latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Boscombe’da ‘Barışı Büyüt’ festivali: Suna Alan’dan Kürtçe ezgiler

No comments

Bournemouth’un Boscombe bölgesi, 30 Ağustos Pazar günü müzik, sanat ve dayanışmayı buluşturan Increase the Peace Festival’e (Barışı Büyüt Festivali) ev sahipliği yapacak. Boscombe High Street ve çevresindeki mekânlara yayılacak festivalin öne çıkan isimlerinden biri, uluslararası alanda tanınan Kürt sanatçı Suna Alan olacak. Alan, festival sahnesinde Kürtçe şarkılarını barış ve dayanışma için seslendirecek.

 

BOURNEMOUTH – İngiltere’nin güneyindeki Bournemouth’ta düzenlenen Increase the Peace Festival, 30 Ağustos 2026 Pazar günü farklı kültürleri müzik, sanat ve dayanışma etrafında bir araya getirecek. Saat 13.00’te başlayacak festival, Boscombe High Street’in yanı sıra Chaplin’s & The Cellar Bar gibi bölgenin önemli müzik mekânlarına yayılarak gün boyunca devam edecek.

Festivalin bu yılki programında Kürt müziği de güçlü bir şekilde yer alacak. Kürt sanatçı Suna Alan, festivalin ana sanatçıları arasında sahneye çıkacak. Alan, Kürtçe şarkılarıyla Boscombe’dan barış ve birlikte yaşam mesajı verecek.

Kürt müziğinin geleneksel hafızasını çağdaş yorumlarla buluşturan Alan’ın performansı, farklı halk ve kültürleri buluşturmayı amaçlayan festivalin ruhuyla da örtüşüyor. Suna Alan’ın yanı sıra Freefall Collective, The Undercover Hippy, Midnight Alliance, Mischa & The Merry Many, TuTo Tribe ve Kitty Stewart gibi çok sayıda grup ve müzisyen festival kapsamında sahne alacak.

Festivalin hedefi

Increase the Peace, yalnızca bir müzik festivali olmanın ötesinde, Boscombe ve Bournemouth’ta farklı geçmişlerden gelen insanların birbirlerini tanımalarını, ortak yönlerini keşfetmelerini ve daha barışçıl bir mahalle yaşamını birlikte kurmalarını amaçlıyor.

Festivalin dikkat çeken çalışmalarından biri de “Human Library” (İnsan Kütüphanesi) olacak. İnsanların kendi yaşam deneyimlerini ve hikâyelerini doğrudan birbirleriyle paylaşmalarına imkân veren etkinlik, önyargıları kırmayı ve farklı topluluklar arasında diyaloğu güçlendirmeyi hedefliyor.

Boscombe’da “Barış Duvarı”

Festival katılımcıları sanatçılarla birlikte “The Wall of Peace” (Barış Duvarı) oluşturacak. Kolektif çalışma, Boscombe’da yaşayan farklı toplulukların hikâyelerini ve ortaklıklarını görünür kılacak.

Festivalden elde edilen gelirin tamamı, Boscombe ve Bournemouth bölgesindeki yerel yardım kuruluşlarıyla birlikte yürütülecek yeni toplumsal projelerin desteklenmesinde kullanılacak.

“Bütün toplulukların birlikte gelmesi, birlikte dans etmesi” çağrısıyla düzenlenen Increase the Peace, 30 Ağustos’ta Boscombe’u gün boyunca büyük bir açık hava buluşmasına dönüştürecek. Kürt sanatçı Suna Alan da Kürtçe ezgileriyle bu çok kültürlü buluşmada barışın seslerinden biri olacak.

 

Increase the Peace Festival
Tarih: 30 Ağustos 2026, Pazar
Başlangıç: 13.00
Yer: Boscombe High Street ve çevresindeki mekânlar, Bournemouth
Bilet: Açık hava etkinlikleri ücretsiz; kapalı mekânlar için önerilen bağış 5 sterlin, tüm gün festival bilekliği 20 sterlin. Çocuklar ücretsiz.

Daha fazla bilgi ve program için: www.increasethepeace.info

 

Annesi yazdı, küçük kızı çizdi, ortaya bu kitap çıktı!

1 comment

Kuzey Londra’da yaşayan Çağrı Oral, kızı Zehra’ya her akşam kendi zihninden hikâyeler anlatıyordu. Kızı anlattığı hikâyeleri çok beğenince diğer çocuklar da sever diye “The Little Girl with a Big Heart” isimli bir kitap yazdı. Yola çıktığı illüstratörle yaşadığı anlaşmazlık nedeniyle çizim işi yarıda kalınca 6 yaşındaki kızı “Anne sen üzülme kitabın resimlerini ben çizerim!” dedi ve ortaya bu tatlı ve duygusal resimli çocuk kitabı çıktı.

Fotoğraflar: Deniz Kavalalı


Halil Yetkinlioğlu

İngilizce olarak Londra merkezli yayınevi Press Dionysos tarafından okuyucuyla buluşturulan kitabın yayımlanma hikâyesi de gerçekten çok ilginç! The Little Girl with a Big Heart’ı yazan Çağrı Oral ve resimleyen Zehra ile kitabın ortaya çıkış serüveni hakkında sohbet ettik.

 

Bu sizin ilk çocuk kitabınız? Çocuk kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Ben çok uzun yıllar Türkiye’de reklam yazarlığı yaptım. Birçok ünlü markanın reklam kampanyalarında yaratıcı ekipte yer aldım. Ayrıca üniversitede sinema okudum. Dolayısıyla yazma eylemini farklı bir kulvarda zaten gerçekleştiriyordum. Yayınlanmış öykülerim de var. Sözlü yazılı hikâye anlatmayı seven biriyim. Hikâyenin etkisine çok inanırım. Çocuk kitabı konusuna gelince asıl itici güç kızım oldu. Ona hikâyeler anlatıyor, kitaplar okuyor, masallar uyduruyordum. Bildiğimiz klasik masalların beğenmediğim bölümlerini değiştiriyor, adapte ediyordum. Ama çoğunlukla uyduruyordum ve kızımın çok hoşuna gidiyordu anlattıklarım. Bir gün dedim ki ya ben her akşam uyku saati değişik değişik hikâyeler uyduruyorum doğaçlama, bunu kâğıda döksem ya. Kızım seviyorsa diğer çocuklar da sevebilir. Sonra bir akşam bilgisayarın başına oturdum ve yazdım.

Peki, The Little Girl with a Big Heart’ın hikâyesinin çıkış noktası ne?

Aslında bu öykü için gerçek hayattan alınmıştır desem çok yanlış olmaz. Tamamen kızımdan esinlendim. Kitap, küçük bir kızın koşarken birden durup kalp atışını duyup çocuk merakıyla yüreğine yolculuğunu anlatıyor. Mesela anneannesi kızım Zehra’yı bahçede salıncakta sallarken kızım “ben kelebek oldum ben kelebek oldum” demişti ve bunu hikâyemde kullandım. Zehra ne zaman bir kedi görse çok mutlu olur ve onları beslemek şefkat göstermek ister bu da kitapta yer alan bir bölüm. Çocuklar o kadar doğal ve etkileyici ki onlardan ilham almamak ne mümkün! Benim esinlenmem de bana bu hikâyeyi yazdıran şey oldu.

The Little Girl with a Big Heart İngilizce bir kitap. Neden anadilinizde değil de İngilizce yazdınız kitabı?

Onun da hikâyesi enteresan. Ben aslında hikâyeyi önce Türkçe yazdım. Hatta ismi “Kalbinin Derinliklerine Giden Kız”dı. Sonra Türkiye’de üç farklı yayınevine gönderdim dosyayı. Hepsi reddetti. Bunun için de çeşitli gerekçeler sıraladılar. Örneğin, biri “hikâye çok güzel ve samimi” dedi. Çok sevindim. “Ama basamayız” dedi sevincim kursağımda kaldı. “Neden?” diye sordum. “Ya sosyal medyada çok takip edilen biri ya da aktiviteler düzenleyen ünlü bir öğretmen olmanız lazım” dedi. Dedim ki “bu saatten sonra öğretmen olmam zor.” Güldük beraber. Bir diğeri “kâğıt çok zamlandı, maliyetler arttı” dedi. Öbürü de benim ritim olsun, metne şiirsellik katsın diye kullandığım tekrarları fazla buldu. Oysaki bir sürü yabancı çocuk kitabında bu tarz tekrarları görmüş ve okumuştum. 

Türkiye’deki yayınevleri tarafından reddedilmek sizi nasıl etkiledi?

Ben aslında çok çabuk demoralize olan biriyimdir. Oldum da. Demek ki hikâyem o kadar da güzel değil diye düşündüm. Neyse ki etrafımda edebiyat dünyasından yazar çevirmen ve çocuk kitapları konusunda bilirkişi diyebileceğimiz insanlar vardı. Onlara reddedildiğimi anlattığımda yazar arkadaşım “Türkiye’de yayınevlerinde de çeteleşme yok mu sanıyorsun” dedi. Diğer konusunda uzman arkadaşlarım da hikâyemin iyi olduğu konusunda beni ikna etti. Ve ben de ikna olmuş olmalıyım ki Türkiye olmadıysa Dünya olur deyip oturup hikâyeyi İngilizceye çevirdim. Anlayacağınız bana kendi dilimde bir hikâye kitabı çıkartmadılar. :)

Sonrasında süreç nasıl gelişti?  

Ben metni İngilizceye çevirdim ama edebi çeviri bambaşka bir şey. Türkçedeki müzik ve ritimli formu yakalamak her İngilizce bilenin yapacağı şey değil. Bir arkadaşım beni Özge Çalık Spike ile tanıştırdı. Özge zaten Türkçeden İngilizceye çeviriler yapan çok başarılı bir çevirmen. Eşi Matt de Edinburgh Üniversitesi Dil Bilimi Bölümü’nde kürsüsü olan bir akademisyen. Onlara gönderdim metni. Özge de Matt de çok beğendiler metni. Yalan yok, özellikle Matt’in bana videolu bir görüşmemizde Türkçe olarak hikâyeyi çok beğendiğini söylemesi beni çok cesaretlendirdi. Sonra Özge çeviriyi yaptı bana gönderdi metni bir okudum. İnanamadım. Öyle bir dokunmuş ki hikâyeye bazı kelimeleri o kadar özenle seçmişti ki çok etkilendim. Benim Türkçede yapmaya çalıştığım müzikli anlatımı o İngilizce yapmıştı. Hatta İngilizcesi Türkçesinden daha etkileyici oldu diye bile düşündüm.

Peki, kitabın İngiltere’de basımı nasıl oldu?

Çizer bir arkadaşım hikâyeyi çok beğenmişti. Beraber yola çokalım dedim. Çünkü hikâyenin yanında görseller olduğu zaman yayınevlerini ikna etmek daha kolay olur diye düşünüyordum. Nitekim öyle oldu. Sunum dosyasını birkaç görselle birlikte gönderdim. Press Dionysus çok kısa sürede yanıt verdi. Ben bu kitabı basarım dedi. İmzalar atıldı.

Kitabın illüstrasyonlarını kızınız yaptı, buna nasıl karar verdiniz?

Kitabın yayınlanmasına çok az bir zaman kala çizer arkadaşımla yollarımızı ayırmak zorunda kaldık. Çizdiklerini çok beğenmiştim ve benimsemiştim ama bazen ilişkileri yönetebilmek zor olabiliyor. Çok üzülmüştüm çünkü kitapla ilgili özellikle yayıneviyle anlaştıktan sonra çok hayal kurmuştum. Umut bağlamıştım. Kitabın çıkmasına çok az kalmıştı ama ortada çizimler yoktu. Çok üzgün olduğum anda kızım Zehra geldi yanıma ve “Ağlama anne, üzülme kitabın resimlerini ben çizerim hem de çok güzel çizerim” dedi. Altı yaşındaydı o zaman ve hayatım boyunca o anı unutmayacağım. Ve hemen bir kalem kâğıt alıp bana nasıl şeyler çizebileceğini gösterdi. Sonra gerçekten düşündüm kitap küçük bir kızın kalbine yolculuğunu anlatıyor. Kız kalbine gidiyor ve yüreğinde gördüklerini resmediyor. Çok güzel örtüştü hikâyeyle. Yayımcıyı aradım. “Çok iyi fikir Çağrı” dedi. “Hiç acele etme, zaman problemin yok; çünkü insan her zaman kitap çıkaramıyor” dedi. Çok rahatladım. Minnettarım. Zehra üzerinde zaman baskısı oluşsun istemedim. Böylelikle kızım kitabın illüstratörü oldu. İyi ki de öyle oldu.

Zehra için süreç nasıl geçti? 

Uzun zamana yaydık çizimleri. Bazen iki hafta bir şey çizmedi. Ben ona paragraf okudum, o zaman ben buraya şöyle bir şey çizeyim dedi çoğunlukla… Benim de müdahalelerim oldu zaman zaman. “Acaba şuraya bir de pusula mı çizsen” dedim mesela… Bana “Sen karışma anne, bu kitabın çizeri benim demişliği” de var ayrıca… İşi sahiplendi gerçekten ve sorumluluk hissetti ve beğenmediği çizimini olmadı bu diyerek yırtıp attı. Ben de hayretler içinde onu izleyip kızımla gurur duydum.

Kitap ile ilgili ilk tepkiler nasıl?

Aslında Zehra’nın çizimleri hikâyenin önüne geçti. Kitabın yazarı olarak kendimi ikinci planda hissediyorum (gülerek). Bu da beni çok gururlandırıyor. Örneğin bir çocuk terapistinin yorumu geldi şu an aklıma. “Tam bir terapi kitabı hem çok güçlü mesajı var hem de bu mesajı çok yalın bir şekilde veriyor” dedi. Çok hoşuma gitti. Okuyan herkes çok beğeniyor. Zehra’nın hayranları bir hayli fazla. Sık rastladığım bir başka yorum da bu sadece bir çocuk kitabı değil, büyükler de okumalı. Evet doğru zaten biz yetişkinlerin çocuk kitaplarından öğreneceği çok şey var. Büyüdükçe unuttuğumuz şeyler hatırlatıyorlar bize çünkü.

 


Zehra sen nasıl çizmeye karar verdin?

Zehra: Annemin kitabını ilk çizen kişi bıraktı. Annem çok üzüldü. Ben de “Ben çizerim anne” dedim. Annemin üzülmesini istemedim.

Peki nasıl çizdin kitabı?

Zehra: Çok eğlenerek çizdim. Çizerken annem bana hangi konuyla ilgili çizeceğimi okudu. Ben de aklıma gelenleri çizdim.

Kitapta en çok sevdiğin bölüm hangisi?

Zehra: Bir tane et yiyen bitki çizdim. Kızın elinde kalpten balon var. Ben en çok o sayfayı beğendim.

Hangi boya kalemlerini kullandın?

Zehra: Kuru kalemlerle çizdim. Annem bana yeni illüstrasyon kalemleri aldı. 

Çizerken en çok neyde zorlandın?

Zehra: Kızı her sayfada aynı çizmem lazımdı. Başka kişi olduğunu zannetmesinler diye.

Anne ve kız çok güzel bir işe imza attınız. Çok güzel bir duygu olmalı…

İnanılmaz. Tarifi yok. Her şeyden önce çok kıymetli bir anı ikimiz için de. Bir de şöyle güzel bir yanı var bu kitabın. Bu ülkede bandrollü bir kitap yayınladığınızda başta British Library olmak üzere ülkenin çok önemli kütüphanelerine kitabı yollamanız gerekiyor ve kitap arşivleniyor. Yani yıllar sonra Zehra’nın torunu British Library’e gitse The Little Girl with a Big Heart’ı bulup okuyabilecek. Bunu ilk duyduğumda çok etkilendim. Dünyaya dikili bir ağaç bırakmışız gibi geldi.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Teşekkür etmek isterim. Başta kızıma. Beni yüreklendiren arkadaşlarıma, Kitabın sanat yönetmenliğini yapan arkadaşım Jülide Lokman’a, editör ve çevirileri yapan Özge Calik Spike’a, yayınevim Press Dionysos’a, emeği geçen herkese. 

Bu kitap gönüllü olarak saatini, emeğini, çocuğuyla geçireceği vakti bu öykü için özveriyle paylaşan ve beni yüreklendiren kadın arkadaşlarım sayesinde gerçekleşti. Kadın dayanışmasının güzel bir örneği oldu. Buradan teşekkür ediyorum hepsine. 

 

https://pressdionysus.com/product/the-little-girl-with-a-big-heart-cagri-oral/




Farage, Clacton’da yeniden milletvekili seçildi

No comments

 Reform UK lideri Nigel Farage, Clacton ara seçiminde oyların yüzde 63,34’ünü alarak yeniden milletvekili oldu. Ana akım partilerin aday göstermediği seçimde Farage’ın en ciddi rakibi ise komedyen Jonathan Harvey’nin canlandırdığı Count Binface oldu.



Nigel Farage, geçen ay milletvekilliğinden istifa ederek yeniden aday olduğu Clacton ara seçiminde büyük bir farkla kazandı. Reform UK lideri 22 bin 239 oy alarak oyların yüzde 63,34’ünü elde etti. Bu sonuç, Farage’ın geçen seçimdeki oy oranına göre yaklaşık 17 puanlık bir artış anlamına geliyor. Komedyen Jonathan Harvey’nin canlandırdığı Count Binface ise yaklaşık 10 bin oyla yüzde 26,9 oranında destek aldı.

Seçim, Birleşik Krallık’ın ana siyasi partilerinin aday göstermemesi nedeniyle sıra dışı bir yarışa dönüştü. Toplam 34 adayın yarıştığı seçimde oy pusulasının uzunluğu 90 santimetreyi buldu. Labour ve Muhafazakâr Parti, Farage’ın zaten temsil ettiği bir sandalye için yeniden seçime gitmesini siyasi bir gösteri olarak nitelendirmişti. Clacton Belediye Meclisi ise seçimin yaklaşık 250 bin sterline mal olacağını ve bu maliyetin kamu tarafından karşılanacağını açıkladı.

Farage, seçim kampanyasını "halk ile düzen arasındaki mücadele" olarak sundu ve Clacton seçmenlerinin kendisini değerlendirmesi gerektiğini söyledi. Ancak Reform UK lideri, zaferinin ilan edildiği sırada seçim merkezinde bulunmadı. Farage, gece boyunca Reform destekçilerine yaptığı konuşmada, seçim sonucunu "sekteye uğratmaya ve değersizleştirmeye yönelik organize bir kampanya" olduğu yönünde kendisine bilgi verildiğini ve "hiç kimse tarafından aşağılanmak ve küçük düşürülmek istemediğini" söyledi. Reform UK, polisin Farage’a seçim merkezine gitmemesini tavsiye ettiğini öne sürerken, BBC'nin aktardığına göre Essex Polisi hiçbir adaya böyle bir tavsiyede bulunmadı.

Farage’ın yeniden seçilmesi, hakkında devam eden soruşturmaları ise sona erdirmiyor. Reform UK’ye yapılan bağışlarla ilgili Metropolitan Polisi soruşturması sürerken, Parlamento Standartlar Komiseri de Farage’ın 2024 genel seçimlerinden kısa süre önce kripto para milyarderi ve Reform bağışçısı Christopher Harborne’dan aldığı 5 milyon sterlinlik hediyeyi neden kayda geçirmediğini araştırıyor. Farage, paranın "koşulsuz bir hediye" olduğunu ve herhangi bir yanlış yapmadığını savunuyor. Sandalyesinden istifa etmesinin ardından geçici olarak duran soruşturma, yeniden milletvekili seçilmesinin ardından tekrar başlatıldı.


Londra’da güneş tutulmasını binlerce kişi izledi

No comments

Londra’da binlerce kişi 12 Ağustos akşamı gökyüzündeki nadir buluşmaya tanıklık etmek için Hampstead Heath parkında yer alan Parliament Hill’de toplandı. 

 


12 Ağustos akşamı Parliament Hill’e çıkan yolda mahşeri bir kalabalık toplanmıştı.  Herkes birkaç dakika sonra başlayacak ve yaklaşık iki saat sürecek olan güneş tutulmasını izlemek için en iyi yeri kapma telaşındaydı.



Tutulma başlamadan önce insanlar çimlerin üzerine yerleşmiş, yanlarına getirdikleri yiyecek ve içecekleri çoktan açmıştı bile. Parliament Hill bu haliyle bir konsere ev sahipliği yapıyor gibiydi. Ancak bu sefer gösteri  sahnesi gökyüzüydü. 

Binlerce kişinin bu tepede toplanmayı tercih etmesinde günler öncesinden tutulmanın en iyi şekilde izleneceği noktalardan biri olarak tavsiye edilmiş olmasının payı büyüktü. 



Uzmanların güneş tutulmasının çıplak gözle izlenmesinin göz sağlığını bozacağı yolundaki uyarılarını dikkate almış olan birçok kişi yanında tutulmayı izlemek için özel gözlükler getirmişti. Bir yanda ise profesyonel fotoğrafçılar tutulmayı izlemek için en iyi yeri seçme yarışındaydılar. Tutulma başladığında kalabalığın coşkusu daha da arttı ve Parliament Hill adeta bir açık hava gözlemevine dönüştü.

Coşkulu kalabalığın içinde kartonlara küçük delikler açarak güneşin görüntüsünü bir zemine veya birinin sırtına yansıtanlar, delikli süzgeçlerini gökyüzüne tutanlar, kutulardan basit iğne deliği kameraları yapanlar da yok değildi. Eşsiz Londra manzarasını seyredeceğiniz tepe bir anda bir nevi Zihni Sinir proce yarışmasına dönüştü.  



Londra’daki tutulma teknik olarak tam tutulma değildi. Ay, güneşin yaklaşık yüzde 91’ini örterken gökyüzü belirgin biçimde karardı ve ışığın rengi değişti. NASA’nın verilerine göre Londra’da tutulma 18.17’de başladı, yaklaşık 19.13’te en yüksek düzeyine ulaştı ve 20.06 civarında sona erdi. Tam tutulmanın görüldüğü İspanya, İzlanda ve Grönland gibi yerlerde ise ay, güneşin diskini tamamen örttü.

 


Türk sanatçılarından uluslararası başarı: “En Alttakiler" Londra'da Grimeborn Opera Festivali'nde sahnelenecek

No comments

Besteci Tuluğ Tırpan ile yönetmen ve librettist Mehmet Ergen imzasını taşıyan belgesel opera En Alttakiler (Lowest of the Low), İngiltere prömiyerini Londra'nın saygın çağdaş opera etkinliklerinden Grimeborn Opera Festivali kapsamında gerçekleştirecek

 


 

Her yıl Arcola Theatre tarafından düzenlenen ve yenilikçi opera yapımlarına ev sahipliği yapan festival, 12–15 Ağustos 2026 tarihleri arasında Günter Wallraff'ın dünya çapında ses getiren Ganz Unten adlı araştırma kitabından uyarlanan bu çarpıcı yapımı sanatseverlerle buluşturacak.

En Alttakiler, belgesel opera (docu-opera) türünün güçlü örneklerinden biri olarak, gazetecilik ile müzik tiyatrosunu aynı sahnede buluşturuyor.

1980'li yıllarda Türk bir göçmen işçi kimliğine bürünen Alman araştırmacı gazeteci Günter Wallraff, iki yıl boyunca Batı Almanya'da göçmen işçilerin görünmeyen yaşamını içeriden gözlemledi. Irkçılık, emek sömürüsü, ayrımcılık ve insanlık dışı çalışma koşullarını bizzat deneyimleyerek kaleme aldığı Ganz Unten, yayımlandığı dönemde Avrupa'da büyük yankı uyandırmış, göçmen emeği ve insan hakları üzerine yürütülen tartışmaları derinden etkilemişti.

Aradan kırk yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen Wallraff'ın tanıklığı bugün de çarpıcılığını koruyor. Küresel ölçekte yeniden yükselen göç hareketleri, yabancı düşmanlığı, kimlik tartışmaları ve emek sömürüsü, En Alttakiler’i (Lowest of the Low) yalnızca tarihsel bir anlatı olmaktan çıkararak günümüzün en yakıcı meselelerinden biriyle doğrudan ilişkilendiriyor. Eser, müziğin ve sahnenin dönüştürücü gücüyle izleyiciyi geçmişi yeniden düşünmeye ve bugünün gerçekleriyle yüzleşmeye davet ediyor.

Çağdaş Türk müziğinin önde gelen bestecilerinden Tuluğ Tırpan tarafından bestelenen eserin librettosu ve rejisi, uzun yıllardır İngiltere'de tiyatro ve opera alanında önemli yapımlara imza atan Mehmet Ergen tarafından hazırlandı.

Yaklaşık bir saat süren yapım İngilizce sahnelenecek. 14 Ağustos'taki temsilin ardından Mehmet Ergen'in katılımıyla ve Centre for Investigative Journalism iş birliğiyle, araştırmacı gazetecilik ile sahne sanatlarının kesişimini ele alan özel bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Klasik operalara getirdiği cesur yorumlar ve çağdaş yapımlara açtığı alanla uluslararası saygınlık kazanan Grimeborn Opera Festivali, bu yılın dikkat çeken yapımları arasında gösterilen Lowest of the Low ile göç, kimlik ve adalet üzerine güçlü bir sanatsal tartışmaya ev sahipliği yapacak.

 

Gösterim Bilgileri: 

 

Lowest of the Low (En Alttakiler)

12–15 Ağustos 2026

14 Ağustos’ta, yönetmen ve librettist Mehmet Ergen ile birlikte, Araştırmacı Gazetecilik Merkezi (Centre for Investigative Journalism) katılımıyla oyun sonrası söyleşi gerçekleşecek. 

Arcola Theatre – Londra

Müzik: Tuluğ Tırpan

Libretto ve Reji: Mehmet Ergen

Uyarlama: Günter Wallraff'ın Ganz Unten adlı eserinden

Süre: 60 dakika

Dil: İngilizce

Yaş Sınırı: 14+

 

Biletler: Arcola Theatre gişesi ve resmi internet sitesi üzerinden satışta. https://www.arcolatheatre.com/event/lowest-of-the-low/#event-booking

 

 

İngiltere'de göç politikaları sertleşirken sığınmacıların barınma tartışması büyüyor

No comments

İngiltere hükümeti Manş Denizi üzerinden küçük teknelerle gelen sığınmacıları engellemek için Fransa ile işbirliğini genişletirken, ülke içinde sığınmacıların yerleştirildiği merkezlere yönelik tepkiler de artıyor. Galler'deki küçük bir yerleşimde yeni konutların sığınmacılara tahsis edilmesi, yerel halk ile hükümet arasında yeni bir tartışma başlattı.



İngiltere'ye Manş Denizi üzerinden küçük teknelerle gelenlerin sayısı bu yıl geçen yıla kıyasla belirgin biçimde düşmüş durumda. Ancak hükümet, geçişleri engelleme politikasını sürdürüyor. Londra yönetimi geçen hafta Fransa'ya, sahillerdeki denetimleri ve küçük tekne geçişlerini önlemeye yönelik operasyonları güçlendirmek amacıyla 660 milyon sterlinlik ek destek sağlamayı kabul etti. Plan kapsamında Fransız güvenlik güçlerinin müdahale kapasitesinin artırılması ve insansız hava araçları gibi teknolojilerin daha fazla kullanılması öngörülüyor.

İngiltere ile Fransa arasındaki "bir giren, bir çıkan" uygulaması da politikanın önemli unsurlarından biri. 2025'te başlayan düzenleme kapsamında Manş Denizi'ni küçük teknelerle geçerek İngiltere'ye ulaşan bazı yetişkin sığınmacıların Fransa'ya geri gönderilmesi, karşılığında ise Fransa'dan belirli sayıda kişinin yasal yollarla İngiltere'ye kabul edilmesi öngörülüyor. İngiltere İçişleri Bakanlığı'nın yayımladığı verilere göre, uygulamanın başladığı Ağustos 2025 ile Haziran 2026 arasında 1.117 kişi Fransa'dan İngiltere'ye kabul edilirken, geri gönderilenlerin sayısı daha sınırlı kaldı.

Ancak hükümetin sınır politikası yalnızca Manş Denizi'ndeki geçişlerle sınırlı değil. İngiltere, sığınma başvurularının değerlendirilmesi ve başvurusu sonuçlanana kadar insanların barındırılması konusunda da yeni yöntemlere yöneliyor. Nisan ayında yüzlerce sığınmacının otellerden askeri tesislere taşınacağı açıklanmıştı. Hükümet bu değişikliği barınma sisteminin maliyetini ve kapasite sorunlarını yönetme çabasının bir parçası olarak savunurken, mülteci kuruluşları askeri tesislerin uygunluğu ve maliyeti konusunda eleştirilerde bulunmuştu.

Bu tartışmanın son örneklerinden biri Galler'in kuzeyindeki Gronant köyünde yaşanıyor. Yaklaşık 1.600 kişinin yaşadığı yerleşimde, eski Gronant Institute binasının dönüştürülmesiyle oluşturulan 15 konuttan 13'ünün sığınma başvurularının sonuçlanmasını bekleyen kişilerin barınması için kullanılacağı ortaya çıktı. Yerel siyasetçiler ve bazı bölge sakinleri, kararın kendilerine yeterince danışılmadan alınmasına tepki gösterdi. Flintshire Belediyesi ise burada kalan kişilerin yasalar çerçevesinde sığınma başvurusunda bulunan kişiler olduğunu ve insaniyet ve saygıyla karşılanmaları gerektiğini belirtti.

Gronant'taki tartışma, İngiltere'nin göç politikasındaki daha geniş bir çelişkiye de işaret ediyor: Hükümet bir yandan düzensiz göçü azaltmak ve sığınmacıların ülkeye gelişini caydırmak için sınır kontrollerini sıkılaştırırken, diğer yandan ülkeye ulaşan ve başvuruları henüz sonuçlanmamış kişilerin barınma ihtiyacını karşılamak zorunda. Manş Denizi'ndeki geçişlerin bu yıl yaklaşık yüzde 40 azalmasına rağmen, 10 Ağustos'ta tek bir bottan 230 kişinin İngiltere'ye ulaşması, kaçakçıların daha büyük tekneler kullanarak yeni yöntemlere yöneldiğini gösterdi. Bu durum, hükümetin caydırıcılık politikasının göç rotalarını ve kaçakçıların yöntemlerini değiştirse de sorunu tamamen ortadan kaldırmadığı tartışmasını yeniden gündeme getirdi.


Kaynak: The Guardian

Göçmen olmak: olan biteni ‘dışarıdan’ izlemenin ağırlığı

No comments

Türkiye’nin günden güne otoriterliğe savrulması nedeniyle son yıllarda birçok kişi çareyi ülkeyi terk etmekte buldu. Bu yazıda, son dönem göçlerin nedenlerini ve olup biteni dışarıdan izleyen göçmenlerin yaşadığı burukluğu tartışıyorum.

 Tuncay Bilecen




Tıpkı doğa kanunları gibi toplumsal yapıyı oluşturan koşullar da bazı kurallara tabidir. Örneğin siyasal iktidar otoriterleştikçe göç etme kabiliyetine sahip olan kesimler dalga dalga ülkeyi terk ederler. Bu, bazen daha iyi ekonomik koşullarda, daha sağlıklı bir toplumda yaşamak arzusuyla gerçekleşir bazen de güvenlik endişesi o kadar ağır basar ki kervan yolda düzülür misali, bir an önce kaçıp kurtulalım, sonrasına bakarız düşüncesi ağır basabilir.

Otoriter iktidarlar züccaciye dükkânına giren fil zarafetiyle menfaat gördüğü kurumları istila edip rant gördüğü alanları yağmalarken buna muhalefet edenler de eğer zindana düşmekten kurtulabilirlerse çareyi göç etmekte bulurlar. Böylece otoriter rejim kendisini tahkim ettikçe ülke yetişmiş insan gücünü yavaş yavaş yitirir, çoraklaşma ve yozlaşma adım adım her yere sirayet eder. Liyakat ortadan kalkar, nepotizm (ahbap çavuş kapitalizmi) yayılır, ekonomik, sosyal ya da beşeri sermayesi olmadığı için göç edemeyenler bile bir şekilde kaçıp gitmenin derdine düşer.

Sadece Türkiye’ye özgü olmayan bu durum yurt dışında yaşayan hatırı sayılır diasporik toplulukların oluşmasına yol açmaktadır. Rusya gibi, İran gibi ülkelerde muhalefet artık sınırların dışında yapılıyor. Nedeni çok basit; çünkü içeride kimsenin sesini çıkarmaya cesareti ve mecali yoktur, ikincisi de bu ülkelerin muhalefetinin önemli bir kısmı zindanda değilse yurt dışındadır. Dolayısıyla siyasal iktidar, otoriterliğin cıvatalarını her sıktığında yurt dışında yaşayan ve artık diasporik nitelik taşıyan toplulukların hem çoğalmasına hem de hareketlenmesine neden olur.

Son beş yılda, Londra’da yaşayan Türkiye’den göç etmiş göçmenlerle yaptığım saha çalışmalarında “neden göç etme kararı aldınız?” sorusuna çok benzer cevaplar verildiğini fark ettim. Aile olarak göç edenler ağız birliği etmişçesine aynı cevabı veriyorlardı bu soruya: “çocuklarımızın geleceği için geldik!

ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ İÇİN GELDİK

Bir görüşmeci şöyle diyordu: “Ben çocuklarımın bu kadar siyasetin konuşulduğu bir yerde büyümesini istemedim. (…) Yani iki laf muhabbet ediyoruz, ondan sonra sözümüz Türkiye'nin siyasetine geliyor, ekonomisine geliyor. Bunları konuşmaman lazım. Sosyal bir devletsen bunları konuşmaman lazım.”

Başka bir görüşmeci ise Türkiye’de son birkaç yılda yaşanan değişimin çocuklarının davranışlarına nasıl sirayet ettiğini ve bunun göç kararlarını nasıl etkilediğini şöyle anlatıyordu: “Çocuğumu devlet okuluna, anaokuluna gönderdim. Ama o sıralar dünyadaki ve Orta Doğu'daki IŞİD zihniyetinin palazlandırılması ile birlikte Türkiye'ye İslamist, cihadist bir dalga geldi. Biz kimliğimiz dolayısıyla bunu yaşadık açıkçası, bunu fark ettik. Çocuğun okulunda birtakım olaylar oldu. Biz tabii bunun farkına daha sonra varıyoruz ama böyle küçük çocukların birbirleri arasında böyle kafa kesme şekilleri yapmaları, bu şekilde birbirleriyle konuşmaları. Bizi böyle bir karar almaya itti. Bir çocuğumuz var, evet Türkiye'de neler verebiliriz? Türkiye'de bir tapu verebiliriz çocuğa, bir araba verebiliriz, güzel bir okulda okuturuz. Ama başka hiçbir şey veremeyiz. Çocuk kaybolup gidebilir. (…) İki buçuk yıl önceye kadar hep eşimle konuşuyorduk ki çok şükür çocuğu kurtardık, çocuğu kurtardık, diyorduk. İki sene önce anladık ki çok şükür çocuk bizi kurtarmış. Çocuk olmasaydı, biz o ekonomik buhranda, o sıkıntılı haldeki ülkede hâlâ kalıyorduk.

BOĞUCU POLİTİK GÜNDEM

Gezi olayları, 7 Haziran 2015 seçimleri, patlayan bombalar, 15 Temmuz darbe girişimi, tek adam yönetimine geçiş, muhalefete yönelik operasyonlar derken ülke gündeminden yorulan birçok kişi göç etmeyi ciddi ciddi gündemine aldı. Bunu gerçekleştiren yakınlar, komşular, arkadaşlar da birçok insan için tetikleyici bir motivasyon kaynağı oldu.

Bir görüşmeci göç etmesine neden olan iklimi şöyle tarif ediyordu: “15 Temmuz’dan önce de Gezi’nin etkilediğini hatırlıyorum. Gezi’den sonra çatlaklar oluştu. Örneğin saat 10’dan sonra içkinin yasaklanması biraz dokundu insanlara. İnsanların özel hayatlarına müdahale edildi. Çok kısa bir süre bu bir öfkeye ve umutsuzluğa dönüştü.”

Başka bir görüşmeci ise bu konuda yine benzer şeyleri söylüyordu: “Kimseyle siyasetten veya ekonomiden başka bir şey konuşamadık. Zaman zaman boğucu çevresi nedeniyle insanın kendisi de sıkıcı bir hale gelebilir. (…) Nereye gidersek gidelim, dolar kaç para oldu, Recep Tayyip Erdoğan yine ne dedi, vs. Kısacası eğitim kalitesi, bunu harcanan para, ülke gündemi ve göçmen problemi nedeniyle Türkiye'den ayrılmak istedim. Ailem ve daha çok benden ziyade eşim ve çocuğumun farklı bir hayatı deneyimlemesini istedim.”

Bazı görüşmeciler ise ekonomik durumlarının daha kötüye gideceğini bildikleri halde göç etmeyi tercih ettiklerini belirtiyordu: “Dinci bir yönetimin iktidarı giderek ele geçirmesi. Biz Demirel’in zamanını da gördük, başka iktidarlar da gördük. Hepsi sağ iktidardı, hiç sol iktidar yoktu ama bunlar kadar haddini bilmezini ilk defa gördük. Yani ne dedilerse yaptılar adamlar. Hiçbir şeklide çekinmediler açıkçası. Bu beni korkuttu. Ekonomik durumumuz çok iyiydi. Tam tersine burada sürünüyoruz. Orada işyerimiz vardı. Arabam vardı, eşimin arabası vardı. Evim var hâlâ. Orada ekonomik durumum gayet iyiydi. Ama ben tamamen tüm her şeyi satıp döküp sermaye edip buraya geldim. Eğer çocuğum olmasaydı bu kararı almazdım. Orada direnirdim belki de. Çocuğumu buraya getirdim ki orada hiçbir şekilde gelecek görmedim.”

Bir görüşmeci ise Türkiye’nin değişen demografik ve sosyal yapısı nedeniyle Türkiye’de ırkçı bir zihniyete savrulduğunu fark ettiğini belirtiyordu: “Ekonomik olarak açıkçası hiçbir sorunumuz yoktu. Hatta hep diyorum keşke sorun ekonomiyle ilgili olsaydı, çünkü çözülebilirdi. Ama değişen sosyal yapı, huzursuzluk, yönetim, siyaset artık hepsi içten içe beni etkilemeye başladı ve hatta çok net ırkçı olmaya başladım. Aslında okuduğum kitaplar, ilgi alanlarım tamamen bunlardan soyutlanmak üzerineydi. Ama insanları etiketlemeye başladım; Suriyeli, Afgan gibi... Dışarıda gördüğüm insanları sırf kıyafetleri ya da tipleri nedeniyle yargıladığımı fark ettim.”

OLAN BİTENİ DIŞARIDAN İZLEMENİN AĞIRLIĞI

Peki, ülkeyi terk edince bütün bu dertler bitiyor mu? Elbette bitmiyor. Bu sefer de ülkenin yıkıcı gündemini takip etmenin, öğrenilmiş çaresizlik duygusuyla sürekli kötü haber almanın yılgınlığı, geride kalan yakınlar için endişelenmenin ve bir şey yapamamanın öfkesi çörekleniyor insanın içine. İşte tam da bu noktada tuhaf, karmaşık bir duyguya kapılıyor çoğu göçmen. “İyi ki gelmişiz, iyi ki kendimizi kurtarmışız” ile “elimden hiçbir şey gelmiyor, acaba orada mı olmalıydım?” düşüncelerinin harman olduğu, tarif etmesi zor, yakıcı bir duygu bu.

 

 

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan