latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Bu yaz Londra meyhane “kokacak”!

Hiç yorum yok

Tan Morgül ve Memet Ali Alabora’nın kurucusu olduğu İstanbulluluk projesi  İstanbul Elsewhere, Londra’nın çeşitli yerlerinde konsept meyhaneler kurmaya devam ediyor. Meyhane Summer kapsamında Ağustos-Eylül boyunca 5 meyhane gerçekleştirilecek.

 


 

Son yıllarda yaşanan göçlerin ardından Londra’da yaşayan Türkiyeli göçmenlerin sosyo-kültürel hayatı her geçen gün daha da zenginleşiyor. Tiyatrodan konsere, sergiden film gösterimlerine kadar Londra’nın birçok yerinde yepyeni etkinlikler düzenleniyor. Bu etkinliklerden biri de meyhane tutkunlarını bir araya getiren “online” ve “yüz yüze meyhane” konsepti…

Tan Morgül ve Memet Ali Alabora'nın kurucusu olduğu "İstanbul Elsewhere" Londra’da İstanbul meyhane kültürünü yaşatmaya çalışıyor.İstanbul Elsewhere, gerçekleştirdiği meyhane buluşmalarıyla artık Londra’nın her yerindeki misafirlerini ağırlıyor. “Meyhane müdavimleri için yaz ikramı” parolasıyla gerçekleştirilecek buluşmalarda konuklar açık ve kapalı ortamlarda “İstanbul meyhanesi” özlemlerini giderecekler.

İstanbul Elsewhere, Meyhane North” adıyla her zamanki pop-up meyhane yeri olan Haggerston’da, Meyhane South” ile ise yeni göçmenlerin yaşamak için sıkça tercih ettiği Richmond'da meyhane tutkunlarını bir araya getiriyor. Meyhane in the Park” buluşmalarında ise Regents Park'ta açık alanda, “Meyhane on Thames” ile Thames Nehri üzerinde bir teknede ve Mini Fest” ile Boğaz'ın lezzetini Londra'nın merkezine taşımayı müdavimlerine vaat ediyor.

Meyhane Summer nedir?

Meyhane Summer, Londra’nın çeşitli yerlerinde konsept pop-up meyhaneler kuran, ücretli ve ücretsiz etkinlikleri olan bir İstanbul Elsewhere projesidir. Mehmet Ali Işık’ın “İstanbul Meyhaneleri: Vuslatın Başka Alem Belgeseli’nde söylediği gibi, "Her nerede mey içiliyorsa orası meyhanedir" diyerek İstanbul meyhanelerini Londra’ya taşıyan bir girişimdir.

Peki nasıl?

Londra’daki etkinlikler için İstanbul Elsewhere web sitesinde yer alan Meyhane Summer sayfasından biletleri satışa çıkarıyor, online etkinlikler için gather-in’de ücretsiz yer ayrılabiliyor. Ancak yerler kısıtlı, sıkı takip ve acele şart.

İstanbul Elsewhere nedir?

“İstanbul Elsewhere nedir?” sorusuna kurucularının verdiği cevap şöyle: “İstanbulluluğu, İstanbulluluk kimliğini merak etme, anlama çalışma, bulduğunu da paylaşma projesidir; ama ‘dışarıdan’ bakarak… İstanbul’u değil İstanbulluluğu anlatıyoruz. Yedi göbek geriye giden değil kendine İstanbullu diyen herkesi dahil ediyor, nerede yaşanırsa yaşansın bitmek bilmeyen bir muhabbetten dem vuruyoruz.”

 

Meyhaneler

Meyhane in the Park- 21 Ağustos Pazar

Meyhane Elsewhere-25 Ağustos Perşembe TSI 21:00, UK 19:00 (online)

Meyhane South- 4 Eylül Pazar

Meyhane Elsewhere- 8 Eylül Perşembe TSI 21:00, UK 19:00 (online)

Meyhane on Thames- 18 Eylül Pazar

Mini Fest- yakında

Vakt-i Kainat-1 Ekim Cumartesi TSI 17:00 UK 15:00 (online)

 

Online etkinliklere yer ayırmak için: https://gatherin.life/events

Onsite etkinliklere yer ayırmak için: https://www.istanbulelsewhere.com/meyhane-summer

 

 

 

Gitmek niye bize düşüyor?

Hiç yorum yok

 

Bu tütün rengi, bu zeytin yeşili topraklar, ağıtlar yaktırıyor koynunda. Üç yanımız deniz, üç yanımız alabildiğine mavi iken bırakıp gitmek niye bize düşüyor? “Köprü” denmiş bu ülkeye, ondan mı? Gitmeye mi yazgılıyız; enerjimiz fazla, yola düşmesek rahat mı etmiyoruz?

Efnan Dervişoğlu



         “Dönmek, mümkün mü artık dönmek / Onca yollardan sonra / Yeniden yollara düşmek

         Neresi sıla bize, neresi gurbet / Yollar bize memleket

         Al bizi koynuna ipek yolları / Üstümüzden geçiyor gökkuşağı / Sevdalı bulutlar uçan halılar / Uzak değil dünyanın kapıları”

Sevmediğim bir şarkısı yoktur, “Yeni Türkü”nün. Yukarıdaki alıntı da bir “Yeni Türkü” şarkısından. Sözler, Murathan Mungan’ın. Okuru bilir; onun şiiri, uzaklara meyillidir, içimizdeki uzaklara da; bavulunu, içinde gezdirene; “hadi”sini arayana, kışkırtıcı da gelebilir. “Şarkı seni dışarı uğurladıysa eğer” diyen de Mungan’dır, bir şiirinde (Hey Joe). Şair, “eğer”in devamını getirir, okur da boş durmaya niyetli değildir.  

“GURBET O KADAR ACI Kİ”

Yıllar önceydi… Hatırlıyorum. Radyonun, en iyi öğretmenim olduğuna inandığım yaşlardaydım; sanırım 13 – 14. Radyonun 1. kanalında - elbette TRT - “Şiirli Dakikalar” diye bir program vardı; beyaz eşya üreticisi bir firmanın adıyla anılır ve reklam kuşağı içinde yayınlanırdı; haftada bir, okunan şiirin şairini bilen beş dinleyiciye kitap armağan edilirdi. Bir gün ben de kaleme kâğıda sarılmış, şairi doğru bildiğime emin, verilen adrese mektup göndermiştim. O yaşlardaki bir çocuğun; adını, kazananlar arasında duyması ne güzel! Bugünmüş gibi hatırlarım. Kitabımı çok beklemedim. Onu büyükçe bir zarfta gönderdiler. Ülkü Tamer’in hazırlamış olduğu “Varlık Şiirleri Antolojisi”, alçakgönüllü kütüphanemin en yıpranmış kitaplarından biri şimdi. Hangi şairi mi bildim? Biraz daha büyüyünce, en çok şu iki dizesini seveceğim Kemâlettin Kâmi Kamu’yu, diyeceğim: “Varsın yine bir yudum su veren olmasın / Başucumda biri bana ‘su yok’ desin de!”

Geçenlerde bir akşam, bu iki dizeyi, susuzluktan da yalnızlıktan da iyi anlayan birine söyleyiverdim yine; İzmit’in hem en tenha hem de en kalabalık saatinde. Çocuk aynı çocuktu ya dinleyicisi olmasaydı, hangi köşeye çekilirdi, bilmem.

         “Gurbet o kadar acı

         Ki, ne varsa içimde,

         Hepsi bana yabancı,

         Hepsi başka biçimde.” (Kemâlettin Kâmi Kamu, “Gurbet”)

İyi bir radyo dinleyicisi olan çocuk, bunu bir şarkının güftesi olarak bellemiş, bu nedenle de tereddütsüz doğru cevabı vermişti. Yıllar sonra Kemâlettin Kamu’nun bir başka şiirini; “Bingöl Çobanları”nı, Ankara’daki Toplum Kitabevi’nde Metin Altıok’tan dinleyecek, onu da bir yangında yitirecekti. Hangi yangında mı? “Kocaman bir yalnızlıktır İzmit” diyen Behçet Aysan’ı da yitirdiğimiz o otel yangınında.

         “Dizilmiş gecenin uğuldayan derinliğine,

         İmamesidir dağlar bir gurbet tesbihinin.

         Kendini gizlice silen bir yolun dönemecinde,

         Başparmağımı üzerinden acıyla geçirdiğim.

         Arasında ıssız ve karanlık köylerin

         Gözüm kapalı adım gibi bildiğim.

         İmamesidir dağlar bir gurbet tesbihinin,

         Elimden kimbilir kaç kez geçirdiğim.” (Metin Altıok, “Tesbih”)


                                           Yönetmenliğini Tunç Okan'ın yaptığı Otobüs filminden. (1975)

RUH GURBETİ

Ummadığımız durumlarla, ummadığımız duygularla karşılaşırız bazen. Beklediğimiz gelmez; beklentilerimiz gerçekleşmez; gerçekleşenler de içimize sinmez. Biraz hassas, biraz kırılgan; güçlü yanını bilse de düş kırıklığına alışık yüreğimiz, kendini her dem gurbette hissedebilir; yalnız kalmaya da alışmıştır çünkü. Kimileri, bunu “ruh gurbeti” olarak adlandırabilir; kimileriyse içinde hep şu dizeleri gezdirir:

         “Biz her zaman gurbetteyiz

         Hiçbir şey istediğimiz gibi değilse

         Özlemler büyüyorsa içimizde

         Ağır bir yük taşır gibi

         Terlidir düşlerimiz.” (Talip Apaydın, “Bir Gurbette Yaşar Gibi…”)

İlkokul sıralarında; ülkemizin, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan bir köprü olduğunu öğrenmiştik. Yeryüzündeki altı kıtayı ezbere sayıyorduk; haritaların mavi bölgelerinde parmağımı dolaştırıyor; okyanusa bakan pencereler hayal ediyordum. Ben “hayalci” olandım; annemin dikiş makinesine yerleştirdiği kâğıda Türkiye haritası çizen, benden üç buçuk yaş küçük olan kardeşimdi. O övgüler alırken ben kim bilir hangi “boş işler”le uğraşıyordum. Kardeşimin delikli haritasına diyecek yoktu. Nâzım Hikmet’in deyişiyle; “Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” memleketimiz, haritalarda da ayrıcalıklı bir güzelliğe sahipti.

BIRAKIP GİTMEK NİYE BİZE DÜŞÜYOR?

 Yıllar boyunca taşırsınız bazı düşüncelerinizi. Sizi, gelişmişliğinizi ölçmek için belki de gelir, aklınıza takılır bu düşünceler. Hücrelerinizi yoklar; vücut ısınızı, tansiyonunuzu merak ederler. Televizyondaki bir haber programı, bildik sorularla meşgul etti beni yine. Öğrendim ki Japonya’nın Nagoya kentinde 4000 civarında Fatsalı yaşıyormuş. Affınıza sığınıyorum: “Ulan Fatsa nere, Nagoya nere?” Ama bu güzel memleket işte, gönderiyor çocuklarını gurbete. Bu tütün rengi, bu zeytin yeşili topraklar, ağıtlar yaktırıyor koynunda. Üç yanımız deniz, üç yanımız alabildiğine mavi iken bırakıp gitmek niye bize düşüyor? “Köprü” denmiş bu ülkeye, ondan mı? Gitmeye mi yazgılıyız; enerjimiz fazla, yola düşmesek rahat mı etmiyoruz? Hadi, Almanya’yı “acı vatan” bilmişiz de New York’ta “Türk Günü”ne, neden gerek duymuşuz? Sosyal bilimciler araştırıp dursunlar; biz “gitme” eylemini sürdürüyoruz. Köprüyüz ya gidiş gelişlerle “köprü”lüğümüzü kutluyoruz.

         “biz bir talanla başladık kendimize

         bundan böyle acının

                            ekmek ve tuz

         konaklarından geçer yolumuz

         ölüm çarktır, sevda direk

         uçsuz bir gurbete bağdaş kurduğumuzda

         ve mahsus selâm diye söylenerek

         bir ağıda dürülür mektubumuz

         acı biziz, biziz yine

         bozguna bağlıyız, yola mahkûmuz” (Hilmi Yavuz, “doğunun gurbetçileri”)

Kendi ülkemizde de yolcusuyuz gurbetlerin. Doğduğu yerde büyümeyen, iş bulup çoluk çocuğa karışmayan milyonlarca insanımız var. Ekmeğini kazanmak için yola düşmüş çoğumuz. Okumak için, kendi işini kurmak için; hatta türkücü olmak için. “Muhsin Bey” filmini hatırlayınız. Uğur Yücel’in yanında; Şener Şen’in, o her eve lazım “ağabey” yüzünü… Haydarpaşa’da hatırladığımız siyah beyaz film karelerini…

         Ne diyordu, Haydar Ergülen, “Budala” adlı şiirinde:

         “ ‘Kuzu’ymuşuz daha ‘Gurbet Kuşları’na ağladığımızda!”

 Ben sahiden kuzuydum; Adile Naşit’in kuzucuğu. Evin yetişkinleri değil de iki küçüğü izlemişti bir akşam, “Gurbet Kuşları”nı. Bunala bunala; ama istekli bir inatla… İki küçükten biri Ankara’ya, diğeri İstanbul’a attı kendini. Doğdukları kent kadar sevseler de bu kentleri; bırakıp başkasını seçtiler, iki yıl arayla. Yeni sevgiler, yeni öfkeler edinmek için İzmit’e geldiler; emeklerini eksik etmediler.

         “O gurbet senin bu gurbet benim

         Bir garip baş gezdirdiğin

         İşlerin gün günden beter

         Bu ne hal be kardaşlık

         Mehmetliğin üstünden akar

         Ezilir durur için

         İkilere bükülürsün” (Mehmet Başaran, “Durum”)



“NERESİ SILA BİZE NERESİ GURBET”

 “Giden” için “gurbet”te olmak; değişik alışkanlıklar, yeni uğraşlar gerektirdiğinden; farklı telaşlarda yaşam sürebilir; zaman, o bildik anlamını yitirebilir. “Kalan” ya da “kalanlar” için, işin rengi değişebilir. Sabahın köründe “Simit yiyip çay içiyoruz, peynir getirir misin?” diye telefon açan dostunuza, “dolmuştayım” dersiniz. Ha, dolmuşta olmasaydınız, götüreceksiniz, şöyle “tam yağlı”sından. “Niye aramadın kaç gündür?” diye sorana, bahaneleriniz hazırdır. Tam da yemek saatinde, incir reçeli yaptığını söyler anneniz. Bükülecek, ikiye bölüneceksiniz belki de, Mehmet’ ten beter olacaksınız; değişik alışkanlıklar, yeni uğraşlarda bir liman bulduysanız eğer, ne şanslısınız!

         “yıllardır görmediğim ak saçlı anam

         özlem türkülerini ezberler olmuş

         bilirim çamaşırdan delinmiş parmakları

         saçlarımı okşar her gece uykumda

         ‘gurbet gurbet’ diye dizlerini dövme

         onu çoktandır kardeş bildim ben

         mektuplarımda adı torbamda ekmeği var” (Ömer Faruk Toprak, “Memleketim”)

Bir gün; evet, bir gün şarkılar üstüne bir yazı yazmak isterim. “Ah, bu şarkıların gözü kör olsun!” dedirtmeden kimseye. Binlerce kez mırıldandığım bir şarkıyla başlamıştım bu yazıya da. Nice yolların kesiştiği, nice yolcunun konakladığı ülkemizin, “yol” meraklısı bir çocuğu olarak.

 Eylülün ilk günleriydi. Balıkçılarda bereket, havada yağmur tadı vardı hani. İzmit’teyim, karnımızı doyurmaya gidiyoruz üç kişi. Yağmurun hızına yetişemiyoruz; çünkü ben durmuşum, kaldırımın yanındaki denizatına bakıyorum. Utanmasam ağlayacağım. Denizden on kilometre içerdeyiz. Denizatı, balık tezgâhının önünde, kaldırımın yanında. Ah, be güzelim!

Ressam Baphiste, 1997’de bir denizatı resmi yapar; tek başına, mağrur bir denizatı. Altına da şöyle yazar: “Hangi handa kalır denizatı?” Bizimki, hanını yitirmiş, bir garip yolcudur ya beni hâlâ ağlatır. Sesime güvenmediğimden içimden söylerim:

         “Neresi sıla bize, neresi gurbet / Yollar bize memleket”

         Antalya’ya gideniniz, Hamburg’dan döneniniz…

         Yolunuz açık olsun!..

 



 https://www.youtube.com/c/BisikletliGazete

https://twitter.com/BisikletliGaze1

 

 

Yeni gelen Ankara Anlaşmalılar: “Bu insanlar ilk üç ay bir ütopyayı yaşıyorlar”

Hiç yorum yok

Ekonomik, politik, eğitim, kariyer gibi çeşitli sebeplerle Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Ankara Anlaşmalılar, göçün ardından etnik ekonomi içinde sömürüden, tacize kadar birçok sorunla karşılaşabiliyor.



Türkiye’den Birleşik Krallık’a yönelik göçlerde son üç yıldır bir patlama yaşanıyor. 31 Aralık 2020’de sona eren Ankara Anlaşmasıyla binlerce göçmen pandemi koşullarına rağmen yeni bir hayata “merhaba” demek için yollara döküldü.

Ankara Anlaşmalılar genel olarak “beyaz yakalı göçü”, “orta sınıf göçü”, “beyin göçü” olarak tanımlansa da bu grubun homojen bir bütünlük arz ettiğini söylemek oldukça güç. Anlaşma yapanlar arasında gerçekten eğitimli beyaz yakalılar olduğu gibi en uygun göç yolu olduğu için zincir göçün devamı olarak hemşerilerinin veya ailesinin yanına gelmek isteyen göçmenler de bulunmaktadır.

 “BU İNSANLAR İLK ÜÇ AY BİR ÜTOPYAYI YAŞIYORLAR”

 Türkiye’de beyaz yakalı olup da Birleşik Krallık’ta hizmet sektöründe ucuz işgücü olarak çalışmak zorunda kalmak birçok Ankara Anlaşmalının ortak kaderidir. Bir görüşmeci bu durumu şöyle ifade ediyor:  

“Türkiye’de avukat, öğretmen, bankacı gibi beyaz yakalı bir işte çalışırken buraya geldiklerinde ekonomik nedenlerle çok daha düşük nitelikli işler yapmak zorunda kalıyorlar. Bizim toplumun içinde kötü koşullarda çalışmak zorunda kalıyorlar. Bu da büyük hayal kırıklığı yaratıyor” (Erkek, 53).

Sınıf düşmek, potansiyelinin altında işlerde çalışmak eğer dil yeterliliği yoksa etnik ekonomi içinde düşük ücretlerle çalışmak zorunda olmak Ankara Anlaşması yapanların alışık oldukları durumlardır. Geldikleri ilk dönemde iyimser bir ruh halinde olan göçmenler zamanla acı gerçeklerle karşılaşmaktadır.

“Benim gözlemim, bu insanlar ilk üç ay ütopyayı yaşıyorlar. Her şeyin çok güzel olacağını düşünüyorlar. Ondan sonraki üç dört aylık süre boyunca gerçekle yüzleşiyorlar. Bu sefer nereden para kazanabiliriz derdi başlıyor. Bu sefer üniversite mezunu, doktora yapan, çok iyi yerlerde çalışan insanlar restoranlarda, off licencelar’da çalışmaya başlıyor. Para gelirse nereden gelirse gelsin yani… Benim bir tanıdığım vardı, adam Türkiye’deki bir bankada iyi derecede bir yöneticiyken en son patates soyuyordu restoranda. Ne yapsın, gelir gideri karşılamak zorunda” (Erkek, 40). 

 “RESMEN MECBUREN YAŞIYOR GİBİLER”
Birleşik Krallık’ta üç yıl yaşadıktan sonra Türkiye’ye geri dönen Ankara Anlaşmalı bir görüşmeci etrafındaki insanların çoğunun mutsuz olduklarını ifade etmektedir.

“Aslında herkes mutsuz benim gözlemlediğim kadarıyla. Kimse mutlu değil orada. Resmen mecburen yaşıyor gibiler. Sanki başka alternatifleri yok da o yüzden orada yaşıyorlar gibi. Kimse tatmin edici bir hayat yaşamıyor. Herkes buradaki (Türkiye’deki) standartlarını, hayatını özlüyor.” (Kadın, 43). 

TACİZ OLAYLARI

Ankara Anlaşmalılar arasında en fazla zorluk çekenler şüphesiz dil yeterliliği ve mesleki vasfı olmayanlar. Hele bu göçmenler kadın iseler İngiltere’deki hayat onlar için daha da zorluklarla dolu olabiliyor.
Göç, kadın göçmenlere her zaman özgürlükler sunmaz. Hele göçmen kadın, çeşitli zorunluluklardan dolayı (dil yetersizliği, vasıfsızlık, sosyal bağlantı vs.) kendi gettosunun yani etnik ekonominin içinde çalışmaya mahkumsa yine çeşitli baskılara maruz kalabilir. 2014 - 2015 ve 2019 - 2021’de Ankara Anlaşmalılara yönelik yaptığım iki çalışmada da bazı kadın görüşmecilerin etnik ekonomi içerisinde sadece sömürüye maruz kalmadıklarını işyeri sahipleri tarafından tacize de uğradıklarını ifade ettiklerine şahit oldum. 

Örneğin bir kadın görüşmeci, etnik ekonomi içinde kadın göçmenlerin tacizine ilişkin şunları söylemektedir:

“Kesinlikle var… Bir ay önce başıma geldi, yanımda çalışan arkadaşım taciz edildi. Bunun nedeni ise kızın orada çalışmaya çok ihtiyacı var. Adam evli, iki çocuk sahibi, kız nasıl olsa buradan gidemez diye düşünüyor. Kendi başıma gelen birçok şey var. Önlük fırlatmaların çoğu da bundan dolayı oluyor. Daha sonra şu yalanı söylemek zorunda kalıyorsun. Ben burada ailemle yaşıyorum. Benim burada abilerim var. Korkunç bir şey. Şeffaf olmak istiyorsun ama seni yalana sürükleyen ciddi konular var. Birçok kadın arkadaşımız ben dahil bu sorunları yaşıyoruz. Aslında bunu yaşayan tek topluluk da biz değiliz. Bunu birçok insandan, farklı milliyetlerden hep dinliyoruz. Görüyoruz, biliyoruz” (Kadın, 36). 

"EVLENİP BOŞANDIĞINI SÖYLEYEMİYORSUN"
Birleşik Krallık’a 2003’te evlilik yoluyla gelen daha sonra eşinden ayrılan başka bir kadın görüşmeci etnik ekonomi içinde boşanmış bir kadın olmanın zorluklarını şöyle ifade etmektedir:

“Türk yerlerinde çalışıyorsun, evlenip boşandığını söyleyemiyorsun. Acaba diyorsun, bunlar bana ne gözle bakacak. Bunlar bana nasıl yaklaşacak. Kadının değersizliği… Kadının insandan görülmemesi… O işe muhtaç olması… Toplumda aile içinde olsun, arkadaş ortamında olsun, beni bir kadın olarak görmeyin. Beni bir insan olarak görün. Benim de düşüncelerim var, kişiliğim var, kimliğim var. Bir obje olmaktan çıkamıyorsun. Yaşanılan taciz olaylarından hariç bu da var. Sen onlar için bir nesnesin, objesin. Türkiye’de de farklı değil, yolda yürürken, boş kaldırımda adam üstüne üstüne geliyor. Hiçbir şey yapamasa bile omuz atıyor” (Kadın, 37).   


Peki sizin deneyiminiz nasıldı? 

Yorum bölümünde deneyiminizi paylaşabilirsiniz... 







Kaynak: Doç.Dr. Tuncay Bilecen, "Politik Sığınmacılardan Ankara Anlaşmalılara: Türkiye'den Birleşik Krallık'a Göçler"

Kitabı Birleşik Krallık'tan temin etmek için tıklayın 

👇

Türkiye’den Birleşik Krallık’a Göçler – Press Dionysus

 

 

 


 

 

 

Neden bisiklet kullanmalıyız?

Hiç yorum yok

 Dünyanın salgın hastalık, iklim ve ekonomi gibi krizlerle boğuştuğu şu dönemde çevreci, hesaplı ve sağlıklı bir ulaşım aracı olan bisiklete duyulan ihtiyaç da artıyor. Eğer bisikletiniz yoksa heves ettiniz ama bir türlü alıp sürmeye başlayamadıysanız bu yazı sizi bu konuda cesaretlendirecektir.

 


                                                                                          Tuncay Bilecen

 

Bisiklet, 1700’lü yılların sonunda icat edilmiş olsa da bir ulaşım aracı olarak 19. ve 20. yüzyılda yaygın biçimde kullanılmaya başlanıyor. Günümüzde yüzlerce çeşidi bulunan bisiklet en çevreci ve en sağlıklı ulaşım aracı konumunda.

Biz de bu yazıda “Neden bisiklet kullanmalıyız?” sorusuna kısaca yanıt vermeye çalışalım.

TASARRUF ETMEK İÇİN

Londra, dünyada ulaşım ücretinin en yüksek olduğu kentlerden biri… Metro ile bir duraktan diğerine gitmek için bile yaklaşık 3 pound ödemek gerekiyor. Oysa bisikletle her yere bedava gidebilirsiniz. Ayrıca bisiklet sürmek için benzin almanıza, sigorta, park ve “congestion charge” ücreti ödemenize gerek yok. Tek yapmanız gereken iyi bir bisiklet ve onu hırsızlardan koruyacak iyi bir kilit almak. Birkaç aylık toplu taşıma ücretiyle veya aracınızın yakıtı için yapacağınız harcamayla böyle bir bisiklet edinmeniz mümkün. Üstelik bisiklet kullanırsanız demiryolu, tube, toplu taşıma vs. hiçbir grevden etkilenmez, emekçi dostu olursunuz.

ÇEVREYİ KORUMAK İÇİN

Bisiklet en çevreci ulaşım aracıdır. Bisiklet sürerek doğaya zararlı gaz salınımını azaltmış olursunuz. Bilim insanları fosil yakıtlı araçların sera gazı salınımı nedeniyle küresel ısınma ve iklim değişikliğinden en az % 20 oranında sorumlu olduklarını söylüyor. Kentlerdeki sera gazı salınımının ise yaklaşık olarak % 40'ı fosil yakıtlı araçlardan kaynaklanıyor. Bu araçlar çevreye zarar vermekle kalmıyor, insan sağlığını da olumsuz yönde etkiliyor.

SAĞLIKLI OLMAK İÇİN

Öncelikle zinde ve sağlıklı olmamız için fiziksel olarak aktif olmamız gerekir. Düzenli fiziksel aktivite ise; obezite, kalp hastalığı, kanser, akıl hastalığı, diyabet gibi birçok ciddi hastalıktan korunmamıza yardımcı olur. Bisiklet sürmek kalp kaslarını güçlendirir, kandaki yağ seviyelerini azaltır ve dolaşım sistemini düzenler. Araştırmalar düzenli bisiklet kullanmanın kanser ve diyabet riskini de azalttığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bisiklete binmek, sağlıklı bir bedene sahip olmanın en iyi yollarından biridir.

KENDİMİZLE BAŞ BAŞA KALMAK İÇİN

Bisikletin en güzel yanlarından biri de kişinin bisiklet sürerken kendisiyle baş başa kalmasıdır. Bu bakımdan bisiklet sürmek meditasyon yapmak gibidir. Einstein’ın izafiyet teorisini bisiklet üzerindeyken düşündüğü söylenir. Çünkü düşüncelerimizin en berrak haliyle bisiklet sürerken buluşabiliriz.

Günümüzün en büyük sorunlarından biri de odaklanmak. Çoğu kişinin ekran bağımlısı olduğu, yerli yersiz telefonunu kurcaladığı bu dönemde, bisiklet üzerinde olmak düşüncemizi bir konu üzerine odaklamamıza yardımcı olacaktır. Bu yüzden bisiklet sürmek kendi içimizde de bir yolculuk yapmaktır.

BAHANELERİMİZDEN KURTULMAK İÇİN

Dünyada bisiklet kültürünün en çok geliştiği kentlerden biri olan Londra’da Türkiye’den göç eden toplumun bisikletle barışık bir hayatının olduğunu söylemek maalesef pek mümkün değil. Elbette herkes bisiklet sürecek diye bir kaide yok ama bu konudaki bahaneler de muhtelif. “Ben de çok istiyorum ama trafiğe çıkılmaz burada, çok tehlikeli.” “İlk geldiğim yıllarda heves etmiş almıştım ama çalındı. Şimdi alsam yine çalınır. O yüzden gerek yok.”  “İsterim tabii ama bisiklet sürünce insan terliyor, terleyince de hasta oluyorsun.” “Bizden geçti artık bu yaştan sonra bisiklete biniyor dedirtmem kendime.”

Karamsar olmaya lüzum yok. Ne olursa olsun bisiklet yavaş yavaş bizim toplumun da gündelik hayatında yer etmeye başladı. Kısa sürede; çocuklara yönelik eğitimlerden, tamir bakım hizmetlerine kadar bisikletle ilgili birçok önemli çalışmaya imza atan Londra Bisiklet Kulübü bu işin öncülerinden biri. Eğer bisikletle ilgili temel bir eğitime ihtiyacınız varsa hiç düşünmeden Londra Bisiklet Kulübü’nün kapısını çalabilirsiniz.

Öyleyse artık bahaneleri bir kenara bırakıp vakit kaybetmeden bisikletle tanışma zamanı…

Londra Bisiklet Kulübü

07917343007

 

* Bu yazı ilk defa 5 Temmuz 2022 tarihinde Olay gazetesinde yayınlanmıştır. 



kaynak: https://www.betterhealth.vic.gov.au/health/healthyliving/cycling-health-benefits

Londra’da bir modern zaman dervişi: Aydın Usta

Hiç yorum yok

Gülseren Daş’ın hazırladığı Londra Hikâyeleri Bisikletli Gazete’de başlıyor. Bu söyleşinin konuğu saz yapımcısı Aydın Usta…  Saz yaparken kullandığı ağaçların yerine yenilerini dikmeyi görev edinen, “lokman hekim değiliz, ölümsüzlüğü bulmadık” diyerek birikimini sakınmadan herkesle paylaşan saz yapımcısı Aydın Usta’nın hikâyesini kendisinden dinledik.

 


Gülseren DAŞ 

gdas22@yahoo.com 

 



Üç yıl önce dünyada kimsenin hayalini bile kuramayacağı pandemi, yaşattığı kayıpların yanı sıra hepimizin hayatına beklemediğimiz farkındalıklar da getirdi.  Günlük koşuşturmayı bir kenara bıraktığımızda elimizde ne yapacağımızı bilemediğimiz kocaman bir zaman dilimiyle kala kaldık. Endişeler, hayata dair korkular ve eşsiz üzüntülerimizin arasından bazı umutlar, ertelediğimiz hayaller de yeşermeye başladı. Birçok insan için pandemi aynı zamanda kendini ve yeteneklerini gözden geçirip yeni adımlar atma aracı oldu.

Türkiye’den gelip bir hayat kurmaya çalışan, ne buralı ne oralı olabilenler için ise Londra’da kök salmanın, burayı ev edinmenin vesilesi oldu. Chingford’da küçük bir tezgâhla başlayıp şimdi hatırı sayılır bir enstrüman üretim atölyesine hayat veren Aydın Usta’nın hikâyesi de bir yerleşme, kök salma hikâyelerinden biri...  Çalışmayı bitirip, atölyesinden beş metre ilerideki evine gittiğinde atölyeyi özlediğini söyleyen Aydın Usta, bu işi aşkla yapan bir modern zaman dervişi. Saz üretiminde kullandığı ağaçların yerine yenilerini dikmeyi görev edinen, ‘lokman hekim değiliz, ölümsüzlüğü bulmadık’ diyerek  birikimini sakınmadan herkesle paylaşan ve ‘kendimin hem ustası hem çırağıyım’ diyerek öğrenmenin matematiğini ortaya koyan Aydın Usta ile sizin için görüştük. 

 

Aydın Usta, öncelikle bizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Klasik bir soru ile başlayalım, müzik ile tanışıklık nereden geliyor?

Sazı nasıl öğrendiğimle başlayayım, güzel bir hikâyedir. Devlet parasız yatılı okulunda okuyordum, 13 yaşlarındayım; bir gün yurtta garip, tıngır tıngır bir ses duydum, koridora çıktım ve sesin geldiği yere doğru yürüdüm.  Yurtta koğuş sistemi vardı, koridor uzun, baktım bir odadan geliyor ses, canlı olduğunu fark ettim, kaset değildi. İkinci gün yine gittim dinledim, ama cesaret edip odaya giremedim. Ancak birkaç gün sonra kapıyı çalıp içeri girebildim ve Ahmet Korkunç ile tanıştım. Gözleri görmeyen bir arkadaş, görme engelliler okulu müzik bölümünden gelmiş. 

Türkiye koşullarında daha ulaşılabilir ve ucuz olduğu için görme engelliler okulunda bağlama öğrenmeyi seçmiş, benden birkaç sınıf yukardaydı. Arkadaşlığımız ilerledikçe benim bağlamaya ilgim arttı. Tabii ilk zamanlarda sazına dokundurtmazdı, ben uzaktan bakarak öğrenmeye çalışıyordum, sonra bir anlaşma yaptık. Ben onun sazını kullanmaya başladım, karşılığında da derslerini çalışabilsin diye ders kitaplarını okudum ona. Zamanla edebi kitaplar da okudum, şu an Erzincan’da edebiyat öğretmeni.

Bağlama ile tanışıklığımdan sonra hızımı alamadım. O zamanlar enstrümanlara ve internete ulaşım bu kadar kolay değildi. Çevremde müzisyen kimse de yoktu. Ahmet, kara düzen çalıyordu, ben kendi kendime öğrenmeyi denedim, bir gün bir yerde bağlama düzenini gördüm çok ilgimi çekti. Soracak edecek kimse de yok, mantığını kendim çözdüm. Bir sazın kendi içindeki uyumunu, akordunu notalarını gidişatını çözmem bir senemi aldı. Müziği kendin öğrenince aktarması da daha kolay oluyor.

 

‘Sizi kimin alkışladığı önemli’

2002’de üniversiteye gittiğimde canlı müziğe başladım. Türk halk müziğinin yanı sıra sanat müziği de öğrendim.  Üniversitede matematik öğretmenliği okudum, ama müzik hep fonda devam etti, sahne aldım, eğitmenlik yaptım. Mezun olduktan sonra özel sektörde öğretmenliğe başladım, bana göre olmadığına karar verdim. Türkiye’de öğretmenleri çok yıpratıyorlar, özellikle dershaneler. Hayatımı müzisyen olarak sürdürmeye karar verdim. Bu dönemde iki üç yıllık sağlam bir müzik eğitiminden geçtim. Haftanın yedi günü 8-10 saat egzersiz yapıyordum. Sonra atamam oldu ve devlet okulunda öğretmenliğe başladım.

Öğretmenlik yaparken dikkatimi inşaat sektörü çekti. Restorasyon okudum akabinde de mimarlık ve kendi ofisimi açtım. Ama haftanın birkaç gününü yine  müziğe ayırıyordum. Sahne benim için iş değil dinlenme yeriydi. 15 saat çalışmadan sonra sahneye çıktığımda kendimi yenilenmiş hissediyordum.  O dönem sahnedeyken ne kadar çok bağırırsam, müziği ne kadar çok dinleyiciye içirirsem o kadar iyi müzisyen olacağımı düşünüyordum. Alkışlar beğenilmemin ölçütü gibi geliyordu. Ama zamanla olgunlaştıkça aslında alkışın değil seni kimin alkışladığının önemli olduğunu gördüm. Bu nedenle daha kaliteli dinleti müziği yapmayı seçtim.

 


Londra’ya ne zaman geldin, bağlama atölyesi kurma fikri nereden doğdu?

Atölyeden başlayayım, zaten benden bahsetmiş olurum. Yaklaşık üç yıl önce Londra’ya taşındım. 2008 yılında Antep’te bir işyerim vardı, daha çok enstrüman satışı ve eğitimine odaklanmıştım. Ufak tefek tamir işleri yapıyordum ama üretim atölyesi değildi. O zamandan beri içimde yeşeren bir heves, merak. Üretim yapan ustaların yanına gittiğimde oturur onları izlerdim, nasıl yaptıklarına dair fikirler üretir, tahminlerde bulunurdum.

 

‘Pandemi nedeniyle üretime odaklandım’

Pandemi sürecinde baya bir zamanım oldu ve daha da odaklandım. Pandemiden önce evlerine ya da işyerlerine gittiğim eş dostun duvarlarında asılı kırık, kullanılmayan tozlu sazlar dikkatimi çekiyordu, onları tamir etmeye başladım. Güzel, olumlu sonuçlar almaya başladım, Londra’da böyle bir atölye ihtiyacı olduğunu ve benim bu yönde adım atmam gerektiğini söylediler. Bu arkadaşların teşviki ile oldu.

 

Kültürel anlamda zengin bir şehirde yaşıyoruz, arzın bu kadar çeşitli olduğu bir yerde bağlamaya bu kadar talep olacağını düşünüyor muydunuz?

Londra’ya gelirken böyle bir hayalim yoktu aslında, ilk geldiğim zamanlar farklı birkaç iş denedim, dil büyük bir engel. Bağlama ile ilgili ufak tefek tamirlerime olumlu geri dönüşler aldıkça insanlar beni birbirlerine tavsiye etmeye başladılar. Atölye açma fikri aslında tamirlerimden memnun kalan insanların önerileriyle gerçekleşti. Ben de onlardan cesaret alarak başladım, niyetim ufak tamirler ve müzik yapmak, kafa dinleyebileceğim bir alan yaratmaktı. Talep artınca planlar da büyüdü.

Londra’da bu kadar saz aşığı olduğunu asla tahmin etmiyordum. 

Ufak bir tezgâh ile başladım, sonra iş büyümeye, talepler artmaya başladı, ben de daha ciddi tamirler yapma cesareti buldum. Mesela bir enstrümanın ses kapağının değişmesi neredeyse enstrümanın baştan yapılması demek. Bu tarz ağır işlemleri yaptıktan sonra neden üretmeyeyim dedim. Yaklaşık bir senedir de kendi sazlarımı üretiyorum.

 

Bağlama dışında da enstrümanlar var atölyede...

Evet atölyeye her enstrüman geliyor, sebebi de şu; müzisyen kökenli olduğum için ilgi duyduğum, sesini sevdiğim enstrümanları denemek isterim. Her birinin ayrı bir lezzeti var. Bir sazı yapmaya başladığında, ağacı tanıdığında yani işin mantığını çözdüğünde diğer sazların üretimi de kolaylaşıyor. Artık yavaş yavaş denklem kurmaya başlıyorsunuz, farklı yöntemler deniyorsunuz. Ben de araştırmalara yöneldim, bağlamada standart bir formumuz yok hala, dünyada kabul gören bütün enstrümanlara baktığınızda alt eşikten çıkan tel hiçbir zaman kapağa değmiyor. Yalnızca bizim bağlamada kapağa değerek geliyor, bunda bir anormallik var. Bizim de eşiğimiz yüksekte olsa, teller direkt eşikten koparak orta kapağa gelse nasıl bir ses elde ederiz, gibi deneme çalışmalarım var.

 

Matematik öğretmenliği, mimarlık derken kendinizi bambaşka bir ülkede enstrüman üretirken bulmuşsunuz, ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Belli bir tecrübe ve birikimden sonra her şeye sıfırdan başlamak insanı zorluyor, ama geliştiriyor da... Pes etmeden, dişinle tırnağınla başardığın şeylerin tadı da bir başka oluyor.

Ben bu işe aşk ile başladım, kolay olmadı. Çünkü çıraklık yapmadım, okulunu okumadım. Başladığımda yanımda yöremde soru sorduğum üreticiler sağ olsunlar meslek sırrı diyerek bilgilerini ve deneyimlerini benimle paylaşmadılar, hatta yanlış yönlendirenler oldu. Aklıma yatmasa bile ustası böyle önerdi deyip denediğim ve doğru olmadığını gördüğüm birçok yöntem/malzeme vs. denedim.

İnternet eksiklikleri olsa da büyük bir nimet. İnternette Afrikalı bir üreticinin videosunu izledim. Çok ilkel koşullarda sokak ortasında testere ve çivi ile elektro gitar üretiyordu. Fakirliği görseniz inanamazsınız, ama ürettiği enstrümanlar sahnelerde kullanılıyor. Benim için inanılmaz ilham verici oldu o video. İlla bir usta gerekiyorsa bu Afrikalı üretici benim ustam diyebilirim. 

Onlarca deneme yaparak öğreniyorum. Her başarısızlık bile bana artı olarak dönüyor. Şimdi ise internette paylaştığım videolara sorular geliyor,  ‘şunu nasıl yaptın, bunu nasıl yaptın’ diye. Tabii ben meslek sırrı demiyorum, paylaşıyorum. Dünyanın sırrını çözmüş değiliz, bir lokman hekim değiliz ölüme çare bulmadık, elimden gelen bir şey varsa o bilgiyi seve seve paylaşıyorum.

 

Enstrümanı olanlara önerebileceğiniz, sazlarını güvenle muhafaza etmenin  püf noktaları var mı?

Londra’da enstrüman üretmenin zorlukları var. Hammadde bulmak başlı başına bir problem, bin bir güçlükle Türkiye’den getirtmek zorunda kalıyoruz. İngiltere’nin değişken iklimi de hiç yardımcı olmuyor. Oysaki kullandığımız ağacın bir standarda oturması gerekiyor. Ağacı her ne kadar kesip enstrüman da yapsanız hala canlı bir organizma olarak devam ediyor hareket etmeye. Türkiye’den gelen ağaçlarda eğilme bükülmeler oluyor.

Atölyenin her köşesinde nem alıcılar var. Birden fazla sazı olan herkese tavsiye ederim evde bulundursunlar, sazlarının yanlarına asabilecekleri poşetli nem alıcılar bulunuyor.  Sazlarını ısı kaynaklarından uzak tutsunlar. Araba bagajında asla bırakmayın. Hem ağacın sıcak/soğuk duyarlılığı hem de kullandığımız tutkalların erime dereceleri çok belirleyici oluyor.

Ben ağaçlarımı Türkiye’den getirttikten sonra en az iki yıl burada beklettim hava koşullarına uyum sağlasınlar diye, ne kadar bekletirseniz o kadar iyi sonuç alırsınız.

 

Üretim konusunda ilerliyorsunuz, peki bu işi teorik olarak geliştirme çalışmalarınız var mı?

En iyi ustayım diyen bile işin tam sırrına eremiyor, ama ben teoride kötü olduğumu düşünmüyorum. Dünyada özellikle keman ve gitar üretimi standardı gelişmiş, bazı ülkeler kendi keman üretimlerini devlet garantisi altına almış. Ben üretirken onları takip etmeyi tercih ediyorum. Eğitim almaya, ya da alaylı olmaya karşı değilim ancak her ikisinin de handikapları var. Okulda öğrenen, kitapları ve hocalarını, alaylılar ise ustalarını taklit etmekten öteye gidemiyor, kendi özgünlüklerini ortaya koyamıyorlar. Ben deyim yerindeyse kendimin hem ustası hem çırağıyım.

12 yıllık öğretmenlik hayatımın da etkisi var, öğrencilerim hep ‘hocam matematik ne işimize yarayacak’ derlerdi. Ben bu işi öğrenmede kullandım, denklem kurmak, farklı bileşenleri değerlendirip analizler yapabilmek, varsayımlardan bir sonuca ulaşmak matematiktir. Benim de üretimdeki doğrularım matematikten geliyor. Mimarlığın da şöyle bir faydası oldu; böylece görme becerim ve estetik duygularım gelişti.

 

‘Her saz için bir ağaç dikeceğim’

 

Aydın Usta başarılarınızın devamını diliyoruz. Son olarak yakın gelecekle ilgili planlarınız var mı ve insanlar sana nasıl ulaşabilir?

Saz üretimini bırakmayacağım, daha da ilerletip belirli standartlara oturtacağım. Bizde en önemli sorun tekne, çünkü bir standardı yok, tekne öyle olunca sap ve kapağın da standardı olmuyor. Itri’den beri bizim kabul ettiğimiz sistem ‘yerinden’ düzenidir. Bunu elden geçirip daha evrensel bir çerçeveye oturtmak gerek. Ben de önümüzdeki dönemde üretimde ve teoride bunu hedefleyerek çalışacağım. Kullandığım ağaçların yerine her saz için yeni bir ağaç dikmeyi de hedefliyorum. Doğayı korumak gelecek nesillere ve kendimize borcumuz. Dileyenler bana, Instagramda london_luthier hesabından ulaşabilirler. İlginiz için teşekkür ederim.




👉Söyleşiyi podcast olarak dinlemek için tıklayın



 




Ekonomik kriz nakit para kullanımını artırdı

Hiç yorum yok

 The Post Office tarafından yapılan yeni araştırmaya göre, insanlar yaşam maliyetleri arttıkça harcamalarını daha sıkı kontrol altında tutmak için nakit para harcamayı tercih ediyorlar.

 


                                                                                                    

 

İngiltere’de mal ve hizmet fiyatlarının son 40 yılın en yüksek seviyelerine ulaşması kişilerin para harcama alışkanlıklarını da değiştirdi. Son zamanlarda çoğu kişi harcamalarında kart kullanmaktansa nakit kullanmayı tercih ediyor.

İngiltere’de Postanelerde, temmuz ayında 801 milyon sterlinlik kişisel nakit çekme işlemi gerçekleştirildi. Böylece nakit çekme işlemi bir yıl öncesine göre % 20'den fazla artış gösterdi.

“Bu kesinlikle yaşam maliyeti krizinden kaynaklanıyor” diyen Cash Action Group Başkanı Natalie Ceeney bu durumun, insanların yükselen fiyatlarla boğuşurken "kelimenin tam anlamıyla kuruşları saydığını" gösterdiğini söyledi. Natalie Ceeney bunu ekonomik kriz dönemlerinde insanların daha ihtiyatlı olmasına bağlıyor. "İnsanlar nakit parayı yaşam maliyetleri için bölüştürecekler; ‘faturalar için sahip olduğum şey bu, yemek için sahip olduğum şey bu ve geriye kalan şey bu' diyecekler."

Ceeney, BBC'ye verdiği demeçte, artan yaşam maliyetleri göz önüne alındığında, nakit kullanımının neden arttığını anlamanın kolay olduğunu söyledi. "Nakit kullanımı on yıldan fazla bir süredir düşüşteydi, özellikle pandemi bunu hızlandırdı, ancak şimdi nakit kullanımının geri dönmesine şahitlik ediyoruz. Bu kesinlikle yaşam maliyeti krizi yüzünden" dedi.

"Kısacası nakit kullanmak insanların bütçelerini daha kolay yapmalarına yardımcı oluyor, çünkü bu kelimenin tam anlamıyla kuruşları sayabileceğiniz anlamına geliyor. Hepimiz biliyoruz ki, bir kartla ödeme yaparsanız, sahip olmadığınız parayı harcar ve bunun sonuçlarıyla daha sonra karşılaşırsınız. Oysa hafta boyunca harcayabileceğiniz sadece 30 sterlininiz varsa, bunu banknotlarda ve madeni paralarda tutmak, bütçeyi yani ne kadar harcadığınızı kontrol etmenin en etkili yoludur."

Postanelerde son kez Aralık 2021’de Christmas tatili nedeniyle bu denli bir nakit hareketi olmuştu. Yetkililer temmuz ayındaki bu hareketliliğin diğer bir nedeni olarak da tatile gidenleri gösteriyor. Yapılan araştırmalar bu yıl İngiltere'de tatile gitmeyi planlayan İngilizlerin % 71'inin tatile giderken yanlarında nakit para götürmeyi tercih ettiklerini gösteriyor.

Nakit paranın halen geçerliğini koruyor olmasının bir başka nedeni ise nüfusun yaşlı kesiminin online bankacılık işlemlerine ve dijital bankacılık platformlarına erişimlerinin olmaması. Bu yüzden milyonlarca insan halen harcamalarını nakit parayla yapmaya devam ediyor.

 

 kaynak: bbc

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan