farklı kültürler arasında sanatsal köprüler kurmayı ve çağdaş hikâyeleri uluslararası izleyiciyle buluşturmayı amaçlamaktadır.


SUBJ:MEDEA, NYUAD Faculty Research Grant desteğiyle hazırlanmıştır.

 

Göçmenler olmazsa Avrupa’yı büyük bir nüfus krizi bekliyor

No comments

Avrupa Birliği (AB) genelinde aşırı sağ partilerin yükselişi ve göçmen karşıtı politikalar, kıtanın demografik geleceğini tehdit ediyor. 2024 seçimlerinde aşırı sağ partilerin kazandığı başarılar, göçmen karşıtı söylemlerin siyasi gündemi şekillendirdiğini gösteriyor. Ancak uzmanlar, göçmenleri dışlayan politikaların Avrupa'nın nüfus krizini daha da derinleştireceği konusunda uyarıyor. 

 


AB'nin resmî istatistik kurumu Eurostat'ın tahminlerine göre, mevcut eğilimler devam ederse AB nüfusu 2100 yılına kadar %6 azalarak 447 milyondan 419 milyona düşecek. Ancak göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda bu düşüş çok daha sert olacak. Eurostat, göçmenlerin olmadığı bir durumda AB nüfusunun 295 milyona kadar gerileyebileceğini öngörüyor. Bu, kıtanın nüfusunun üçte birinden fazlasının kaybedilmesi anlamına geliyor. 

Göçmenler Olmadan İş Gücü ve Ekonomi Tehlikeye Giriyor 

Göçmen karşıtı politikaların yükseldiği İtalya, Fransa ve Almanya gibi ülkeler, göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda ciddi nüfus kayıpları yaşayacak. Örneğin yapılan nüfus projeksiyonlarına göre; İtalya'nın nüfusu 2100 yılına kadar yarıya inebilirken, Almanya'nın nüfusu 83 milyondan 53 milyona düşebilir. Fransa'da ise nüfus 68 milyondan 59 milyona gerileyebilir. Bu durum, iş gücünün azalması ve yaşlı nüfusun artması nedeniyle ekonomik büyümeyi yavaşlatacak ve emeklilik ile sağlık harcamalarını artıracak. 

Avrupa'nın yaşlanan nüfusu, özellikle sağlık ve sosyal hizmetler sektöründe göçmenlere olan ihtiyacı artırıyor. Birçok AB ülkesinde doktor ve hemşire açığının göçmenler tarafından kapatıldığı biliniyor. Uzmanlar, göçmenlerin iş gücüne katılımının artırılmasının, yaşlanan toplumun ihtiyaçlarını karşılamada kritik bir rol oynayacağını vurguluyor. 

Göçmenlerin Katkısı: Camini Köyü Örneği 

İtalya'nın güneyindeki Camini köyü, göçmenlerin nüfus azalmasına karşı bir çözüm olabileceğini gösteren umut verici bir örnek sunuyor. 20. yüzyılın sonlarında genç nüfusun göç etmesiyle neredeyse terk edilme noktasına gelen köy, mültecilerin yeniden yerleştirilmesi projesi sayesinde yeniden hayat buldu. Bugün, 50 mültecinin kalıcı olarak yerleştiği Camini'nin nüfusu 350'ye ulaştı. Köydeki okulun yeniden açılması da projenin sembolik başarılarından biri oldu. 

Camini projesinin kooperatif başkanı Rosario Zurzolo, "Köy yavaş yavaş ölüyordu. Evler, içinde yaşayan olmadığı için yıkılıyordu" diyerek projenin önemini vurguluyor. Köydeki mülteciler, yalnızca nüfusu artırmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni iş alanları ve ekonomik faaliyetlerin gelişmesine de katkı sağlıyor. 

Göçmenlerin Ekonomiye Entegrasyonu Kritik Öneme Sahip 

Uzmanlar, göçmenlerin Avrupa'nın demografik sorunlarını tek başına çözemeyeceğini, ancak bu sorunların hafifletilmesinde önemli bir rol oynayabileceğini belirtiyor. Göçmenlerin iş gücüne etkin bir şekilde entegre edilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve vergi reformları gibi diğer önlemlerle birlikte, göçmenlerin katkısı daha anlamlı hale gelebilir. 

LSE’den Profesör Alan Manning, "Göçmenlerin iş bulması ve çalışması kritik öneme sahip. Aksi takdirde, göçmenlerin sosyal yardıma ihtiyaç duyması durumunda bu, sorunu daha da kötüleştirebilir" diyor. 

Göçmenler Avrupa'nın Geleceği İçin Hayati Öneme Sahip 

Avrupa'nın nüfus krizi, göçmenlerin katkısı olmadan çözülemeyecek kadar derin. Göçmen karşıtı politikaların kısa vadeli siyasi kazanımlar sağlasa da, uzun vadede ekonomik ve sosyal maliyetleri ağır olacak. Camini örneği, göçmenlerin yalnızca nüfusu artırmakla kalmayıp, toplumları yeniden canlandırabileceğini gösteriyor. Avrupa'nın geleceği, göçmenlerin entegrasyonunu sağlayacak akılcı politikaların hayata geçirilmesine bağlı.

 

Kaynak: The Guardian

Londra'da Mevlânâ'nın izinde bir sahne yolculuğu

No comments

Şiir, sema ve müziği aynı sahnede buluşturan The Rose & The Thorn (Gül ve Diken), farklı kültürel geleneklerden kadın sanatçıları ortak bir üretimde bir araya getiriyor. Dünya Dance Collective ile String of Pearls Ensemble'ın ortak yapımı olan gösteri, 31 Temmuz'da Londra'daki The Space Theatre'da seyirciyle buluşacak.

 


AYTEN TEKIN BAGOK / LONDRA

 

Mevlânâ'nın şiirlerinden ilham alan The Rose & The Thorn (Gül ve Diken), 31 Temmuz'da Londra'daki The Space Theatre'da izleyiciyle buluşacak. Dünya Dance Collective ile String of Pearls Ensemble'ın ortak yapımı olan gösteri, şiir, sema ve canlı müziği aynı sahnede buluşturarak Kürt, İran ve Anadolu'nun tasavvuf ve müzik geleneklerini çağdaş sahne diliyle yeniden yorumluyor.

Gösterinin sanat yönetmenliğini, İrlandalı annesi ile Bingöllü Kürt Alevi babasından aldığı kültürel mirası çağdaş dans ve tasavvufla buluşturan Anna Rüya Yıldız üstleniyor. Yıllardır Londra başta olmak üzere farklı ülkelerde sema atölyeleri ve zikir buluşmaları düzenleyen Yıldız, Dünya Dance Collective'i de farklı kültürlerden sanatçıların ortak üretim yapabileceği bir alan yaratma fikriyle kurdu.

Gösterinin müzikal omurgasını ise İran'da def ve tombak eğitimi alan, uluslararası festivallerde sahneye çıkan ödüllü perküsyon sanatçısı Sara Fotros oluşturuyor. String of Pearls Ensemble üyesi olan Fotros, uzun yıllardır Mevlânâ'nın şiirlerini müzik, hikâye anlatıcılığı ve tasavvuf geleneğiyle buluşturan çalışmalar yürütüyor.


Yeni Özgür Politika'nın sorularını yanıtlayan iki sanatçı, The Rose & The Thorn'un yalnızca sahnelenen bir performans değil, izleyiciyi de içine alan ortak bir deneyim olarak tasarlandığını söylüyor.

"Müzik burada yalnızca dansa eşlik etmiyor; hikâyeyi anlatıyor, duyguyu taşıyor ve seyirciyi bu yolculuğun içine davet ediyor" diyen Sara Fotros'a göre gösteri, farklı kültürel geleneklerin birbirini tamamladığı ortak bir anlatı kuruyor.

Anna Rüya Yıldız ise Dünya Dance Collective'i kurarken en büyük hayalinin farklı disiplinlerden sanatçıların ortak bir dil geliştirebileceği bir alan oluşturmak olduğunu belirtiyor. "Sema benim için sahnede sergilenen bir performans değil; insanın kendi özüne doğru yaptığı içsel bir yolculuk. Seyircinin yalnızca bir gösteri izlemesini değil, şiir, müzik ve hareket aracılığıyla kendisiyle de karşılaşmasını umut ediyorum" diyor.

Gül ile diken neden bir arada?

Gösterinin adı, Mevlânâ'nın şiirlerinde sıkça rastlanan iki güçlü metafora gönderme yapıyor. Gül ile diken, yalnızca güzellik ve acının değil; aşk ile hüznün, kayıp ile umudun da birbirini tamamlayan iki yüzü olarak yorumlanıyor.

Sara Fotros'a göre bu ikilik, insan olmanın ayrılmaz bir parçası. "Güzellik ile acı, umut ile kayıp çoğu zaman aynı yolun parçalarıdır. En hüzünlü ezgiler bile bazen en büyük umudu taşır" diyen Fotros, gösterinin izleyiciyi yaşamın bu iki yönünü birlikte kucaklamaya davet ettiğini söylüyor.

Anna Rüya Yıldız ise tasavvufun gül ile dikeni karşıtlık olarak değil, aynı hakikatin birbirini tamamlayan iki yüzü olarak gördüğünü vurguluyor. "Diken olmadan gülün kıymetini anlayamayız. Bizi dönüştüren şey çoğu zaman en çok zorlandığımız deneyimlerdir" diyen Yıldız'a göre, insanı olgunlaştıran da çoğu zaman acının içinden geçme cesareti.

Kadim gelenekler çağdaş sahnede

The Rose & The Thorn, tasavvufun yüzyıllardır yaşatılan mirasını çağdaş sahne diliyle yeniden yorumluyor. Anna Rüya Yıldız'a göre amaç, geçmişi yeniden üretmek değil; bu kadim öğretilerin bugünün insanıyla yeniden buluşabileceği bir alan açmak. "Sema ve Alevi-Bektaşi geleneği yalnızca estetik biçimler değil; yaşayan manevi gelenekler. Amacımız onları sahneye taşırken özlerinden koparmadan bugünün insanıyla buluşturabilmek" diyen Yıldız, sanatın gelenekle bugün arasında canlı bir köprü kurabileceğine inanıyor.

Gösterinin müzikal dünyasını oluşturan Sara Fotros da benzer bir yaklaşımla, defi yalnızca ritim üreten bir çalgı olarak değil, güçlü bir anlatı dili olarak gördüğünü belirtiyor. "Ritim doğrudan bedene ulaşır. Bazen tek bir vuruş, uzun bir cümlenin anlatamayacağı bir duyguyu taşıyabilir" sözleriyle müziğin sözcüklerin ötesine geçen bir ifade biçimi olduğunu vurgulayan Fotros'a göre, The Rose & The Thorn şiir, müzik ve hareket aracılığıyla izleyiciyle ortak bir duygu ve hafıza alanı kurmayı amaçlıyor.

Müzik ile semanın diyaloğu

Gösteride müzik ve dans birbirine eşlik eden iki ayrı unsur olarak değil, aynı anlatının iki sesi olarak kurgulanıyor.

Sara Fotros, "Ritim bazen dönüşü taşıyor, bazen de semanın açtığı boşlukta yeni bir nefes buluyor" derken, Anna Rüya Yıldız da "Birbirimizi takip etmekten çok aynı akışın içinde birlikte hareket ediyoruz" sözleriyle bu ortak üretimi anlatıyor.

Her iki sanatçı da gösterinin sonunda seyircinin yalnızca bir performans izlemiş değil, ortak bir yolculuğa katılmış gibi hissetmesini umut ediyor.

Fotros, insanların kendileriyle, birbirleriyle ve gösteride karşılaştıkları kültürel geleneklerle yeni bir bağ kurarak salondan ayrılmalarını dilerken, Yıldız ise "Eğer insanlar biraz daha yumuşamış, biraz daha anda kalabilen ve hem kendilerine hem de başkalarına daha açık bir kalple ayrılıyorlarsa, bu gösteri amacına ulaşmış demektir" diyor.

 

Türk sanatçılarından uluslararası başarı: “En Alttakiler" Londra'da Grimeborn Opera Festivali'nde sahnelenecek

No comments

Besteci Tuluğ Tırpan ile yönetmen ve librettist Mehmet Ergen imzasını taşıyan belgesel opera En Alttakiler (Lowest of the Low), İngiltere prömiyerini Londra'nın saygın çağdaş opera etkinliklerinden Grimeborn Opera Festivali kapsamında gerçekleştirecek

 


 

Her yıl Arcola Theatre tarafından düzenlenen ve yenilikçi opera yapımlarına ev sahipliği yapan festival, 12–15 Ağustos 2026 tarihleri arasında Günter Wallraff'ın dünya çapında ses getiren Ganz Unten adlı araştırma kitabından uyarlanan bu çarpıcı yapımı sanatseverlerle buluşturacak.

En Alttakiler, belgesel opera (docu-opera) türünün güçlü örneklerinden biri olarak, gazetecilik ile müzik tiyatrosunu aynı sahnede buluşturuyor.

1980'li yıllarda Türk bir göçmen işçi kimliğine bürünen Alman araştırmacı gazeteci Günter Wallraff, iki yıl boyunca Batı Almanya'da göçmen işçilerin görünmeyen yaşamını içeriden gözlemledi. Irkçılık, emek sömürüsü, ayrımcılık ve insanlık dışı çalışma koşullarını bizzat deneyimleyerek kaleme aldığı Ganz Unten, yayımlandığı dönemde Avrupa'da büyük yankı uyandırmış, göçmen emeği ve insan hakları üzerine yürütülen tartışmaları derinden etkilemişti.

Aradan kırk yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen Wallraff'ın tanıklığı bugün de çarpıcılığını koruyor. Küresel ölçekte yeniden yükselen göç hareketleri, yabancı düşmanlığı, kimlik tartışmaları ve emek sömürüsü, En Alttakiler’i (Lowest of the Low) yalnızca tarihsel bir anlatı olmaktan çıkararak günümüzün en yakıcı meselelerinden biriyle doğrudan ilişkilendiriyor. Eser, müziğin ve sahnenin dönüştürücü gücüyle izleyiciyi geçmişi yeniden düşünmeye ve bugünün gerçekleriyle yüzleşmeye davet ediyor.

Çağdaş Türk müziğinin önde gelen bestecilerinden Tuluğ Tırpan tarafından bestelenen eserin librettosu ve rejisi, uzun yıllardır İngiltere'de tiyatro ve opera alanında önemli yapımlara imza atan Mehmet Ergen tarafından hazırlandı.

Yaklaşık bir saat süren yapım İngilizce sahnelenecek. 14 Ağustos'taki temsilin ardından Mehmet Ergen'in katılımıyla ve Centre for Investigative Journalism iş birliğiyle, araştırmacı gazetecilik ile sahne sanatlarının kesişimini ele alan özel bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Klasik operalara getirdiği cesur yorumlar ve çağdaş yapımlara açtığı alanla uluslararası saygınlık kazanan Grimeborn Opera Festivali, bu yılın dikkat çeken yapımları arasında gösterilen Lowest of the Low ile göç, kimlik ve adalet üzerine güçlü bir sanatsal tartışmaya ev sahipliği yapacak.

 

Gösterim Bilgileri: 

 

Lowest of the Low (En Alttakiler)

12–15 Ağustos 2026

14 Ağustos’ta, yönetmen ve librettist Mehmet Ergen ile birlikte, Araştırmacı Gazetecilik Merkezi (Centre for Investigative Journalism) katılımıyla oyun sonrası söyleşi gerçekleşecek. 

Arcola Theatre – Londra

Müzik: Tuluğ Tırpan

Libretto ve Reji: Mehmet Ergen

Uyarlama: Günter Wallraff'ın Ganz Unten adlı eserinden

Süre: 60 dakika

Dil: İngilizce

Yaş Sınırı: 14+

 

Biletler: Arcola Theatre gişesi ve resmi internet sitesi üzerinden satışta. https://www.arcolatheatre.com/event/lowest-of-the-low/#event-booking

 

 

“Göçmenseniz hayata 'en alttan’ başlıyorsunuz" (YOUTUBE SÖYLEŞİSİ)

No comments

 Ramazan Yaylalı, birkaç yıl önce Viyana'ya göç eden Tunceli Belediyesi eski Eşbaşkan Yardımcısı Hüseyin Tunç ile göç deneyimi üzerine konuştu.



Tunceli Belediye Eş Başkan Yardımcısı Hüseyin Tunç, Tunceli Belediye Eş Başkanları Mehmet Ali Bul ve Nurhayat Altun’un tutuklanmasının ardından 17 Kasım 2016 günü belediyeye kayyım olarak atanan Vali Yardımcısı Olgun Öner’in  ‘olur’ yazısıyla görevinden alındı. 

Hakkındaki davalar nedeniyle Avusturya'ya göç eden Hüseyin Tunç, yaşadığı göçmenlik deneyimini Ramazan Yaylalı'ya anlattı. 


👉Avusturya’da göçmenlerin yaşadıkları zorluklar nelerdir?
👉Avusturya’da göçmenler ırkçılığa ve ayrımcılığa uğruyor mu?
👉Avrupa’da her şey güllük gülistanlık mı?
👉Sosyalistler göç meselesine nasıl bakmalılar?
👉Son yıllarda Türkiye’den gelen göçmenler ne umuyor ne buluyorlar?
👉Türkiye’ye geri dönmeyi düşünüyor mu?




👉 Yaşadığı deneyimin Günter Wallraff'ın En Alttakiler kitabıyla ilişkisi ne?







© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan