latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Tottenham Boys raflarda! Dursaliye Şahan'ın Tottenham Çocukları kitabının İngilizce çevirisi yayımlandı

Hiç yorum yok


Göçmen yazar Dursaliye Şahan’ın Tottenham Çocukları adını taşıyan kitabının İngilizce çevirisi Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından basıldı. Dursaliye Şahan, Tottenham Çocukları’nda göç meselesinin ihmal edilen yönlerinden birine göçün arkasında yatan sosyo-politik ilişkilere Keko’nun hikâyesi üzerinden yer veriyor.

 

Tuncay Bilecen

Göçmen edebiyatının kaderi çoğu zaman göçmenlerin kaderiyle aynıdır. Ne bulundukları ülkede kabul görürler ne de anavatanlarında. Arafta, arada kalmış bir edebiyattır bu. Anadille yazılsa kendi vatanında, göç ettiği toplumun diliyle yazılsa bulunulan ülkede üvey evlat muamelesi görür.

Göçmen edebiyatçılar farklı kültürleri yaşamanın verdiği tecrübeyle yeni bir dil evreni kurma konusunda daha mahir olsalar da kendilerini kabul ettirmeleri çok daha zordur. Buna ancak bu konuda ısrar ve inat eden dil işçileri direnebilir. İşte bu inatçı yazarlardan biri olan Dursaliye Şahan, hem kendisinin ve içinde yaşadığı toplumun göç deneyimini hem de geride bıraktığı toprakların sosyo-kültürel yapısını, geleneklerini birbiriyle yoğurarak öykü ve romanlar kaleme alıyor uzun yıllardır.

Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından İngilizce olarak da yayımlanan Tottenham Boys, bir gazeteci kadının (romanın anlatıcısı) Londra’da bir otobüste tesadüfen Keko’yu (Ali Kemal) tanımasıyla başlıyor. Romanın büyük bir bölümü Türkiye’de geçiyor. Bu kısımlarda Keko’nun Türkiye’de içinde büyüdüğü toplumun geleneksel değerlerinden haberdar oluyoruz.

Londra’daki Keko ise, uyuşturucu çetesinin tuzağına düşmüş onlarca gençten biri. Yazar, bu romanda bir dönem Londra’daki Türkiyeli toplumun tanıklık ettiği genç intiharlarına ve bunun arkasında yatan sosyal, politik, ekonomik, geleneksel ilişkilere yer veriyor. Tottenham Çocukları ismi de buradan geliyor zaten. Şahan bu romanında, Londra’daki çete gerçeğinin gerisindeki ilişkiler zincirini ortaya koyuyor.

Tottenham Boys, toplumsal cinsiyet penceresinden de irdelenebilir. Keko’nun içinde bulunduğu geleneksel aile ve aşiret yapısı kadınların söz hakkının olmadığı ve kaderlerine boyun eğdikleri bir düzenden başka bir yer değil. Nitekim yazar, bunu sürekli gözler önüne seriyor. Bu değerler zaman zaman babalar ve oğullar arasında çatışmalara da yol açıyor. Örneğin Keko, İstanbul’da gitmek ve orada eğitim görmek için babasıyla sürekli çatışıyor ve babasından dayak yiyor. Hatta bir an önce geri dönmesi için çocuk yaşta ailesi tarafından alelacele nişanlanıyor.



Romanın merkezine oturttuğu hususlardan biri de politik çatışmalar. Türkiye’deki iç çatışma ortamı, Keko’nun Kürt kimliği, ailesi ve aşiretinin devlet ve örgüt arasındaki pozisyonu, babasının zorla korucu olması ve öldürülmesi bu çatışmaların romanın akışı içinde canlı tutulmasına yol açıyor.

Keko’nun köylü ve Kürt kimliğinin burslu olarak okuduğu özel okulda da peşini bırakmaması, burada öğrencilerin sürekli aşağılamalarına maruz bırakılması yazarın meselenin sınıfsal boyutuna ilişkin bir göndermesi olarak okunabilir.

Keko’nun okumasında önemli bir payı bulunan köydeki öğretmeni Fatih Öğretmen ile özel okulda ona göz kulak olan Hayrettin Öğretmen romanda idealist öğretmen tipini temsil ediyorlar.

Dursaliye Şahan, Tottenham Çocukları’nda göç meselesinin ihmal edilen yönlerinden birine göçün arkasında yatan sosyo-politik ilişkilere Keko’nun hikâyesi üzerinden yer veriyor. Yazar bu romanında; yaşanılan toprakları terk etmekle buradaki sorunların terk edilmediğini, aksine göç edilen yerde başka çatışmaların başladığını ve göçmenlerin peşi sıra değerlerinin de göç ettikleri topraklara geldiğini okuyucuya duyuruyor.  


👉Kitabı online satın almak için tıklayın




Dursaliye Şahan Kimdir?

Türkiye’nin küçük bir köyünde doğan Dursaliye Şahan, dört yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a daha sonra da Londra’ya göç etti. Anadolu Üniversitesi Radyo Televizyon mezunu olan yazar, küçük yaşlarda başladığı yazın hayatını öyküler, tiyatro oyunları, roman ve karikatür çalışmalarıyla sürdürmektedir.

Şimdiye dek altı öykü, üç roman, bir karikatür ve iki çocuk kitabı yayımlanmıştır. “Güvercin” adını taşıyan öyküsü iki kez televizyon dizisi oldu. “Hacı Murad” ve “Ali Haydar” isimli eserleriyle TC Kültür Bakanlığı’ndan senaryo yazım desteği aldı.

Birçok öyküsü İngilizceye çevrilerek çeşitli dergilerde ve anonim kitaplarda okuyucuyla buluşan yazarın, yurt içinden ve yurt dışından çeşitli öykü ve edebiyat ödülleri bulunmaktadır.

Dursaliye Şahan; çocuklara, engellilere ve yetişkinlere yönelik öykü ve yazı atölyeleri düzenlemeye ve öykü yarışmalarında jüri üyeliği yapmaya devam etmektedir.

 

Şerbet (roman – 2020,) Benekli Vakvak (çocuk masalı – 2018 Sola Yayınları) Ayarsız Kadınlar Cemiyeti (roman – 2018 Sola Yayınları) Parantez Aşklar (öykü – 2017 Sola Yayınları) Tottenham Çocukları (roman – 2016 Sola Yayınları) Ah O Kadınlar (öykü 2016 Akademisyen Yayınları), Hikâye Hırsızı (2012- İşçi Edebiyatı Öykü Ödülü) Zabit Londra’da (Karikatür), Uçan Halı (Çocuk hikâyesi – Hatay Belediyesi sosyal proje) Fakir Cennet (öykü 2007 Crea Yayınları), Döndü (Halkevleri 1988 Öykü Ödülü).

 

Düzenlediği kitaplar:

Asi’den Taşan Öyküler, Ve Tanrı Aşkı Yarattı, Yahya Kanbolat Anısına Öykü Ödülleri

 

Ödülleri:

2020 Luna Yayınları Öykü ve Küçürek Öykü Yarışması mansiyon (Can Yakmak)

2019 Cumba Kültür ve Sanat Platformu Öykü Ödülleri mansiyon (Ayşegül)

2019 Platform Avrupa Öykü Ödülleri birincisi (Asiye)

2019 İstiklâle Vefa Öykü Ödülleri / OKUNMAYA DEĞER ÖYKÜ

2016 Hematolojik Onkoloji Derneği ‘Kökten Değişen Hayatlar Öykü Ödülü’ (Hatice’nin Canı)

2012 Hikâye Hırsızı öykü kitabına; Abdullah Baştürk 2012 İşçi Edebiyatı ödülü
2007 Afyon Kocatepe Öykü Ödülü  ('Alev') 
2006 Hollanda Türk Evi, Hikaye ödülü. (Sakine)

2006 KASİAD(Kadının Sosyal Hayatını Araştırma ve inc. Dern.) Öykü ödülü (2068'de Bir Aşk Hikayesi.)
2006 Anafilya Öykü Ödülü (Kırro.) 
2006 Edebiyat Dünyası Öykü Ödülü (Çay Şekeri.) 
2005 CullTurkey Okuma Kulübü Öykü Ödülü (Takıntılı Kadın.) 
2005 SES (Sağlık Emekçileri Sendikası) Öykü ödülü (Parmaklar.) 
2004 SBS Radyosu Avustralya Öykü Ödülü (Parmaklar.) 
1998 Halk Evleri Öykü Ödülü (Döndü kitabına.) 
1996 Toplum Postası Türkçe Hikaye Ödülü (Kale)

1995 İmece Kadın Derneği Kadın Öykü Ödülü (Parmaklar.) 
1987 Güneş Gazetesi Türkiye Öykü ödülü (Leo.) 
1972 Hayvanları Koruma Cemiyeti Türkiye Orta Öğretim Hikâye Ödülü (Aynı.)

 

 Üye olduğu kuruluşlar:

The Foreign Press Association, İngiltere Göçmen Sanatçılar Derneği (EXILED), Türkiye Yazarlar Sendikası, Kadın Yazarlar Derneği, İLESAM, Türkiye Yazarlar Birliği

 

 

Rengin Kadın Korosu’yla Söyleşi: “Kız kardeşliğin gücü ile daha çok güzel işler başaracağız…”

Hiç yorum yok
Karantinanın sona ermesiyle hem yüz yüze çalışma başlatan hem de katılımcı sayısını arttıran Rengin Kadın Korosu, hızla büyüyerek kadın dayanışmasını güçlendiriyor. Koro 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü nedeniyle bir video klip hazırladı. Filiz Kerestecioğlu’nun “Kadınlar Vardır” eserine çekilen klip Türkçe ve Kürtçe seslendirildi. Rengin'in kurulmasına ön ayak olan Sosyalist Kadınlar Birliği'nden Bedriye Avcı ile 25 Kasım günü için yapılan klibe dair konuştuk.

 





Rengin Kadın Korosu yeni dönem çalışmalarına başladı. Bu yıl hangi projeler var ajandanızda?

Yeni döneme başlarken esas olarak aklımızda üç proje vardı. Bunlardan bir tanesi 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü için bir etkinlik yapmak, diğeri de geçen Temmuz’da gerçekleştirdiğimiz konseri geleneksel yaz konserine çevirmek ve geçen dönemde hayata geçirdiğimiz kursları istikrarlı bir şekilde devam ettirmekti. Kadınlara yönelik yaratıcı yazarlık kursu, erbane, gitar ve bağlama kursu bunlar arasında. 

Tabii her şey planladığımız çerçevede kalmıyor. Örneğin bugün yayımladığımız 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü klibini yılın başında plânlamamıştık ama şimdi böyle bir çalışma çıktı ortaya.


Klip çekme fikri nasıl ortaya çıktı? Ne tür hazırlık çalışmaları yaptınız? Çekimler nasıl geçti?

Sosyalist Kadınlar Birliği yaptığı 25 Kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü etkinlikleri çerçevesinde Rengin Kadın Korosu'nun bir şarkı ile katılmasını önerdi. Rengin Kadın Korosu olarak kadın mücadelesi için tarihsel öneme sahip günlerde bizim de sözümüz olmalı anlayışı zaten var. Geçen yıl 8 Mart'ta da yine bir şarkı ile sözümüzü söylemiş ve kadınları alanlara çağırmıştık. SKB'nin önerisini hızlıca değerlendirip adımlar attık.

Profesyonel bir klip çekmek bizim için bir ilkti fakat koromuzdaki yetenekli kadınların hızlıca sorumluluk alması ve başaracağımıza inanmaları bizi motive etti. Klip yönetmenimiz ve proje koordinatörlerimiz  aynı zamanda Rengin'in koristi. Klip yaparken bütün emeğin kadınlara ait olması hedefimizdi. Büyük oranda bunu başardık. En çok zorlandığımız konulardan birisi enstrüman çalan kadınlar bulmaktı. Çözmesi çok zor olsa da başardık. Bu vesile ile kadınlara çağrımız olsun, her alanda kadın rengimizle olmalıyız. Başlattığımız enstrüman kursu ile de amacımız ileride koristinden, müzisyenlerine kadar tamamen kadınlardan oluşan bir ekip kurabilmek.

Projenize destek veren Londralı kadın sanatçılar da oldu, güzel bir dayanışma örneği sergilediniz, Londra’da sesiyle var olan ya da enstrüman çalan yani müzik yapan kadınlara bir çağrınız var mı?

Bu projede bize destekte bulunan Zeyno Durar, Canan Sağar ve Ruken Yılmaz’a gösterdikleri dayanışma örneğinden dolayı bir kez daha teşekkür ediyoruz. Kadın dayanışmasının önemini klip çalışmasında fazlası ile gördük, hissettik. Birbirimizin yanında olarak çoğalmalı her alanda kadın rengini, sesini güçlendirmeliyiz. Yukarıda da bahsettiğim gibi bir kadın orkestrası kurmak gibi bir hedefimiz var. Enstrüman çalan kadınlarla ortak çalışmaya da daha çok ihtiyacımız var.

Klip çalışması sırasında bize kapılarını açan kurumlar olarak Gik-Der ile İAKM ve Cemevi'ni özellikle belirtmek isterim. Yine İbrahim Kırılmaz ve Gökçe Kılınçer bizlere stüdyolarını açarak güzel bir dayanışma örneği sergilediler. Klip çekimi için bize sponsor olan Engin Tat'a da ayrıca teşekkür etmek isterim.


Rengin’in çalışmalarını takip etme fırsatı bulan kadınlara bir mesajınız var mı?

Çok güzel dayanışma ve paylaşımların olduğu özel bir ekibiz. Her bir kadının keşfedilmemiş, bilinmeyen birçok özelliği var. Birçok kadın koroya katılırken çekingen ve korku ile başladı; yapamama, başaramama korkusu. Bugüne kadar o kadar az fırsatlar verilmiş ki kadınlara hep “acabalar” ile ürkek adımlarla yola başlıyorlar. Ama her yapılan yeni işle ve elde edilen başarı ile kadınların motivasyonu müthiş artıyor. Acabalarla yola başlayan kadınlar artık 2-3 işi birlikte yapıyor ve daha fazlasına adaylar. Koro ile beraber saz kursuna başlayan kadınlar erbane kursuna da katılmak istiyor. Yapabildiklerine kendileri de şaşırıyor ve başardıklarını gördükçe daha fazlasını istiyor. Bizler de Rengin Kadın Korosu olarak kadınların gelişimi için bütün olanaklarımızı sunmaya çalışıyoruz. Katılmak isteyen bütün kadınlar çalışmalarımıza katılmaya çağırıyoruz.

Kız kardeşliğin gücü ile daha çok güzel işler başaracağız.










İsveç tarihinin ilk kadın başbakanı görevde sadece 7 saat kaldı

1 yorum

İsveç’in ilk kadın başbakanı Magdalena Andersson’un görev süresi sadece yedi saat sürdü. Hüseyin Mirza Karagöz, İsveç’in yedi saat görevde kalan başbakanının hikâyesini yazdı.




Dün İsveç tarihin en hareketli günlerinden biri yaşandı. Gidişatı öngören birçok uzman daha günün ilk saatlerinden itibaren bu özel gün için “Süper Çarşamba” ifadesini kullandılar.  

NELER YAŞANDI?

Bisikletli Gazete’deki bir önceki yazımda belirttiğim gibi, Başbakan Stefan Löfven istifa ettiği için Sosyal Demokrat İşçi Partisi, 4 Kasım günü 41. Kongresinde beklendiği gibi Magdalena Andersson’u parti başkanlığına seçti. Ertesi hafta da Meclis Başkanı meclisteki en büyük parti başkanı olarak Magdalena Andersson’a hükümeti kurması için görev verdi.

Sosyal Demokrat Partisi ile Yeşiller Partisi koalisyon hükümetinin içinde olmaya devam edeceklerdi. Yani iki parti, diğer partilerden (Liberal Merkez Partisi ve Sol parti) destek almak için birlikte görüşmeler yaptılar.

Liberal Merkez Partisi ile görüşmeler çok kısa süre içinde sonuçlandı ve anlaşma yapıldı. Liberal Merkez Partisi’nin tek talebi, daha esnek sahil (plaj) koruması ve ormandaki özel mülkiyet haklarının güçlendirilmesiydi. Bu talepten başta Yeşiller Partisi hoşnut değildi ama ara formül ile kısa zamanda anlaşma sağlandı.

Sol parti ile hükümet görüşmeleri çok uzun sürdü. Bu yüzden Magdalena Andersson meclis başkanından 16 Kasım günü ekstra zaman istedi. İki haftalık gizli görüşmelerden sonra 22 Kasım günü meclis başkanı, çarşamba günü oylama yapılmak üzere Magdalena Andersson’un başbakanlık adaylığını duyurdu. Sol parti ile de önceki gece anlaşma sağlandığı duyuruldu. Anlaşmadaki taleplerin en önemlisi, İsveç vatandaşlarının birçoğunun emekli maaşlarına zam yapılmasıydı.



MAGDALENA’NIN ŞANSIZLIĞI

Önceden planlandığı gibi dün öğleden sonra bütçe meclisten onaylanacaktı ve başbakanlık oylaması da öğleden önceye konuldu. Çok yoğun görüşmeler olacağından dolayı, gerçekten baş dondurucu bir “Süper Çarşamba” yaşandı.

Liberal Merkez Partisi, Magdalena’nin başbakanlığına evet dedi ve meclis başkanı, cuma günü mecliste oylanmak üzere kendisine bakanlar kurulu kurmak için görev verdi.

Fakat öğleden sonraki bütçe oylamasında Liberal Merkez Partisi, Sosyal Demokrat Partisi’nin Yeşiller Partisi ile hazırladığı ilkbahar bütçesine destek vermedi. Böylece diğer sağ blok partilerin ırkçı partisi ile hazırladıkları bütçe mecliste onaylandı. İşte kıyamet burada koptu, çünkü bu bütçeyi uygulamayacaklarını duyuran Yeşiller Partisi hükûmet kurma çalışmalarından çekildiklerini duyurdu.

İşte bu yüzden de akşamın geç saatlerinde Magdalena meclis bakanından aldığı hükûmeti kurma görevini iade etti. Çünkü hükûmet Sosyal Demokrat Partisi ile Yeşiller Partisi koalisyon hükûmeti olarak kurulacaktı.

Böylece, kâğıt üzerinde Magdalena Andersson 7 saat başbakan olarak kaldı. Basın toplantısında yabancı bir gazetecinin kendisine sorduğu gibi kimin ülkenin başbakanı belli değildi. Aslında hâlâ Stefan Löfven resmi olarak başbakandır. Çünkü Magdalena’nin kuracağı hükûmet ve programı cuma günü güvenoyu alacaktı. Yani fiili olarak hâlâ ülkeyi Stefan Löfven yönetiyor. Eğer öğleden sonra başbakanlık sarayından ayrılıp Örvik’teki evine gitmek üzere yola çıkmışsa yolda geri dönmüş olmalı.

Magdalena Anderson’un şanssızlığı aynı gün içinde bütçe oylamasının da olmasıydı.

PEKİ ŞİMDİ NE OLACAK?

Seçimlere 10 ay kala ne olacak? 10 ay için yeni bir seçim mi olacak?

Her şeyden önce 10 ay için yeni bir seçim yapılması ihtimali çok mümkün gözükmüyor, çünkü hiçbir parti bunu istemiyor ve hepsi 11 Eylül 2022 seçimine hazırlanıyorlar.

Magdalena görevi iade etti ama meclis başkanı bugün tekrar görevi kendisine vermeyi ve Sosyal Demokrat Partisi tek başına azınlık hükûmeti kurmayı planlıyor.

Akşamın geç saatlerinde, Liberal Merkez Partisi (C ), Yeşiller Partisi, Sol parti ve Sol Parti’den ayrılan peşmerge kökenli bağımsız milletvekili Amineh Kakabaveh de Magdalena Andersson’un başbakanlığına yeşil ışık yakacaklarını duyurdular.

İsveç’teki gelişmeleri Bisikletli Gazete’de duyarmaya devam edeceğiz….

 

 

 

Rengin Kadın Korusu’ndan “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Dayanışma Günü”ne özel klip

Hiç yorum yok

 Rengin Kadın Korosu, 25 Kasım “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü” için bir araya gelerek Filiz Kerestecioğlu’nun “Kadınlar Vardır” şarkısını Türkçe ve Kürtçe seslendirdi.

 


Rengin Kadın Korosu; Londra Sosyalist Kadınlar Birliği'nin Kasım 2020 de pandemi koşullarında evde kalan kadınlara bir nefes vermek için başlattığı bir çalışmanın ürünüdür. Bir yılda 70'e yakın kadınla koro çalışmaları yapılmıştır. Her alandan göçmen kadınların yer aldığı Rengin Kadın Korosu geçtiğimiz Temmuz ayında ilk konserini verdi. Rengin Kadın Korosu'nda kadınlar koro faaliyetleri dışında enstrüman çalmayı öğrendiği, cins bilincini geliştirdiği, mesleki yeteneklerini sergileyebildiği bir mecra niteliğini taşıyor.


👉Rengin Kadın Korosu ile yapılan röportajı okumak için tıklayın!






“Yazı yazmak tuğla örmeye benzer”

Hiç yorum yok

Kâzım Altan’ın birbirine bağlı üç uzun öyküden oluşan “Pantelis” adlı kitabı Türkçe ve İngilizce olarak yayımlandı. Kıbrıs göçmeni olan eğitimci Kâzım Altan’la kitabı “Pantelis” hakkında konuştuk. 

Tuncay Bilecen

Kâzım Bey, sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Kıbrıs’ın Baf köylerinden biri olan Ayia Varvara’da (Engindere’de) doğdum. İlkokul ve lise eğitimim Baf kasabasında geçti. O yıllarda Baf Kazası, Kıbrıs’ın mahrumiyet bölgesiydi, şimdilerde ise Güney Kıbrıs’ın önemli turistik merkezlerinden biridir. Baf’ta Kurtuluş Lisesi daha yeni kurulmuştu.  Annem hep avukat olmamı isterdi. Babam ise bu konuda pek renk vermiyordu. Buna rağmen daha iyi bir eğitim alabilmemiz için bizi kasabadaki ilkokula kaydetmekte ısrarlıydı. Şimdi geriye baktığımda köyümüzün ilkokulundan mezun olanların çoğunun yüksek eğitim aldığını görüyorum.  

KIBRIS YILLARI

Babamın,  kasabada evi ve o evin etrafında da birkaç arsası vardı. Babamın ben ilkokula başlamadan önce ailesini bir araya toplama hayali başlamıştı bile. Büyük kız kardeşime daha evlenmeden bir ev yaptı. Arkası da geldi. Bu kabile kültürü çerçevesinde ben de diğer kardeşlerim gibi, köyden kasabaya göç etmiş onun acısını yaşamıştım.

Taşımacılığın ilkel olduğu bir zamanda annemin köyle kasaba arasında mekik dokuduğu o zor günlerin, benliğimde derin bir iz bıraktığını düşünüyorum.  

Edebiyatı ilk kez lise yıllarımda sevdim diyemem; çünkü ben kulaktan kulağa geçen ve tarlada, bağda, bahçede, insanımın kendine has bir tarzla anlattığı masallara, gerçek hayat hikâyelerine, atışmalı söyleşilere ve halk müziğimize çocukluğumdan beri âşıktım.  

TİYATROYA OLAN İLGİSİ

Okulun kütüphanesi yoktu. Evimizde de kitap kültürü yok denecek kadar azdı. O yıllarda, çevremde “roman okumak, sinemada film izlemek, edebi bozar” inancı hakimdi. Böyle düşünmeyenler ise benimle kitaplarını paylaştılar. Bu yüzden onlara müteşekkirim.

Bizim dönemimizde okul müsamerelerine sadece beş ve altıncı sınıflar katılabilirdi. Tiyatroya ilgi duyduğumu fark eden edebiyat hocamız o ekibe, erkenden beni de kattı. Öykü yazma hevesim o yıllarda başladı. Bu hevese, ikinci kez göç etmemin sonucunda perde düşse de edebiyat hep içimde bir yerdeydi.

Londra’ya göç edince; geçim derdi, İngilizceye hakim olma çabası, üniversite yılları, eğitim alanında kariyerim, ailevi sorumluluklarım derken okuma ve yazma hevesim devam etti. İki lisana da eşit hakimiyetim olduğu halde, üç öykü içeren Pantelis’i, İngilizce yazdım, sonra da Türkçeye çevirdim.

Birbiriyle bağlantılı üç öyküden oluşan ve Pantelis adını taşıyan öykü kitabınız yakın zamanda yayınlandı. Bu öykülerin ortaya çıkma sürecinden biraz söz eder misiniz?

Daha önce de belirttiğim gibi kitap yazmak her zaman içimde vardı. Bunu yaşam mücadelesinden dolayı erteledim. Göç etmek kendi dilimden, kültürümden kopup başka bir kültüre uyum sağlamak ve onu kendi kültürümle harmanlamak kolay olmasa da bunu yapmak mecburiyetindeydim.

Yazı bir sanattır. Fakat öykülere doğru bilgi katmak için yazarın araştırmacı olması da elzemdir. Bir iki deneyimden sonra Haringey’de buluşan bir yazar gurubuna katıldım. Üyeler çoğunlukla gençti. Sıram gelince onlara Panteli’nin ilk paragrafını okudum. Amacım onlardan, olumlu veya olumsuz, bir tepki almaktı. “Devam et” dediklerinde “dilini sevdik” mesajını aldığıma karar kıldım. Bir de yazılarımın diğerlerinden farklı olduğunu anladım.

Kitaptaki üç öyküde, anlatıdan uzaklaşmaya, olay ve duyguları mümkün olduğunca göstermeye çalıştım. Yazma serüvenimde kitap okuma tarzım değişti. Artık yalnız kurguya kapılıp gitmiyor, yazı tekniğini inceliyordum. Demek ki yazı yazmak biraz da Panteli’nin tuğla örmesine benzer diye düşündüm çoğu zaman.

Öykü çok uzamıştı. Onu iki veya üç öyküye bağlantılı olarak bölmeye karar verdim.




Kitabınızın başında Panteli’nin Kıbrıs’tan Londra’ya uzanan öyküsüne şahit oluyoruz. Siz de Kıbrıslı bir yazarsanız. Panteli gerçek bir karakter mi? Biraz Panteli karakterinden söz edebilir misiniz?

Panteli bir Kıbrıslı Rum kadınla sevgilisi Kıbrıslı Türkün oğludur.  Ama bu karakter bir Kıbrıslı Türk kadınla bir Rum gencinin oğlu da olabilirdi.  Bence, duygular sınır tanımaz. Eminim, hepimiz, farklılıkları göz ardı ederek birlikteliğe karar veren çok insan tanıyoruz. Öyküde bu iki insan sadece bir aşk yaşadı.          

Az önce de belirttiğim gibi, Panteli’de konular ve karakterler hayat tecrübemin hayal gücümle harmanlanması sonucunda ortaya çıktı. Bu öykü aynı zamanda, farklı coğrafyalarda doğmuş, şu veya bu sebepten dolayı ülkelerinden göç etmek mecburiyetinde kalmış insanların da öyküsüdür. İç savaş, belki toplumdan dışlanma veya ekonomik sıkıntılar göçün başlıca sebebidir. Kaderi kırmak için çalışmak didinmek de bu insanların ortak mücadelesidir. O mücadeleyi Panteli’yle birlikte yaşıyoruz. Onun, kalabalık Londra şehirdeki yalnızlığına rağmen, dürüst ve düzenli çalışmaları, sebatı, tutumlu olması, köyüne, insanına olan bağımlılığı, azınlık toplum fertlerinin çabalarını ve duygularını yansıtır.

 

Öykülerinizde hangi konuları işlediniz?

Yazılarımda konuşulması gereken “tehlikeli” konular var. Hayat maalesef bir gül bahçesi değil; ama sanırım, ben konuların en zorunu seçtim. Sinirsel sağlık bu zor konulardan biridir.

Üç öyküde, belki de ilk iki yavrusunu kaybeden annenin öfkesi, çocuksuz yaşama mahkum olan anne adayının feryadına karışır. Babasını hiç bilmeyen Pantelis’nin sessiz isyanı da aynı koro içindedir. Anlayamadıkları sebeplerden dolayı “gerçek” neyse, onu görmekte güçlük çeken, topluma bir türlü ayak uyduramayan sinir hastalarının halleri yine o harmanlanmış hayat tecrübemden çıkmıştır. Bu sınıfımda bir öğrencimin ruhsal değişiminin farkındalığı olabilir. Sokakta kendi kendine konuşan bir hastanın beynimde bıraktığı iz de olabilir. Sinir hastalarını her zaman tehlikeli ya da komik gören toplum bireylerinin tepkileri de bir şekilde kendini bu satırların içinde gösterir.

Kurgu tecrübe, araştırma ve hayal gücünün yarattığı sinerjinin ürünüdür. Yazmak ise öğrenilmesi gereken bir tekniktir.

Yazar bu üçlüyü bağdaştırmak için didinip durur. Bazen başarılı olur, editörün alkışını duyar, bazen de kurguya perde düşer, o ilham denilen şey neyse, onu oturup bekler ya da beklerken başka şeyler yapar. Perde düşünce ben de öyle yaptım.         



Kitabınızın başında Pantelis’nin Kıbrıs’tan Londra’ya uzanan öyküsüne şahit oluyoruz. Siz de Kıbrıslı bir yazarsanız. Pantelis gerçek bir karakter mi? Biraz Pantelis karakterinden söz edebilir misiniz?

Pantelis bir Kıbrıslı Rum kadınla sevgilisi Kıbrıslı Türkün oğludur.  Ama bu karakter bir Kıbrıslı Türk kadınla Rum gencinin oğlu da olabilirdi.  Bence, duygular sınır tanımaz. Eminim, farklılıkları göz ardı ederek birlikteliğe karar veren çok insan tanıyoruz. Öyküde bu iki insan sadece bir aşk yaşadı.           

Az önce de belirttiğim gibi, Pantelis’de konular ve karakterler hayat tecrübemin hayal gücümle harmanlanması sonucunda ortaya çıktı. Bu öykü aynı zamanda, farklı coğrafyalarda doğmuş, şu veya bu sebepten dolayı ülkelerinden göç etmek mecburiyetinde kalmış insanların da öyküsüdür. İç-savaş, belki toplumdan dışlanma veya ekonomik sıkıntılar göçün başlıca sebebidir. Kaderi kırmak için çalışmak didinmek de bu insanların ortak mücadelesidir. O mücadeleyi Pantelis’le birlikte yaşıyoruz. Onun, kalabalık Londra şehirdeki yalnızlığına rağmen, dürüst ve düzenli çalışmaları, sebatı, tutumlu olması, köyüne, insanına olan bağımlılığı, bence, etkileyicidir.     

 

Kitabınızda üç öykünün ortak noktalarından biri, Sinir ve Ruh Sağlığıdır. “Ruh Sağlığı” konusunun öykülerinizin odağında yer alması konusunda ne söylersiniz?

Birçok ülkede olduğu gibi, Kıbrıs’ta da ruh hastalıkları gizli tutulmaya çalışılır.  Halbuki dünya nüfusunun altıda birinin hayatları boyunca en az bir kez bu tür hastalıklara maruz kaldığı kanıtlanmıştır. Bunların arasında lise ve üniversite yıllarımda hastalanan arkadaşlarım, öğrencilerim, savaş mağdurları, şiddet sonucu kendilerini kaybeden anneler ve çocuklar da var.

Üç öyküde, sinir hatalıklarını bağlayıcı konu olarak işlemek zor fakat benim açımdan, ilginçti. Bu konu şık hayatları sergilemiyor. Ama o hayatı kitaptaki kahramanlarla biraz olsun yaşamak, hepimize iyi gelir sanırım. 

Kitabın geliri Kuzey Kıbrıs’ta, varsa eğer, sınır ve ruh hastaları ve ailelerine destek olmaya çalışan bir gönüllü kuruluşa adanmıştır. Arayışım devam ediyor.

 💬 Pantelis Türkçe ve İngilizce iki ayrı kitap olarak Press Dionysus tarafından yayımlandı...


👉  Pantelis'i Türkiye'de Kitap Yurdu'ndan temin etmek için tıklayın...


👉Pantelis'i UK içinde ücretsiz kargoyla edinmek için tıklayın


👉Pantelis'i  Fieldseat Cafe’den (665 High Rd, Tottenham, London N17 8AD) temin edebilirsiniz.




* Bu röportajın bir kısmı 17 Kasım 2020 tarihli Olay Gazetesi'nde yayınlanmıştır. 




 

Gitmek niye bize düşüyor?

Hiç yorum yok

 

Bu tütün rengi, bu zeytin yeşili topraklar, ağıtlar yaktırıyor koynunda. Üç yanımız deniz, üç yanımız alabildiğine mavi iken bırakıp gitmek niye bize düşüyor? “Köprü” denmiş bu ülkeye, ondan mı? Gitmeye mi yazgılıyız; enerjimiz fazla, yola düşmesek rahat mı etmiyoruz?

Efnan Dervişoğlu



         “Dönmek, mümkün mü artık dönmek / Onca yollardan sonra / Yeniden yollara düşmek

         Neresi sıla bize, neresi gurbet / Yollar bize memleket

         Al bizi koynuna ipek yolları / Üstümüzden geçiyor gökkuşağı / Sevdalı bulutlar uçan halılar / Uzak değil dünyanın kapıları”

Sevmediğim bir şarkısı yoktur, “Yeni Türkü”nün. Yukarıdaki alıntı da bir “Yeni Türkü” şarkısından. Sözler, Murathan Mungan’ın. Okuru bilir; onun şiiri, uzaklara meyillidir, içimizdeki uzaklara da; bavulunu, içinde gezdirene; “hadi”sini arayana, kışkırtıcı da gelebilir. “Şarkı seni dışarı uğurladıysa eğer” diyen de Mungan’dır, bir şiirinde (Hey Joe). Şair, “eğer”in devamını getirir, okur da boş durmaya niyetli değildir.  

“GURBET O KADAR ACI Kİ”

Yıllar önceydi… Hatırlıyorum. Radyonun, en iyi öğretmenim olduğuna inandığım yaşlardaydım; sanırım 13 – 14. Radyonun 1. kanalında - elbette TRT - “Şiirli Dakikalar” diye bir program vardı; beyaz eşya üreticisi bir firmanın adıyla anılır ve reklam kuşağı içinde yayınlanırdı; haftada bir, okunan şiirin şairini bilen beş dinleyiciye kitap armağan edilirdi. Bir gün ben de kaleme kâğıda sarılmış, şairi doğru bildiğime emin, verilen adrese mektup göndermiştim. O yaşlardaki bir çocuğun; adını, kazananlar arasında duyması ne güzel! Bugünmüş gibi hatırlarım. Kitabımı çok beklemedim. Onu büyükçe bir zarfta gönderdiler. Ülkü Tamer’in hazırlamış olduğu “Varlık Şiirleri Antolojisi”, alçakgönüllü kütüphanemin en yıpranmış kitaplarından biri şimdi. Hangi şairi mi bildim? Biraz daha büyüyünce, en çok şu iki dizesini seveceğim Kemâlettin Kâmi Kamu’yu, diyeceğim: “Varsın yine bir yudum su veren olmasın / Başucumda biri bana ‘su yok’ desin de!”

Geçenlerde bir akşam, bu iki dizeyi, susuzluktan da yalnızlıktan da iyi anlayan birine söyleyiverdim yine; İzmit’in hem en tenha hem de en kalabalık saatinde. Çocuk aynı çocuktu ya dinleyicisi olmasaydı, hangi köşeye çekilirdi, bilmem.

         “Gurbet o kadar acı

         Ki, ne varsa içimde,

         Hepsi bana yabancı,

         Hepsi başka biçimde.” (Kemâlettin Kâmi Kamu, “Gurbet”)

İyi bir radyo dinleyicisi olan çocuk, bunu bir şarkının güftesi olarak bellemiş, bu nedenle de tereddütsüz doğru cevabı vermişti. Yıllar sonra Kemâlettin Kamu’nun bir başka şiirini; “Bingöl Çobanları”nı, Ankara’daki Toplum Kitabevi’nde Metin Altıok’tan dinleyecek, onu da bir yangında yitirecekti. Hangi yangında mı? “Kocaman bir yalnızlıktır İzmit” diyen Behçet Aysan’ı da yitirdiğimiz o otel yangınında.

         “Dizilmiş gecenin uğuldayan derinliğine,

         İmamesidir dağlar bir gurbet tesbihinin.

         Kendini gizlice silen bir yolun dönemecinde,

         Başparmağımı üzerinden acıyla geçirdiğim.

         Arasında ıssız ve karanlık köylerin

         Gözüm kapalı adım gibi bildiğim.

         İmamesidir dağlar bir gurbet tesbihinin,

         Elimden kimbilir kaç kez geçirdiğim.” (Metin Altıok, “Tesbih”)


                                           Yönetmenliğini Tunç Okan'ın yaptığı Otobüs filminden. (1975)

RUH GURBETİ

Ummadığımız durumlarla, ummadığımız duygularla karşılaşırız bazen. Beklediğimiz gelmez; beklentilerimiz gerçekleşmez; gerçekleşenler de içimize sinmez. Biraz hassas, biraz kırılgan; güçlü yanını bilse de düş kırıklığına alışık yüreğimiz, kendini her dem gurbette hissedebilir; yalnız kalmaya da alışmıştır çünkü. Kimileri, bunu “ruh gurbeti” olarak adlandırabilir; kimileriyse içinde hep şu dizeleri gezdirir:

         “Biz her zaman gurbetteyiz

         Hiçbir şey istediğimiz gibi değilse

         Özlemler büyüyorsa içimizde

         Ağır bir yük taşır gibi

         Terlidir düşlerimiz.” (Talip Apaydın, “Bir Gurbette Yaşar Gibi…”)

İlkokul sıralarında; ülkemizin, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan bir köprü olduğunu öğrenmiştik. Yeryüzündeki altı kıtayı ezbere sayıyorduk; haritaların mavi bölgelerinde parmağımı dolaştırıyor; okyanusa bakan pencereler hayal ediyordum. Ben “hayalci” olandım; annemin dikiş makinesine yerleştirdiği kâğıda Türkiye haritası çizen, benden üç buçuk yaş küçük olan kardeşimdi. O övgüler alırken ben kim bilir hangi “boş işler”le uğraşıyordum. Kardeşimin delikli haritasına diyecek yoktu. Nâzım Hikmet’in deyişiyle; “Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” memleketimiz, haritalarda da ayrıcalıklı bir güzelliğe sahipti.

BIRAKIP GİTMEK NİYE BİZE DÜŞÜYOR?

 Yıllar boyunca taşırsınız bazı düşüncelerinizi. Sizi, gelişmişliğinizi ölçmek için belki de gelir, aklınıza takılır bu düşünceler. Hücrelerinizi yoklar; vücut ısınızı, tansiyonunuzu merak ederler. Televizyondaki bir haber programı, bildik sorularla meşgul etti beni yine. Öğrendim ki Japonya’nın Nagoya kentinde 4000 civarında Fatsalı yaşıyormuş. Affınıza sığınıyorum: “Ulan Fatsa nere, Nagoya nere?” Ama bu güzel memleket işte, gönderiyor çocuklarını gurbete. Bu tütün rengi, bu zeytin yeşili topraklar, ağıtlar yaktırıyor koynunda. Üç yanımız deniz, üç yanımız alabildiğine mavi iken bırakıp gitmek niye bize düşüyor? “Köprü” denmiş bu ülkeye, ondan mı? Gitmeye mi yazgılıyız; enerjimiz fazla, yola düşmesek rahat mı etmiyoruz? Hadi, Almanya’yı “acı vatan” bilmişiz de New York’ta “Türk Günü”ne, neden gerek duymuşuz? Sosyal bilimciler araştırıp dursunlar; biz “gitme” eylemini sürdürüyoruz. Köprüyüz ya gidiş gelişlerle “köprü”lüğümüzü kutluyoruz.

         “biz bir talanla başladık kendimize

         bundan böyle acının

                            ekmek ve tuz

         konaklarından geçer yolumuz

         ölüm çarktır, sevda direk

         uçsuz bir gurbete bağdaş kurduğumuzda

         ve mahsus selâm diye söylenerek

         bir ağıda dürülür mektubumuz

         acı biziz, biziz yine

         bozguna bağlıyız, yola mahkûmuz” (Hilmi Yavuz, “doğunun gurbetçileri”)

Kendi ülkemizde de yolcusuyuz gurbetlerin. Doğduğu yerde büyümeyen, iş bulup çoluk çocuğa karışmayan milyonlarca insanımız var. Ekmeğini kazanmak için yola düşmüş çoğumuz. Okumak için, kendi işini kurmak için; hatta türkücü olmak için. “Muhsin Bey” filmini hatırlayınız. Uğur Yücel’in yanında; Şener Şen’in, o her eve lazım “ağabey” yüzünü… Haydarpaşa’da hatırladığımız siyah beyaz film karelerini…

         Ne diyordu, Haydar Ergülen, “Budala” adlı şiirinde:

         “ ‘Kuzu’ymuşuz daha ‘Gurbet Kuşları’na ağladığımızda!”

 Ben sahiden kuzuydum; Adile Naşit’in kuzucuğu. Evin yetişkinleri değil de iki küçüğü izlemişti bir akşam, “Gurbet Kuşları”nı. Bunala bunala; ama istekli bir inatla… İki küçükten biri Ankara’ya, diğeri İstanbul’a attı kendini. Doğdukları kent kadar sevseler de bu kentleri; bırakıp başkasını seçtiler, iki yıl arayla. Yeni sevgiler, yeni öfkeler edinmek için İzmit’e geldiler; emeklerini eksik etmediler.

         “O gurbet senin bu gurbet benim

         Bir garip baş gezdirdiğin

         İşlerin gün günden beter

         Bu ne hal be kardaşlık

         Mehmetliğin üstünden akar

         Ezilir durur için

         İkilere bükülürsün” (Mehmet Başaran, “Durum”)



“NERESİ SILA BİZE NERESİ GURBET”

 “Giden” için “gurbet”te olmak; değişik alışkanlıklar, yeni uğraşlar gerektirdiğinden; farklı telaşlarda yaşam sürebilir; zaman, o bildik anlamını yitirebilir. “Kalan” ya da “kalanlar” için, işin rengi değişebilir. Sabahın köründe “Simit yiyip çay içiyoruz, peynir getirir misin?” diye telefon açan dostunuza, “dolmuştayım” dersiniz. Ha, dolmuşta olmasaydınız, götüreceksiniz, şöyle “tam yağlı”sından. “Niye aramadın kaç gündür?” diye sorana, bahaneleriniz hazırdır. Tam da yemek saatinde, incir reçeli yaptığını söyler anneniz. Bükülecek, ikiye bölüneceksiniz belki de, Mehmet’ ten beter olacaksınız; değişik alışkanlıklar, yeni uğraşlarda bir liman bulduysanız eğer, ne şanslısınız!

         “yıllardır görmediğim ak saçlı anam

         özlem türkülerini ezberler olmuş

         bilirim çamaşırdan delinmiş parmakları

         saçlarımı okşar her gece uykumda

         ‘gurbet gurbet’ diye dizlerini dövme

         onu çoktandır kardeş bildim ben

         mektuplarımda adı torbamda ekmeği var” (Ömer Faruk Toprak, “Memleketim”)

Bir gün; evet, bir gün şarkılar üstüne bir yazı yazmak isterim. “Ah, bu şarkıların gözü kör olsun!” dedirtmeden kimseye. Binlerce kez mırıldandığım bir şarkıyla başlamıştım bu yazıya da. Nice yolların kesiştiği, nice yolcunun konakladığı ülkemizin, “yol” meraklısı bir çocuğu olarak.

 Eylülün ilk günleriydi. Balıkçılarda bereket, havada yağmur tadı vardı hani. İzmit’teyim, karnımızı doyurmaya gidiyoruz üç kişi. Yağmurun hızına yetişemiyoruz; çünkü ben durmuşum, kaldırımın yanındaki denizatına bakıyorum. Utanmasam ağlayacağım. Denizden on kilometre içerdeyiz. Denizatı, balık tezgâhının önünde, kaldırımın yanında. Ah, be güzelim!

Ressam Baphiste, 1997’de bir denizatı resmi yapar; tek başına, mağrur bir denizatı. Altına da şöyle yazar: “Hangi handa kalır denizatı?” Bizimki, hanını yitirmiş, bir garip yolcudur ya beni hâlâ ağlatır. Sesime güvenmediğimden içimden söylerim:

         “Neresi sıla bize, neresi gurbet / Yollar bize memleket”

         Antalya’ya gideniniz, Hamburg’dan döneniniz…

         Yolunuz açık olsun!..

 



 https://www.youtube.com/c/BisikletliGazete

https://twitter.com/BisikletliGaze1

 

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan