latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Müge Çetinkaya deneme tadındaki yazılarını “Londra Notları"nda topladı

1 comment

Müge Çetinkaya’nın pandemi döneminde tuttuğu notlardan oluşan; arkadaş ilişkilerini, yalnızlığı, kültür-sanat olaylarını konu alan  “Londra Notları” adlı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından Türkiye'de ve İngiltere'de yayımlandı.

 

                                                          




                                

 

Yirmi yılı aşkın bir süredir Londra’da yaşayan Müge Çetinkaya, geçtiğimiz günlerde “Londra Notları” adını taşıyan ilk kitabını yayımladı. Yazarla, kitabının yazılış serüveni ve içeriği hakkında sohbet ettik.

Müge, seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Özümde çocukluğundan beri dünyayı güzelleştirmeye, değiştirmeye çalışan birisiyim. İyi yürekliyim. Bu özelliklerimle doğmuş olmalıyım ki etrafımda ne yaşanırsa yaşansın onları hiç kaybetmedim ve bunu yakın bir geçmişte aldığım bir eğitim sırasında fark ettim.

Ben bir yazarım. Bunu kitabımın resmî olarak yayınlandığı 28 Mart 2023 tarihinde önce kendime sonra da başkalarına yüksek sesle söylemeye başladım. Hatta o gün bisikletime atlayıp, yakınlardaki Pophams Kafe’ye gittim, kendime güzel bir çörek ve kahve söyledim. Önünde dalları bahar çiçekleri açmış tarihi St.James Klisesi’nin manzarası ve mavi gökyüzünün altında keyifle kahvemi yudumlayarak bunu kutladım. 

Beni gerçekten tanıyan ve seven arkadaşlarıma sorsanız “deli kız” derler. Onlar, içimdeki iyilik ve güzel enerjiyi açıkça ve özgürce ortaya koymama fark etmeden alan açan dostlarımdır. Yanlarında kendim olabildiğim, neşeme ortak olan, kendi iyilik ve enerjilerinden beni mahrum etmeyen arkadaşlarım. Akışta olmak tam da böyle bir yer. 

Kendimi toplum kural ve kurumları tarafından kabul edilmek, onlara uyum sağlamak kaygısıyla alınmış ve verilmiş statü ve kimliklerimden ayrı düşünmeyi öğrendim. O nedenle bu soruya klasik bir cevap vermiyorum. Fakat soran olursa benim için, eğitimini aldığım ve aktif olarak devam ettirdiğim roller üzerinden; sosyolog, nöromindfulness koçu, kriz müdahale gönüllüsü, aktivist, yazar ve iyi bir arkadaş diyebilirsiniz. Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şeyden biri de olabilirim.

Londra Notları kitabının yazılma öyküsünden kısaca söz eder misin?


Aslında Londra Notları kendi yazılma sürecini de anlatan bir kitap.

Yazmayı sevdiğimi ve bu konuda yetenekli olduğumu henüz ilkokuldayken öğrenmeye başlamıştım. Bu, eğitim hayatım boyunca taçlanarak devam etti. Cinedergi ve Aktivist Dergisi’ne yazılar yazdım. Okuyucularım tarafından daha fazlasını yazmaya teşvik edildim. Bilgisayarımın başına oturup bir kitap yazmaya başlamam ise tam anlamıyla bir ilham perisinin omuzuma dokunmasıyla oldu. Ya da başımdan aşağıya o sihirli tozdan döktü sanırım. Bir anda bundan ne kadar keyif aldığımı anımsadım ve düzenli olarak yazmaya devam ettim. Yazma sürecim de benim için akışta olabildiğim bir dönem oldu. 20 seneyi aşkındır Londra’da yaşıyorum. O nedenle bu kitabı yazmak, benim için hem hatırlamak hem de yeni bilgilere erişmek ve onları işlemek açısından muazzam bir tecrübeydi.

Pandemi süreci seni ve bu kitabın yazılma sürecini olumlu/ olumsuz nasıl etkiledi?

Pandemi sürecinde ne kadar da mutluymuşum!

Büyük kayıplar verildi, büyük acılar çekildi. Dünyanın herhangi bir yerinde belki de binlerce insan hâlâ yas tutuyor. Ama şu an yani depremden sonra hissettiğim acıyı, o zaman bu kadar yoğun hissetmemiştim. Adını bilmediğim, yüzünü görmediğim insanlar ve diğer canlılar için canım çok acıyor. Pandemi dönemindeki kısıtlamalar sebebiyle kontrolümüz dışındaki olaylar yüzünden çaresizlik yaşıyorduk. Yer değiştiremedik. Bizlerin yapabileceği işleri, bizim yerimize başkaları yaptı. Bir yandan da belki de ilk defa, kısıtlanmış hayatlarımız sebebiyle hemen hemen eşit şartlarda yaşadık. Ama deprem ve sonrasında yaşadığım çaresizlik hissi çok başka. Evlerimize kapandığımız o günlerde bile bu kadar izole olmuş, bu kadar yalnızlaşmış hissetmemiştim. Bunları söylerken bile boğazım düğümleniyor. Türkiye’deki eşitsizlik yüzümüze hiç bu kadar sert çarpmamıştı.

Pandemi süreci yazma konusunda bana ihtiyacım olan vakti sağladı. Yazmaktan keyif alıyor olmam da başka şeylerle oyalanma isteği olmadan motive olmamı. Ayrıca yazmak zorlayıcı duygularla baş etme metotlarından biri. Koçluk seanslarımda danışanlarıma da bunun pratiğini yapmalarını söylüyorum. Evlerimize kapandığımız o günlerde bana da destek oldu. Kitabımın gündelik hayata yer verdiğim bölümlerinde pandemi sebebiyle tekrara düşmeye başlayacağımı hissettiğim anda, hafızamdaki ve dosyalarımdaki arşivlerime dönerek devam ettim. Pandemi süreci içimdeki araştırmacı ruhu da besledi. Merak kediye kitap yazdırdı.

Kitabın bir günlük gibi ama öte yandan sohbet eder gibi yazılmış deneme tadında bölümler de var. Sen kitabını hangi kategoriye koyuyorsun?


Ben artık kitapçılarda “Dışavurumcu” kategorisi de olsun istiyorum.

Hayatı çok ciddiye alan biriyim. Biriydim. Pandemi süreci bana bunu yumuşatmamı ve yaratıcı yanlarımla kendimi ortaya koyma cesaretini öğretti. Yazı aracılığıyla…

Kitabımın taslak halini okuyarak benimle değerli fikirlerini paylaşan dostlarım ikiye ayrılmıştı; “Daha iyisini yazabilirsinciler” ile “Sana bravo, mutlaka tanıtmalısın, İngilizceye de çevirmelisinciler.” İlk grup Türkiye’den, diğeri ise İngiltere. Daha fazlasını söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama kısaca iki kültür arasındaki farkı burada görebilirsiniz. Şu ana kadar tecrübe ettiğim kadarıyla İngiltere hep yeniliğe, bir sonrakine, herkesin kendi yöntemleriyle kendini ifade etmesine açık bir kültür olarak öne çıkıyor. Bizim kültürümüz kalıplara uymayı ve uyanları daha çok sever.

Bu ilk kitabındı. Bir sonraki için planlarını merak ediyorum.

Umut veren kitaplar yazmak istiyorum.

Pandemi başlangıcından beri travma konusu ile çalışıyorum. Eğitim arkadaşlarım, danışanlarım, dayanışma gruplarım ve son olarak da psikolojik ilk yardım gönüllüsü olduğum dernek aracılığıyla ulaştığım insanlar arasında travma, kaygı bozukluğu ve depresyon o kadar yaygın ki. Sosyal medyanın olumsuz etkileri sebebiyle acı çeken gencecik insanlar var. Beden imajı, yeme bozuklukları, okullarda akran zorbalığı. Bu sorunlar yaşamlarını sonlandırma arzusuna kadar gidebiliyor. Yolda yürürken yanınızdan geçen kişilerden pek çoğunun zorlayıcı duygularla baş ettiğini bilmek, bir o kadar da özgürleştirici.

Bu insanların şifalanmasına destek olmak beni çok mutlu ediyor. Bana yalnız olmadığımı hatırlatıyorlar. Onlara yalnız olmadıklarını hatırlatan satırları yine onların hikayeleri ile yazmayı düşünüyorum. Yeni bir kişisel gelişim kitabı yazmayı düşünmem ama kütlesel birleşime hizmet etmeyi ve bunun anlaşılabilmesini çok isterim. Olumlu yönde değiştirmek istediğim dünyanın yolu aslında buradan geçiyor. Umarım bu ilk kitabım beni, benim gibi düşünen insanlarla buluşturur.

Türkiye'de yola çıkmayı, yani gerçekten bir şehirden diğerine giderek gözlem yapabileceğim bir yola çıkmayı ve onları yazmayı çok istiyorum. Başkalarının hikayelerini duymak beni çok heyecanlandırıyor. Örneğin, geçenlerde Hyde Park’ta birlikte yürüyüşe gittiğim grupta tanıştığım bir Kolombiyalıdan, onların daha yedi yaşındayken kahve içmeye başladıklarını öğrendim. Yeni bir bilgiye hem de ilk ağızdan ulaşmak beni mutlu ediyor.

Aslında bir senaryo yazmak ve film çekmek hayalim de var ama şu anda en iyi bildiğim, dışavurumcu yazmak.

Kitabınla ilgili en çok sevdiğini şey nedir?

Zamansız olması. En azından benim için.
Yayına hazırlarken titiz çalıştık. Bu süreçte ekip arkadaşlarımı; editörüm ve tasarım ekibimi beklerken belli aralıklarla kitaptan uzak kaldım. Aldığım bu molalar sonrasında kitabımı pek çok kez baştan sona okudum.

İkisi arasında geçen epey bir zaman var ama ilk okumamda da sonuncuda da hep “Iyl ki yazmışım” dedim. Tarihe benden küçük bir not, bir saygı duruşu.

Kendime, okuyucuma ve evrene benden hediye.

 

👉Müge Çetinkaya'nın Londra Notları Türkiye'de kitap yurdu'ndan ve Dionysus Yayınları  sayfasından, İngiltere'de ise Press Dinoysus'un sayfasından ve Amazon, Barnes and Noble ve Waterstones gibi platformlardan edinilebilir. 


Müge Çetinkaya


Müge Çetinkaya kimdir?

Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Eğitimine Londra’da Ravensbourne College of Design and Communication ve Arts Marketing Association’da aldığı kurslarla devam etti. BBC London, MTV Europe gibi medya kurumlarında, ardından da sanat, kültür alanında uluslararası PR etkinlik ve koordinasyonunda 17 yıl görev yaptı. Aktivist Dergisi ve Cinedergi’ye yazılar yazdı. Green Peace ve British Lung Foundation’da gönüllü olarak çalıştı. 2020 yılında kendisi için dönüştürücü, iyileştirici birer tecrübe olan nefes, mindfulness pratikleri ve yoga felsefesiyle tanıştı. Yoga, mindfulness ve öz şefkatli farkındalık konularında uzmanlaşarak önce Yoga Alliance, ardından International Coaching Federation, ICF Mindfulness Koçluk sertifikalarını aldı.

Yazar halen Neuro-Mindfulness Koçu ve kriz müdahale gönüllüsü olarak çalışmakta, yazılar yazmaya devam etmektedir.


* Bu yazı ilk defa 13 Nisan 2023'te Olay gazetesinde yayınlanmıştır. 

Müge Çetinkaya’nın “Londra Notları” kitabı yayımlandı | Olay Gazetesi Turkish Newspaper in London

Berlin Başka, Almanya Başka

No comments


Elif Eralp’in Berlin’de elde ettiği başarı kuşkusuz önemli. Die Linke’nin Berlin seçimlerinden birinci parti çıkması ve Eralp’in kendi seçim çevresinde güçlü bir sonuçla doğrudan seçilmesi küçümsenecek bir siyasi başarı değil. Fakat Berlin’den çıkan bu sonuç üzerinden Almanya’nın genel siyasi yönelimi hakkında büyük sonuçlara varmadan önce temel bir soru sormamız gerekiyor: Berlin gerçekten Almanya’nın ölçüsü mü?


Ramazan Yaylali




Çünkü Berlin’in politik ve sosyolojik yapısı Almanya’nın geri kalanından birçok açıdan farklı. Berlin uzun yıllardır solun, Yeşillerin ve alternatif siyasi hareketlerin güçlü olduğu bir büyükşehir. Genç nüfusun, öğrencilerin, göçmenlerin ve uluslararası çevrelerin yoğunluğu da şehrin politik karakterini Almanya’nın birçok bölgesinden ayırıyor.

Nitekim federal seçim sonuçlarına baktığımızda da Berlin’in Almanya ortalamasından belirgin biçimde ayrıldığını görüyoruz. Die Linke Berlin’de ülke genelindekinden çok daha güçlü bir seçmen tabanına sahipken AfD’nin desteği Almanya ortalamasının altında kalıyor.

Dolayısıyla Berlin’de Die Linke’nin seçim kazanması elbette önemlidir; fakat buradan hareketle “Almanya sola dönüyor” sonucuna ulaşmak bana fazla kolaycı geliyor. Bir şehrin siyasi tercihi ile bütün bir ülkenin siyasi yönelimi aynı şey değildir.

Komşu Avusturya’da Graz’a bakalım

Bunun neden problemli olduğunu anlamak için Almanya’dan çok uzağa gitmeye gerek yok. Komşu Avusturya’da, Graz’da çok daha çarpıcı bir örnek var.

KPÖ, yani Avusturya Komünist Partisi, Graz’da artık tek seçimlik veya geçici bir başarıdan söz edilemeyecek kadar güçlü bir siyasi aktör. Parti 2021’de belediye seçimlerini kazanmıştı; 2026 seçimlerinde ise desteğini daha da artırarak yeniden açık ara birinci oldu. Elke Kahr da bir kez daha Graz Belediye Başkanı seçildi.

Avusturya komünist bir ülkeye mi dönüşüyor?

Elbette hayır.Çünkü KPÖ’nün Avusturya genelindeki siyasi ağırlığı ile Graz’daki gücü arasında çok büyük bir fark var. Parti ülke çapında parlamentoya girecek desteği dahi bulamazken Graz’da şehrin en güçlü siyasi hareketi olabiliyor. İşte tam olarak anlatmaya çalıştığım mesele burada ortaya çıkıyor:

Bir şehirde seçim kazanmak ile bir ülkede siyasi hegemonya kurmak aynı şey değildir.

Graz nasıl Avusturya değilse, Berlin de Almanya değildir. Graz’da KPÖ’nün başarısını anlamak istiyorsak öncelikle Graz’ın kendisine bakmamız gerekiyor. KPÖ burada uzun yıllardır güçlü bir yerel örgütlenmeye sahip. Özellikle konut, kira ve sosyal meseleler üzerinden geliştirdiği siyaset ile Elke Kahr’ın şehirde oluşturduğu kişisel siyasi profil, bu başarının yalnızca ideolojik tercihlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Grazlı seçmenin KPÖ’ye verdiği oyu doğrudan Avusturya genelinde komünist siyasetin yükselişi şeklinde yorumlamıyoruz. Çünkü bunun önemli ölçüde Graz’a özgü bir siyasi başarı olduğunu biliyoruz.

Öyleyse Berlin konusunda neden farklı düşünelim?

Berlin’de Die Linke’nin başarısının arkasında da şehre özgü toplumsal ve ekonomik koşullar bulunuyor. Konut sorunu, yükselen kiralar, hayat pahalılığı ve özellikle genç nüfusun ekonomik beklentileri Berlin siyasetinin en önemli meseleleri arasında yer alıyor. Die Linke de uzun süredir tam olarak bu alanlarda siyaset yapıyor. Dolayısıyla Berlin’de ortaya çıkan sonucu da öncelikle Berlin’in kendi toplumsal ve siyasi yapısı içerisinde değerlendirmek gerekiyor.

Berlin’den çıkıp Almanya’ya baktığımızda tablo değişiyor

Berlin’in dışına çıktığımızda ise karşımıza çok daha farklı bir siyasi Almanya çıkıyor. Özellikle Doğu Almanya’nın bazı bölgelerinde AfD’nin sahip olduğu siyasi ağırlık, Berlin’de gördüğümüz tablodan oldukça farklı. Federal seçimlerde de bu fark açık biçimde görülüyor. AfD Almanya genelinde Berlin’de olduğundan daha güçlü; Die Linke ise tam tersine Berlin’de ülke ortalamasının oldukça üzerinde destek buluyor.Bu bile Berlin’in siyasi eğilimlerini doğrudan Almanya geneline taşımakta neden dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor.

Ancak burada ters yönde aynı hataya düşmemek de gerekiyor. AfD’nin Almanya genelinde veya özellikle bazı doğu bölgelerinde güçlü olması, “Almanya’nın gerçeği yalnızca AfD’dir” demek için de yeterli değil. Çünkü Almanya siyasi olarak homojen bir ülke değil. Berlin başka türlü oy veriyor, bazı doğu eyaletleri başka türlü; büyükşehirlerle küçük şehirlerin, kırsal bölgelerle metropollerin siyasi öncelikleri arasında ciddi farklılıklar var. Belki de bugünkü Almanya’nın siyasi gerçeğini tek bir partinin yükselişinde değil, tam olarak bu bölgesel ve toplumsal farklılaşmada aramak gerekiyor.

Berlin Berlin’dir, Graz Graz’dır

Elif Eralp’in Berlin’deki başarısı önemlidir. Elke Kahr ve KPÖ’nün Graz’da üst üste seçim kazanması da önemlidir. Bu başarıları küçümsemek yerine, neden özellikle bu şehirlerde böylesine güçlü bir karşılık bulduklarını anlamaya çalışmak gerekir.Fakat bunu yaparken yerel başarı ile ülkenin genel siyasi yönelimi arasındaki farkı da gözden kaçırmamalıyız.

Graz nasıl Avusturya’nın tamamının ölçüsü değilse, Berlin de Almanya’nın tamamının ölçüsü değildir.Belki de iki seçimi birlikte okuduğumuzda çıkarılabilecek en önemli sonuç budur. Bir seçim sonucuna baktığımızda bazen bütün bir ülkenin nereye doğru gittiğini gördüğümüzü düşünüyoruz. Oysa kimi zaman gördüğümüz şey bundan çok daha yerel, fakat aynı zamanda çok daha açıklayıcıdır: Bir ülkenin siyasi geleceğinden çok, belirli bir şehrin neden ülkenin geri kalanından farklı olduğunu görüyoruz. 



“Ben Onlardan Farklıyım”: Geist-Arbeiter’in Göçmenlikle İmtihanı

No comments

Almanca bilmeyen okurlar için başlıktaki iki kavramı kısaca açıklamak isterim. Gast-Arbeiter, Almancada kelime anlamıyla “misafir işçi” demektir. Özellikle 1960’lardan itibaren Almanya’ya çalışmak üzere gelen yabancı işçileri tanımlamak için kullanılan tarihsel bir kavramdır. Geist-Arbeiter ise burada analojik olarak kullandığım bir adlandırmadır.

Ramazan Yaylali



Bu adlandırmaya tesadüfen rastladım. Twitter’da gezinirken kendini “Geistarbeiter” olarak tanımlayan bir hesapla karşılaştım[1]. İsim çok hoşuma gitti ve bu kavramı, son on yıldır Türkiye’den Avrupa’ya göç eden beyaz yakalı göçmenleri tanımlamak için kullanmaya karar verdim. Almancada Geist “zihin”, “tin” veya “düşünsel yeti” anlamlarına gelir. Bu nedenle Geist-Arbeiter kavramını bilgiye, eğitime ve zihinsel emeğe dayanan beyaz yakalı göçmenleri, başka bir ifadeyle “zihinsel emekçileri” tanımlamak için kullanıyorum. Bu yazıdaki asıl amacım, Gast-Arbeiter ile Geist-Arbeiter karşıtlığı üzerinden iki farklı tarihsel göç biçimi arasında analojik bir bağ kurmak ve göçün geçirdiği sınıfsal dönüşümü dilsel düzeyde görünür kılmak.

Türkiye’den Avrupa’ya yönelen göçün son yıllarda yalnızca niceliksel olarak değil, sosyolojik açıdan da belirgin bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyorum. 1960’lardan itibaren başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa’ya gelen ilk kuşak göçmenlerin önemli bir bölümü, sanayi üretiminin ihtiyaç duyduğu işgücünü karşılayan mavi yakalı çalışanlardan oluşuyordu. Bugün ise Türkiye’den Avrupa’ya göç edenler arasında üniversite mezunları, mühendisler, doktorlar, akademisyenler, yazılımcılar ve farklı profesyonel meslek grupları belirgin bir ağırlık kazanmış durumda. Bu iki göç biçimi arasındaki farkı Gast-Arbeiter ve Geist-Arbeiter ayrımı üzerinden okumak faydalı bir bakış açısı sunuyor.

Bu ayrım yalnızca yapılan işin niteliğiyle ilgili değil. Pierre Bourdieu’nün habitus kavramı üzerinden baktığımızda asıl farkın, iki göçmen grubunun Avrupa’ya beraberinde getirdiği sınıfsal deneyimde, kültürel sermayede ve toplumsal statü beklentisinde ortaya çıktığını düşünüyorum. İlk kuşak Gast-Arbeiter’in önemli bir bölümü Türkiye’nin kırsal veya taşra bölgelerinden, sınırlı eğitim olanaklarına sahip toplumsal çevrelerden geliyordu. Son yıllarda gelen Geist-Arbeiter ise Avrupa’ya çok farklı bir habitusla geliyor. Bu yeni göçmenlerin önemli bir kısmı Türkiye’de yüksek eğitim düzeyine, mesleki uzmanlığa ve belirli bir kültürel ya da sembolik sermayeye sahipti. Kendi toplumunda doktor, mühendis, akademisyen ya da başka bir profesyonel kimlikle tanınan kişi, Avrupa’ya geldiğinde bu sermayenin artık aynı değeri taşımadığını fark ediyor. Kişinin sahip olduğu sermaye ortadan kalkmıyor; fakat içine girdiği yeni alan (Feld), bu sermayenin değerini yeniden belirliyor. Diploma, mesleki deneyim ve yabancı dil bilgisi varlığını korurken, kişinin adı, aksanı, kökeni veya “Ortadoğulu göçmen” kategorisine dâhil edilmesi, göç ettiği toplumun algısında daha belirleyici hale geliyor.

Buradaki temel gerilim, kişinin kendi ülkesinde kendisini toplumsal olarak konumlandırdığı yer ile başkaları (örneğin Alman toplumu) tarafından konumlandırıldığı yer arasındaki mesafede yatıyor. Türkiye’de yüksek kültürel sermayeye sahip bir birey, Almanya’da kendisini öncelikle mesleği üzerinden tanımlıyor; fakat karşısındaki toplumsal bakış onu önce “Türk”, “Kürt”, “Müslüman” veya genel olarak “göçmen” kategorisi içinde görüyor. Yeni kuşak göçmenler olan Geist-Arbeiter’in gündelik ayrımcılık karşısında zaman zaman son derece sert tepki göstermesinin nedeni yalnızca politik duyarlılık değil. Burada açık bir statü uyuşmazlığı olduğunu düşünüyorum: Kişinin habitusuna yerleşmiş olan “Bana nasıl davranılması gerekir?” beklentisi ile yeni toplumsal alanda karşılaştığı muamele arasında doğrudan bir çatışma oluşuyor.

Dikkat çekici bir diğer nokta da Geist-Arbeiter’in Avrupa’daki ilk tepkilerinden birinin, bu durumun sorumluluğunu eski göçmenlere yüklemek olması. Yeni gelen eğitimli göçmenin, Almanya’daki olumsuz “Türk göçmeni” imajının geçmişte gelen eğitimsiz ve taşralı göçmenlerin davranışlarından kaynaklandığını düşündüğünü gözlemliyorum. Kendisini eski Gast-Arbeiter’den ayırarak, açık ya da örtük biçimde “Ben onlardan farklıyım” demeye çalışıyor. Bana göre tam da bu noktada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor: Alman toplumunda göçmenler hakkında tarihsel olarak kurulmuş sınıfsal ve kültürel hiyerarşi, bu kez Geist-Arbeiter’in kendisi tarafından içselleştiriliyor. Kişi, kendisine yöneltilen sembolik sınıflandırmaya itiraz ederken aynı sınıflandırmayı kendisinden daha aşağıda gördüğü Gast-Arbeiter’e yöneltiyor.

Fakat zamanla bu algının dönüştüğünü düşünüyorum. Yeni Geist-Arbeiter, yaşadığı toplumu ve önceki kuşak göçmenleri daha yakından tanıdıkça, eski kuşağın karşılaştığı sorunların yalnızca eğitim eksikliği, dil yetersizliği veya “entegrasyon sorunu” ile açıklanamayacağını görmeye başlıyor. İş piyasasındaki ayrımcılık, konut piyasasındaki eşitsizlikler, eğitim sistemindeki ayrıştırıcı mekanizmalar, etnik kategorileştirme ve gündelik hayattaki sembolik sınırlar zamanla daha görünür hale geliyor. Böylece başlangıçta kendisini Gast-Arbeiter’den ayırmaya çalışan Geist-Arbeiter, zaman içinde kendi deneyimi ile eski kuşağın deneyimi arasındaki sürekliliği keşfediyor.

Bu nedenle Gast-Arbeiter ile Geist-Arbeiter arasındaki temel farkı yalnızca birinin fabrikada, diğerinin ofiste çalışması üzerinden okumuyorum. Asıl farkın, Avrupa’ya hangi habitusla, hangi sermaye bileşimiyle ve hangi toplumsal tanınma beklentisiyle gelindiğinde yattığını düşünüyorum. Zamanla bu iki Fark ya da  iki deneyim sonunda aynı yapısal noktada kesişiyor: Göçmen, sahip olduğu bireysel niteliklerden bağımsız olarak, yeni toplumda önceden kurulmuş kategoriler içinde sınıflandırılıyor. Bourdieu’nün kavramlarıyla düşündüğümüzde mesele yalnızca insanların kim olduğu değil; toplumun onları nasıl adlandırdığı ve bu adlandırmanın hangi sembolik iktidar ilişkileri içinde gerçekleştiğidir.

Dolayısıyla Geist-Arbeiter’in Avrupa’daki en önemli öğrenme süreçlerinden biri tam olarak budur. Başlangıçta mesele “Bizi eski göçmenlerle karıştırıyorlar” şeklinde algılanıyor. Fakat Geist-Arbeiter’ler de zamanla asıl sorunun başka bir yerde olduğunu fark ediyor. Özetle mesele, bir ülkeye mavi yakalı ya da beyaz yakalı olarak göç etmemiz değil. Asıl mesele, bizi, yani göçmenleri, belirli bir toplumsal kategoriye yerleştiren “ev sahibinin” bakışının kendisidir.



[1] Hesaba bu linkten ulaşabilirsiniz: https://x.com/_geistarbeiter?s=20

Timur Öztürk gazetecilik anılarını “40 Yılın Hikâyesi"nde topladı

No comments




Londra’da yaşayan gazeteci ve radyo programı yapımcısı Timur Öztürk’ün “40 Yılın Hikâyesi – Unutamadıklarım” adını taşıyan kitabı yakın zamanda Londra merkezli Press Dionysus yayınları tarafından yayımlandı. Okuyucuyu kendi tanıklıkları üzerinden Kıbrıs, İngiltere ve Türkiye’nin yakın tarihinde bir yolculuğa çıkaran Timur Öztürk ile kitabı hakkında sohbet ettik.



Sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Kıbrıs Mehmetcikli olan babam Türkiye’de şehirler arası yolculuk yaparken Ege bölgesinde Aydın ili civarında mola vermiş.  Yanındaki yardımcısının teklifiyle az ilerideki kuru incir mağazasına gitmişler. Orada kadınlar kuru incir paketliyorlarmış. Onların arasında bir kadına gözü takılmış. Hemen sorup soruşturmuş, niyetini belli etmiş. Gel zaman git zaman evlenmişler. Aydının o cennet kasabasında yani Sultanhisar’da dünyana gelmişim. Sonra ailemle yola çıkıp Kıbrıs’a dönmüşüz. Oradan da buralara gurbet ellere.          

Bu kitabın yazılış hikâyesinden biraz söz eder misiniz?

Bu kitaptakiler benim 40 yıldır aldığım notlardır. Yaşadıklarım, hissettiklerim, acılarım, tatlılarımdır. Hepsi benim yaşamımın parçalarıdır. Son yıllarda torun sahibi olunca bu notları derlemeye başlamıştım. Bir gün Facebook’tan Sıcağı Sıcağına isimli bir gruptan bana katılma teklifi geldi. Daha önceleri de olmuştu. İnceledim baktım samimi ve güzel insanlar. Gruba katıldım. Beni aralarında görmekten çok mutlu oldular. Onları Sıcağı Sıcağına’yı bu kadar sahiplenmiş görünce hoşuma gitti. Kitap işini hızlandırdım ve gerçekleşti.   

Gazeteciliğe ne zaman ilgi duymaya başladınız? Gazeteciliğe başlamanız nasıl oldu?

Babam benim okuyup yazmamı, kalem kâğıt ile uğraşmamı istemezdi. Annem de tam aksine beni sürekli heveslendirirdi. Çünkü annem okur yazar değildi. Çok başarılı bir öğrenciydim. Ama babam elimde kalem görünce kızıp döverdi. “Zanaatkar ol para kazan, yazar olup aç kalma” derdi. Beni tamirhaneye çırak olarak verdi. Ben yine not almaya bir şeyler okuyup yazmaya devam ettim. Yakalandığımda babam her şeyi imha ederdi ama ben yine de yazardım. Askerlik döneminde gazeteci ağabeyim Akay Cemal ile tanıştım. Onun da yardımıyla bu kaçak yazışmalar daha ciddi boyuta ulaştı. 17 yaşımda evimden ve babamdan uzaklaştım, hayatımın tümünü ve eğitimimi gazetecilik üzerine yoğunlaştırdım. İyi ki de öyle yapmışım. 



40 Yılın Hikâyesi, Unutamadıklarım’da Kıbrıs, İngiltere ve Türkiye’deki gazetecilik deneyimlerinize yer veriyorsunuz. Sizin için bu üç farklı ülkede gazetecilik yapmak nasıl bir deneyimdi? Hangisinde daha çok zorlandığınızı düşünüyorsunuz?

Gazetecilik bazı meslekler gibi evrensel değerleri birdir. Dili, dini, milliyeti, rengi farklı havası yoktur. Doktorsunuz ve ben Afrika’da hasta muayene edemem diyemezsiniz. Gazetecilik de aynı temel üzerine çalışır. Sadece haberi yazdığınız dil değişir, coğrafya değişir ve zaman değişir. Sonuçta haberi nerde yaparsanız yapın temeli ve nedeni hep aynıdır. Görevimiz o haberi ulaştırmaktır. Sadece haberi yapıp yayınladığınız toprakların yasaları, kültürü ve siyasetçilerin sindirim sistemine bağlı olarak zor veya kolay haber olur. Türkiye’de zaman zaman zorlandığım oldu. Ama o zorluklar artık beni bağlamıyor.

 

1990’lı yılların kaotik politik ikliminde gazetecilik yaptınız. Susurluk kazası ve onun kopardığı fırtınaya da şahitlik ettiniz. Bu dönemi, bir gazeteci gözüyle nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet 1990’lı yıllar çok zor unutulacak bir dönemdi. Yalnız gazetecilik değil, birçok alanda zorlukların yaşandığı bir dönemdi. Ben o dönemi çok gerçekçi biçimde yaşadım. İliklerime kadar hissederek yaşadım. Başıma ağrılar çıkıp, gözlerim kararırcasına yaşadım. Haber programları veya Show Tv’de yaptığım haberler bana sıkıntılı günler yaşattı. Kitabımın adını veren Unutamadıklarım bunlardır. Yaşandı, bitti ve gitti diyorlar ama...

 

Gazetecilik hayatınızda sizi en çok zorlayan haber/ röportaj hangisi olmuştu?

1990’lı yıllar, Susurluk Kazası ve artçılarının etkileri dedik ya, habere ve haberciye de zararı dokunmuştur. Susurluk Kazası’ndaki S500 siyah arabayı kazadan önce bir kadın kullanmış. İstanbul’da kaza yapmış ve karşı taraf şikayetçi olunca aracı ve sürücüyü Bakırköy Bahçelievler polis karakoluna götürmüşler. Herkesten gizlenmiş. Ben bulup ortaya çıkardım. Bir gazeteci olarak mükemmel bir haber. Patron ve müdürler habere bayıldılar. Haberim ShowTv ana haberde yayınlandı. Beş dakika sonra Reha Muhtar beni yanına çağırdı, “bu haberdeki aracı kullanan kadının kocası bizi aradı çok sinirlenmiş” dedi. Hemen ardından kadının eşi beni de aradı, ağzına geleni söylemeye başladı. Her cümlenin başı, “sen beni tanıyor musun?” oldu. Her cümlesinin sonu da “gelip seni 8. kattan aşağıya atacağım” oldu. Sonradan öğrendim ki o kadın, Türkiye güzeli bir mankenmiş ve evlendiği adam da büyük bir holding sahibiymiş. Şimdi gelin siz bir sonraki habere aşk ile gidin. Buna benzer ne haberler oldu.

Yayınlanmayanlar da oldu. Örneğin; Söz Fato’da programı için bir haber yaptım. Günlerimi haftalarımı aldı. Kocaman bir dosya hazırladım. Fatma Girik alnımdan öptü, çok beğendi. Haber sıraya girdi yayını bekleme başladı. Baktım haberim programda yayınlanmadı. Fatma ablayı aradım. “Kusura bakma Timur haberin ucu kimlere kadar uzanıyor yayınlayamayız” dedi. Daha ne yazayım?

            

Kitabınızda bu Sıcağı Sıcağına’nın adeta mutfağına giriyor okuyucu. Sıcağı Sıcağına programı 1990’lı yılların televizyonculuk dünyasında yerini alan önemli yapımlardan biriydi. Bu programda çalışmanın zorlukları nelerdir?

Sıcağı Sıcağına programı benim prematüre evladım gibidir. Onun yeri başkadır. Şoföründen, kameramanına kadar emeği geçen herkesin işinin hakkını verdiği bir programdı. Onun için her çarşamba gecesi Türkiye’de hayat dururdu. Muhabir ekibi olarak da çok iyi anlaşan kişilerdik. Bu programda çalışmak ve o programa emeğimin geçmesi benim en büyük kazancımdı. Hiçbir zorluğu olmadı. Şimdi bu yaşımda yine aynı programda çalışmak isterim.

 

Bu kitapta yer verdiğiniz anılardan sizi en çok hangisi etkiledi?

40 yıl bu dile kolay, neler yaşadım. Her haberim benim için önemliydi.Bu kitaba aldıklarım sadece kolaylıkla elime gelenler. ‘Unutamadıklarım’ seri olacak bir kitap. Bu kitaptakiler dediğim gibi hepsinin yeri başka. Ama arife gecesi yaşamını yitirip elindeki bayramlık ayakkabılarıyla gömülen küçük kızı unutamam. Beni yoldan çeviren yaşlı kadını, milyonlar kazandığı gün evine giderken kaza yapıp ölen adamı da unutamam. Yani hepsini bendeki yeri aynı ve unutulmazlar. 

    

Londra’da uzun yıllardır yaşayan bir gazeteci olarak Birleşik Krallık’taki Türkiyeli toplumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben Londra’ya 1982 yılında genç bir gazeteci olarak tayin oldum. Geldiğim haftanın sonunda bir düğüne davetliydim. Gelin ve damatla tanıştırdılar. Onlar da benim yaşlarımdaydı. Görüşmeye devam ettik ve hâlâ görüşmekteyiz. 1983 yılında bir oğulları 1985 yılında da bir kızları dünyaya geldi. Samet ve Sevda isimli çocuklar büyüdüler ben onların da düğünlerine gittim. Şimdi Samet ve Sevda’nın da çocukları oldu. Yani ben Birleşik Krallıkta yaşayan Türk Toplumu’nu çok iyi tanıyorum. Kimse geçmişleri hakkında bana bir şey söyleyemezler. Ama ben söyleyebilirim.

1983 yılında Londra haftalık bir gazete çıkarıyordum. Arşivden çıkarım zaman zaman o gazete sayfalarına göz atarım. Neredeyse aradan 40 yıl geçmiş değişen bir şey yok. Hep aynı terane. Yani o günlerde de birlik olalım deniliyordu, bugün de bir türlü birlik olamıyoruz deniliyor. Ego ve hırs toplumu bir türlü bir araya getirtmiyor. Benim gibi olacaksınız, hiç bir şeyin aşırısına kaçmadan sadece ihtiyacın kadarına sahip olmak isteyeceksiniz. Maddiyat sadece araç olacak. İşte o zaman ego ortadan kayboluyor.

Yalın, akıcı anlaşılır bir yazım diliniz var. Başka kitap çalışmalarınız var mı?

Yetenekli insanların bir araya geldiği ve bu işi bilinçli bir şekilde yapan Press Dionysus ile çalışıyorum. Editörüm Tuncay Bilecen uyuyan devleri uyandırma konusunda uzman. Çok candan ve cesaretlendirici birisi. Ona söz verdim kitapların arkası gelecek. Yıllardır notlarını aldığım 1935 Kıbrıs Göçünün hikâyesi var. Ayrıca, 1900’lu yıllarda kaybolmuş iki kardeşin büyük torunlarının yüz yıl sonra buluşmalarının hikayesi var. Ha bir de benim sevdiğim ve yirmi yıldır yazıp notlarını bir kenara bıraktığım,1570 yılında başlayan ve bugün hâlâ devam eden bir ailenin hikâyesi var. Kısacası bundan sonra torun bakıp kitaplarımı derleyeceğim. Yeter ki Press Dionysus ile soluk almaya devam edeyim.

 

 Timur Öztürk'ün "40 Yılın Hikâyesi, Unutamadıklarım" kitabını Türkiye'den

https://tinyurl.com/55kwy92w adresinden ve Türkiye dışından

Unutamadıklarım – Timur Öztürk – Press Dionysus adresinden 

Londra'da ise Fieldseat Cafe'den edinebilirsiniz. (665 High Road - Tottenham N17 8AD Londra, Birleşik Krallık)


Fieldseat Cafe


Right pointing backhand index40 Yılın Hikâyesi'ni Kitap Yurdu'ndan almak için tinyurl.com/55kwy92w

* Bu röportajın bir kısmı 27 Temmuz 2021 tarihli Olay gazetesinde yayınlanmıştır. 


Başörtüsü ve Sembolik İktidar: Avusturya ve İran Örnekleri

No comments


Ramazan Yaylalı

 

Avusturya’da 2026/27 öğretim yılıyla birlikte 14 yaşını doldurmamış kız öğrencilerin okulda İslami geleneklere göre başı örten başörtüsü takması yasaklandı. Avusturya Hükümeti, bu düzenlemeyi kız çocuklarının “gelişim özgürlüğünün” korunması adına yaptığını iddia ediyor

 

Fakat meseleye sosyolog Pierre Bourdieu’nün “sembolik iktidar” kavramı açısından baktığımızda, burada mesele yalnızca yasağın kendisi değildir. Daha temel mesele, devletin belirli bir kültürel pratiğe anlam yüklemesi ve bu anlamı hukuken meşru hâle getirmesidir…

Bourdieu’ye göre devlet yalnızca yasa yapan bir kurum değildir. Aynı zamanda “meşruiyet üretme” konusunda bir “sembolik sermayeye” sahiptir. Yani neyin kabul edilebilir, neyin normal veya neyin korunmaya muhtaç olduğunu tanımlayıp bu sınıflandırmaları hukuk aracılığıyla kurumsallaştırır.

İsterseniz konuyu biraz daha somutlaştırmak adına iki farklı ülkeyi, yani Avusturya’ya ve İran’a bakalım. Örneğin hepimizin de bildiği gibi İran Devleti kadınlardan kamusal alanda başlarını örtmelerini talep etmekte ve bu yasağa uymayan kadınları cezalandırmaktadır. Avusturya’da ise devlet, belirli yaştaki kız çocuklarının okulda İslami başörtüsüyle başlarını örtmelerini yasaklamaktadır. İlginç bir durum ortaya çıkıyor: Bir yanda İran devleti kadınların zorla kapanmasını dikte ederken, diğer yanda Avusturya Hükümeti, en azından belli bir yaşa kadar, kız çocuklarının başörtüsü takmamasını talep ediyor. Yani birinde devlet kadına: “Örtünmelisin” diyor, diğerinde ise belirli bir yaş ve kurumsal bağlamda: “Örtünmemelisin” diyor…

Her İki rejimin hukuki yapıları, gerekçeleri ve yaptırım biçimleri elbette aynı değildir. İran’daki zorunlu örtünme uygulamalarının kadınların cezalandırılması, gözaltına alınması ve bazı vakalarda şiddete maruz bırakılmasıyla uygulandığı Birleşmiş Milletler tarafından belgelenmiştir. Avusturya’daki düzenleme ise 14 yaş altındaki kızların okul ortamıyla sınırlıdır ve yasa koyucu tarafından çocukların korunması ve özbelirlenmesi gerekçesiyle savunulmaktadır.

Ancak karşılaştırmanın ilginç tarafı şu: Her iki durumda da devlet, kadın bedeninin hangi görünümünün meşru olduğunu tanımlama yetkisini kullanmaktadır. İran devletinin egemen sınıflandırmasında örtünmüş kadın bedeni ahlaki ve dinsel normla uyumludur; örtünmemek ise normdan sapma olarak tanımlanmaktadır. Avusturya’daki düzenlemede ise belirli yaştaki kız çocukları açısından İslami başörtüsü, devlet tarafından çocuğun gelişim özgürlüğü (pedagojik anlamda) bağlamında müdahale edilmesi gereken bir pratik olarak sınıflandırılmaktadır.

Dolayısıyla aslında mücadele yalnızca bir kumaş parçası üzerinde gerçekleşmiyor; asıl mücadele başörtüsünün “meşru anlamı” üzerinde gerçekleşiyor. Başörtüsü nedir mesela? Dinsel özgürlüğün ifadesi mi? Yoksa ataerkil baskının sembolü mü? ya da kültürel aidiyet mi? Yoksa ailenin çocuk üzerindeki otoritesinin göstergesi mi? Ve belki de en önemlisi, bireysel bir tercih mi?

Bourdieu açısından baktığımızda burada bir “sınıflandırma mücadelesi”, daha doğrusu bir “anlamlandırma süreci” vardır. Farklı toplumsal aktörler aynı pratiğe farklı anlamlar vermekte, devlet ise sahip olduğu sembolik ve hukuki sermaye sayesinde bu anlamlardan birini diğerlerinden daha güçlü biçimde kurumsallaştırıyor…

Paradoks tam da burada ortaya çıkar.

İran devleti kadını özgürleştirdiğini veya ahlaki düzeni koruduğunu ileri sürerek örtünmeyi zorunlu hâle getiriyor. Avusturya devleti ise kız çocuklarının “özgürlüklerini” koruduğunu ileri sürerek belirli koşullarda örtünmeyi yasaklıyor…

Bu nedenle mesele “Başörtüsü özgürlük müdür, baskı mıdır?” ikiliğine indirgenmemelidir. Daha temel sosyolojik soru şudur: “Bir kadının veya kız çocuğunun bedeninin nasıl görünmesi gerektiğine kim karar verir?” Eğer kadın İran’da başını açmak istediğinde devlet müdahale ediyor, Avusturya’da belirli yaştaki bir kız öğrenci okulda başını örtmek istediğinde yine devlet müdahale ediyorsa, üzerinde düşünülmesi gereken ortak nokta devletin “meşru adlandırma ve sınıflandırma tekeli” dir..

Bir devlet “örtünmek ahlaki olandır.” derken, diğeri belirli koşullarda “örtünmemek çocuğun özgür gelişimine uygun olandır.” diyebiliyor. Fakat her iki durumda da şu soru sorulmalı: “Kadının kendi bedeni üzerindeki tercihi nerede başlar ve devletin onu tanımlama hakkı nerede biter?”

Belki de Başörtüsü tartışmasının en çarpıcı meselesi budur. Bir yerde kadın başını açamadığı için, başka bir yerde ise belirli koşullarda örtemediği için devletin sembolik ve hukuki iktidarıyla karşılaşmaktadır. Yani sorun yalnızca burada başörtüsünün takılması veya çıkarılması değildir. Sorun, hangi pratiğin özgürlük, baskı, normal veya sapma olarak adlandırılacağına kimin karar verme gücüne sahip olduğudur…

Dolayısıyla “başörtüsü yasağı” konusunu bu açıdan bakıp değerlendirmek kanımca en önemli felsefi tartışmadır …

 

Adil Yıldırım “Toksik İlişki” ile Londra’ya geliyor

No comments

 Yazar ve mentor Adil Yıldırım, “Neyin Peşindesin? – Toksik İlişki” gösterisiyle 11 Ekim’de ilk kez Londra’da sahne alacak



Yazar ve mentor Adil Yıldırım, yeni sezon sahne gösterisi “Neyin Peşindesin? – Toksik İlişki” ile Londra seyircisinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Gigue Production ve BKM Mutfak tarafından sunulan gösteri, 11 Ekim 2026 Pazar günü saat 19.30’da Londra’daki 21Soho’da gerçekleştirilecek.

Yıldırım, sahneden uzak kaldığı dört aylık dönemde yaşadığı olayları ve insan ilişkilerinden doğan yeni hikâyeleri kendine özgü anlatımıyla seyirciyle paylaşacak. Yaklaşık 90 dakika sürecek ve Türkçe gerçekleştirilecek gösteride mizahın yanı sıra ilişkilerin düşündüren ve duygusal yönleri de ele alınacak.

İlişkiler ve “toksik” deneyimler sahnede

“Neyin Peşindesin? – Toksik İlişki”; evlilikten bekârlığa, ayrılıktan aldatmaya ve modern ilişkilerde yaşanan kafa karışıklıklarına kadar farklı deneyimleri sahneye taşıyor.

Gösterinin interaktif bölümlerinde seyirciler, ilişkiler konusunda merak ettikleri soruları Adil Yıldırım’a doğrudan yöneltme fırsatı da bulacak. Organizasyon ayrıca gösteriye çift olarak katılan izleyiciler için içeriği önceden açıklanmayan özel bir sürpriz hazırlandığını duyurdu.

Yazarlıktan televizyon ve sahneye

İstanbul doğumlu Yıldırım, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Fransızca Kamu Yönetimi Bölümünden mezun olduktan sonra yaklaşık 10 yıl İtalya’da yaşadı. Kendisi tarafından paylaşılan biyografiye göre bu dönemde Politecnico di Milano’da International Marketing alanında yüksek lisans yaptı ve Birleşmiş Milletler’in Roma ofisinde iki yıl görev aldı.

İnsan ilişkileri ve davranış bilimleri alanındaki çalışmalarının yanı sıra edebiyatla da ilgilenen Yıldırım’ın ilk romanı “Gecede Saklı Yalnız Aşklar” 2017’de yayımlandı. Bunu “Zamanın Sessiz Ruhu”, “Med Cezir”, “Şeytan Tüyü”, “Elli Maddede İlişkiler”, “Flört Etme Sanatı”, “40+ İtiraf Hikayeleri”, “Elli Maddede Sosyal Medya Aşkları”, “Farkındalık Okyanusu”, “Elli Maddede Evlilik” ve “Bana Gelsene” gibi çalışmalar izledi. Tanıtım dosyasında da Yıldırım’ın yazarlık, televizyon, dijital yayıncılık ve sahne çalışmalarını birlikte sürdürdüğü belirtiliyor.

 Yeni sezonun “Toksik İlişki” temalı Londra buluşması, 11 Ekim 2026 Pazar günü saat 19.30’da 21Soho’da yapılacak.

Londra’daki gösteri, 11 Ekim 2026’da 21Soho’da saat 19.30’da başlayacak.

Adres: 3-5 Sutton Row, London W1D 4NR 

SÖZÜN KIYISI: “Hayat, geriye doğru anlaşılır fakat ileriye doğru yaşanır”

No comments

 



SÖZÜN KIYISI


“Hayat, geriye doğru anlaşılır fakat ileriye doğru yaşanır” 

S. Kierkegaard

 

Geçenlerde birinin ağzından çok tanıdık bir cümle duydum:

“Biraz işlerim düzelsin, yapacağım.”

Cümle o kadar sıradan ki üzerinde durmaya değmez sanırsınız. Hepimiz benzerlerini söylüyoruz zaten.

Şu dosya bitsin.
Bu borç kapansın.
Çocuklar büyüsün.
Emekli olayım.
Biraz para biriktireyim.
Havalar düzelsin.
Pazartesi gelsin.

Sonra...

Sonrası nedense hep daha güzel olacak.

İnsanın kendisine kurduğu en zarif tuzaklardan biri belki de budur: Hayatı gelecekte bir yere koymak.

Oysa hayat, bizim ona ayırdığımız zamanı beklemiyor.

Biz plan yaparken annemizin saçına biraz daha ak düşüyor. Çocuğumuz biraz daha büyüyor. Sevdiğimiz insanın yüzüne yeni bir çizgi ekleniyor. Bir zamanlar yorulmadan çıktığımız merdivende bir gün nefesimiz değişiyor.

Ve bütün bunlar olurken takvim büyük bir gürültü çıkarmıyor.

Belki zamanın en ürkütücü tarafı da bu.

Sessiz geçmesi.

Bir kapı çarpması gibi geçseydi fark ederdik. Bir bardak kırılması gibi ses çıkarsaydı dönüp bakardık.

Ama zaman parmaklarının ucunda yürüyor. Ve bunu büyük bir zarafetle yapıyor.

Bu yüzden insan çoğu zaman yaşlandığını aynadan değil, hatıralarından anlıyor.

“Daha dün...” diye başlayan cümleler çoğaldığında, dünün aslında hiç de dün olmadığını fark ediyor.

Belki de hayatın büyük trajedisi ölmek değildir.

Yaşamayı sürekli sonraya bırakmaktır.

Üstelik biz hayatı çoğu zaman büyük şeylerde arıyoruz. Büyük aşklarda, büyük başarılarda, büyük paralarda, büyük yolculuklarda...

Oysa yıllar geçtikçe insan başka bir şey öğreniyor:

Hayat büyük anlardan değil, fark edilmemiş küçük anların toplamından oluşuyor.

Bir sabah kahvesinden.

Yolda yüzünüze vuran rüzgârdan.

Annenizin hâlâ sizi merak etmesinden.

Bir arkadaşınızın “Eve vardın mı?” mesajından.

Sevdiğiniz insanın kalabalığın içinde gözleriyle sizi aramasından.

Koşarken bir an için bedeninizin hâlâ size itaat ettiğini hissetmekten.

Bunların hiçbirinin üzerine “önemli” yazmıyor.

Belki bu yüzden değerlerini ancak kaybettikten sonra anlıyoruz.

İnsan garip bir varlık.

Sahip olduklarına hayat, kaybettiklerine hatıra diyor.

Ve çoğu zaman bir şeyin kıymetini anlayabilmek için önce onun hatıraya dönüşmesini bekliyor.

Belki mutluluk konusunda da yanılıyoruz.

Mutluluğu sürekli ulaşılması gereken bir yer sanıyoruz. Bir gün bütün sorunlarımız bitecek, bütün taşlar yerine oturacak ve nihayet huzur başlayacakmış gibi.

Oysa hayat hiçbir zaman tamamen düzelmiyor.

Bir mesele bitiyor, başka biri başlıyor.

Bir kapı açılıyor, başka bir kapı kapanıyor.

İnsan bir şeyi kazanırken başka bir şeyden vazgeçiyor.

Belki olgunlaşmak, hayatın kusursuz hale gelmesini beklemekten vazgeçtiğimiz yerde başlıyor.

Eksik bir hayatın içinde tam bir an yaşayabilmek.

Bütün mesele belki de bu.

Çünkü bir gün geriye dönüp baktığımızda, kaç dosya bitirdiğimizi, kaç toplantıya yetiştiğimizi, kaç e-postaya cevap verdiğimizi hatırlamayacağız.

Başka şeyler kalacak.

Kimlerin elini tuttuk.

Kimin yanında sustuk.

Kime geç kaldık.

Neyi söyleyemedik.

Neyi gereğinden fazla önemsedik.

Ve belki en çok da...

Yaşamak için neyi bekledik?

Hayatın bam teli tam da burada titreşiyor bence.

İnsan dünyaya zamanı geçirmek için değil, zamanın içinden geçerken bir iz bırakmak için geliyor. Ve hepimizin kendine özgü bir iz düşümü oluşuyor.

Ama o izin büyük olması gerekmiyor. Kendine özgü olması kıymetli kılıyor onu.

Bazen bir insanın hayatında bıraktığınız küçücük bir iyilik, dünyada bıraktığınız en büyük iz olabilir.

O yüzden belki de kendimize zaman zaman tek bir soru sormamız gerekiyor:

“Bugün, bir gün özleyeceğim hangi şeyin içindeyim?”

Bu sorunun cevabını gerçekten verebilirsek, belki yaşamayı yarına bırakmayız.

Çünkü hayat beklemiyor.

Biz bekliyoruz. Ve zaman büyük bir zarafet ve hızla akıyor.

 

                                                                                                         Sözün kıyısından selamlar…

                                                                                                                    Av. Sibel YAZICI




© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan