Almanca bilmeyen okurlar için başlıktaki iki kavramı kısaca açıklamak isterim. Gast-Arbeiter, Almancada kelime anlamıyla “misafir işçi” demektir. Özellikle 1960’lardan itibaren Almanya’ya çalışmak üzere gelen yabancı işçileri tanımlamak için kullanılan tarihsel bir kavramdır. Geist-Arbeiter ise burada analojik olarak kullandığım bir adlandırmadır.
Ramazan Yaylali
Bu adlandırmaya tesadüfen rastladım. Twitter’da
gezinirken kendini “Geistarbeiter” olarak tanımlayan bir hesapla karşılaştım[1]. İsim
çok hoşuma gitti ve bu kavramı, son on yıldır Türkiye’den Avrupa’ya göç eden
beyaz yakalı göçmenleri tanımlamak için kullanmaya karar verdim. Almancada Geist
“zihin”, “tin” veya “düşünsel yeti” anlamlarına gelir. Bu nedenle
Geist-Arbeiter kavramını bilgiye, eğitime ve zihinsel emeğe dayanan
beyaz yakalı göçmenleri, başka bir ifadeyle “zihinsel emekçileri”
tanımlamak için kullanıyorum. Bu yazıdaki asıl amacım, Gast-Arbeiter ile
Geist-Arbeiter karşıtlığı üzerinden iki farklı tarihsel göç biçimi
arasında analojik bir bağ kurmak ve göçün geçirdiği sınıfsal
dönüşümü dilsel düzeyde görünür kılmak.
Türkiye’den Avrupa’ya yönelen göçün son yıllarda
yalnızca niceliksel olarak değil, sosyolojik açıdan da belirgin bir dönüşüm
geçirdiğini düşünüyorum. 1960’lardan itibaren başta Almanya olmak üzere Batı
Avrupa’ya gelen ilk kuşak göçmenlerin önemli bir bölümü, sanayi üretiminin
ihtiyaç duyduğu işgücünü karşılayan mavi yakalı çalışanlardan
oluşuyordu. Bugün ise Türkiye’den Avrupa’ya göç edenler arasında üniversite
mezunları, mühendisler, doktorlar, akademisyenler, yazılımcılar ve farklı
profesyonel meslek grupları belirgin bir ağırlık kazanmış durumda. Bu iki göç
biçimi arasındaki farkı Gast-Arbeiter ve Geist-Arbeiter ayrımı
üzerinden okumak faydalı bir bakış açısı sunuyor.
Bu ayrım yalnızca yapılan işin niteliğiyle ilgili
değil. Pierre Bourdieu’nün habitus kavramı üzerinden baktığımızda asıl
farkın, iki göçmen grubunun Avrupa’ya beraberinde getirdiği sınıfsal
deneyimde, kültürel sermayede ve toplumsal statü beklentisinde
ortaya çıktığını düşünüyorum. İlk kuşak Gast-Arbeiter’in önemli bir
bölümü Türkiye’nin kırsal veya taşra bölgelerinden, sınırlı
eğitim olanaklarına sahip toplumsal çevrelerden geliyordu. Son yıllarda gelen Geist-Arbeiter
ise Avrupa’ya çok farklı bir habitusla geliyor. Bu yeni göçmenlerin önemli bir
kısmı Türkiye’de yüksek eğitim düzeyine, mesleki uzmanlığa ve belirli bir
kültürel ya da sembolik sermayeye sahipti. Kendi toplumunda doktor,
mühendis, akademisyen ya da başka bir profesyonel kimlikle tanınan kişi,
Avrupa’ya geldiğinde bu sermayenin artık aynı değeri taşımadığını fark ediyor.
Kişinin sahip olduğu sermaye ortadan kalkmıyor; fakat içine girdiği yeni alan
(Feld), bu sermayenin değerini yeniden belirliyor. Diploma, mesleki deneyim
ve yabancı dil bilgisi varlığını korurken, kişinin adı, aksanı, kökeni veya “Ortadoğulu
göçmen” kategorisine dâhil edilmesi, göç ettiği toplumun algısında daha
belirleyici hale geliyor.
Buradaki temel gerilim, kişinin kendi ülkesinde
kendisini toplumsal olarak konumlandırdığı yer ile başkaları (örneğin Alman
toplumu) tarafından konumlandırıldığı yer arasındaki mesafede yatıyor.
Türkiye’de yüksek kültürel sermayeye sahip bir birey, Almanya’da kendisini
öncelikle mesleği üzerinden tanımlıyor; fakat karşısındaki toplumsal bakış onu
önce “Türk”, “Kürt”, “Müslüman” veya genel olarak “göçmen”
kategorisi içinde görüyor. Yeni kuşak göçmenler olan Geist-Arbeiter’in
gündelik ayrımcılık karşısında zaman zaman son derece sert tepki göstermesinin
nedeni yalnızca politik duyarlılık değil. Burada açık bir statü uyuşmazlığı
olduğunu düşünüyorum: Kişinin habitusuna yerleşmiş olan “Bana nasıl
davranılması gerekir?” beklentisi ile yeni toplumsal alanda karşılaştığı
muamele arasında doğrudan bir çatışma oluşuyor.
Dikkat çekici bir diğer nokta da Geist-Arbeiter’in
Avrupa’daki ilk tepkilerinden birinin, bu durumun sorumluluğunu eski göçmenlere
yüklemek olması. Yeni gelen eğitimli göçmenin, Almanya’daki olumsuz “Türk
göçmeni” imajının geçmişte gelen eğitimsiz ve taşralı göçmenlerin
davranışlarından kaynaklandığını düşündüğünü gözlemliyorum. Kendisini eski Gast-Arbeiter’den
ayırarak, açık ya da örtük biçimde “Ben onlardan farklıyım” demeye
çalışıyor. Bana göre tam da bu noktada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor:
Alman toplumunda göçmenler hakkında tarihsel olarak kurulmuş sınıfsal ve
kültürel hiyerarşi, bu kez Geist-Arbeiter’in kendisi tarafından
içselleştiriliyor. Kişi, kendisine yöneltilen sembolik sınıflandırmaya itiraz
ederken aynı sınıflandırmayı kendisinden daha aşağıda gördüğü Gast-Arbeiter’e
yöneltiyor.
Fakat zamanla bu algının dönüştüğünü düşünüyorum.
Yeni Geist-Arbeiter, yaşadığı toplumu ve önceki kuşak göçmenleri daha
yakından tanıdıkça, eski kuşağın karşılaştığı sorunların yalnızca eğitim
eksikliği, dil yetersizliği veya “entegrasyon sorunu” ile açıklanamayacağını
görmeye başlıyor. İş piyasasındaki ayrımcılık, konut piyasasındaki
eşitsizlikler, eğitim sistemindeki ayrıştırıcı mekanizmalar, etnik
kategorileştirme ve gündelik hayattaki sembolik sınırlar zamanla
daha görünür hale geliyor. Böylece başlangıçta kendisini Gast-Arbeiter’den
ayırmaya çalışan Geist-Arbeiter, zaman içinde kendi deneyimi ile eski
kuşağın deneyimi arasındaki sürekliliği keşfediyor.
Bu nedenle Gast-Arbeiter ile Geist-Arbeiter
arasındaki temel farkı yalnızca birinin fabrikada, diğerinin ofiste çalışması
üzerinden okumuyorum. Asıl farkın, Avrupa’ya hangi habitusla, hangi sermaye
bileşimiyle ve hangi toplumsal tanınma beklentisiyle gelindiğinde yattığını
düşünüyorum. Zamanla bu iki Fark ya da iki deneyim sonunda aynı yapısal noktada
kesişiyor: Göçmen, sahip olduğu bireysel niteliklerden bağımsız olarak, yeni
toplumda önceden kurulmuş kategoriler içinde sınıflandırılıyor.
Bourdieu’nün kavramlarıyla düşündüğümüzde mesele yalnızca insanların kim olduğu
değil; toplumun onları nasıl adlandırdığı ve bu adlandırmanın
hangi sembolik iktidar ilişkileri içinde gerçekleştiğidir.
Dolayısıyla Geist-Arbeiter’in Avrupa’daki en
önemli öğrenme süreçlerinden biri tam olarak budur. Başlangıçta mesele “Bizi
eski göçmenlerle karıştırıyorlar” şeklinde algılanıyor. Fakat Geist-Arbeiter’ler
de zamanla asıl sorunun başka bir yerde olduğunu fark ediyor. Özetle mesele,
bir ülkeye mavi yakalı ya da beyaz yakalı olarak göç etmemiz değil. Asıl
mesele, bizi, yani göçmenleri, belirli bir toplumsal kategoriye yerleştiren “ev
sahibinin” bakışının kendisidir.















