latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

YHT, İzmit’ten İstanbul’a absürt bir yolculuk hikâyesi

No comments

Bu yazıda, yaklaşık altı yıldır, Yüksek Hızlı Treni (YHT) haftada üç - dört defa kullanan biri olarak İzmit – İstanbul hattına ilişkin gözlemlerimi paylaşacağım. Bu altı yıl zarfında sistemi oturtma adına hiçbir ilerleme kaydedilmeyen  İzmit – İstanbul hattında yaşanan trajikomik uygulamalara yer vereceğim. 



Hadi o zaman İzmit – İstanbul hattında artık olağan hale gelen çağdışı, absürt uygulamaları sırasıyla anlatalım.

Öncelikle TCDD’nin online bilet alınan web sitesinin kullanıcı dostu olmadığını söyleyerek söze başlayalım. Sistemin aşinası olmayan birisi için TCDD web sayfasından bilet satın almak oldukça zahmetli bir iş.

BARKODSUZ, TURNİKESİZ MANUEL SİSTEM EZİYETİ

Sorun bilet almakla da çözülmüyor. Normal bir demiryolu sisteminde trene nasıl binersiniz? İlgili platforma gelir, aldığınız biletin barkodunu okutur, turnikeden geçer, koltuğunuza oturursunuz.

Peki, TCDD’de bu iş nasıl oluyor? Treninizin kalkmasına dakikalar kala güvenlik kapısından geçerek upuzun bir kuyrukta sıraya girip dört kişinin manuel bir şekilde biletlerinizi kontrol etmesini bekliyorsunuz. Yaşlı, engelli veya yabancı yolcular için elbette kolaylaştırıcı bir memurun olması gerekir ama diğer yolcular dakikalarca bu eziyeti neden çekiyor? Neden çok basit bir turnike sistemi yıllardır kurulamıyor?

Bir başka husus da bekleme salonlarındaki ekranların garabeti. İzmit istasyonunun bekleme salonunda 6-7 tane ekran var. Bunlardan biri bildiğiniz dev ekran. Ancak ekranların hiçbiri yolculara bilgi sunmak için kullanılmıyor.



"BİLGİLENEMEME EKRANI"

Normal bir demiryolu sisteminde bu bilgi ekranları ne işe yarar? Birkaç dakika önce hareket etmiş ve bir saat içinde hareket edecek trenlerin bilgisi yer alır bu ekranlarda. Yolcu da ona göre rötar var mı, tren zamanında kalkacak mı, hangi platformdan kalkacak, bunu öğrenir.

Peki, TCDD’de bu iş nasıl oluyor? Ekranların birinde tüm TCDD tren seferleri sırasıyla dönüyor. Örneğin siz 18.22 treniyle İstanbul’a gideceksiniz, bekleyin ki o trenle ilgili bilgi gelsin… Sabah altıdan itibaren tüm seferleri takip etmek zorundasınız. Yahu, 18’de bekleme salonunda oturan yolcuyu ne ilgilendirir sabah 06.25 treni? Yakın zamandaki tren seferlerini oraya koymak çok mu zor? Diğer ekranlarda gösterilen yan yana dizilmiş takım elbiselilerin kurdele kesme merasimlerini ve güdük propaganda görüntülerini hiç saymıyorum.

GECİKME ZATEN VAR, ANONSA NE HACET

Normal bir demiryolu sisteminde tren gecikirse ne yapılır? Genelde çok fazla gecikme olmaz ama ola ki olursa yolculara bu konuda açıklayıcı bir anons yapılır.

Peki, TCDD’de bu iş nasıl oluyor? İstanbul’dan hareket eden trenler genellikle zamanında hareket ediyor, ama İzmit’ten İstanbul’a giden hiçbir tren zamanında gelmez. On ya da yirmi dakika trenine göre muhakkak gecikme olur. Bu konuyla ilgili bir anons duyamazsınız. Ancak gecikme bir saati bulursa, anons yapılır.

Bazı anonslardaki Türkçe katliamına değinmeden de geçemeyeceğim. Örneğin, bu anonslardan biri şöyle: “Eskişehir yönüne gidecek olan yolcularımızın bilet kontrol noktalarından geçerek ikinci perona geçmeleri önemli rica olunur.” Geçerek, geçmek!



SİGARA İÇENLERE ÖNCELİK

Normalde platformlarda sigara içilmesi yasak. Bunu görevliler de dahil umursayan kimseyi bugüne kadar görmedim. Sigara içilmez, levhaları olsa da bunu dikkate alan yok.

Normal bir demiryolu sisteminde tren gelince yolcular nasıl biner? Önce inecekler iner, ardından da binecekler biner.

Peki, TCDD’de bu iş nasıl oluyor? Önce büyük bir aceleyle o bir dakika içinde sigarasından beş altı fırt almak için aceleyle trenden inenleri beklemek zorundasınız. İllâ önce onlar inecek ve yüzünüze içtikleri sigaranın dumanını üfleyecekler. Ardından inecekler inecek sonra da sigara bulutu içinde siz trene bineceksiniz. 

TRENİN İÇİNDE: YANLIŞ ANONSLAR SİLSİLESİ

Trene bindiğinizde; “değerli hanımefendiler, beyefendiler ve kıymetli çocuklar Söğütlüçeşme seferini yapacak yüksek hızlı trene hoş geldiniz. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları Taşımacılık Anonim Şirketi’ni tercih ettiğiniz için teşekkür eder, iyi yolculuklar dileriz” anonsu karşılıyor sizi. Ardından bu anonsun İngilizcesini kibar bir kadının sesinden dinliyorsunuz. Ancak bu anonsları örneğin Pendik, Bostancı istasyonlarında da tekrar tekrar dinlemeye devam ediyorsunuz. Oysa bu istasyonlardan trene binen kimse yok. Birisi bilet almak istese de sistem izin vermez. Peki, hiç yolcu binmiyorsa biz bu anonsları iki farklı dilde dinlemeye neden devam ediyoruz? Birisi de yıllardır çıkıp sormuyor mu? “Yahu, burada binen yolcu yok, biz bu anonsları niye sürekli yapıyoruz!” diye.

Üstelik bu anons tren Bostancı’dan Söğütlüçeşme’ye doğru hareket ettiğinde yapıldığında acemi yolcuların çoğu ayağa kalkarak trenin istasyona varmak üzere olduğunu sanıyor ve on dakika boyunca ayakta yolculuk yapmak zorunda kalıyor.

Bu ses kirliliğinin yanı sıra ışık kirliliğinden de söz etmek gerekir. Örneğin 6.30 treniyle İzmit’e yolculuk yapacaksınız. Ne beklersiniz? Trenin biraz daha loş olmasını değil mi? Hayır, inadına tüm beyaz florasan ışıkları gözünüze gözünüze geliyor. Çok mu zor bu saatlerde vagonların bazı ışıklarını kapalı tutmak?

SİNYAL KONTROLÜ NEDENİYLE DURULMUŞTUR!

Baştan söyleyeyim; İzmit – İstanbul arasında yolculuk yapanlar için “Yüksek Hızlı Tren” diye bir şey söz konusu değil… Hızlı dememiş, hızını alamamışlar “yüksek hızlı” demişler, ancak bu tren İzmit – İstanbul arasını saatte yaklaşık 65 km hızla gidiyor ve 1 saat 24 dakika bu yolculuğu gerçekleştiriyor. İzmit’ten İstanbul’a gidecekseniz gecikmelerle bu yolculuk 2 saati buluyor.

Rayların henüz yenilenmediğinden olsa gerek özellikle Pendik’ten sonra tren en az iki defa birkaç dakikalığına duruyor. Bazen bu durmalar daha uzun da sürebiliyor. O sırada şu anonsu duyuyorsunuz: “sin-yal kontrolü nedeniyle durulmuştur.” Anlıyorsunuz ki tren karşıdan gelen treni bekleyecek. O gelene kadar da hareket etmeyecek.

Nihayet İstanbul’a geldiğinizde ise Söğütlüçeşme istasyonunda trenle platform arasında yükseklik farkı olduğu için ellerinde çelik levhalar taşıyan görevlileri bekliyorsunuz. Kapı açılır açılmaz onlar koşturup bu çelik levhaları yerleştiriyorlar ve trenden ancak öyle iniyorsunuz.

Özetle, TCDD, çok basit düzenlemelerle giderilebilecek sorunları bile yıllardır çözemeyen, çağın gerisinde kalmış, köhneleşmiş bir kurumsal zihniyetin sembolü gibi duruyor.

***

AKP DÖNEMİ ZARARI 84 MİLYAR TL

Bütün bunlar ilk bakışta küçük aksaklıklar gibi görünebilir. Ancak mesele yalnızca kötü anonslar ya da çalışmayan ekranlar değil. Mustafa Bildircin’in Birgün’de çıkan yazısına göre; AKP döneminde Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın yalnızca raylardan değil, kurumsal akıldan da çıktığı görülüyor. Habere göre, 2002’den bu yana “serbestleşme” ve özelleştirme politikalarıyla parçalanan kurum, liyakat yerine siyasi kadrolaşmanın merkezi haline getirildi. 2013’te çıkarılan yasa sonrası TCDD ikiye bölünürken, yıllardır kamu hizmeti veren yapı şirket mantığıyla yönetilmeye başlandı. Raylı taşımacılıkta fiilen tekel konumunda olmasına rağmen kurumun zararının her yıl katlanarak artması, kötü yönetimin en görünür sonucu olarak öne çıkıyor.

Haberde paylaşılan mali tablolar, kurumun nasıl bir kara deliğe dönüştüğünü de gözler önüne seriyor. TCDD’nin 2022’de 6,3 milyar TL olan zararı, 2023’te 11,4 milyar TL’ye, 2024 sonunda ise yaklaşık 36,5 milyar TL’ye yükseldi. Böylece kurumun AKP iktidarı boyunca biriktirdiği toplam zarar 84 milyar TL’yi, yani yaklaşık 11,2 milyar doları buldu. Bir zamanlar “demir ağlarla örülen” ülkenin demiryolları, bugün kamu kaynaklarını tüketen ve sürekli zarar eden bir yönetim krizinin simgesine dönüşmüş durumda.

FACİALAR GÖZ GÖRE GELDİ

AKP döneminde demiryolları ayrıca iki büyük tren faciasıyla hatırlanıyor. 2004’teki Pamukova Tren Kazası, Türkiye’de demiryolu tarihine yalnızca bir “kaza” olarak değil, siyasetin mühendisliğin önüne geçirilmesinin ağır sonucu olarak geçti. “Hızlandırılmış tren” adı verilen proje, uzmanların ve meslek odalarının tüm uyarılarına rağmen, yüz yılı aşkın süredir kullanılan eski hatlar üzerinde adeta siyasi bir vitrin projesi gibi devreye sokuldu. Altyapı yenilenmeden hız artırıldı; raylar, traversler ve sinyalizasyon yüksek hıza uygun hale getirilmeden trenlere “hadi bakalım, biraz hızlı gidin” denildi. Sonuçta 37 kişi yaşamını yitirdi, onlarca insan yaralandı. 

Aradan yıllar geçti ama zihniyet değişmedi. 2018’deki Çorlu Tren Faciası da benzer bir ihmal zincirinin sonucu olarak yaşandı. Kapıkule-Halkalı seferini yapan trenin raylarının altındaki menfezin çökmesi sonucu beş vagon devrildi; 25 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Uzmanlar, bölgede yeterli jeoteknik incelemelerin yapılmadığını ve altyapının gerekli şekilde denetlenmediğini söyledi. Yani rayların altındaki toprağın bile “idare eder” mantığıyla bırakıldığı bir sistemde, trenin raydan çıkması aslında kimseyi şaşırtmamalıydı. Demiryolu gibi milimetrik hesaplarla yürüyen bir alanda bakım, denetim ve mühendislik yerine kadercilik tercih edilince, ortaya “ulaşım politikası” değil, düzenli aralıklarla tekrarlanan facialar çıktı.

***

İzmit – İstanbul hattında yaşanan bitmeyen gecikmeler, anlamsız anonslar, çalışmayan sistemler ve “sinyal kontrolü nedeniyle durulmuştur” cümlesi insana artık yalnızca kötü organize edilmiş bir yolculuğu değil, yıllardır ihmal edilen bir kurumun hikâyesini hatırlatıyor. Çünkü demiryollarında mühendislik, planlama ve liyakat geri çekildiğinde ortaya bazen yalnızca eziyet değil, Pamukova ve Çorlu’da olduğu gibi telafisi olmayan facialar çıkıyor.


 

“Migration Stories" etkinliği, 29 Mayıs'ta Goldsmiths Üniversitesi’nde düzenlenecek

No comments

Göç, savaş ve aidiyet temalarını odağına alan “Migration Stories” araştırma projesinin yaygınlaştırma ve networking etkinliği 29 Mayıs’ta Londra’da gerçekleştirilecek. Akademisyenler, sanatçılar ve göçmen topluluklarını bir araya getirecek etkinlikte araştırma bulguları, yaratıcı çalışmalar ve deneyim anlatıları paylaşılacak.

 


Goldsmiths, University of London bünyesindeki Migrant Futures Institute tarafından desteklenen “Migration Stories” araştırma projesi kapsamında düzenlenen etkinlik, göç ve savaş deneyimlerini hem akademik hem de sanatsal perspektiflerden ele almayı amaçlıyor. Richard Hoggart Building’de gerçekleştirilecek programda, savaşın insani maliyetleri, göç süreçleri, güvenlik ve aidiyet gibi konular tartışmaya açılacak.

Etkinliğin ilk bölümünde Prof. Bülent Gökay ve Dr. Lily Hamourtziadou’nun “Human Costs of War: from Iraq 2003 to Ukraine 2022” başlıklı sunumu yer alırken, Sue Moffat ve Farzana Shain “Peace is Home” adlı belgesel drama çalışmasının yaratım sürecini paylaşacak.

Ayrıca Fatma Yüksel ve Hasan Doğan’ın, Türkiye’de bir Kürt köyünden başlayıp Kıbrıs ve Londra’ya uzanan göç hikâyesini merkeze alan “Londoner” çalışması üzerine söyleşisi gerçekleştirilecek. Programın ilerleyen bölümünde ise göçmen topluluklarına yönelik destek, savunuculuk ve araştırma çalışmaları ele alınacak.

Organizatörler, etkinliğin ücretsiz olduğunu ancak salon kapasitesi ve ikram organizasyonu nedeniyle kayıt yaptırmanın zorunlu olduğunu belirtiyor.

 Kayıt yaptırmak için tıklayın!

Etkinlik Bilgileri

  • Etkinlik: Migration Stories – Dissemination and Networking Event
  • Tarih: 29 Mayıs 2026 Cuma
  • Saat: 16.00 – 19.00
  • Yer: RHB 221, Richard Hoggart Building, Goldsmiths, University of London
  • Katılım: Ücretsiz, kayıt zorunlu
  • Düzenleyen: Migrant Futures Institute / Goldsmiths, University of London

 

Tony Howson’dan Londra’da şiir, müzik ve söyleşi gecesi

No comments

 Londra’nın bağımsız kültür mekânlarından Hoxton Cabin, 24 Mayıs Pazar akşamı şair ve yazar Tony Howson’ı ağırlayacak. Press Dionysus tarafından düzenlenen “Love, Hate & Fragility” başlıklı etkinlikte şiir, müzik ve söyleşi bir araya gelecek. Etkinlik, Howson’ın aynı adlı yeni şiir kitabının lansmanı kapsamında gerçekleştirilecek.



“Love, Hate & Fragility”, insan ilişkileri, kırılganlık, hafıza, arzu ve dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan toplumsal çatışmalar üzerine kurulu şiirlerden oluşuyor. Etkinlik boyunca Tony Howson şiirlerinden okumalar yapacak, katılımcılarla söyleşecek ve kitaplarını imzalayacak. Kitaplar etkinlik sırasında okurlarla buluşacak.

Tony Howson kimdir?

1956 yılında Slough’da doğan Tony Howson, çocukluk hayalini gerçekleştirerek dünyanın 140 ülkesini ziyaret etti. BBC ve BBC Media Action bünyesinde çalışan Howson, özellikle çatışma bölgeleri ve yoksulluk coğrafyalarında gazetecilik yaptı; Somali, Sierra Leone, Libya, Ukrayna ve Gazze gibi bölgelerde medya projelerinde görev aldı.

Şiirlerinde ve düzyazılarında savaş, insanlık halleri, aşk, kayıp ve politik gerçeklikler iç içe geçerken; metinlerinde bir gazetecinin tanıklığı ile bir şairin iç dünyası buluşuyor. Daha önce The Crow Road from Eden ve Walking with Camels adlı eserleri yayımlanan Howson, aynı zamanda hikâye anlatıcılığı ve performans geceleriyle de tanınıyor.

Etkinlik Bilgileri

📍 Hoxton Cabin, 132 Kingsland Road, London E2 8DY
🗓 24 Mayıs 2026 Pazar
⏰ Saat 20.00
🎟 Etkinlik linki: Hoxton Cabin Events
📚 Kitap bilgisi: Love, Hate & Fragility – Press Dionysus

Dolunay Obruk: “Hayata yeniden başlamak, benim uzmanlık alanım”

No comments

Caz sanatçısı Dolunay Obruk 2019’dan beri Londra’da yaşıyor. Çeşitli mekânlarda ve festivallerde sahne alan sanatçı, cazın dışında, çocuklara ve yetişkinlere yönelik kişisel gelişim ve sanat eğitimleri de veriyor. Dolunay Obruk’la yaptığı bütün bu çalışmalar hakkında bisikletli gazete için konuştuk.


 

                                                                                                  

 

Dolunay, seni başta caz yorumcusu ve sanatın birçok dalında çalışmaları olan biri olarak tanıyoruz. Bize kısaca kendini tanıtır mısın?

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Grafik Tasarım mezunuyum. Ardından, Bilgi Üniversitesi Caz Bölümü ile müzik kariyerimi başlattım. Hem müzik hem de tasarımla ilgileniyorum. Sanat çalışmalarıma felsefe, psikoloji ve kişisel gelişimi ekledim. YouTube’da bir teknoloji kanalım var. TRT Müzik TV’de sunuculuk yaptım, radyo programlarım oldu. Yaratıcı düşünme üzerine eğitimler veriyorum.

Bu kadar farklı işlerle meşgul olmak seni yormuyor mu?

Beni hiç yormuyor. Tam tersine ne kadar çok şey üretirsem, problem çözme üzerine ne kadar çok insanlarla iç içe olursam o kadar motive oluyorum. Daha da çok çalışmak istiyorum. Bunları birbirinden ayrı değil de bir ağacın dalları gibi tanımlıyorum.

Sanırım bu biraz da yaptıklarını “çalışma” olarak görmemekle ilgili bir durum…

Ben de öyle düşünüyorum. Hep “ben hiç çalışmadım, sadece beni mutlu eden işleri yaptım” derim.

Seni Londra’ya hangi rüzgâr attı?

Türkiye’de şarkılar yazıyor, konserler veriyor, albümler yapıyordum. Caz konserleri derken, dünya müziğine evrildi durum. Her şey çok güzel giderken, sistem değişmeye başladı. Suya yazı yazmak gibi oldu emekler… Ve hayatta olabilecek en kötü şeye dönüştü; kendi değerimi sorgulamaya başladım. Düşündüm. Burada hata bende değil, şu andaki koşullarda dedim ve koşullarımı değiştirmeye karar verdim. Global bir insanım; Global Talent vizesine başvurdum, kabul edildim, Londra’ya geldim. Burada konserlere, özel derslere başladım. Musicians Union’ın Eğitim ve Canlı Performans Komiteler’ine seçildim. Sanatı ve felsefeyi araç olarak kullanarak, kişisel gelişim danışmanlıkları vermeye başladım.

Peki, ne umdun ne buldun?

Burada konser veriyorken, Covid salgınıyla birlikte hayat durdu. Uluslararası uçuşlar açılınca Türkiye’ye gidip, konserlere online olarak devam ettim, belediyelerle iş birlikleri yaptım. İngiltere’de ortam toparlandığında da geri geldim. Maceralı bir başlangıç oldu yani.

Aradaki farklara gelince; burada bir sistem var. Mesela gov.uk web sayfasının büyük hayranıyım. E tabii insan, sistemin sistemsizlik olduğu bir yerden buraya gelince biraz bocalıyor. Burada her alanda rahatça başvurabileceğin kurumlar, yetkililer var; muhatabın var. En önemlisi, cevap alıyorsun. Ben, kavramsal olarak, devlet nedir, vergi nedir, vatandaş nedir, vergi ne zaman verilir, nereye gider, ne zaman geri alınır, bütün bunları burada öğrendim. Üstelik İngiltere vatandaşı bile değilim. Üreten insanın, planlarını projelerini hayata geçirebiliyor olması çok büyük bir özgürlük ve yaşam sevinci. Bana bu koşulları sağlayan her ortamda üretmeye devam edeceğim.

Londra’da cazla ilgili neler yapıyorsun?

Sistem, o anlamda da işliyor. Burada bir festivale çok önceden başvuruyorsun. Burası büyük bir pazar ve çok büyük bir müzik endüstrisinden söz ediyoruz. Farklı dalların birbirine girmediği, spesifik alanlarda ve net koşullarda çalışılan ciddi bir ortam var. Bu yıl, Londra Caz Festivali’nde bir konserim olacak. Dünyada, ülkemi temsil etmeyi hep çok önemsedim. Hindistan, Güney Kore ve daha birçok ülkede verdiğim konserler ve albümlerim, ödüllerim sayesinde Global Talent Visa ile burada yaşıyorum. İngiltere’deki son konserim, Wimbledon Tenis Turnuvası’nda oldu.

Türkiyeli toplumun mekânlarında konserler veriyor musun?

Evet ama caz fikri bizim insanımızı bazen ürkütebiliyor. Oysa cazın içine birçok şey katabilir, her şeyi caza çevirebilirsin. Ben türküleri de caza çeviren bir insanım. Yazdığım şarkıların çoğu Türkçe. Rahat dinlenebilen bir müzik yaptığımı bildiğim için “korkacak bir şey yok, sakin olun, kendinize bir şans verin” diyorum. Dolayısıyla bu cesareti gösteren mekânlarla çalışıyoruz. Benim konserlerim çok eğlencelidir. Kulüpler, restoranlar, özel organizasyonlar, ev partileri, ödül törenleri, hepsinde sahne alıyorum.

Bizim toplumun mekânlarında şöyle bir sorun yaşıyoruz. Maalesef süreklilik arz edemiyoruz. Burada bizim toplumun en güçlü olduğu yer restorancılık sektörü. Çin restoranının bile işletmecisi Türk çıkıyor. Demek ki biz bu alanda çok iyiyiz. Bu çok güzel bir şey. Bunun içine müzik koymak da çok tatlı bir fikir. Fakat bunun için bir müzik direktörüyle anlaşmalısın. Nasıl mutfaktaki malzemenin ne olacağına şef karar veriyorsa, müziğin nasıl olacağına da işi bilenin karar vermesi gerekir. Yani caz gecesi yapıp, ardından dansöz çıkartıp, bir gün viyolonsel getirtip sonra da fasıl yaparsan, belirli bir konsept olmadığı için müşterinin de sadakatini bekleyemezsin. Bir mekânda, canlı olmasa bile günün hangi saatinde hangi tür müziğin çalacağı, çok dikkatli hesaplanmalıdır. Bu yüzden her hafta şu mekândayım diyemiyorum.

Yeni gelen göçmenlere dair bir şey yapıyor musun caz dışında?

Kişisel gelişime çok önemi veriyorum, eğitim içerikleri üretiyorum. Yaratıcı düşünme atölyeleri yapıyorum. Covid’ten sonra insan psikolojisi çok etkilendi her yerde. Göç de kolay bir süreç değil. Danışanlarımla, bunu toparlamaya çalışıyoruz. Hayata yeniden başlamak isteyen ve bu konuda ne yapacağını bilemeyenler için danışmanlık veriyorum. NHS’in resmi sayfasında da yer alan, hamileler için, anne ve bebek sağlığına olumlu etki edecek ses, nefes ve beden çalışmalarım var. Bunun yanı sıra Mindful-singing eğitimleri veriyorum.

Bundan sonrası için neler yapmayı planlıyorsun?

Konserlere, yeni şarkılar yazmaya ve zaman zaman açtığım, yaratıcı düşünme ve kişisel gelişim atölyelerime devam etmeyi düşünüyorum. Bu çalışmaları kitaba dönüştürmeyi planlıyorum.

Açıkçası, dünya, bizim gezegen… Bugün Londra’dayım yarın başka bir yerde olabilirim. Kendimi faydalı hissettiğim ve beni besleyen her yerde yaşar; çalışır, üretir, beslenirim.

www.dolunayobruk.com

 https://www.instagram.com/dolunayobruk/


👉Söyleşiyi Spotify'dan dinlemek için tıklayın







*Bu yazı ilk defa 29 Ağustos 2022'de Olay Gazetesi'nde yayınlanmıştır. 

https://olaygazete.co.uk/kultur-sanat/dolunay-obruk-hayata-yeniden-baslamak-benim-uzmanlik-alanim.html

Sokak palyaçosunun “seksi palyaçoya” dönüşmesinin hikâyesi: Oyuncu Feride Morçay’la yeni oyunu Chickadee üzerine söyleşi

No comments

Feride Morçay, palyaçoluk sanatına duyduğu ilgiyle yazmaya başladığı tek kişilik oyunu Chickadee ile Londra’da Riverside Studios Bite Size Festivali’nden sonra ağustos ayında Edinburgh Fringe Festivali’nde 23 gün boyunca sahne alacak. Mizah ve trajediyi harmanlanan Chickadee, bir sokak palyaçosunun içsel çatışmalarını ve günümüzün sosyal medya dünyasında kadın bedeninin metalaşmasını konu alıyor.

 





 

Londra’da tiyatro ve sinema alanındaki üretimlerine devam eden Feride Morçay, son yıllarda özellikle akıl sağlığı, kadınlık ve aidiyet temalarını sahneye ve perdeye taşıyan çalışmalarla adından söz ettiriyor. Londra’nın ardından Edinburgh Fringe Festivali’nde ağustos ayı boyunca sahne alacak olan Feride Morçay’la kendi yazıp oynadığı tek kişilik oyunu Chickadee hakkında konuştuk.

Böyle bir oyun yazmak nereden aklına geldi?

Liseden beri yanımda fikir defteri taşıyorum. Yaklaşık 10-15 sene önce ben bu fikir defterine bir sokak sanatçısıyla ilgili hikâye fikri yazmıştım. Palyaço değildi ama sokak sanatçısı olmak hep ilgimi çekmişti. Bunun dışında senelerdir yazıp çizip karaladığım bazı sürreal fikirlerle bu ve palyaçoluk felsefesinden çıkan karakter birleşti ve bir anda akmaya başladı. Londra’da daha önce “clowning” üzerine atölyelere katılmıştım. Bu sayede birçok farklı performans sanatçısıyla tanıştım. Micaela Miranda adında bir hocam vardı, onun bir haftalık yoğun programına katıldım. Sonra Rus palyaço Slava hakkında bir belgesel izledim ve Slava'nın bir palyaço olarak hayat felsefesi, koşullar ne olursa olsun insanları gülümsetebilme çabası beni çok etkiledi. Derken kendimi bir anda bu oyunu yazarken buldum.

Dahlia karakterin böyle mi doğdu?

Evet, önce bir fikir olarak ortaya çıktı. Üzerine çok düşünmeden bu ilhamla sahneler yazmaya başladım. Sonra sokakta, palyaço kılığıyla doğaçlama bir performans yaptım. Trafalgar Square’de tamamen doğaçlama bir şekilde, sokakta bir süpürge alıp sokağa süpürmeye başladım.  İnsanların şaşkın bakışları, gülümsemeleri, tepkileri beni çok etkiledi.

Bu deneyimle birlikte metin henüz oluşmamışken, performans dünyasındaki bir oyuncunun ne yaşadığından çok karşı tarafa ne verdiğinin daha önemli olduğunu fark ettim.  

Ardından bir palyaço ver performans sanatçısı olan Tanya Zhuk palyaço koçu olarak oyuna dahil oldu; üç seans diye konuştuk, yirmi seanstan fazla yaptık. Bazen bütün gün palyaço karakterinin içinde kalıp palyaçoyu oynamayıp adeta palyaço oldum.

Biraz da oyunun metnine gelelim. Dahlia nasıl bir karakter?

Dahlia, idealist bir sokak palyaçosu. Başarıyı ün ya da para ile değil, insanların yüzüne bir gülümseme koyabilmekle ölçen biri. Fakat etrafındaki insanlar onun bu yolculuğunu anlamıyor. Para kazanması, “başarılı” olması gerektiğini düşünüyor. Derken menajeri ve en yakın arkadaşı olan Sue’nun zorlamasıyla bir televizyon programına çıkıyor ve orada kendi seksapeli üzerinden değer görüyor. Farkında olmadan sistemin ona çizdiği yola yöneliyor. Kendisi de bir kukla gibi aslında bir bakıma izin veriyor buna. Ertesi gün ünlü biri olarak uyanıyor ve bu durumdan annesi, menajeri, babası çok mutlu oluyor.

Palyaçolukla çatışan bir durum değil mi bu?

Evet. Bu da kızın kafasını çok karıştırıyor. Hikâye de bununla ilgili zaten; Dahlia’nın, kendi içindeki ‘kadın’la, ‘sanatçı’ ile ve ‘toplumun kadından beklediği şey’ ile olan çatışmasıyla… Dahlia, bir anda "seksi palyaço" olarak ünleniyor ama bunu istemeden yapıyor. Ve herkes – annesi, menajeri, çevresi – bu başarıyı kutlarken, Dahlia içten içe kim olduğunu sorguluyor.

Kadın sanatçıların bazen yaşadığı bir durum bu; bir kişinin değerinin dış görünüşünden verilmesi akıl sağlığını inanılmaz etkiliyor.  Ben bunu çok gözlemliyorum; arkadaşlarımdan, çevremden, iş arkadaşlarımdan, herkesten kendim de deneyimleyerek. Burada güzel ve bakımlı olmaktan söz etmiyorum. Gerçek değerinin sadece ‘cinsellik’ üzerinden biçilmesi çok can acıtıcı bir durum bence. Dahlia da idealist bir sokak palyaçosuyken birdenbire başka birine dönüşüyor.

Oyunun yapısı nasıl? Gerçekçi bir anlatım mı, yoksa farklı katmanlar var mı?

Metin çok katmanlı. Oyunda sürreal kısımlar da var. Çünkü biz bu karakterin tamamen psikolojisinin içine giriyoruz. Ve bazen bu anı yaşarken sahne bir anda değişiyor. Işıklar değişiyor. Ve biz Dahlia 'nın beyninin içine giriyoruz sanki. Ve onun düşüncelerini ve geçmişte yaşadıklarını görüyoruz. Çocukluğuna iniyoruz.

Bu kadar ağır bir metin ancak mizahla yoğrulabilir sanırım…

Kesinlikle. Bence mizah, en zor konuları insana yaklaştırmanın en etkili yolu. Taciz, sistem baskısı, kadın kimliği, bedenin pazarlanması gibi çok ağır temaları işliyorum. Ama bunları doğrudan yüzüne çarpmadan, biraz güldürerek, sonra da düşündürerek sahneliyorum. Bu, seyircinin daha açık kalmasını sağlıyor.


Seyirci nasıl karşıladı oyunu?

Seyircilerde metnin doğasından kaynaklanan yoğun duygu geçişleri oluyor. Dahlia’nın gülümseyen yüzünün arkasında yaşadığı içsel yıkım çok etkiliyor insanları. Mizahın içinde derin bir trajedi var. O kontrast seyircide büyük bir etki yaratıyor.

Seyirci bu oyunda her şey. Bazı bölümlerinde interaktif sahneler var. Aralarına giriyorum, doğaçlama anlar oluyor. Bu da seyirciyi oyunun bir parçası kılıyor.

Bir saat boyunca tek başına sahnede olmak zor bir iş değil mi?

Oyunun zengin içeriği, duygusal iniş çıkışlar ve ağır konuların mizahla harmanlanması ve karakterin seyirciyle kurduğu iletişimdeki dürüstlük seyirciyi diri tutuyor.

Chickadee ağustosta Edinburgh Fringe Festivali’nde sahnelenecek? Seni neler bekliyor?

Oyunu daha önce Bite Size Festivali kapsamında Riverside Studios’da dört kez oynadım. Çok iyi bir prömiyer oldu. Şimdi Fringe’de 1-25 Ağustos tarihleri arasında 23 gösterim yapacağım. Her gün, her seyirci ve her an birbirinden farklı olduğu için her oyun kendine özel olacaktır. Bu arada unutmadan belirteyim; bilet gelirlerinin bir kısmı akıl sağlığı ile ilgili bilinçlendirme amaçlı ‘Comic Relief’ adlı hayır kurumuna bağışlanacak.

Bu oyundan sonra ne var sırada? Yeni projeler?

Chickadee’yi Londra’ya tekrar getirmek istiyorum. İstanbul için bazı görüşmeler var, henüz netleşmediği için bir şey söylemek istemem. Bunun dışında farklı şehirlerde ve festivallerde oynamak gibi bir hedefim var.

Son olarak, söylemek istediğin bir şey var mı?

Bu süreçte tiyatronun değerini çok anladım. Canlı performans yapmak ve seyircinin gözünün içine bakarak gerçek bir iletişim kurmak, onlarla bir hikâyeyi, karakteri paylaşmak iki taraf için de çok derin bir deneyim. Tiyatronun bizi uyanık tuttuğuna ve iyileştirdiğine inanıyorum.

“Herkes Büyür Elbette” okuyucuyla buluştu

No comments

Cambridge’te yaşayan şair, yazar Sultan Karataş’ın Herkes Büyür Elbette başlıklı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından yayımlandı.

 


Sultan Karataş’ın gezi yazısı, deneme, anı ve öykülerinden oluşan Herkes Büyür Elbette başlıklı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından geçtiğimiz aylarda okuyucuyla buluşturuldu.

Feyza Hepçilingirler, Arin Dilligil Bayraktaroğlu ve kitabın editörü Tuncay Bilecen’in ve Feyza Herkes Büyür Elbette’ye ilişkin yorumları şu şekilde:

Herkes Büyür Elbette; anlatı, anı, öykü, gezi yazısı ve şiirlerin harmanlandığı bir yolculuk kitabı… “Yolculuk” ifadesi burada somut anlamıyla da bir metafor olarak da kullanılabilir; çünkü hem yazarın yıllar önce terk etmek zorunda kaldığı yurduna yaptığı ziyaretlere, gezip gördüğü yerlere ilişkin gözlemlerine hem de kendi içinde geçmişine doğru yaptığı yolculukta zihninde canlanan hatıralarına tanıklık ediyoruz bu kitapta. Böylece bir yandan tam da pandemi döneminde tarihi Diyarbakır, Mardin, Urfa sokaklarında edebiyatla yoğrulan bir yolculuğa çıkarken bir yandan da 70’li yılların İstanbul’una, yoksul gecekondu mahallelerine ve oradaki sımsıcak dostluklara uzanıyoruz.

“Adı hayat işte; geçiyor gerçekle düş arasında, hikâyeler yazmak gerek, unutmamak, unutulmamak adına” diyor Sultan Karataş. Herkes Büyür Elbette’de gerçekle düş arasında şiirli bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız?

Tuncay Bilecen

 



Tarihsiz günlükler gibi görünüyor ilk bakışta. Ama günlük mü bunlar? Kimi zaman anı, kimi zaman öykü, kimi zaman şiir, hatta kimi zaman mektup olan bu yazılar sadece günlük sayılabilir mi? Gözlenen, yaşanan, gerçek hayattan damıtılmış bu kısacık yazıları okudukça yaşanmışlık bütün içtenliğiyle sımsıcak sarıyor insanı. Kimi zaman som şiir kesiliyor anlatı, kimi zaman öyküye dönüşüyor; bir uzun hava ile bozkırlara taşınıyor; bir özdeyiş ile düşüncelerin gölgesine bırakıyor insanı. Bir bakıyorsunuz “sağ elinin iki parmağıyla ağzının kıyılarını temizleyerek” konuşmaya başlayan hala, doğrulup çıkıyor anlatıldığı öyküden, karşınıza geçip kulağınızdan ve aklınızdan silinmeyecek, bilgece öğütler veriyor size. “Çocukluk bir kez yaşanan, ölünceye dek okunacak bir başucu kitabı gibidir,” diyor ya yazar, kendi çocukluk kitabını hep açık tutuyor. Her ihtiyacı olduğunda “herkesin aynı derecede doymayarak” eşitlendiği o geçmiş hazinesinden, capcanlı yaşattığı çocukluğundan, bir tutam anı çıkarıyor; rengârenk fırlatıyor önünüze. Sultan Karataş hangi ülkenin hangi sokağında olursa olsun bütün ayrıntıları yakalayan bir gözle bakıyor çevresine; yaşanmış zamanlardan hangisini anlatırsa anlatsın kuşku duyulmayacak bir içtenlikle yüreğini açıyor okuruna. Sonunda sizi kendisine, kendisini size yol arkadaşı ediyor; anlattıkları sizin yaşanmışlıklarınız kadar gerçeklik kazanıyor.

Feyza Hepçilingirler

 

Herkes Büyür Elbette, şair Sultan Karataş’ın üçüncü anı-anlatım kitabı. Karataş, şiirimsi düz yazı tekniğini, düz yazıya benzer şiirlerle zenginleştirerek, sanatsal öğelerle harmanlayarak, pek çoğumuzun bakıp da görmediği veya görüp de üstünde durmadığı gerçekleri zengin bir ifade becerisiyle okuyucuya sunuyor.

Kitap bir yandan okuyucuyu güneydoğu Anadolu’daki güzellikler arasında tarihsel acılara değinerek gezdirirken Diyarbakır, Mardin, Urfa, Göbeklitepe, Ergani gibi yerlerin güler yüzlü, sevecen insanlarıyla tanıştırıyor, diğer yandan İstanbul’un varoşlarına uğrayıp oralardaki yaşam koşusuna seyirci yapıyor.  Kitabın tümünde yöresel manzaraları seyrediyor, yöresel yiyecekleri tadıyor, yöresel renkleri izliyor, yöresel kokuları içinize çekiyorsunuz, ama bir o kadar da sessiz çığlıkları dinliyorsunuz.

Karataş’ın “Hafıza”sı anlatılan ortamların özellikleri yanı sıra acıma, korku, sevinç, sevgi gibi duyguları da depolamış. En basitinden, sevginin, bir anahtar deliğinde bile nasıl paylaşıldığını anlamak için bu öyküyü okumak gerek. Çevresinde duyduklarına ve gördüklerine duyarlı olan yüreklerin karamsarlığını yansıtan, kaçışı çocukluk anılarında arayan, okuyucuyu nefes nefese bırakan yazılar bunlar. Her satırı bir felsefe incisi. Sultan Karataş’ın bu ufacık yüreğine nasıl doldurmuş Yaradan bu okyanus genişliğindeki bilgeliği, anlamak zor.

Açıl susam açıl. Bence her kitap meraklısı bu hazineye ortak olmalı.

Arin Dilligil Bayraktaroğlu

 

Yazar Hakkında

Sultan KARATAŞ, İstanbul doğumludur. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. 1980 sonrası farklı dergi ve gazetelerde çalışan Karataş, 1995’te politik mülteci olarak İngiltere’nin Cambridge şehrine yerleşti. Cambridge, Anglia Ruskin Üniversitesi’nde “İngiliz Dili ve Dilbilim” üzerine lisans eğitimi aldı. Lisans tezini, “Politikada Dilin Manipülasyonu” üzerine yaptı. Halen Cambridge’de yaşayan Karataş, İngilizce ve Türkçe dersler vermekte, tercümanlık yapmaktadır. Yazarın, şiir, anı-anlatı çalışmalarının yanı sıra, İngilizce’den Türkçe’ye çeviri çalışmaları devam etmektedir. Kendisinin hazırlayıp sunduğu ‘Olduğu Gibi’ programı Komün Tv’de ayda bir yayınlanmaktadır.

Yayımlanmış eserleri: Metris’ten Mektuplar (2015), Dilsiz Bir Ağıt (2017), Kısacıktı Boyu Elma Ağaçlarının (2019).


Kitabı Türkiye dışından edinmek için bu linke tıklayın!


 Kitabı Türkiye'den KİTAPYURDU üzerinden temin etmek için bu linke tıklayın!

Seks Quiz Gecesi’nde Bu Kez “Orgazm” Konuşulacak

No comments

Seks Quiz Night, Londra’da yeniden katılımcılarla buluşmaya hazırlanıyor. Somatik seks koçu Nergis Eroğlu’nun moderasyonunda gerçekleşecek etkinlik, 16 Mayıs akşamı Dalston’da bulunan DNA Cafe & Bar’da düzenlenecek. Bu ayın teması ise: “Orgazm”.



Katılımcılar; orgazmın herkes için aynı olup olmadığı, cinsel kimlik ve yönelimlerin deneyimi nasıl etkilediği, utanç ve performans baskısının beden üzerindeki etkileri gibi sorular etrafında birlikte düşünme ve konuşma fırsatı bulacak. İlk orgazm deneyimlerinden beden hafızasına, hormonlardan bağ kurma biçimlerine kadar uzanan birçok konu, interaktif oyunlar, anonim itiraflar ve soru-cevap bölümleri eşliğinde ele alınacak.

Etkinlik, cinselliğin çoğu zaman konuşulmaktan kaçınılan bir konu olduğu gerçeğinden hareketle, katılımcılara meraklı, açık ve yargısız bir paylaşım alanı sunmayı amaçlıyor. Eğlenceli quiz formatının yanı sıra bilimsel bilgiler ve bedensel farkındalık üzerine sohbetlerin de yer alacağı gece, katılımcılara hem yeni perspektifler kazanma hem de keyifli vakit geçirme imkânı sunacak.

“Orgazm oldun mu?” sorusunun neden bu kadar merkezi hâle geldiğini sorgulamaya açan etkinlikte, kişisel deneyimlerin toplum tarafından öğretilen kalıplarla ne kadar örtüştüğü de birlikte tartışılacak.

Somatik seks koçluğu nedir?

Somatik seks koçluğu, cinselliği yalnızca zihinsel değil, aynı zamanda bedensel bir deneyim olarak ele alan bütüncül bir yaklaşımdır. Bu yöntemde beden farkındalığı, nefes çalışmaları, hareket ve dokunuş gibi teknikler kullanılarak bireyin kendi bedeniyle daha güçlü bir bağ kurması hedeflenir. Amaç, kişinin cinselliği daha bilinçli, özgür ve tatmin edici bir şekilde deneyimleyebilmesidir.


Etkinlik detayları:

📍 DNA Cafe & Bar
📅 16 Mayıs
🕢 19.30
🎟️ Online bilet: £8
🎟️ Kapıda: £10

Biletler için: Dear Turkey Etkinlik Sayfası

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan