latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

Orhan Veli, Fehmiye Çelik ve Rumeli'nin Bağrından Bir Türkü: İstanbul'un Orta Yeri

Hiç yorum yok

Fehmiye Çelik'in Kardeş Türküler'de başlayıp, Gayda İstanbul'la da süren icralarından beri türkülerimiz (h)avasını bulmuştur. Bu (h)avayı  kesecek kabadayı da kolay kolay çıkamaz artık ortaya.

                                                                                            Semih Savaşal

                                                                                                        semihsavasal@yahoo.de


"İstanbul'da Boğaziçi'nde,

Bir fakir Orhan Veli'yim;

Veli'nin oğluyum,

Tarifsiz kederler içinde."

Boğaziçi denilince akla ilk zevki sefa, keyif çatma gelir. Ama Boğaziçi'nde dert çatan, "tarifsiz kederler içinde" acı çeken bir fakir Orhan Veli de vardır.

Neden bu kadar kederlidir Orhan Veli?

"Edalı'm,

senin yüzünden bu hâlim" deyip ipucu verse de tam olarak bilemiyoruz.

Belki adını vermediği,

"Bir de sevgilim vardır, pek muteber;

ismini söyleyemem,

Edebiyat tarihçisi bulsun."

diyerek sırladığı o gizil sevgili üzmektedir onu. Hani şu bir pul parasına muhtaçken yazdığı mektupları zamanında gönderemediği sevgilisi.

Belki, gizli bahçesinde o sevgiliye vermek için büyüttüğü çiçekler boynunu bükmüş, sararıp, solmuştur.

Belki de, özenle yeşerttiği bahçesi yemyeşilken, o yalnız kalmış; o güzel bahçede kuruyup, yok olmaya yüz tutmuştur.

Ya da yoldaş sanıp yol düşledikleri çekip gitmiş, onu yarı yolda biçare bırakmıştır. Ne yola düşebilmiş, ne de düşlerinden uyanabilmiştir:

"bakakalırım giden geminin ardından

atamam kendimi denize, dünya güzel

serde erkeklik var, ağlayamam."

 

Üstelik müdavimi olduğu meyhanede

"Sarhoş Sahir, sarhoş Sahir;

 Ne anlarsın aşka dair" diye sorduğu masa arkadaşı tarafından

 "Halkı aldatmaktan sanık,

Orhan Veli Kanık" yanıtıyla susturulmuştur .

Belki o, belki bu, belki şu, belki hepsi birden; bilemiyoruz. Edebiyat tarihçileri o muteber sevgiliyi bulduğu hatta ona yazdığı aşk mektuplarını ele geçirdiği halde Orhan Veli`nin derdinin kaynağını tam olarak bilemiyorlar. Belki de buldular ama açıklamak için 8 Mart geçsin diye bekliyorlardır!

Bildiğimiz birşey varsa yalnızdır Orhan Veli, mahzundur, acı çekmektedir ve bu acının ilacı yoktur.

 Kalemine sarılır:

"İstanbul'da Boğaziçi'nde,

Bir fakir Orhan Veli'yim;

Veli'nin oğluyum,

Tarifsiz kederler içinde" diye yazar ama kesmez.

Urumelihisarı'na oturur ve şiirine de kazıdığı bir "İstanbul Türküsü" tutturur. Türküler, yaraları sağaltmasa da, acıları teselli eder. Ama türküsü, kendisinden de kederlidir. "İstanbul'un mermer taşları" mezarlıkları anlatır, boşa harcanıp giden ömürleri...Gözlerinden `hicran yaşları` boşanır. Sanki "İstanbul'un orta yeri (bir) sinema" dır. O güzelim Boğaz'ın ışıltılı suları gitmiş, her yer kararmıştır. Ortada oynayan bir film vardır ama onun bu filmde figüran olarak da olsa bir rolü yoktur. Garip, mahzun, edilgen bir seyircidir sadece. Anasından başka onu teselli edecek kimsesi de kalmamıştır.

Onu da üzmek istemez: "Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama".

Orhan Veli'nin İstanbul Türküsü şiirinde geçen sözlerin gerçekten bir türküde söylendiğini ve bunun bir Rumeli Türküsü olduğunu biliyor muydunuz? Ben de birkaç gün öncesine kadar  bilmiyordum. (H)emşehrim, kitapdaşım Fehmiye Çelik bildirmese; bizim gibi Orhan Veli okuyup, Trakya'nın kitabını yazanlar bile bilmeyecekti!

 "Anadolu'nun bağrından kopup gelme" diye bir deyim vardır.  Sanılır ki kederli türküler, yiğitler hep Anadolu'nun bağrından kopup gelmiştir. Oysa Rumeli'nin de bir bağrı vardır. Söz meclisten içeri, o bağırdan Keşanlı Ali'den başka yiğitler de çıkmıştır! Üstelik bizim yiğitlerimiz hep eril olmak zorunda da değildir. Fehmiye Çelik de Rumeli'nin bağrından gelen bir yiğidimizdir. Neden mi; anlatayım:

Hayatı ti'ye almıyoruz diye bize hüzün ve keder yakıştırılmamış, en duygulu ağıtlarımız bile "aman bre Derya'lar" diye oyun havasına çevrilmiş, "Yusuf'un öldüğünü annesine kim söyleyecek" derken çiftetelli oynanmış, göbek atılmıştır. Ta ki Fehmiye Çelik, sahneye çıkana kadar. O gelmiş havayı kesmiş, "o öyle değil böyle söylenir" diyerek türkülerimizi olağanüstü yorumlamış, kültürümüzün kurtarıcısı olmuştur. Gençliğimden bilirim; düğünlerde bileğine güvenen çalgıcılara gidip müziği durdurur ve kendi (h)avasını çaldırıp, oynamaya çıkardı. Halihazırda oynayanlara posta atmak anlamına gelirdi bu.  "A be neden kestin (h)avamı" deyip kavgalar çıktığına, düğünler dağıtıldığına çok şahit olmuşumdur. Fehmiye Çelik'in Kardeş Türküler'de başlayıp, Gayda İstanbul'la da süren icralarından beri türkülerimiz (h)avasını bulmuştur. Bu (h)avayı  kesecek kabadayı da kolay kolay çıkamaz artık ortaya.

Sesiyle, o güzel türkülerimizi düştüğü yerden alıp kaldırdığı yorumlarıyla tanıyorduk Fehmiye'yi. Bütün Balkan  ülkelerini karış karış gezerek hazırlayıp, sunduğu ve üç sezon boyunca televizyonda yayınlanan “Yüzyıl da Geçse” isimli kültür – müzik  programından da haberdardık. Ama kaleminin de sesi gibi çağladığını, on parmağında on marifet olduğunu bilmiyorduk. Ta ki "Trakya'nın Renkli Dünyası, Aşrı Memleket" kitabında "Kendi kuş olup uçarken kalbi ağaç olup kök salanlar" yazısını okuyuncaya dek. Ne diyelim; kurban olduğum Allah verdikçe veriyor!

Fehmiye Çelik , Makedonya'daki neneleri, dedeleriyle başlayan aile geçmişini anlattığı; ara başlıklarını Rumeli türküleriyle, Rumeli'de söylenen manilerle oluşturduğu o enfes yazıda,  özellikle biz göçmen çocukları için çok önemli bir sosyolojik saptama da yapar:

“…siz yakınlarınızın “memleket” dediği o toprakta doğmasanız da, o toprağa hiç adım atmasanız da, kendinizi hiçbir yere ait hissetmeseniz de hayatınızın belli bir döneminde o toprakların çağrısını yüreğinizin kökünde duyarsınız. Aile içinde anlatılan hikâyeler, paylaşılan fotoğraflar, kimi neşeli, kimi kederli ama birlikte söylenen şarkılar oralarla inanılmaz bir bağ kurmanıza neden olur ve sizi o yerlere sürükler! Belki gövdeden kırılırsınız ama kök içeride kalır!"

Benim direksiyonu ikide, birde Silistre'ye kırmamın nedeni de bu olsa gerek. Keza,  Viyana'da doğup dedelerinin göçtüğü Trakya'yı bile yeterince tanımayan oğlum Tuna'nın Deliorman köyleri arasında dolaşırken birdenbire "ben yaşlanıp, emekli olunca buralara yerleşeceğim" demesinin de.

 Fehmiye Çelik, öyküsünde belirttiği gibi, kendisini tam olarak herhangi bir yere ait hissedemese de Trakya'nın batı ucu sayılan Makedonya'nın çekim gücü, büyüsü altındadır.  Bu büyünün etkisiyle hep oralarda dolaşır, keşifler yapar, defineler bulur ve bunları bizlerle paylaşır.

 "İstanbul'un Orta Yeri" de bu keşiflerden biridir. Belki de en değerlisidir. O kadar değerlidir ki; paylaşmaya kıyamaz, yıllarca sandığında saklar hazinesini. Bizim bir Orhan Veli şiiri zannettiğimiz sözlerin bir Rumeli Türküsü olduğunu keşfetmiştir. Babası ve amcasının bu türküyü 1950'lerde Makedonya'nın Ustrumca şehrine bağlı Çanaklı Köyü'nde okuduğunu öğrenmiştir. Boğaziçi Üniversitesi  öğrencisi olarak Boğaziçi Üniversitesi Folklar Kulübü (BÜFK)'da çalışmalar yaparken, daha 1990'ların başında kayıt da etmiştir ama kendisi icra etmemiştir.

Vakit o vakit değil diyerek yıllarca demlendirdiği  "İstanbul'un Orta Yeri" çalışmasını nihayet on gün önce yayınlamış Fehmiye Çelik. "…Ama ülke gündemindeki haberler nedeniyle maalesef coşkuyla paylaşamadım, savaşlar, ölümler, mülteciler…sessiz sedasız çıktı" diyor gönderdiği mesajda.

 Ah be Fehmiye, bu kadar uzun saklanır mı bu güzelim türkü? Ya bu arada biz de ölüp gitseydik!

Daha görecek günlerimiz varmış ki ulaştı bize.

Size de ömrünüz varken "İstanbul'un Orta Yeri" türküsünü dinlemenizi öneririm:

 



* Bu yazı ilk defa Viyana'da çıkan ve yakın zamanda yayın hayatına son veren Öneri dergisinde yayınlanmıştır. 

“Sizi barıştıran her kimse, savaştıran da odur” Hakan Günday’ın Zamir romanı üzerine

Hiç yorum yok

Hakan Günday’ın Zamir adını taşıyan romanı, yeni bir bin yıla (2000) girmeye hazırlanan bir dünyada geçiyor. Kitapta her ne kadar o yıllarda şahit olmadığımız olaylar yer alsa da bu kurgusal dünyanın günümüze dair pek çok göndermesi bulunuyor.





Tuncay Bilecen

Kitaba ismini veren Zamir, hayata gözlerini, acılı bir coğrafyada, Türkiye – Suriye sınırında açar. Fakat bu acılı coğrafya, bir dizi tesadüfler sayesinde bir bakıma Zamir’in şansı olacaktır. Mülteci kampında patlayan bir bombayla yüzünü kaybeden Zamir uzun süren bir ameliyatın ardından hayata döndürülür. O artık medyanın da ilgi odağında olan bir yıldızdır. Böylece hayatı kurtulan Zamir, kısa bir sürede birçok dili konuşabilen bir dünya vatandaşı olacaktır.

“Örneğin onlarca kamera karşısında, henüz 4 yaşındayken kendisine bir Türkiye Cumhuriyeti kimliği uzatan Aile ve Sosyal Politikalar bakanına önce İngilizce, sonra Arapça ve en sonunda da Türkçe teşekkür etmişti. Milyonlarca mülteci çocuk BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nden daha bir kimlik kartı bile alamazken Zamir’e bir de İsviçre ve ABD pasaportları verilmişti. Böylece Zamir’in üç vatandaşlığı ve elbette bir de soyadı olmuştu” (s.163).  

Ancak Zamir’in “zehirli” bir tarafı da vardır. Yaralı kimliği daha çocukluğundan itibaren dokunduğu kişilerde derin izler bırakır. Onu uzun ve yorucu bir ameliyatın ardından hayata döndüren Doktor Asbjörn bu operasyon sonrasında alkolik olur ve mesleğinden uzaklaşır. “Sonra şunu fark etti: Hiçbir şey hissetmiyordu. Sanki hayatı boyunca bir daha hiçbir şey hissetmeyecekti…” (s.15).

“İşte o hissizlik devam etsin diye… Açtım o şişeyi, diktim kafama… Sonra bir baktım, yıllar geçmiş ve ben günde iki litre viski içiyorum. Sonunda becerdim alkolik olmayı. İşe de yaradı bence. Çünkü hâlâ hiçbir şey hissetmiyorum” (s.16).

Zamir, onun ameliyatının ardından dünyası değişen, hekimliği bırakan ve alkolik olan Asbjörn için daha sonra şunları söyleyecektir: “Sonuçta Asbjörn adalet ve eşitliğin olmadığı bir dünyada doğduğu için aklı başında her insan gibi depresyona girmiş ve alkolik olup sirozdan ölmüştü. Ameliyat ettiği son kişi bendim. Son hastası… Sonra da kendisi hastalanmıştı. O gece benden ölüm bulaşmıştı Asbjörn’e” (s.25).

Yaşadığı talihsiz olaylar sonrasında mucize mukabilinde hayata dönen ve sembol bir isim haline gelen, yüzü ve mimikleri olmayan Zamir artık uluslararası yardım kuruluşlarının “reklam yüzüdür.” “Zamir’in şöhretinden yararlanarak başlatılan, Suriye iç savaşında yaralanmış bebekler için yürütülen kampanyada kısa süre içinde milyon dolarlar toplanmıştı” (s.157).  

Yardım kampanyaları için düzenlenen toplantılar için o ülkeden bu ülkeye koşturan Zamir sahnedeki dokunaklı performansına rağmen yaptığı işe karşı son derece duygusuzdur.  “Belki de insanlarla böylesine iyi anlaşmamın nedeni, aramızda ortak bir nokta olmasıydı. Benim yüzümde de mimik yoktu. Dolayısıyla hepimiz yüzsüzdük” (s.140).

Yardım kuruluşlarının maskotu durumunda olan Zamir, çok geçmeden bu işin bir sektör olduğunu anlayacak, bu kuruluşların kamuoyuna sergiledikleri yüzleriyle gerçekte yapılanların birbiriyle pek örtüşmediğini fark edecektir. Bu da onda, kendisine ve yaşama dair derin bir sorgulama süreci başlatır.  “Yoğun ve siyah bir duygu, denize dökülmüş petrol gibi içimde yayılacak, aklımda ne varsa silinecek, geriye sadece iki soru kalacaktı: Neden o kampta ölmedim? Neden hayatta kaldım?” (s.22).

Zamir’in “dünya barışı” adına çalışma yürüttüğü First World Peace Foundation’ın merkezi Cenevre’dedir, 66 başkentte bürosu ve 871 çalışanı bulunmaktadır. Bu noktada, kitabın en önemli mesajlarından birinin de sivil toplum örgütlerine yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Sivil toplum örgütlerinin içindeki çekişmeler, politikacılarla yürüttükleri gizli ve kirli ilişkiler velhasıl vitrindeki görünümleriyle dışa yansımayan yüzleri kitabın ana izleklerinden birini oluşturuyor. Bu bakımdan Zamir’i uluslararası sivil toplum örgütlerinin çalışmalarına ilişkin eleştirel bir değerlendirme olarak da ele almak mümkün.  

 “Yedi yıldır yolcu koltuğunda oturduğu, Kâr Amacı Gütmeyen Kuruluş marka araba sanki bir duvara çarpmıştı. Ve şimdi, yardım kuruluşlarının herhangi bir şirketten farksız olduğu gerçeği bir airbag gibi yüzünde patlamış, bu yüzden de burnu sızlıyor, göğsü ağrıyor ve nefesi daralıyordu. Çünkü bir kuruluşun kâr amacı gütmediğini ilan etmesi, ayakta kalmak için er geç her türlü sahtekârlığı yapabileceğinin de ilanıydı” (s.129).

Uluslararası alanda faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerine ilişkin bu mesafeli tutumu kitap boyunca sürdüren Hakan Günday, bu kuruluşların “hayır işi” olarak görünen faaliyetlerinin arkasındaki finansal, politik ve diplomatik ilişkiler üzerinden kapitalizmin sosyal adaletini okuyucuya sorgulatıyor. Bu minvalde kitaptaki en can alıcı ifadelerden biri de bir konuşma sırasında Zamir’in ağzından çıkıyor: “Sizi barıştıran her kimse, savaştıran da odur ve sizi her kim doyuruyorsa, bilin ki aç bırakan da odur!” (s.339).

“Buna göre kapitalizmin başkenti olan New York hayır işi sektörünün de merkeziydi. Ne de olsa bu sektör ancak gelir adaletinin bulunmadığı yerlerde serpilebiliyordu. Bireyin sosyal devlet tarafından korunmadığı coğrafyalar bu iş için idealdi. Çünkü o bölgelerde devlet aradan çekilmiş, yoksullar zenginlerin insafına bırakılmıştı” (s.208).  

Göç konusu Günday’ın diğer kitaplarında da sıkça rastladığımız bir izlek. Zamir’i bir “göç kitabı” olarak değerlendirmek mümkün olmasa da romanda mülteci kamplarının içinde bulunduğu durumdan, göçün yarattığı psikolojik tahribata, göçmenlerin karşı karşıya kaldığı ayrımcı muameleden göçü ortaya çıkaran sebeplere kadar göçe dair birçok tasvir ve tespit bulmak mümkün.

 “Savaştan önce, Şam’ın en büyük hastanesinde yoğum bakım hemşiresi olarak çalışan kadın, kendisi için kurulmuş olan çadırda, çok uzaktaki başka bir şehirde yeniden yoğun bakım hemşiresi olacağı günü bekliyordu. Ama böylesi bir ihtimal hayli düşüktü. Çünkü mülteciler sadece evlerini değil, mesleklerini de terk ederler” (s.99).

Gelelim kitabın temel sorunsalına… Zamir, kendi kurgusal gerçekliği içinde popülist yönetimlerin nasıl bir otoriterliğe evrilebileceğine ilişkin canlı örneklerle dolu. Bu yönüyle kitabı, siyasal popülist bir distopya olarak değerlendirmek de mümkün. Öyle ki sözünü ettiğimiz bu dünyada Türkiye’de “Allah var mı, yok mu?” diye bir plebisit (referandum) yapılıyor, Almanya’da ülkede yaşayan Türkleri kovmak için Veda Yasası çıkarılıyor, İngiltere’de göçmen topluluklarını kontrol etmek amacıyla nüfus mühendisliği politikaları hayata geçiriliyor, güya dünya barışı için hareket eden bir takım sivil toplum örgütleri Afrika’daki asker diktatörlerle “barış adına” kirli işler çeviriyor.

Zamir’de siyasi popülizm, demokrasiyi içten içe yok eden bir virüs gibi resmediliyor. Kitleler; cinsiyetçi, ırkçı, ayrımcı sloganlarla tahrik edildikçe popülist, çoğunlukçu rejimlerin kendilerini tahkim etmeleri kolaylaşıyor. Böylece ayrımcı söylemlerin öznesi olan azınlıklar ve göçmenler bu politikaların ilk kurbanları haline geliyorlar.

Zamir bugün “demokratik” olarak bilinen Batı dünyasında rüzgârın nasıl tersine dönebileceğine ilişkin işaretler taşıyor. Almanya Federal Meclisi’nin çıkardığı Veda Yasası bunlardan biri. Bu yasayla Türkler bir zamanlar kitlesel olarak göç ettikleri Almanya’dan kovuluyor. İş bununla da kalmıyor, Türkiye hükümeti kapalı kapılar arkasında Almanya ile bu konuda para pazarlığı yapıyor. Zamir’de bu yönüyle bugüne ilişkin birçok gönderme yer alıyor. Örneğin bu anlaşma hemen aklımıza 2016’da Avrupa Birliği ile Türkiye arasında Suriyeli sığınmacılar üzerinden yapılan 6 milyar Euroluk anlaşmayı (dirty deal) getiriyor. Bu anlaşmaya göre 20 Mart 2016’dan itibaren Yunan adalarına geçerken yakalanan her göçmen Türkiye’ye iade edilecek, Türkiye bunun karşılığında AB’den para alacaktı.

Aynı dönemde Britanya’da göçmenlerle ilgili başka bir ayrımcı gelişme yaşanıyor ve “fayda endeksi” adı altında göçmenler topluma kattığı sosyoekonomik ve kültürel faydalar nispetinde puanlanıyor. Bu puanlamanın ardından azınlıkların ideal nüfus sayısına ulaşılıyor. Günümüze gelecek olursak Brexit referandumu öncesinde AB’den ayrılma yanlısı olanlar da benzer bir fayda maliyet hesabı içine girmemişler miydi?

“Bir hayvanat bahçesi kuruyorlar aslında! Hangi hayvanı alalım? Hangi kafese kaç tane hayvan koyalım? Buna karar veriyorlar!” (s.64).

Zamir, göçmenler ülkelerine bu şekilde bir tehcir hareketiyle kovulmasalar bile zihinlerde çoktan kovulduklarına ilişkin örneklerle dolu. “Oysa etraflarına biraz daha dikkatli baksalar, çoktan kovulmuş olduklarını görebilirlerdi. En azından zihinlerinde… Çünkü çok uzun zamandır kendileriyle aynı asansöre binmemek için çaba sarf eden ya da yüzlerini görmemek için metroda gözlerini kapatıp uyuyormuş taklidi yapan ve elbette sokakta yan yana gelmemek için kaldırım değiştiren milyonlarca Alman vardı” (s.113).

Son olarak, Zamir’de insana dair birçok tespitin bulunduğunu eklemek gerekiyor. Modern hayatın koşturmacası ve telaşı içinde insanın durup kendisine bakamaması bunlardan biri örneğin. “Etrafımdaki herkesin acelesi vardı. Ama bir havaalanında olduğumuz ve binecekleri uçaklara geç kaldıkları için değil. Acele etmeye bağımlı oldukları ve acele etmeden nasıl yaşanır bilemedikleri için. Çünkü bu çağda her şey acildi.” (s.38).

 “Aslında şimdi düşünüyorum da birini keşke aramasaydım! Bir yere gidilecekse hemen gidelim istiyorum! Bir şey yapılacaksa hemen yapılsın! Onun için de yıllarca hiç durmadan, bir oraya bir buraya koşturdum.” (s.98).

“… Havalimanı’na inene kadar, yanında duran çello kutusuna baktım ve içindeki çelloyu çaldığımı hayal ettim. Ancak aklım o kadar doluydu ki hayalimde bile çalamadım.” (s.175).

Özetle Hakan Günday’ın Zamir adına taşıyan romanı kurgusal bir dünyada yaşananları anlatsa da içinde günümüz dünyasına ilişkin birçok gönderme barındırıyor. Popülist politikaların Batı demokrasileri için taşıdığı tehdit ve bu politikalardan kimlerin nemalanacağı kimlerin ise kurban olabileceği bugünden bakıp Zamir’de göreceğimiz konular…

 

 * Bu yazı, Göç Dergisi'nin 9(1), 2022 sayısında yayınlanmıştır. 

https://dergi.tplondon.com/goc/issue/view/89

Hakan Günday, Zamir, Doğan Kitap, 2021, 368 sayfa.

 

Londra’da kira fiyatlarındaki artış evsizlerin sayısını artırabilir

Hiç yorum yok

 Londra partiler arası belediye meclis grubu, artan yaşam maliyetleri ve kira fiyatları nedeniyle önümüzdeki aylarda evsizlerin sayısının artabileceği uyarısında bulundu.  

                                                               


                      
 

Özellikle son iki yıldır etkisini hissettiren ekonomik kriz nedeniyle alım gücü düşen dar gelirliler yaşamsal ve barınma giderlerini karşılamakta zorluk çekiyorlar.

Londra partiler arası belediye grubu yaptığı analizde, kiralık özel mülklerin yüzde 10'undan azının, konut maliyetlerini karşılamak için refah desteğine bağımlı olan Londralılar için uygun olduğunu buldu. Artan yaşam maliyetleri nedeniyle Londra’da yaşayan 125.000 düşük gelirli hane halkı, aldıkları sosyal yardımlar kira giderlerini karşılayamadığı için evsizlik riskiyle karşı karşıya.

Londra partiler arası belediye grubu konut şefi Darren Rodwell konuya ilişkin olarak: “Eğer acil önlem alınmazsa, kiralarını karşılayamayan ve evsiz kalan düşük gelirli hanelerin sayısının artmasından endişe duyuyoruz. Bu durum Londralılar için yıkıcı sonuçlara yol açabilir” diyor.

Özel mülkte kirada oturan hane halkları, eğer gerekli koşulları sağlayabiliyorlarsa konut masraflarının bir kısmını Yerel Konut Yardımı veya Universal Credit ödemelerinden karşılayabiliyorlar. Rekor kıran enflasyon ve enerji fiyatlarındaki artışin dar gelirli aileleri çaresiz bırakması üzerine hükümet Yerel Konut Yardımı (LHA) oranlarını artırmaya çağırılıyor.

Hükümetin, 2016'dan itibaren konut yardımı oranlarını dört yıllığına dondurması Londra’da uygun fiyatla oturulabilecek mülk miktarını ciddi şekilde kısıtladı. Daha sonra bu aran 2020’de yükseltilmiş olsa da artan kira fiyatlarının altında kaldı. Bunun en önemli sebeplerinden biri de kentte yaşanan konut sıkıntısı.

Hükümet yetkilileri ise konut yardımlarının pandemi döneminde enflasyonun üstende artış gösterdiğini, yıl boyunca ortalama 600 £ olmak üzere bir milyonun üzerinde haneye konut yardımı verildiğini belirtiyorlar.

 

Ekonomik kriz nakit para kullanımını artırdı

Hiç yorum yok

 The Post Office tarafından yapılan yeni araştırmaya göre, insanlar yaşam maliyetleri arttıkça harcamalarını daha sıkı kontrol altında tutmak için nakit para harcamayı tercih ediyorlar.

 


                                                                                                    

 

İngiltere’de mal ve hizmet fiyatlarının son 40 yılın en yüksek seviyelerine ulaşması kişilerin para harcama alışkanlıklarını da değiştirdi. Son zamanlarda çoğu kişi harcamalarında kart kullanmaktansa nakit kullanmayı tercih ediyor.

İngiltere’de Postanelerde, temmuz ayında 801 milyon sterlinlik kişisel nakit çekme işlemi gerçekleştirildi. Böylece nakit çekme işlemi bir yıl öncesine göre % 20'den fazla artış gösterdi.

“Bu kesinlikle yaşam maliyeti krizinden kaynaklanıyor” diyen Cash Action Group Başkanı Natalie Ceeney bu durumun, insanların yükselen fiyatlarla boğuşurken "kelimenin tam anlamıyla kuruşları saydığını" gösterdiğini söyledi. Natalie Ceeney bunu ekonomik kriz dönemlerinde insanların daha ihtiyatlı olmasına bağlıyor. "İnsanlar nakit parayı yaşam maliyetleri için bölüştürecekler; ‘faturalar için sahip olduğum şey bu, yemek için sahip olduğum şey bu ve geriye kalan şey bu' diyecekler."

Ceeney, BBC'ye verdiği demeçte, artan yaşam maliyetleri göz önüne alındığında, nakit kullanımının neden arttığını anlamanın kolay olduğunu söyledi. "Nakit kullanımı on yıldan fazla bir süredir düşüşteydi, özellikle pandemi bunu hızlandırdı, ancak şimdi nakit kullanımının geri dönmesine şahitlik ediyoruz. Bu kesinlikle yaşam maliyeti krizi yüzünden" dedi.

"Kısacası nakit kullanmak insanların bütçelerini daha kolay yapmalarına yardımcı oluyor, çünkü bu kelimenin tam anlamıyla kuruşları sayabileceğiniz anlamına geliyor. Hepimiz biliyoruz ki, bir kartla ödeme yaparsanız, sahip olmadığınız parayı harcar ve bunun sonuçlarıyla daha sonra karşılaşırsınız. Oysa hafta boyunca harcayabileceğiniz sadece 30 sterlininiz varsa, bunu banknotlarda ve madeni paralarda tutmak, bütçeyi yani ne kadar harcadığınızı kontrol etmenin en etkili yoludur."

Postanelerde son kez Aralık 2021’de Christmas tatili nedeniyle bu denli bir nakit hareketi olmuştu. Yetkililer temmuz ayındaki bu hareketliliğin diğer bir nedeni olarak da tatile gidenleri gösteriyor. Yapılan araştırmalar bu yıl İngiltere'de tatile gitmeyi planlayan İngilizlerin % 71'inin tatile giderken yanlarında nakit para götürmeyi tercih ettiklerini gösteriyor.

Nakit paranın halen geçerliğini koruyor olmasının bir başka nedeni ise nüfusun yaşlı kesiminin online bankacılık işlemlerine ve dijital bankacılık platformlarına erişimlerinin olmaması. Bu yüzden milyonlarca insan halen harcamalarını nakit parayla yapmaya devam ediyor.

 

 kaynak: bbc

Scale – up vizenin tüm detaylarını Avukat Yaşar Doğan'la konuştuk

Hiç yorum yok

 Home Office kısa süre önce ‘Scale-up vizesi’ne ilişkin ayrıntıları yayınladı.  Redstone Solicitors’tan Avukat Yaşar Doğan ile bu vizenin ayrıntılarını konuştuk.

 


                                                                                                    

Scale-up vizesi nedir?

‘Scale-up vizesi’; hızlı büyüyen ve belirli niteliklere sahip bir şirketin sponsorluğunda, yüksek nitelikli bireylere verilen bir vize türüdür. Bu vizenin amacı, hızlı büyüme potansiyeline sahip şirketlerin istikrarlı bir şekilde büyümeye devam etmelerini sağlamak için uygun nitelik, beceri ve tecrübelere sahip çalışanlar edinebilmelerinin önünü açmaktır.

Bu vizeye kimler başvurabilir?

Scale-up vizesi adaylarının karşılamaları gereken bir dizi gereksinimler bulunuyor. Bunların başında, İngiltere’de faaliyet yürüten uygun niteliklerdeki bir sponsor şirketten, üniversite mezuniyeti seviyesinde nitelik ve beceri gerektiren bir iş teklifi almış olmak geliyor. Diğer gereksinimlerin bazıları şunlar: (i) 18 yaşından büyük olmak, (ii) geçerli bir sponsor sertifikasına sahip olmak, (iii) teklif edilen işin gerçek bir pozisyon olması ve yalnızca vize edinmek amaçlı olmaması, (iv) teklif edilen maaşın belirli bir seviyenin üzerinde olması, (v) İngilizce dil şartını yerine getirmek ve (vi) finansal gereksinimi karşılıyor olmak.

Bu durumda, Scale-up vizesi sponsorluk gerektiriyor. Bunu açıklar mısınız?

İlk duyurulduğunda, Scale-up vizesinin sponsor şirket gerektirmeyeceği söyleniyordu. Ancak, detaylar ortaya çıktıkça, bu vize türünün de ilk etapta bir sponsorluk gerektireceği netleşti. Başvuru sahiplerinin İngiltere’de bu vize türü altında geçirecekleri ilk 6 aylık dönem için uygun bir sponsor şirkete ihtiyaçları bulunuyor. İlk 6 aylık periyodda sponsor şirket için çalıştıktan sonra, tercih eden Scale-up vize sahipleri sponsor şirketlerinden ayrılabilirler.

Scale-up vizesi için sponsor lisansı edinmek isteyen şirketlerin karşılamaları gereken belirli kriterler mevcut. Öncelikle, mevcutta en az 10 çalışana sahip olmak gerekiyor. Ayrıca, şirketin son 3 yılına bakıldığında, işçi sayısı veya yıllık ciro bakımından yüzde 20 oranında artış olduğunun ispatlanması elzemdir. Bu kriterleri sağlayabilecek şirket sayısının sınırlı olacağı kanaatindeyiz.

Hangi meslek mensupları bu vizeden daha kolay yararlanabilir?

Bu vize türünden yararlanabilecek meslek gruplarının listesi Home Office web sitesinde mevcut. Genel olarak, üniversite mezuniyeti seviyesinde nitelik ve beceri gerektiren meslek grupları mensupları için oluşturulmuş bir vize rotasıdır. Başvuru sahiplerinin üniversite mezunu olması şart değil. Ancak, doldurulacak iş pozisyonunun üniversite mezuniyeti seviyesinde nitelik ve beceri öngörmesi gerekir. Üniversite mezunu olmasa da, bu boşluğu iş tecrübesi ile tamamlamış olan adaylar da bu vize türünden yararlanabilir. Tabii, üniversite mezunu olmadan bu kriterleri karşılayabilecek birey sayısı da sınırlı olacaktır. Uygun meslek gruplarına birkaç örnek olarak şunlardan bahsedebiliriz: Yönetim Kurulu Başkanları, diğer üst düzey şirket yöneticileri, insan kaynakları müdürleri, bilişim direktörleri, banka müdürleri, sağlık servisi müdürleri, sağlık çalışanları, sosyal servis müdürleri, mühendisler, mimarlar, yazılım uzmanları, okul müdürleri, avukatlar, muhasebeciler, vs.

Bu vizeye başvurmak için hangi seviyede İngilizce dil bilgisine sahip olmak gerekir?

Scale-up vizesinin B1 düzeyinde İngilizce dil bilgisi şartı bulunuyor. Bunu karşılayabilmek için; İngilizce okuma, yazma, konuşma ve anlama alanlarında B1 ve üzeri seviyede Home Office onaylı bir dil testi geçmiş olmak gerekiyor.

Asgari maaş şartını açıklar mısınız?

Scale-up Vize sahiplerinin almaları gereken asgari maaş şu şekilde. Minimum yıllık maaş £33,000, saatlik maaş £10.58 veya ilgili meslek grubunun genel-geçer maaş seviyesi daha yüksek ise, ilgili seviyede maaş alacak olmaları gerekiyor.

Pekiyi, buradaki finansal gereksinim nedir?

Scale-up vizesi’ne başvuracakların, başvuru tarihinde ve onun öncesindeki belirli bir periyodda banka hesaplarında bulunması gereken asgari bir miktar söz konusu. Yalnız başına başvuru yapacaklar için bu miktar £1,270. Bağlı olarak başvuracak eş ve çocuklar için ayrıca belirli miktarlar sağlanması gerekir. Sponsor şirketin, başvuru sahibinin ilk aylık masraflarını karşılayacağını taahhüt etmesi halinde bu miktarların sağlanması gerekmiyor.

Vize uzatmaları ve kalıcı oturum almak mümkün mü?

Evet. Sponsor şirketiniz için 6 ay çalıştıktan sonra ve asgari maaş gereksinimini karşıladığınız sürece, 3’er yıllık uzatmalar almak mümkün. Bu vize ile 5 yıllık bir ikamet süresinin ardından, kalıcı oturum için başvuru yapılabilir.

Scale-up Vizesi ile aile fertleri de İngiltere’ye getirilebilir mi?

Scale-up Vizesi sahipleri, eşlerini ve 18 yaşını doldurmamış çocuklarını İngiltere’ye getirebilirler.

Bu vizenin başvuru sahibi için maliyeti nedir?

Sponsor lisansı ve sponsor sertifikası masraflarını sponsor şirketin kendisi karşılayacaktır. Başvuru sahipleri kendi başvuru ücretlerini karşılamak durumunda olacaklardır. Başvuru ücretleri başvuran başına £715 olup, İngiltere’de kalınacak her yıl için £624 sağlık harcı da ödenmesi gerekir. Avukat veya danışman aracılığıyla başvuru yapılması durumunda, bu servisler için de ayrıca bütçe ayırmak gerekecektir.

Başvuru süreci nasıl işliyor ve sizce vizenin neticesini almak ortalama ne kadar süre tutacak?

Basitçe anlatmak gerekirse, uygun bir sponsor ve iş pozisyonu bulduktan sonra, sponsor şirketin sponsor sertifikası edinip başvuru sahibine iletmesi gerekir. Akabinde, önce internet üzerinden ilgili başvuru formu tamamlanıp, destekleyici dokümanlar sisteme yüklendikten sonra, başvuru sahibi biyometrik kayıt randevusuna katılıp başvuru sürecini tamamlamış olacak. Normal koşullarda, bu başvuru türü 3 haftalık bir sürede karara bağlanır.

Ankara Anlaşması’ndan çeşitli gerekçelerle ret almış biri bu vizeye başvurabilir mi?

Ankara Anlaşması veya başka bir vize türünden ret almış olmak, Scale-up vizesi’ne başvurmanın önünde bir engel teşkil etmez. Elbette, daha önce ret almış olmak, sonradan yapılan vize başvuruları üzerinde bir önyargı oluşturabilir. Ancak, bu durum tek başına ve kendi içinde ret gerekçesi oluşturamaz.

 

Yaşar Doğan, Solicitor Advocate

Redstone Solicitors

 Unit B, 17 Downham Road, London N1 5AA

 Tel:      0203 940 5959

Fax:     0203 940 5966

 Web:    www.redstonesolicitors.co.uk

 

*Bu yazı ilk defa 15 Eylül 2022 tarihinde Olay Gazetesinde yayınlanmıştır.

https://olaygazete.co.uk/turk-toplumu/scale-up-vize-sahipleri-sponsor-sirketlerinden-ayrilabilir.html

 

Londra Kürt Filmleri Festivali başlıyor

Hiç yorum yok

Londra Kürt Filmleri Festivali bu yıl 23-30 Eylül tarihleri arasında düzenleniyor. Bu yıl 13. kez düzenlenen festival, Wood Green Vue, Dalston Rio ve Prince Charles sinema salonlarında dünyanın farklı yerlerinden Kürtlerin hikayelerini Londra’ya getiriyor. 

Seray Genç



Festival, 23 Eylül’de daha önce Arıcı (Beekeeper, 2013), die Schwalbe (2016) filmleriyle tanıdığımız Mano Khalil’in Komşular (Neighbours, 2021) filmi ve Elêonore Fourniau’nın dinletisiyle Wood Green Vue Sinema Salonu’nda açılışını yapacak.*

 Çabuk Büyüyen Çocuklar

Komşular filminin çocuk karakteri Sero, Ferit Karahan’ın yönetmenliğini yaptığı Okul Traşı’nın (Brother’s Keeper, 2021) Yusuf ile Memo’su, Zahavi Sanjavi’nin Imad’ı farklı tarihsel kesitlerde farklı coğrafyalarda geçen bir çocukluğun izini sürüyor. Zorlukların, yokluğun, savaşın ve belki yersiz yurtsuzluğun kampında, yurdunda, okullarında geçen bir çocukluk bu… Çabuk büyümek zorunda bırakılan bir çocukluk. Çocuk yalnızlığını kimi zaman çoğaltan kimi zaman büyüklere bulaştıran suçluluğuyla baş eden ya da baş etmeye çalışan bu filmler kurmaca ya da belgesel bir kuşağı anlatıyorken, yönetmenlerin geçmişlerine, geldikleri topraklara bakışını da içeriyor. Bugün artık çocuk olmayan o yönetmenler ellerinde kameraları, perdede filmleri dünyanın pek çok yerindeki film festivallerini dolaşıyorken; artık ne o okul, ne o kamp ne de o yurt ücra bir köşe değil. Anlattıkları kendi hikayeleri, anlattıkları evrensel hikayeler. Artık o ücra köşeye herkesi ulaştırıyor, hikayelerini bilinir, görünür kılıyorlar.


Kürdistan’ın çocukları kadar savaşanları, yeni bir hayat kurmaya çalışan kadınları, IŞID gibi bir büyük tehditten kaçışları, bu tehdide karşı birlikte mücadeleleri ve kendilerini sağaltmalarının hikayeleri de anlatılıyor filmlerde. Dünyanın farklı ülkelerinden kadınlar, örneğin İspanya’dan Anna M. Bofarull Sinjar (2021) filmiyle Barcelona’dan ve Sinjar’dan iki kadının hikayesini anlatıyor. Almanya’dan Antonia Kilian Nehrin Öte Yakası (The Other Side of the River, 2021) belgeselinde 19 yaşında Fırat’ın öte yakasına geçen Hala’yı takip ediyor; öfkesini, yaşadıklarını, kız kardeşiyle kurmaya çalıştığı ilişkiyi paylaşıyor. Yönetmen Derya Deniz Hêza ile tanıştırıyor bizi. Kadın yönetmenler Kürt kadınlarının ve bölge halklarından kadınların hep birlikte mücadelelerine, gündelik yaşamlarına ve yeni bir hayata başlamalarına tanıklık ediyor.** Usta yönetmen Shawkat Amin Korki’nin son filmi Sınav’da da (Exam, 2021) başrol iki kadının. Güncel gerçekliği iç içe geçen ve heyecan verici bir hikayeyle anlatan ülkedeki sınav sistemini ve kadının rolünü sorgulayan Sınav konusunu gerçek hayattan alıyor.

Nehrin Öte Yakası

 Hêvîn’in Şarkısı

 Peki o toprakları özleyenler, ayrılmak  zorunda kalanlar, başka türlü hayal edenler. Duvarlarında asılı o cansız fotoğrafa canlarını kaybedip geri dönenler. Bir köy var uzakta diyenler ve o köyü kendi hayalleriyle, ütopyalarıyla düşleyen, düşünenler, diasporadaki kadınlar… Almanya’dan üç kuşaktan farklı kadının dokunaklı ve insani hikayelerini yine diasporadan, oyunculuk geçmişi de olan Serpil Turhan anlatıyor. Aidiyet, kimlik, ev ve “kendin olmak”. Aynı köyden ya da farklı köylerden, geldikleri köyün üç kuşak üzerinde etkisi, köyle kurdukları bağ, eski ve yeni bir memlekette kurdukları, kuracakları yaşama dair içten bir şarkı, Köy filmi… Hêvîn, Saniye ve Neno film boyunca birbirleriyle karşılaşmayan, “köye” ya da “o eve” zamansal ve tarihsel olarak farklı mesafede ve algıdalar. Sadece bu da değil, bir dil olarak Kürtçe ile ya da geldikleri topraklarla kurdukları ilişki de, hikayeleri de birbirinden farklı. Oysa film onları ortaklaştıran, o havada gezinen yoğun duygunun ne olduğunu paylaşıyor.  Yargılamadan, yargılatmadan paylaşıyor kadınların hikayelerini bizimle yönetmen. Almanya’da yaşayan ve oyunculuk eğitimi alan Hêvîn’in şarkısına eşlik etmeye çağırıyor bizi.

 


Çiyayê me berfê lêkir

Spî bûye, spî bûye

 

Ez ji te dûr im, tu ji min dûr î

Tim zivistan, spî bûye

 

Bihar hatiye gundê me

Sor û zer bûye çiyayê me

 

Ez ji te dûr im, tu ji min dûr î

Tim zivistan, spî bûye

 

Birîndar im ez vên nakim

Ez vê jînê qebûl nakim

 

Ez ji te dûr im, tu ji min dûr î

Tim zivistan, spî bûye

 

Dağlarımıza karlar yağmış

Her taraf kış, bembeyaz olmuş

 

Senden uzağım, benden uzaksın

Her taraf kış, bembeyaz olmuş

 

Bahar gelmiş köyümüze

Kırmızı sarı olmuş dağlarımız

 

Senden uzağım, benden uzaksın

Her taraf kış, bembeyaz olmuş

 

Yaralıyım, yapamıyorum

Bu yaşamı kabul etmiyorum

 

Senden uzağım, sen benden uzaksın

Her taraf kış, bembeyaz olmuş

 

Bir Metafor Olarak Memleket ve Memo’yu Anmak

Bu yılki programın bir başka dikkat çeken özelliği Kürt Sineması’nda gerçeklikten referans alsa da fantastik, sürreel ya da epik bir anlatıyı baz alan filmlerin ustalık içeren bir sinematografik yaklaşımla gerçekleştirildiğini görmek. Bunda coğrafyanın verdiği kültürel baz olduğu kadar yönetmenlerin sinemasal hayal güçlerinin ve alternatif bir anlatı arayışlarının payı olduğu da bir gerçek. Arsalan Amiri’nin Venedik Film Festivali’nde gösterilen Zalava filmi her ne kadar 1970’li yılların sonundan, İran’ın bir Kürt köyünden gelse de bugünün İran’ına, kadın-erkek ilişkilerine ve İran taşrasına dair bir metafora dönüşebiliyor. Doğrudan görünmeyen, kendisini göstermeyen ve tüm yaşamları baskılayan bir rejimle karşı karşıya kalanlar, savaşanlar… Tıpkı Türkiye’nin baskıcı, soluk aldırmayan rejiminin metaforuna dönüşen bir gece olsun baş başa geçiremeyen, birbirini seven genç öğrenci çiftin kaldığı otel odası gibi, Serhat Karaaslan’ın Suçlular (Criminals) filminde. Ve tıpkı kaybettiği oğlu için rejim dahil herkese ve her şeye rağmen bir düğün dernek kurmak isteyen Zin’in imkansızı gerçek, gerçeği çatışmalı ve absürt kılması gibi Mehmet Ali Konar’ın Ali ve Zîn’in Dansı (The Dance of Ali and Zîn) filminde.

Dana Karim’in bir güzel aşk ve bir acı kayıp hikayesini anlatan The Wind Girl filmi, Semiha Yıldız’ın çocukluğunun anılarından yola çıkarak Cudi dağının ekolojik habitatını ve tahribatını ele alan filmi Cudiyê Miradan’ı (Cudi of the Wishes) ve benim kişisel olarak da hayatımın önemli bir dönemine denk  gelen Batman’da sevgili Mehmet Aksoy birlikte katıldığımız, izlediğimiz filmler üzerine düşündüğümüz, tartıştığımız Yılmaz Güney Kürt Filmleri Festivali’nin yapıldığı salondan geri kalanlar üzerine bize bir tarihi, salonu, filmleri, film festivalini ve elbette sinemayı, Kürt Sineması’nın “burada”, tam da orada, o toprakları sıyırdığımızda altında kalanı gösteren Sibel Öge’nin Li Vir filmi de politik olduğu kadar estetik bir arayışın kısa ve öne çıkan filmlerinden. Festival kapsamında arkadaşlarının yaptığı bir kısa filmle anacağımız Mehmet Aksoy’u, Memo’yu ben bir de Li Vir’le Batman günlerimizle, izlediğimiz filmler ve o gün Bingöl Elmas’ın okuduğu birlikte yazdığımız metinle anacağım.

Son Olarak

Yazının başında Zarê’den Heza’ya demiştik. Zarê, Yezidi bir Kürt kadının karakteri olduğu 1926’da Sovyetler Birliği Ermenistan’ında yönetmen Hamo Beknazarian tarafından çekilen ilk Kürt filmi olarak kayıtlara geçiyor. Hêza ise Derya Deniz’in 2022 yılında IŞID’ın elinden kurtulan bir başka Yezidi kadından adını alan, Kürtçe’de güçlü anlamına da gelen son dönem Kürt filmlerinden biri. 

1926’dan 2022’ye kadının özgürlüğünden, bağımsızlığından vazgeçmeyen bir sinemanın son dönem yönetmenleriyle, karakterleriyle tanışmak için ve Hêvîn’in sesinden Koma Amed’den bildiğimiz şarkıyı dinlemek için bir fırsat, bir davet; sansürsüz ve özgürce birlikte film izleyebilmek için Londra Kürt Filmleri Festivali.

 

*LKFF 2022 program, etkinlik ve filmlere dair https://www.lkff.co.uk

** 2022 yapımı iki filmi daha burada analım isterim. Kurdwin Ayub’un Berlin Film Festivali’nden ödülle dönen filmi Sonne ve Hirokazu Kore-eda ile çalışmış Japonya’da bir Kürt göçmen, genç bir kadın olmaya dair, iki kez vatansız kalmaya dair duru bir dille hikayesini anlatan Emma Kawawada’nın My Small Land filmleri. İki film de geleneksel ailelerden gelen genç kuşakların göçmen bir ülkede eve ve kimliklerine dair sorular soran eleştirel filmlerdi.

 

 

Zarê



 


 

 



 


 

 


Bir Facebook paylaşımı ve Ankara Anlaşmalılar: “gelen bir pişman, gelemeyen bin pişman"

Hiç yorum yok

Geçenlerde Ankara Anlaşmalıların paylaşım yaptığı bir Facebook grubunda “Arkadaşlar ben Türkiye’ye dönüyorum, herkese bol kazançlar…” şeklinde bir paylaşım gördüm… Hemen peşinden bu paylaşıma yorumlar yağmaya başladı.



Tuncay Bilecen

bisikletligazete@gmail.com

Dijital tasarım işlerinin aşinası değilim, Bisikletli Gazete’nin YouTube kanalında göçmenliğe dair el yordamıyla yaptığım videolar ortalama 300 civarında görüntülenme alırken, geçen yıl geri dönen Ankara Anlaşmalılarla ilgili yaptığım video (video bile değil ses kaydı) yaklaşık 8 bin dinlenmeye erişti. Bunu ilkin demek ki “başarılı göçmen hikâyeleri” yerine “dramla dolu göçmen hikâyeleri” daha revaçta oluyor şeklinde yorumladım. Sonra düşündüm ki aslında söyleşi yaptığım kişilerle benzer şeyleri yaşayanlar bir çözüm arayışı içindeler.

Geçenlerde, ağırlıklı olarak Ankara Anlaşmalıların paylaşımda bulunduğu bir Facebook grubunda yapılan paylaşımın da bu kadar etkileşim almasını bu şekilde değerlendirmek gerekiyor. Benzer ruh halinde olan birçok göçmen bulunuyor. Buna kendi tecrübelerini paylaşmak isteyenler de eklenince etkileşim ister istemez artıyor.

Gelelim bu paylaşıma yapılan yorumlara…

Yorumları kabaca dört başlıkta toplayabiliriz:

1) Geri dönme kararı veren kişinin biraz daha dişini sıkması gerektiğini söyleyenler…

2) Benzer bir ruh halinde olduğunu söyleyip (geçmişte ya da şimdi) ama geri dön(e)meyenler…

3) Ah keşke ben de İngiltere’ye göç etseydim, asla geri dönmezdim diyenler…

4) Kendi kişisel deneyimini yegâne yol olarak görenler…

 

Şimdi tek tek bu grupları incelemeye çalışalım…

“BİRAZ DAHA SIK DİŞİNİ, HEPİMİZ AYNI YOLLARDAN GEÇTİK”

Geri dönmek isteyen kişiyi ikna etek isteyenlerin kendi göçmenlik deneyiminden yola çıkarak “sabır” temasını öne çıkardıklarını görüyoruz.  Örneğin yorum yapan biri şöyle diyor: “Merhaba, ilk başta herkese zor geliyor. Ailemizden sevdiklerimizden ayrılıyoruz. Bize burayı toz pembe anlatıyorlar (özellikle avukatımız muhasebecimiz.) Havası suyu insanı iyi değil evet ama yaşam kalitesi parası çok iyi. Yalnızlığı severim, sevemesem de alışırım derseniz. Dönmeden bir kez daha düşünün derim. Valla ben toz pembe anlatmıyorum kimseye gerçekleri anlatıyorum. Bu sefer de cevapları hazır sen neden duruyorsun ya? herkesin hikayesi farklı kimi duruyor kimi dönüyor kimi durmak zorunda kalıyor. Sonuç olarak boktan bir yer…”

Başka biri ise, geri döndükten sonra daha büyük bir pişmanlık yaşayabileceğini söylüyor: “Burada kalmanın bir bedeli var. Herkes bu bedeli ödemek zorunda değil. Saygı duyuyorum. Yakın zamanda okuduğum bir yorumu aktarmak istiyorum. Türkiye ye dönen birisi aynen şunu söylüyor; ‘İngiltere ye gitmek bir hata idi fakat dönmenin daha büyük bir hata olduğunu geç anladım. Çok pişmanım’ yazıyordu.”

Başka biri ise, İngiltere’ye büyük beklentiler içinde gelmemek gerektiğini, kültürel olarak da uyum sağlamak gerektiğini ve şu anda Türkiye’nin daha kötü durumda olduğunu hatırlatıyor: “Buraya büyük beklentiler ile gelmek doğru değil. Pek çok insanda gördüm bunu. Memleket (İngiltere) bence gayet güzel. Hayat olarak da iyi. Dilini öğrenince hele, çok daha kolay birçok konu. Türkiye’yi burada yaşamak isteyene çok denk geldim. Başka bir memlekette olduğunuzu kabullenince bence durum değişebilir. İş yapmak aslında çok da zor olmamalı. Tabii pandemi ve kısıtlamalar oldukça zorladı hepimizi. Destek alamamamıza rağmen devlet yine de birçok farklı şekilde destekler yaptı, yapıyor. Türkiye’den gelen ses orada durumun ciddi anlamda kötü olduğunu söylüyor.”

 

“ASLINDA BEN DE DÖNERDİM AMA…”

Geri dönüş göçüyle ilgili yaptığım çalışma sırasında bir görüşmeci “dönmeyi düşünüyor musunuz?” sorusuna “30 yıldır her gün geri dönmeyi düşünüyorum” cevabını vermişti. Dolasıyla bir gün geri dönerim düşüncesi her göçmenin aklından çeşitli şartlara bağlı olarak geçen bir duygudur.

İkinci kategoride yorum yapanlar, paylaşımı yapan kişiyle benzer bir ruh halinde olduklarını belirtiyorlar. Örneğin biri alışkanlıkların geri dönmeye engel olduğunu, üstelik döndüğünde bulacağı ülkenin bıraktığı gibi olmayacağını hatırlatıyor: “Ben bu ülkenin iyi kötü birçok yönünü gördüm ve insanlara sizin gibi anlatıyorum. Ben de aynı cevabı alıyorum. Uzun yıllar burada kalınca dönmek kolay olmuyor. Bıraktığın gibi değil çünkü” diyor.

Bir başkası ise “ben çok sevdim de iş bulamazsam dönecem ben de mecbur” diyor.

 

“NİYE GERİ DÖNÜYORSUN, BİZİM DE HAKKIMIZI YEDİN!”

Gelelim, yorumları Türkiye’den okuyup “biz orada olmak için her şeyi yapardık, oturun oturduğunuz yerde” mealinde sözler sarf edenlere.  

Örneğin biri şöyle yazmış: “Ulan keşke biz gidebilsek yemişim hasreti özlemi.” Bir başkası ise geri dönme kararı veren kişinin başka Ankara Anlaşmalıların önünü kestiğini düşünecek kadar ileriye götürüyor işi: “Gerçekten gitmek isteyenlerin işine engel oluyorsunuz zorlukları başta hesaplamadınız mı burada (Türkiye) çok matah bi hayat yaşıyormuşsunuz gibi… Kalmayacaksanız hiç baş vurmasaydınız da ihtiyacı olanın hakkını yemeseydiniz, siz olmasaydınız belki bi başkası giderdi ülke yangın yeri her şey aldı başını gidiyor gitmişsin bari sık dişini kal burdan daha şanslısın hakkını kaybetme bizim hakkımızı yedin kendi hakkına sahip çık bari alışınca bize dua edersin.”

Bir başka yorumda ise şöyle yazıyor: “Gitsem geri dönmeyi bırak buranın hayalini bile kurmam şans yanlış kişilerde.”

Bu gruptaki yorumcular kapağı bir İngiltere'ye atsaydım, başka bir şey düşünmezdim. Ayağınıza gelen fırsatı tepmeyin hatta bize de mani olmayan diyerek adeta göç etmiş kişileri talihli kişiler olarak addediyorlar... 

  

GÖÇMENLİK HİYERARŞİSİ

Göçmenlik hiyerarşisi, bir yere daha önce gelen kişinin o yerle ilgili bol kepçeden “ahkam kesme hakkını” kendinde bulmasıdır. Sizden sürekli kötü olduğunuzu duymak isteyen bazı kişiler gibi bunlar da göç ettiğinizde, ilk zamanlarda yanınızda yörenizde bulunarak üzerinizde sürekli bir tahakküm ilişkisi kurmak isterler. Tahakküm diyorum çünkü eşsiz deneyimlerinin ayak izlerini aynı şekilde takip etmenizi isterler. Aradan yıllar geçince bir bakarsınız, bu kişiyle ilişkiniz kalmamış… Üstelik eşsiz deneyimler olarak söylediklerinin çoğu da tamamen kendi değer yargılarından ibaretmiş. 

Bir yorumcu şöyle diyor: “Şu yorumları okuyunca bazen aynı ülkede olmadığımızı düşünüyorum. Hangi ülkeye gidersen git hak ettiğin gibi yaşarsın. Bu kadar kötü şeyler yaşıyorsanız bu sizinle alakalı. Kebab shopta üç kuruşa işi kabul eden sizsiniz şikâyet edende siz. İllegal çalışmayı kabul ederseniz hakareti kötü muameleyi de kabul edersiniz. Eşek olursan semer vuran çok olur. Türkiye’den geliyorsun burada Türklerin yanında çalışıyorsun. Türkiye’de kalman daha mantıklı. Ben ülkemi sevmediğim için değil ülkemdeki kokuşmuş zihniyetten kurtulmak için geldim. Ne yaptığını bilirsen akıllı olursan bunların hiçbirini yaşamazsın benim gibi. Boş yere burada ezilenleri oynamayın. Ve buradaki TÜRK işverenlerden uzak durun çünkü Türkiye’deki kokuşmuş zihniyetten daha da rezildirler…”

Ben bu göçmenlik hiyerarşisi mefhumunu 90’lı yıllarda üniversite öğrencisiyken çektiğim otostoplardaki şoförlerin ruh haline benzetiyorum. Şoför, sizi yolda alma zahmetine katlandığı için benzer bir üstünlük ilişkisi kurar ve hemen akıl vermeye başlardı:

- Öğrenci miyiz?

- Evet abi.

- Biz de hayat üniversitesinde okuduk.

- Ne güzel abi.

- Aaa bak hayatı bana soracaksın; bir İngilizce bir bilgisayar bunları bileceksin. Biz neler gördük neler. Siz daha bir şey görmediniz...

- Tabi abi tabi…

Muhabbet bu minval üzerine uzayıp gidebilir…

 

***

Bir kişinin göç edebilmesi için üç sermayeden en az birine sahip olması gerekir. Bunlar beşeri sermaye (eğitim ve vasıf), sosyal sermaye (tanıdık, bağlantı) ve finansal sermayedir. Buna yaş, fiziksel engel vs. gibi birçok ara faktör ekleyebiliriz. Yaşayacağınız zorluk bu üçüne ne ölçüde sahip olduğunuzla ilgili oluyor. Burada beşeri sermayenin bir parçası olan dil yeterliliğinin altını çizelim…

Son dönemlerde gelen bazı Ankara Anlaşmalıların “Hele bir gidelim bakarız. Kervan yolda düzülür” gibi bir mantıkla hareket ettiklerini görüyoruz.  Oysa göç kararının enine boyuna düşünülmeden alınmaması gerekiyor. Üstelik İngiltere hem pahalı bir ülke hem de buradaki sosyo-ekonomik yapı Türkiye’den çok farklı. Buna bir de Kovid – 19 salgınının ekonomide yarattığı tahribatı ekleyelim. Hal böyle olunca, kısa süren bir iyimserliğin ardından acı gerçeklerle karşılaşılıyor. Bu sefer acilen iş bulma, gelir yaratma ihtiyacı hasıl oluyor. Böylece Türkiye’de orta sınıf mensubu olan kişi burada sınıf düşerek “ne iş olsa yaparım, yeter ki iş olsun” şeklinde bir hayata adım atıyor.

Tabii herkesin dram yaşadığını iddia etmiyorum. Özellikle dil bilen ve vasıflı olan göçmenler söz konusu uyum sürecini çok çabuk atlatabiliyorlar…

  


Ankara Anlaşması yıllara göre başvuru sayısı (Home Offic, 2020)

 

 




 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan