Showing posts with label Göçmenlerin Gündemi. Show all posts
Showing posts with label Göçmenlerin Gündemi. Show all posts

İngiltere Global Talent Vizesini 100'den Fazla Şirkete Açtı

No comments

16 October 2026

Londra — İngiltere hükümeti, 6 Ağustos 2026'da Global Talent vizesinde önemli bir genişlemeye gitti. Home Office ve UK Research and Innovation (UKRI) tarafından yapılan açıklamaya göre, daha önce ağırlıklı olarak üniversiteler ve araştırma kuruluşları üzerinden yürüyen "endorsed funder" rotası, AstraZeneca, Jaguar Land Rover, GSK ve Arm dahil 100'den fazla ticari şirkete açıldı.




MURAT METİN

https://metin.london/

Düzenleme, özel sektörde UKRI tarafından desteklenen araştırma ve geliştirme projelerinde çalışan uygun nitelikteki araştırmacıların da Global Talent vizesine başvurabilmesinin önünü açıyor. Ancak şirketin listede yer alması, o şirkette çalışan herkes için otomatik vize hakkı anlamına gelmiyor. Başvuru sahibinin uygun bir araştırma projesinde görev alması ve Global Talent kriterlerini karşılaması gerekiyor.

Listeye AstraZeneca, Jaguar Land Rover, GSK ve Arm'ın yanı sıra Riverlane, Quantinuum, Oxford Quantum Circuits, Phasecraft, NuQuantum ve Quantum Motion Technologies gibi kuantum bilişim şirketleri ile IBM, BBC ve British Film Institute gibi kuruluşlar da dahil edildi.

Akademisyen ve Araştırmacılar İçin Kriterler

Global Talent vizesi iş teklifi veya sponsor işveren zorunluluğu getirmiyor. Akademisyen ve araştırmacı başvurularında adayın unvanından çok araştırma kariyeri ve ortaya koyduğu çalışmalar önem taşıyor.

Doktora veya eşdeğer araştırma deneyimi, hakemli yayınlar, atıflar, araştırma finansmanı, uluslararası burslar ve davetli konuşmacılık gibi unsurlar değerlendirmede öne çıkıyor. Başvurular alana göre Royal Society, Royal Academy of Engineering ve British Academy gibi kurumlar tarafından değerlendiriliyor.

Uygun araştırma hibelerine sahip adaylar ise UKRI'nin endorsed funder rotasından başvurabiliyor. Ticari şirketlerin listeye dahil edilmesiyle bu kanal artık özel sektördeki araştırmacıları da kapsıyor.

Sanat ve Kültür Alanında Yeni Kategori

Global Talent'ın sanat ve kültür rotasında da kapsam genişledi. Güncel sistemde Combined Arts, Dance, Literature, Music, Theatre ve Visual Arts; Architecture; Fashion Design Industry; Film, Television, Animation, Post-Production & VFX ve Design Industry kategorileri bulunuyor.

Başvurularda en fazla üç sayfalık CV, üç referans mektubu ve son beş yıldan seçilen en fazla 10 kanıt sunulabiliyor. Adayın sosyal medya takipçi sayısı veya kişisel internet sitesi gibi materyaller yerine, uluslararası medya görünürlüğü, ödüller, sergiler, performanslar ve sektörel başarılar gibi güçlü kanıtlar sunması bekleniyor.

Design Industry kategorisinde Red Dot, iF ve D&AD gibi uluslararası tasarım ödülleri güçlü kanıtlar arasında yer alıyor. Mimarlık alanında ise Global Talent vizesinin tek başına "Architect" unvanı vermediği, bunun için ayrıca Architects Registration Board (ARB) kaydının gerektiği belirtiliyor.

Vize Ücreti ve Süreç

Global Talent başvurusunda endorsement aşaması £561, vize başvurusu ise £205 tutuyor. Böylece resmi vize ücretinin toplamı £766 oluyor. Buna yetişkinler için yıllık £1.035 Immigration Health Surcharge (IHS) ekleniyor.

Beş yıllık vize üzerinden hesaplandığında, tek yetişkin başvuru sahibinin vize ücreti ve sağlık harcı toplamı yaklaşık £5.941 seviyesinde.

Başvuru sahipleri gerekli koşulları karşılamaları halinde eş ve çocuklarını da başvuruya dahil edebiliyor. Standart işlem süresi, başvurunun nereden yapıldığına bağlı olarak UK dışından yaklaşık 3 hafta, UK içinden ise 8 hafta olarak belirtiliyor.

Global Talent kapsamında uygun adaylar üç veya beş yıllık sürelerin ardından sürekli oturum (ILR) başvurusunda bulunabiliyor. İngilizce şartında ise ILR aşaması için 26 Mart 2027'den itibaren B2 seviyesine geçilmesi planlanıyor.

İngiltere Araştırmacıları Çekmeye Çalışıyor

İngiltere hükümeti, Global Talent vizesindeki genişlemeyi özellikle yapay zekâ, kuantum bilişim, temiz enerji, nükleer füzyon ve yaşam bilimleri gibi stratejik alanlarda uluslararası yetenekleri ülkeye çekme politikasının bir parçası olarak değerlendiriyor.

100'den fazla araştırma şirketinin sisteme dahil edilmesi, Global Talent rotasının yalnızca akademik kariyer yapan araştırmacılar için değil, özel sektörde Ar-Ge faaliyetleri yürüten bilim insanları ve mühendisler için de daha önemli bir seçenek haline gelmesi anlamına geliyor.

Editörün Notu

Bu haber hazırlanırken Global Talent vizesinin araştırma şirketlerine genişletilmesi, akademisyen ve araştırmacılara yönelik kriterler, sanat ve kültür kategorileri ile güncel vize ücretleri Birleşik Krallık'ın resmi kaynakları üzerinden kontrol edilmiştir.

Global Talent vizesine ilişkin kurallar, ücretler ve başvuru koşulları zaman içinde değişebildiğinden, başvuru yapacak kişilerin işlem öncesinde güncel GOV.UK bilgilerini kontrol etmesi önerilir.

 

 Kaynaklar

- Global Talent visa expanded to attract world's brightest researchers to power British innovation — GOV.UK Resmi Basın Açıklaması

- Global Talent visa expanded to innovative research businesses — UKRI Resmi Duyurusu

- Global Talent Visa: Film ve Televizyon Alanı Başvuru Rehberi — GOV.UK

- Talent Vizeleri Başvuru Kriterleri — PACT (Producers' Alliance for Film and Television)

- Global Talent Visa: Dijital Teknoloji Alanı Başvuru Rehberi — GOV.UK

- Apply for the Global Talent Visa: Genel Bakış, Ücretler ve Süreç — GOV.UK

 

*Murat Metin, Immigration Advice Authority (IAA) tarafından yetkilendirilmiş bir göçmenlik danışmanıdır. Birleşik Krallık vize ve yerleşim süreçlerine ilişkin güncel içerikler hazırlamaktadır. Ayrıntılı bilgi: [Metin London] https://metin.london/.



 



Berlin Başka, Almanya Başka

1 comment

05 October 2026


Elif Eralp’in Berlin’de elde ettiği başarı kuşkusuz önemli. Die Linke’nin Berlin seçimlerinden birinci parti çıkması ve Eralp’in kendi seçim çevresinde güçlü bir sonuçla doğrudan seçilmesi küçümsenecek bir siyasi başarı değil. Fakat Berlin’den çıkan bu sonuç üzerinden Almanya’nın genel siyasi yönelimi hakkında büyük sonuçlara varmadan önce temel bir soru sormamız gerekiyor: Berlin gerçekten Almanya’nın ölçüsü mü?


Ramazan Yaylali




Çünkü Berlin’in politik ve sosyolojik yapısı Almanya’nın geri kalanından birçok açıdan farklı. Berlin uzun yıllardır solun, Yeşillerin ve alternatif siyasi hareketlerin güçlü olduğu bir büyükşehir. Genç nüfusun, öğrencilerin, göçmenlerin ve uluslararası çevrelerin yoğunluğu da şehrin politik karakterini Almanya’nın birçok bölgesinden ayırıyor.

Nitekim federal seçim sonuçlarına baktığımızda da Berlin’in Almanya ortalamasından belirgin biçimde ayrıldığını görüyoruz. Die Linke Berlin’de ülke genelindekinden çok daha güçlü bir seçmen tabanına sahipken AfD’nin desteği Almanya ortalamasının altında kalıyor.

Dolayısıyla Berlin’de Die Linke’nin seçim kazanması elbette önemlidir; fakat buradan hareketle “Almanya sola dönüyor” sonucuna ulaşmak bana fazla kolaycı geliyor. Bir şehrin siyasi tercihi ile bütün bir ülkenin siyasi yönelimi aynı şey değildir.

Komşu Avusturya’da Graz’a bakalım

Bunun neden problemli olduğunu anlamak için Almanya’dan çok uzağa gitmeye gerek yok. Komşu Avusturya’da, Graz’da çok daha çarpıcı bir örnek var.

KPÖ, yani Avusturya Komünist Partisi, Graz’da artık tek seçimlik veya geçici bir başarıdan söz edilemeyecek kadar güçlü bir siyasi aktör. Parti 2021’de belediye seçimlerini kazanmıştı; 2026 seçimlerinde ise desteğini daha da artırarak yeniden açık ara birinci oldu. Elke Kahr da bir kez daha Graz Belediye Başkanı seçildi.

Avusturya komünist bir ülkeye mi dönüşüyor?

Elbette hayır.Çünkü KPÖ’nün Avusturya genelindeki siyasi ağırlığı ile Graz’daki gücü arasında çok büyük bir fark var. Parti ülke çapında parlamentoya girecek desteği dahi bulamazken Graz’da şehrin en güçlü siyasi hareketi olabiliyor. İşte tam olarak anlatmaya çalıştığım mesele burada ortaya çıkıyor:

Bir şehirde seçim kazanmak ile bir ülkede siyasi hegemonya kurmak aynı şey değildir.

Graz nasıl Avusturya değilse, Berlin de Almanya değildir. Graz’da KPÖ’nün başarısını anlamak istiyorsak öncelikle Graz’ın kendisine bakmamız gerekiyor. KPÖ burada uzun yıllardır güçlü bir yerel örgütlenmeye sahip. Özellikle konut, kira ve sosyal meseleler üzerinden geliştirdiği siyaset ile Elke Kahr’ın şehirde oluşturduğu kişisel siyasi profil, bu başarının yalnızca ideolojik tercihlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Grazlı seçmenin KPÖ’ye verdiği oyu doğrudan Avusturya genelinde komünist siyasetin yükselişi şeklinde yorumlamıyoruz. Çünkü bunun önemli ölçüde Graz’a özgü bir siyasi başarı olduğunu biliyoruz.

Öyleyse Berlin konusunda neden farklı düşünelim?

Berlin’de Die Linke’nin başarısının arkasında da şehre özgü toplumsal ve ekonomik koşullar bulunuyor. Konut sorunu, yükselen kiralar, hayat pahalılığı ve özellikle genç nüfusun ekonomik beklentileri Berlin siyasetinin en önemli meseleleri arasında yer alıyor. Die Linke de uzun süredir tam olarak bu alanlarda siyaset yapıyor. Dolayısıyla Berlin’de ortaya çıkan sonucu da öncelikle Berlin’in kendi toplumsal ve siyasi yapısı içerisinde değerlendirmek gerekiyor.

Berlin’den çıkıp Almanya’ya baktığımızda tablo değişiyor

Berlin’in dışına çıktığımızda ise karşımıza çok daha farklı bir siyasi Almanya çıkıyor. Özellikle Doğu Almanya’nın bazı bölgelerinde AfD’nin sahip olduğu siyasi ağırlık, Berlin’de gördüğümüz tablodan oldukça farklı. Federal seçimlerde de bu fark açık biçimde görülüyor. AfD Almanya genelinde Berlin’de olduğundan daha güçlü; Die Linke ise tam tersine Berlin’de ülke ortalamasının oldukça üzerinde destek buluyor.Bu bile Berlin’in siyasi eğilimlerini doğrudan Almanya geneline taşımakta neden dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor.

Ancak burada ters yönde aynı hataya düşmemek de gerekiyor. AfD’nin Almanya genelinde veya özellikle bazı doğu bölgelerinde güçlü olması, “Almanya’nın gerçeği yalnızca AfD’dir” demek için de yeterli değil. Çünkü Almanya siyasi olarak homojen bir ülke değil. Berlin başka türlü oy veriyor, bazı doğu eyaletleri başka türlü; büyükşehirlerle küçük şehirlerin, kırsal bölgelerle metropollerin siyasi öncelikleri arasında ciddi farklılıklar var. Belki de bugünkü Almanya’nın siyasi gerçeğini tek bir partinin yükselişinde değil, tam olarak bu bölgesel ve toplumsal farklılaşmada aramak gerekiyor.

Berlin Berlin’dir, Graz Graz’dır

Elif Eralp’in Berlin’deki başarısı önemlidir. Elke Kahr ve KPÖ’nün Graz’da üst üste seçim kazanması da önemlidir. Bu başarıları küçümsemek yerine, neden özellikle bu şehirlerde böylesine güçlü bir karşılık bulduklarını anlamaya çalışmak gerekir.Fakat bunu yaparken yerel başarı ile ülkenin genel siyasi yönelimi arasındaki farkı da gözden kaçırmamalıyız.

Graz nasıl Avusturya’nın tamamının ölçüsü değilse, Berlin de Almanya’nın tamamının ölçüsü değildir.Belki de iki seçimi birlikte okuduğumuzda çıkarılabilecek en önemli sonuç budur. Bir seçim sonucuna baktığımızda bazen bütün bir ülkenin nereye doğru gittiğini gördüğümüzü düşünüyoruz. Oysa kimi zaman gördüğümüz şey bundan çok daha yerel, fakat aynı zamanda çok daha açıklayıcıdır: Bir ülkenin siyasi geleceğinden çok, belirli bir şehrin neden ülkenin geri kalanından farklı olduğunu görüyoruz. 



“Ben Onlardan Farklıyım”: Geist-Arbeiter’in Göçmenlikle İmtihanı

No comments

01 October 2026

Almanca bilmeyen okurlar için başlıktaki iki kavramı kısaca açıklamak isterim. Gast-Arbeiter, Almancada kelime anlamıyla “misafir işçi” demektir. Özellikle 1960’lardan itibaren Almanya’ya çalışmak üzere gelen yabancı işçileri tanımlamak için kullanılan tarihsel bir kavramdır. Geist-Arbeiter ise burada analojik olarak kullandığım bir adlandırmadır.

Ramazan Yaylali



Bu adlandırmaya tesadüfen rastladım. Twitter’da gezinirken kendini “Geistarbeiter” olarak tanımlayan bir hesapla karşılaştım[1]. İsim çok hoşuma gitti ve bu kavramı, son on yıldır Türkiye’den Avrupa’ya göç eden beyaz yakalı göçmenleri tanımlamak için kullanmaya karar verdim. Almancada Geist “zihin”, “tin” veya “düşünsel yeti” anlamlarına gelir. Bu nedenle Geist-Arbeiter kavramını bilgiye, eğitime ve zihinsel emeğe dayanan beyaz yakalı göçmenleri, başka bir ifadeyle “zihinsel emekçileri” tanımlamak için kullanıyorum. Bu yazıdaki asıl amacım, Gast-Arbeiter ile Geist-Arbeiter karşıtlığı üzerinden iki farklı tarihsel göç biçimi arasında analojik bir bağ kurmak ve göçün geçirdiği sınıfsal dönüşümü dilsel düzeyde görünür kılmak.

Türkiye’den Avrupa’ya yönelen göçün son yıllarda yalnızca niceliksel olarak değil, sosyolojik açıdan da belirgin bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyorum. 1960’lardan itibaren başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa’ya gelen ilk kuşak göçmenlerin önemli bir bölümü, sanayi üretiminin ihtiyaç duyduğu işgücünü karşılayan mavi yakalı çalışanlardan oluşuyordu. Bugün ise Türkiye’den Avrupa’ya göç edenler arasında üniversite mezunları, mühendisler, doktorlar, akademisyenler, yazılımcılar ve farklı profesyonel meslek grupları belirgin bir ağırlık kazanmış durumda. Bu iki göç biçimi arasındaki farkı Gast-Arbeiter ve Geist-Arbeiter ayrımı üzerinden okumak faydalı bir bakış açısı sunuyor.

Bu ayrım yalnızca yapılan işin niteliğiyle ilgili değil. Pierre Bourdieu’nün habitus kavramı üzerinden baktığımızda asıl farkın, iki göçmen grubunun Avrupa’ya beraberinde getirdiği sınıfsal deneyimde, kültürel sermayede ve toplumsal statü beklentisinde ortaya çıktığını düşünüyorum. İlk kuşak Gast-Arbeiter’in önemli bir bölümü Türkiye’nin kırsal veya taşra bölgelerinden, sınırlı eğitim olanaklarına sahip toplumsal çevrelerden geliyordu. Son yıllarda gelen Geist-Arbeiter ise Avrupa’ya çok farklı bir habitusla geliyor. Bu yeni göçmenlerin önemli bir kısmı Türkiye’de yüksek eğitim düzeyine, mesleki uzmanlığa ve belirli bir kültürel ya da sembolik sermayeye sahipti. Kendi toplumunda doktor, mühendis, akademisyen ya da başka bir profesyonel kimlikle tanınan kişi, Avrupa’ya geldiğinde bu sermayenin artık aynı değeri taşımadığını fark ediyor. Kişinin sahip olduğu sermaye ortadan kalkmıyor; fakat içine girdiği yeni alan (Feld), bu sermayenin değerini yeniden belirliyor. Diploma, mesleki deneyim ve yabancı dil bilgisi varlığını korurken, kişinin adı, aksanı, kökeni veya “Ortadoğulu göçmen” kategorisine dâhil edilmesi, göç ettiği toplumun algısında daha belirleyici hale geliyor.

Buradaki temel gerilim, kişinin kendi ülkesinde kendisini toplumsal olarak konumlandırdığı yer ile başkaları (örneğin Alman toplumu) tarafından konumlandırıldığı yer arasındaki mesafede yatıyor. Türkiye’de yüksek kültürel sermayeye sahip bir birey, Almanya’da kendisini öncelikle mesleği üzerinden tanımlıyor; fakat karşısındaki toplumsal bakış onu önce “Türk”, “Kürt”, “Müslüman” veya genel olarak “göçmen” kategorisi içinde görüyor. Yeni kuşak göçmenler olan Geist-Arbeiter’in gündelik ayrımcılık karşısında zaman zaman son derece sert tepki göstermesinin nedeni yalnızca politik duyarlılık değil. Burada açık bir statü uyuşmazlığı olduğunu düşünüyorum: Kişinin habitusuna yerleşmiş olan “Bana nasıl davranılması gerekir?” beklentisi ile yeni toplumsal alanda karşılaştığı muamele arasında doğrudan bir çatışma oluşuyor.

Dikkat çekici bir diğer nokta da Geist-Arbeiter’in Avrupa’daki ilk tepkilerinden birinin, bu durumun sorumluluğunu eski göçmenlere yüklemek olması. Yeni gelen eğitimli göçmenin, Almanya’daki olumsuz “Türk göçmeni” imajının geçmişte gelen eğitimsiz ve taşralı göçmenlerin davranışlarından kaynaklandığını düşündüğünü gözlemliyorum. Kendisini eski Gast-Arbeiter’den ayırarak, açık ya da örtük biçimde “Ben onlardan farklıyım” demeye çalışıyor. Bana göre tam da bu noktada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor: Alman toplumunda göçmenler hakkında tarihsel olarak kurulmuş sınıfsal ve kültürel hiyerarşi, bu kez Geist-Arbeiter’in kendisi tarafından içselleştiriliyor. Kişi, kendisine yöneltilen sembolik sınıflandırmaya itiraz ederken aynı sınıflandırmayı kendisinden daha aşağıda gördüğü Gast-Arbeiter’e yöneltiyor.

Fakat zamanla bu algının dönüştüğünü düşünüyorum. Yeni Geist-Arbeiter, yaşadığı toplumu ve önceki kuşak göçmenleri daha yakından tanıdıkça, eski kuşağın karşılaştığı sorunların yalnızca eğitim eksikliği, dil yetersizliği veya “entegrasyon sorunu” ile açıklanamayacağını görmeye başlıyor. İş piyasasındaki ayrımcılık, konut piyasasındaki eşitsizlikler, eğitim sistemindeki ayrıştırıcı mekanizmalar, etnik kategorileştirme ve gündelik hayattaki sembolik sınırlar zamanla daha görünür hale geliyor. Böylece başlangıçta kendisini Gast-Arbeiter’den ayırmaya çalışan Geist-Arbeiter, zaman içinde kendi deneyimi ile eski kuşağın deneyimi arasındaki sürekliliği keşfediyor.

Bu nedenle Gast-Arbeiter ile Geist-Arbeiter arasındaki temel farkı yalnızca birinin fabrikada, diğerinin ofiste çalışması üzerinden okumuyorum. Asıl farkın, Avrupa’ya hangi habitusla, hangi sermaye bileşimiyle ve hangi toplumsal tanınma beklentisiyle gelindiğinde yattığını düşünüyorum. Zamanla bu iki Fark ya da  iki deneyim sonunda aynı yapısal noktada kesişiyor: Göçmen, sahip olduğu bireysel niteliklerden bağımsız olarak, yeni toplumda önceden kurulmuş kategoriler içinde sınıflandırılıyor. Bourdieu’nün kavramlarıyla düşündüğümüzde mesele yalnızca insanların kim olduğu değil; toplumun onları nasıl adlandırdığı ve bu adlandırmanın hangi sembolik iktidar ilişkileri içinde gerçekleştiğidir.

Dolayısıyla Geist-Arbeiter’in Avrupa’daki en önemli öğrenme süreçlerinden biri tam olarak budur. Başlangıçta mesele “Bizi eski göçmenlerle karıştırıyorlar” şeklinde algılanıyor. Fakat Geist-Arbeiter’ler de zamanla asıl sorunun başka bir yerde olduğunu fark ediyor. Özetle mesele, bir ülkeye mavi yakalı ya da beyaz yakalı olarak göç etmemiz değil. Asıl mesele, bizi, yani göçmenleri, belirli bir toplumsal kategoriye yerleştiren “ev sahibinin” bakışının kendisidir.



[1] Hesaba bu linkten ulaşabilirsiniz: https://x.com/_geistarbeiter?s=20

Lacancı bir perspektiften AfD, Göçmenler ve Almanya’daki yeni Kulturkampf

No comments

22 September 2026

Almanya’da AfD’nin yükselişini yalnızca ekonomik hoşnutsuzluk ya da rasyonel çıkar hesaplarıyla açıklamak yerine, meseleye Lacancı psikanaliz perspektifinden de bakmak yararlı olabilir. 



Ramazan Yaylali


Asıl soru şudur: Alman toplumunun belirli bir kesimi neden solun sunduğu siyasal çözümlere değil de sağın söylemine duygusal olarak bağlanır? Daha da önemlisi, ekonomik koşullar iyileşse bile bu bağ varlığını sürdürür mü? Bu soruların yanıtlarından biri, Lacancı psikanalizin sunduğu kuramsal çerçevede aranabilir.

 

“Kaybedilen Almanya” Fantezisi

Lacan’a göre özne (subject), hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmış ve kendisiyle tam bir uyum içinde değildir. Öznenin yapısında her zaman bir “eksiklik” vardır. Bu düşünce kolektif kimliğe uyarlandığında, AfD’ye oy veren Alman seçmenin, daha önce kaybedildiğini düşündüğü fantastik bir nesneyi ya da imgeyi AfD’nin sunduğu “fantezi” aracılığıyla geri kazanma arzusunu yansıtır...

Sıradan bir AfD seçmeni açısından Almanya’da “Eskiden bir düzen vardı”, “Eskiden kendilerine ait bir Almanya vardı”, gibi söylemlerle kaybedildiği varsayılan bir “bütünlüğün” fantastik temsilini oluşturur. AfD gibi popülist radikal sağ partiler ise bu “kaybedildiği varsayılan bütünlüğü” yeniden tesis etme iddiasıyla kitleleri kendilerine duygusal olarak bağlar: “Bir zamanlar Almanya daha güvenliydi, daha düzenliydi; insanlar birbirini anlıyordu, Alman kültürü daha belirgindi ve toplum daha homojendi.” gibi …

Bu “fantezinin” önemli figürlerinden biri ise “Öteki”dir. Burada “öteki“,  göçmen olarak kurulur: yani sıradan ırkçı bir almanın düşüncesinde “göçmenler “jouissance’larını“ yani daha da basitleştirerek söylersek “mutluluklarını ellerinden çalan bir ötekidir…

Dolasıyla radikal sağın siyasal fantezisinde göçmen yalnızca ülkeye gelen bir yabancı değildir; öteki’nin bizim “jouissance’ımızı” çaldığına ilişkin fantezinin bedenleşmiş figürüne dönüşür. Böylece göçmen, belirli bir ekonomik veya toplumsal sorunun nedeni olmanın ötesinde, aynı zamanda Alman toplumsal düzenindeki “eksikliğin” temel nedenlerinden biri olarak temsil edilir…

AfD gibi aşırı sağ popülist partiler ise bu “eksikliğin” ortadan kaldırılmasıyla birlikte kaybedilmiş olan “jouissance’ın” — yani kaybedildiği düşünülen haz, keyif veya bütünlük hissinin — geri geleceğini siyasal söylemleri aracılığıyla seçmenlerine aktararak onları ikna etmeye çalışır… Dolasıyla Göçmenler bir bütünlüğü bozan onu kirleten bir nesne olarak kitleye dikte edilir…

AfD tarafından aşılan bu fantezi topluma neden kendisini “eksik” hissettiğini açıklayan bir çerçeve sağlar. Böylelikle fantezi, toplumsal düzenin temel belirsizliğini ve antagonizmalarını daha tutarlı ve anlaşılabilir bir hikâyeye dönüştüren bir mekanizma işlevi görür…

Peki “Sınıf-Temelli” sorunlar çözülse bile  AfD varlığını sürdürmeye devam eder mi…?

Bu soruya benim cevabım evettir. Almanya’da büyüme, reel ücretler ve istihdam gibi ekonomik göstergeler iyileşse bile, “Almanya artık bizim Almanya’mız değil” duygusunun otomatik olarak ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Bu bakımdan, bazı sol ve Marksist yaklaşımlara atfedilen, sınıf temelli sorunların çözülmesi halinde ırkçılık ve faşizm gibi olguların da büyük ölçüde silineceği varsayımı bana fazla indirgemeci görünmektedir. Zira siyasal çatışmanın nesnesi artık yalnızca ekonomik refah (Wohlstand) değildir.

Sıradan ırkçı bir Alman seçmen açısından söz konusu “eksiklik”, ekonomik refaha rağmen süreklilik kazanan öznel bir gerçeklik olarak deneyimlenir. Başka bir deyişle, algılanan “kültürel kayıp”, ekonomik iyileşmeye rağmen varlığını korur. Bu durum, “Tamam, ekonomi iyi; fakat hâlâ kendi ülkemizde kendimizi yabancı hissediyoruz” biçimindeki öznel konumda ifadesini bulur. Sorun yalnızca ekonomik değildir; örneğin Ortadoğulu Müslüman bir göçmenin varlığı, bir “kimlik tehdidi” anlatısı olarak kurulmaya devam eder.

Dolayısıyla ekonomik hoşnutsuzluk azalabilir; ancak kimlik kaybı, tehdit ve aidiyet etrafında inşa edilmiş bir siyasal kimlik aynı hızla çözülmez. Göçmenler, Müslümanlar, siyasal elitler ya da “woke” kültür gibi farklı aktör ve olgular, AfD gibi popülist sağ partilerin söyleminde “Öteki” olarak kurulmaya ve siyasal tabanın mobilizasyonunda kullanılmaya devam edecektir. Özetle ekonomik iyileşme maddi hoşnutsuzluğu azaltabilir; buna karşılık bir “eksiklik” etrafında örgütlenmiş Kulturkampf’ın aynı ölçüde gerileyeceğini pek düşünmüyorum.



Alman Seçmeni Neden AfD’ye Yöneliyor?

No comments

11 September 2026

Bir ülkede aşırı sağın yükselişi genellikle ilk etapta ekonomik sorunlarla açıklanır. En azından yapılan ilk analiz çoğu zaman bu yöndedir. Fakat AfD seçmenini ve partinin seçim propagandasını incelediğinizde, temel vurgunun yalnızca ekonomi olmadığını görürsünüz. AfD’nin siyasal söyleminde “İslamlaşma” (Islamisierung), Radikal İslamcı terör saldırıları, göç, güvenlik ve toplumsal varoluşa yönelik tehdit algısı önemli bir yer tutmaktadır.

Ramazan Yaylali



11 Eylül saldırılarıyla birlikte siyasal İslam ve radikal İslam, Batı kamuoyunun temel gündemlerinden biri hâline geldi. Özellikle 2015 sonrasında Avrupa’da radikal İslamcıların gerçekleştirdiği terör saldırıları, Müslümanlara yönelik korku ve güvensizliği daha da artırdı. Sağ siyaset de söyleminin önemli bir bölümünü bu yeni toplumsal korkular üzerine kurdu ve bu söylem seçmen tabanının belirli kesimlerinde ciddi karşılık buldu.

Elbette Almanya’da son yıllarda yaşanan ekonomik durgunluğun, enflasyonun ve yaşam maliyetlerindeki artışın seçmen davranışı üzerinde etkisi vardır. Bunu göz ardı etmek mümkün değildir. Ancak AfD’ye oy veren seçmenlerin söylemlerine ve partinin kampanyalarına genel hatlarıyla bakıldığında, ekonomi kadar hatta bazı seçmen gruplarında ekonomiden daha fazla göç, İslam ve kültürel değişim kaygılarının öne çıktığı görülmektedir. Burada önemli bir ayrım da var: AfD’nin göç karşıtı siyasetinin hedefi pratikte bütün yabancılar değildir. Söylem özellikle Orta Doğu, Afganistan ve diğer Müslüman çoğunluklu bölgelerden gelen göçmenler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Almanya’da yaşayan bir İspanyol, Kanadalı ya da benzer Batılı göçmen grupları aynı ölçüde siyasal hedef hâline gelmemektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca “yabancı karşıtlığı” olarak değil, aynı zamanda İslam, kültür ve kimlik ekseninde şekillenen seçici bir göç karşıtlığı olarak da değerlendirilmelidir.

Bir diğer önemli faktör ise Almanya’da sağcı veya milliyetçi bir siyasi kimliği açıkça ifade etmenin geçmişe kıyasla daha az tabu hâline gelmesidir. Özellikle AfD’nin yıllar içinde büyümesi, benzer sağ-popülist hareketlerin Avrupa’da güç kazanması ve Donald Trump gibi uluslararası figürlerin yükselişi, bu siyasi söylemlerin normalleşmesine katkıda bulundu. Elon Musk bile AfD’nin seçim başarılarını kendi X (Twitter) hesabından açıkça paylaşan ve partiye yönelik desteğini gizlemeyen küresel ölçekte popüler bir figür hâline geldi. Benzer şekilde ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de Avrupa ülkelerinde aşırı sağ partilerin siyaset yapmasının engellenmemesi gerektiğini açıkça dile getirdi.

Bu tür açıklamalar, Avrupa’daki radikal sağ hareketler açısından yalnızca dışarıdan gelen bir destek anlamına gelmiyor; aynı zamanda bu siyasi çizginin uluslararası düzeyde giderek daha fazla meşruiyet kazandığı algısını da güçlendiriyor. Özellikle AfD seçmeni açısından, dünyanın en etkili siyasi ve ekonomik figürlerinden bazılarının benzer söylemleri açıkça savunması, geçmişte daha çekingen biçimde ifade edilen sağcı görüşlerin bugün çok daha rahat ve görünür şekilde dile getirilmesine katkıda bulunuyor.

Geçmişte, özellikle Almanya’nın Nazi tarihi nedeniyle, açık ırkçı veya dışlayıcı söylemler toplumsal açıdan çok daha güçlü bir tabu ile karşılaşıyordu. Bugün ise bazı seçmenler, sağcı ve hatta radikal sağ görüşlerini daha rahat ifade edebildiklerini düşünüyorlar. Daha önce özellikle kapalı çevrelerde dile getirilen kimi düşünceler artık sosyal medyada, seçim kampanyalarında ve kamusal alanda daha açık biçimde ifade edilebiliyor.

Bu nedenle AfD’nin yükselişini yalnızca “ekonomi kötüye gitti, işçi sınıfı AfD’ye yöneldi” şeklinde açıklamak yetersiz kalır. Ekonomik hoşnutsuzluk önemli bir faktördür; fakat göç, İslam, terör, güvenlik, kimlik kaygıları ve sağcı söylemlerin giderek normalleşmesi de AfD’nin yükselişini anlamak için en az ekonomi kadar dikkate alınması gereken unsurlardır.

 


Birleşik Krallık'ta göçmen suç oranlarına ilişkin ilk rapor yayınlandı

No comments

19 August 2026

Birleşik Krallık'ta ilk kez göçmen suç oranlarına ilişkin bir rapor yayınlandı. Göç Kontrol Merkezi (CMC) tarafından hazırlanan bu rapor, göçmenlerin suç oranlarına dair çarpıcı veriler sunuyor. Rapora göre yabancı uyruklular, İngiliz vatandaşlarına kıyasla neredeyse iki kat daha fazla suç işliyor. 



Raporun Ortaya Koyduğu Veriler

CMC'nin ülkedeki 43 polis teşkilatına gönderdiği bilgi talepleri sonucunda derlenen veriler, 2024'ün ilk 10 ayında İngiltere ve Galler'de toplam 131 bin yabancı uyruklu tutuklaması gerçekleştiğini gösteriyor. Bu rakam, toplam tutuklamaların %16.1'ini oluşturuyor. (Yabancı uyruklular, ülke nüfusunun %9'unu oluşturuyor.)

Rapora göre, 2024 yılının ilk 10 ayında yabancı uyruklular arasında cinsel suçlardan tutuklanma oranı, İngiliz vatandaşlarından 3.5 kat daha fazla. Bu dönemde toplam 2.775 yabancı uyruklu kişi tecavüz suçlamasıyla tutuklandı.

En Fazla Suç Oranına Sahip Ülkeler

Rapor, en fazla tutuklama oranına sahip beş ülkeyi de belirledi. Buna göre, Birleşik Krallık'ta en fazla suç işlendiği tespit edilen beş ülke şu şekilde sıralandı: Arnavutluk, Afganistan, Irak, Cezayir ve Somali. Raporda toplamda 48 ülkenin Birleşik Krallık vatandaşlarından daha yüksek suç işleme oranına sahip olduğu vurgulandı.



Hükümet ve Kamuoyundan Tepkiler

Raporun yayınlanmasıyla birlikte siyasetçiler ve kamuoyundan farklı tepkiler geldi. Muhafazakar Parti'den Robert Jenrick, "Britanya halkı bu gerçekleri bilmeye hakkı var," diyerek, verilerin kamuya açıklamasının önemini vurguladı. Reform Partisi lideri Nigel Farage da daha önce bu bilgilerin kamuya sunulması için çaba harcamış, ancak başarılı olamamıştı.

CMC Araştırma Direktörü Robert Bates ise, "Toplumun dokusunu bozan kitlesel göç politikaları şu ana kadar ciddi güvenlik sorunlarına yol açtı. Yetkililerin, kamu güvenliği konusunda daha ciddi adımlar atması gerekiyor," şeklinde konuştu.

Göçmen karşıtlarının ekmeğine yağ sürecek

Rapor, göç politikalarına ilişkin yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Hükümetin, göçmen politikalarını ve vize sistemlerini daha sıkı denetlemesi gerektiği yönünde çağrılar yapılırken, insan hakları savunucuları ise suç oranlarının uluslararası hukuka uygun olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Anlaşılan o ki İngiltere’deki göçmen karşıtı politik oluşumlar bu tür raporlardan cımbızladıkları istatistikleri göçmen karşıtı politikalara malzeme yapmaya devam edecek.

 

Kaynak: https://migrationctrl.substack.com/p/uks-first-migrant-crime-report


Göçmenler olmazsa Avrupa’yı büyük bir nüfus krizi bekliyor

No comments

03 August 2026

Avrupa Birliği (AB) genelinde aşırı sağ partilerin yükselişi ve göçmen karşıtı politikalar, kıtanın demografik geleceğini tehdit ediyor. 2024 seçimlerinde aşırı sağ partilerin kazandığı başarılar, göçmen karşıtı söylemlerin siyasi gündemi şekillendirdiğini gösteriyor. Ancak uzmanlar, göçmenleri dışlayan politikaların Avrupa'nın nüfus krizini daha da derinleştireceği konusunda uyarıyor. 

 


AB'nin resmî istatistik kurumu Eurostat'ın tahminlerine göre, mevcut eğilimler devam ederse AB nüfusu 2100 yılına kadar %6 azalarak 447 milyondan 419 milyona düşecek. Ancak göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda bu düşüş çok daha sert olacak. Eurostat, göçmenlerin olmadığı bir durumda AB nüfusunun 295 milyona kadar gerileyebileceğini öngörüyor. Bu, kıtanın nüfusunun üçte birinden fazlasının kaybedilmesi anlamına geliyor. 

Göçmenler Olmadan İş Gücü ve Ekonomi Tehlikeye Giriyor 

Göçmen karşıtı politikaların yükseldiği İtalya, Fransa ve Almanya gibi ülkeler, göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda ciddi nüfus kayıpları yaşayacak. Örneğin yapılan nüfus projeksiyonlarına göre; İtalya'nın nüfusu 2100 yılına kadar yarıya inebilirken, Almanya'nın nüfusu 83 milyondan 53 milyona düşebilir. Fransa'da ise nüfus 68 milyondan 59 milyona gerileyebilir. Bu durum, iş gücünün azalması ve yaşlı nüfusun artması nedeniyle ekonomik büyümeyi yavaşlatacak ve emeklilik ile sağlık harcamalarını artıracak. 

Avrupa'nın yaşlanan nüfusu, özellikle sağlık ve sosyal hizmetler sektöründe göçmenlere olan ihtiyacı artırıyor. Birçok AB ülkesinde doktor ve hemşire açığının göçmenler tarafından kapatıldığı biliniyor. Uzmanlar, göçmenlerin iş gücüne katılımının artırılmasının, yaşlanan toplumun ihtiyaçlarını karşılamada kritik bir rol oynayacağını vurguluyor. 

Göçmenlerin Katkısı: Camini Köyü Örneği 

İtalya'nın güneyindeki Camini köyü, göçmenlerin nüfus azalmasına karşı bir çözüm olabileceğini gösteren umut verici bir örnek sunuyor. 20. yüzyılın sonlarında genç nüfusun göç etmesiyle neredeyse terk edilme noktasına gelen köy, mültecilerin yeniden yerleştirilmesi projesi sayesinde yeniden hayat buldu. Bugün, 50 mültecinin kalıcı olarak yerleştiği Camini'nin nüfusu 350'ye ulaştı. Köydeki okulun yeniden açılması da projenin sembolik başarılarından biri oldu. 

Camini projesinin kooperatif başkanı Rosario Zurzolo, "Köy yavaş yavaş ölüyordu. Evler, içinde yaşayan olmadığı için yıkılıyordu" diyerek projenin önemini vurguluyor. Köydeki mülteciler, yalnızca nüfusu artırmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni iş alanları ve ekonomik faaliyetlerin gelişmesine de katkı sağlıyor. 

Göçmenlerin Ekonomiye Entegrasyonu Kritik Öneme Sahip 

Uzmanlar, göçmenlerin Avrupa'nın demografik sorunlarını tek başına çözemeyeceğini, ancak bu sorunların hafifletilmesinde önemli bir rol oynayabileceğini belirtiyor. Göçmenlerin iş gücüne etkin bir şekilde entegre edilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve vergi reformları gibi diğer önlemlerle birlikte, göçmenlerin katkısı daha anlamlı hale gelebilir. 

LSE’den Profesör Alan Manning, "Göçmenlerin iş bulması ve çalışması kritik öneme sahip. Aksi takdirde, göçmenlerin sosyal yardıma ihtiyaç duyması durumunda bu, sorunu daha da kötüleştirebilir" diyor. 

Göçmenler Avrupa'nın Geleceği İçin Hayati Öneme Sahip 

Avrupa'nın nüfus krizi, göçmenlerin katkısı olmadan çözülemeyecek kadar derin. Göçmen karşıtı politikaların kısa vadeli siyasi kazanımlar sağlasa da, uzun vadede ekonomik ve sosyal maliyetleri ağır olacak. Camini örneği, göçmenlerin yalnızca nüfusu artırmakla kalmayıp, toplumları yeniden canlandırabileceğini gösteriyor. Avrupa'nın geleceği, göçmenlerin entegrasyonunu sağlayacak akılcı politikaların hayata geçirilmesine bağlı.

 

Kaynak: The Guardian

AB Parlamentosu'ndan Göç Politikalarında Sertleşme Adımı

No comments

19 June 2026

AB Parlamentosu, iltica başvurusu reddedilen göçmenlerin daha hızlı sınır dışı edilmesini ve üye ülkelerin AB dışında geri dönüş merkezleri kurabilmesini öngören yeni düzenlemeyi kabul etti. İnsan hakları kuruluşları ise düzenlemenin göçmen haklarını zayıflatacağı uyarısında bulunuyor.



Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği'nin göç politikasını önemli ölçüde sertleştirecek yeni bir düzenlemeye onay verdi. "Geri Dönüş Tüzüğü" (Return Regulation) olarak adlandırılan düzenleme, iltica başvurusu reddedilen kişilerin ve vize süresini aşan yabancıların sınır dışı edilme süreçlerini hızlandırmayı amaçlıyor. Düzenleme ayrıca AB üyesi ülkelere, göçmenlerin tutulabileceği AB dışındaki geri dönüş merkezleri kurma imkânı tanıyor. 

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, yeni düzenlemenin geri dönüş süreçlerini daha hızlı ve etkili hâle getireceğini savundu. AB ülkeleri uzun süredir, iltica başvurusu reddedilen kişilerin ülkelerini terk etmelerini sağlamada zorluk yaşadıklarını belirtiyor. Düzenleme yürürlüğe girmeden önce AB üyesi 27 ülkenin nihai onayından geçmek zorunda. 

Düzenleme, Avrupa'da 2015-2016 yıllarında yaşanan kitlesel mülteci hareketlerinden sonra giderek sertleşen göç politikalarının son halkası olarak değerlendiriliyor. Son yıllarda birçok AB ülkesinde göç karşıtı söylemlerin güç kazanması ve aşırı sağ partilerin yükselişi de bu süreci hızlandıran etkenler arasında gösteriliyor. 

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Turk ise düzenlemeye eleştirel yaklaştı. Turk, yeni kuralların gözaltı uygulamalarını genişletebileceğini, AB dışındaki geri dönüş merkezlerinin yaygınlaşmasına yol açabileceğini ve zorla geri göndermelere karşı mevcut güvenceleri zayıflatabileceğini belirtti. İnsan hakları örgütleri de düzenlemenin göçmenlerin temel hakları açısından ciddi riskler taşıdığı görüşünde. 


Kaynak: Reuters

Belfast’taki bıçaklı saldırının ardından göçmenlere yönelik ırkçı şiddet tırmanıyor

No comments

10 June 2026

Kuzey İrlanda’nın Belfast kentinde gerçekleşen bıçaklı saldırının ardından göçmenlere yönelik saldırılar ve ırkçı protestolar büyüdü. Evler ateşe verildi, göçmen aileler mahallelerini terk etmek zorunda kaldı.



Belfast’ta pazartesi gecesi meydana gelen bıçaklı saldırının ardından başlayan olaylar, kısa sürede göçmen karşıtı şiddet dalgasına dönüştü. Sudan kökenli ve mülteci statüsüne sahip olduğu belirtilen bir kişinin saldırıyla suçlanmasının ardından yüzlerce kişi sokaklara çıkarak göçmenleri hedef alan protestolar düzenledi. Bazı bölgelerde maskeli grupların “Yabancılar dışarı” sloganları attığı bildirildi.

Olayların ardından özellikle göçmen ailelerin yaşadığı mahallelerde ciddi saldırılar yaşandı. Kentte 20 yıldır yaşayan Afrikalı bir ailenin evinin camları kırılırken, Ukraynalı bir genç kız ailesinin evine yönelik kundaklama girişiminden son anda kurtuldu. Çok sayıda ev, araç ve bir otobüs ateşe verildi. Polis, saldırıların doğrudan göçmenleri ve etnik azınlıkları hedef aldığını açıkladı.

Kuzey İrlanda Polis Şefi Jon Boutcher, yaşananları “toplumsal bir utanç” olarak nitelendirirken, sosyal medya üzerinden nefret söylemi yayan kişilere karşı soruşturma başlatılacağını duyurdu. İngiltere Başbakanı Keir Starmer ise olayları “ırkçı şiddet” olarak tanımladı ve toplumu kutuplaştıran aşırılıkçı gruplara karşı önlem alınacağını söyledi.

Göçmen hakları savunucuları ise Belfast’taki olayların yalnızca bir güvenlik meselesi olmadığını, Avrupa genelinde yükselen göçmen karşıtı siyasetin yeni bir yansıması olduğunu belirtiyor. Özellikle savaş ve yoksulluk nedeniyle ülkelerini terk eden sığınmacıların, şiddet olaylarının ardından yeniden hedef haline geldiğine dikkat çekiliyor.

Polis, olaylar sırasında iki memurun yaralandığını ve bölgede güvenliği sağlamak için ek kuvvetlerin görevlendirildiğini açıkladı. Ancak göçmen toplulukları arasında korku sürüyor. Birçok aile çocuklarını okula göndermemeyi tercih ederken, bazı göçmenlerin geçici olarak bölgeden ayrıldığı bildiriliyor.

Kaynak: BBC

İngiltere ve Fransa’dan göçmen geçişlerini azaltmak için yeni anlaşma

No comments

24 April 2026

İki ülke, Manş Denizi üzerinden yapılan düzensiz geçişleri azaltmak amacıyla üç yıllık ve milyonlarca euroluk yeni bir iş birliği planı imzaladı.



İngiltere ile Fransa, Manş Denizi üzerinden küçük teknelerle yapılan düzensiz göçmen geçişlerini azaltmak amacıyla üç yıllık yeni bir anlaşmaya imza attı. Anlaşma kapsamında Fransa kıyılarında güvenlik önlemleri artırılacak, daha fazla polis görevlendirilecek ve ileri gözetleme teknolojileri devreye sokulacak.

İngiltere, anlaşma çerçevesinde yüz milyonlarca sterlinlik finansman sağlayacak. Bu kaynak, sahil güvenliği ve kaçakçılıkla mücadele faaliyetlerini güçlendirmek için kullanılacak. Ayrıca drone ve helikopter gibi araçlarla gözetim kapasitesi artırılacak.

Yetkililer, 2026 yılı itibarıyla geçişlerde belirli bir düşüş yaşandığını belirtirken, yaz aylarının yaklaşmasıyla birlikte göç hareketliliğinin yeniden artabileceğine dikkat çekiyor.

Öte yandan insan hakları savunucuları, anlaşmanın göçün temel nedenlerini ele almadığını ve daha tehlikeli geçiş yollarını teşvik edebileceğini savunuyor. 



İngiltere’de ILR Başvurusu Bekleyen Göçmenlerden İmza Kampanyası: “Seyahat Özgürlüğümüz Engelleniyor”

No comments

16 April 2026

Birleşik Krallık’ta süresiz oturum izni (Indefinite Leave to Remain – ILR) başvurusu yapan binlerce göçmen, başvuru süreçleri devam ederken ülke dışına çıkamama kuralı nedeniyle ciddi mağduriyet yaşadıklarını belirterek petition.parliament.uk üzerinden bir imza kampanyası başlattı. Kampanyada, mevcut uygulamanın hem insan haklarına aykırı olduğu hem de seyahat özgürlüğünü ihlal ettiği vurgulanıyor.




Mevcut düzenlemelere göre, ILR başvurusu sonuçlanmadan Birleşik Krallık ve Ortak Seyahat Alanı dışına çıkan kişilerin başvuruları otomatik olarak geri çekilmiş sayılıyor. Bu durum, başvuru sahiplerini aylarca ülke içinde kalmaya zorunlu kılıyor. Özellikle standart başvuru süreçlerinin altı aya kadar uzayabildiği ve bazı vize kategorilerinde hızlandırılmış hizmetlerin bulunmadığı düşünüldüğünde, kısıtlamanın etkisi daha da ağırlaşıyor.

Başvuru sahipleri, bu sürecin yalnızca bürokratik bir engel olmadığını, aynı zamanda hayatlarını doğrudan etkileyen ciddi sonuçlar doğurduğunu ifade ediyor. Sevdiklerinin hastalanması ya da hayatını kaybetmesi durumunda ülkelerine gidemeyen göçmenler, ailelerinden uzak kalmanın yarattığı psikolojik yükle karşı karşıya kalıyor. Bunun yanı sıra, yurt dışındaki acil iş görüşmelerine katılamamak veya profesyonel fırsatları değerlendirememek de ekonomik kayıplara yol açıyor.

Özellikle Ankara Anlaşması olarak bilinen düzenleme kapsamında “Turkish Business Person” vizesiyle Birleşik Krallık’a gelen binlerce Türkiye vatandaşı, uzun süredir oturum başvurularının sonucunu bekliyor. Bu grup, hem işlerini sürdürmeye çalışırken hem de seyahat edememenin yarattığı kısıtlamalarla mücadele ediyor.

İmza kampanyasında dile getirilen temel talep ise oldukça net: ILR başvurusu devam eden kişilerin, başvuruları geri çekilmiş sayılmadan uluslararası seyahat edebilmesine izin verilmesi. Kampanya metninde, dijital vize sistemleri (eVisa) sayesinde kişilerin göçmenlik statüsünün kolayca doğrulanabileceği ve bu nedenle mevcut yasağın gereksiz olduğu savunuluyor.

Göçmen hakları savunucuları, bu düzenlemenin güncellenmemesi halinde hem bireysel mağduriyetlerin artacağını hem de Birleşik Krallık’ın uluslararası insan hakları standartları açısından eleştirilere açık hale geleceğini belirtiyor.

Kampanyayı imzalamak için tıklayın!


Birleşik Krallık’taki dilekçe sistemi kapsamında, kampanya 10 bin imzaya ulaştığında hükümetin resmi yanıt vermesi gerekiyor. İmza sayısının 100 bine ulaşması halinde ise konu parlamentoda tartışmaya açılabiliyor. Bu nedenle kampanyayı başlatanlar, hem göçmen topluluklarını hem de kamuoyunu destek vermeye çağırıyor.

İngiltere’de sığınma sisteminde köklü değişiklikler

No comments

06 March 2026

 İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, Birleşik Krallık’ın sığınma sisteminde kapsamlı değişiklikler açıkladı. Yeni düzenlemeler arasında mülteci statüsünün geçici hale getirilmesi, bazı ülkelere vize kısıtlamaları ve başvurusu reddedilen ailelere gönüllü dönüş için mali teşvik verilmesi yer alıyor.



Birleşik Krallık hükümeti, sığınma sisteminde önemli değişiklikler içeren yeni bir plan açıkladı. İçişleri Bakanı Shabana Mahmood tarafından duyurulan düzenlemeler, hükümetin “bozuk” olarak nitelendirdiği sistemi yeniden kontrol altına almayı amaçlıyor. Reformların en dikkat çekici yönlerinden biri, mülteci statüsünün artık kalıcı değil geçici hale getirilmesi. Buna göre sığınma başvurusu kabul edilen kişiler için beş yıllık oturum yerine 30 ayda bir gözden geçirilecek bir koruma statüsü uygulanacak.

Yeni sistem kapsamında mültecilerin statüsü belirli aralıklarla yeniden değerlendirilecek. Eğer kişinin geldiği ülkedeki koşulların güvenli olduğu düşünülürse, sığınma hakkı geri çekilerek geri gönderme süreci başlatılabilecek. Bu değişiklik, hükümetin sığınma sistemini daha esnek ve geri dönüşlere açık hale getirmeyi amaçladığını gösteriyor.

Planın bir diğer unsuru ise bazı ülkelere yönelik vize kısıtlamaları. Hükümet, Kamerun, Sudan, Myanmar ve Afganistan vatandaşlarına verilen yeni öğrenci vizelerini geçici olarak durdurdu. Afganistan için ayrıca nitelikli işçi vizeleri de askıya alındı. Yetkililer bu kararın, söz konusu ülkelerden gelen yüksek sığınma başvuruları ve geri kabul konusunda yaşanan işbirliği sorunlarıyla bağlantılı olduğunu belirtiyor. 

Yeni düzenlemeler arasında, sığınma başvurusu reddedilen bazı ailelere yönelik bir pilot program da bulunuyor. Bu program kapsamında yaklaşık 150 aileye, ülkeden gönüllü olarak ayrılmaları halinde 40 bin sterline kadar ödeme yapılması planlanıyor. Programı kabul etmeyen kişiler için ise zorla sınır dışı edilme ihtimali bulunuyor.

Hükümet ayrıca sığınmacılara sağlanan bazı mali destekleri sınırlamayı planlıyor. Buna göre yasa dışı çalıştığı tespit edilen, suç işleyen veya kendi geçimini sağlayabilecek durumda olan kişilere verilen destek kesilebilecek. Bununla birlikte bazı sığınmacıların çalışmasına izin verilmesi de gündeme geldi; ancak bu sürecin karmaşık onay prosedürlerine bağlı olacağı belirtiliyor.  

2026, Akdeniz’de göçmen geçişlerinde “en ölümcül yıl” olabilir

No comments

15 February 2026

2026’nın ilk haftalarında Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışan göçmenler arasında yüzlerce kişi hayatını kaybetti veya kayboldu; uzmanlar durumun son yılların en kötü başlangıcı olduğunu belirtiyor.

 




2026 yılının ilk 40 günü, Akdeniz’i geçmeye çalışan göçmenler için şimdiye kadar kaydedilen en ölümcül dönem olarak kayıtlara geçebilir. 1 Ocak–10 Şubat tarihleri arasında en az 524 göçmen denizde yaşamını yitirdi veya kayboldu. Bu sayı, Uluslararası Göç Örgütü (IOM) verilerine göre, aynı döneme ait önceki yılların rakamlarını çoktan geride bıraktı.

Bu trajik artışta en dikkat çekici olay, 6 Şubat’ta Libya açıklarında 55 kişiyi taşıyan bir teknenin alabora olmasıydı. Bu kazada 53 kişinin öldüğü veya kaybolduğu tahmin ediliyor. IOM yetkilileri, bu rakamların kötü hava koşulları ve tehlikeli deniz geçişlerinin sonucu olduğunu vurguladı.

Uzmanlar, özellikle Ocak ayında etkili olan Harry Kasırgası gibi sert hava olaylarının göç yollarını daha da tehlikeli hâle getirdiğini söylüyor. Kötü deniz şartlarına rağmen çok sayıda göçmen, Kuzey Afrika kıyılarından İtalya ve diğer Avrupa ülkelerine ulaşmak için yola çıkıyor.

IOM ve insani yardım örgütleri, bu trajedilerin gerçek boyutunun resmi verilere yansımamış olabileceği konusunda uyarıda bulunuyor. Bazı kazaların kayıtlara geçmemesi veya göçmenlerin iz bırakmadan denizde kaybolması, toplam can kaybının çok daha yüksek olabileceğine işaret ediyor.

  

BM’den İngiltere–Fransa iltica anlaşmasına uyarı

No comments

10 February 2026

Birleşmiş Milletler, Birleşik Krallık ile Fransa arasında yapılan yeni iltica anlaşmasının uluslararası insan hakları hukukunu ihlal edebileceğini açıkladı.



Birleşmiş Milletler, Birleşik Krallık ve Fransa arasında düzensiz göçü azaltmayı hedefleyen yeni iltica anlaşmasına ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, anlaşmanın sığınma hakkına erişimi kısıtlayabileceği ve mültecilerin korunmasına dair temel ilkelerle çelişebileceği belirtildi.

BM yetkilileri, özellikle “geri gönderme” uygulamalarının bireysel değerlendirme yapılmadan hayata geçirilmesinin ciddi riskler taşıdığına dikkat çekti. Söz konusu uygulamaların, sığınmacıların zulüm veya kötü muamele riskiyle karşı karşıya oldukları ülkelere gönderilmesine yol açabileceği vurgulandı.

Anlaşma kapsamında, Manş Denizi üzerinden düzensiz yollarla İngiltere’ye geçen sığınmacıların bir bölümünün Fransa’ya geri gönderilmesi öngörülüyor. Buna karşılık İngiltere’nin, Fransa’dan sınırlı sayıda sığınmacıyı yasal yollarla kabul etmesi planlanıyor.

BM, iki ülkeye de uluslararası mülteci hukukuna ve insan hakları yükümlülüklerine tam uyum çağrısında bulundu. Açıklamada, göç yönetimi politikalarının güvenlik kaygılarının yanı sıra insan onurunu ve sığınma hakkını esas alması gerektiği ifade edildi.


Kaynak: The Guardian

Evini sanat galerisine çevirdi

No comments

05 February 2026

Londra’nın doğusunda, Hoxton bölgesinde yaşayan “Veysel Baba” ismiyle tanınan Veysel Yıldırım, binlerce sanat eserinin bulunduğu evinin kapısını sanatseverlerin ziyaretine açtı. Veysel Baba ile “Sistine Chapel London” namı diğer “Veysel Baba Sanatevi”’ni konuştuk.

 


                                                                                                    Tuncay Bilecen

 



Veysel Baba namıyla bilinen Veysel Yıldırım’ın Londra’nın Hoxton bölgesindeki evini sanat galerisine çevirdiğini kendisinden aldığım bir e-posta ile Ağustos ayında öğrenmiş, “Sistine Chapel London Sanatevi 1 Eylül’de açılıyor” başlığıyla bu konuyu Olay gazetesinde haberleştirmiştim.

Aylar sonra kendisinden aldığım davet üzerine bu sanat evini ziyaret ettim ve on beş bini aşkın eserin sergilendiği ve bu nedenle Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye hazırlanan evinde nevi şahsına münhasır kişilik Veysel Baba’dan “Sistine Chapel London”ın hikâyesini dinledim.

Veyse Baba, yaşadığı evi kocaman bir galeriye çevirmiş. Tuvaletinden, banyosuna, mutfağından, balkonuna kadar evin her yanı sanat eserleriyle dolup taşıyor. On beş bine yakın resmin bulunduğu evde saatten, çakmağa, değişik takılardan, oyuncaklara kadar yüzlerce obje de yer alıyor.

Ünlü ressamların resimleri sadece duvarlara asılmamış, mutfak dolaplarının içinden evin her odasının tavanına kadar baştan sona nizami bir şekilde evin her yerini kaplamış durumda. Üzerimdeki şaşkınlığı biraz attıktan sonra sohbete başlıyoruz.

“Veysel Baba, seni biraz tanıyalım. Biraz kendinden bahseder misin?”

“Ben bu ülkeye 1988'de geldim. İlk dönemim biraz sarsıntılı oldu. Londra’ya ilk geldiğimde İngiliz kültüründe çok önemli bir yeri olan pub kültürü beni çok etkilemişti. Bir caddede 10-15 tane pub olurdu. Bizdeki kahveler gibi insanlar orada toplanır, sosyalleşirlerdi. Ben de buralara sık sık gider, II. Dünya Savaşı'nı yaşamış yaşlı insanların anılarını dinlerdim. Londra'nın bombalanma dönemlerini falan anlatırlardı. O kuşak öyle yavaş yavaş vefat edip bu dünyadan çekilince yerlerini farklı insanlar doldurmaya başladı. İrlandalılar gibi direnenler olsa da sonra o kültür yok oldu.

Siz de o kültüre kendinizi kaptırdınız mı?

Kaptırdım yani. Şöyle ki belki 1000'e yakın puba gitmişimdir. Hepsinin başka bir tarafı beni çekerdi; bazılarının dışarıdan görünüşü, bazılarının camları, bazılarının dekorasyonu, bazılarınınsa insanları... Otobüste olsa iner, burada da bir şeyler içeyim havasını koklayayım derdim. Çünkü oraya insanlar 50 sene, 60 sene boyunca gitmiş, hayatları oraya sinmiş, gittiğinizde o enerjiyi alıyordunuz yani orada.

Peki bu sanata olan ilgi ne zamanlarda başladı?

Ben Türkiye'de serigrafiyi ilk yapan kişilerden biriyim. İtalyan baskı tekniği vardı. İpek baskı. O zaman bu tip matbaalar yoktu. Önce bir rengi basıyorduk, o kuruyunca da aynı kalıba başka bir rengi … Kartvizitler bile serigrafi ile yapılıyordu, 70'li yıllardan bahsediyorum. Örneğin bu şekilde TRT'nin ilk amblemini ben yapmıştım. O logoyu TRT kullandı birkaç sene.



Peki buraya gelince sanat işlerine nasıl yöneldiniz?

Sanattan hiç kopmadım. Burada bir gazetede 2-3 sene boyunca Karacaoğlan, Dadaoğlu, Yunus Emre, Mevlana, Pir Sultan Abdal, Erzurumlu Emrah gibi Anadolu erenlerinin hayatlarını 5-6 bölümlük diziler halinde yazdım. Sonra baktım çok fazla ilgi gösteren yok vazgeçtim. Yavaş yavaş kendimi toplumdan soyutladım. Pub hevesimi de bir kenara bıraktım tamamen koleksiyon işine yöneldim.

Ne zaman başladı bu merak?

Bu 2000'li yıllarda başladı. Önce kendi odamı bir sanat odası haline getirdim. Çok sık sanat galerilerine, antikacılara gitmeye başladım. Çok özel eşyalar oluyordu, I. Dünya Savaşı’ndan kalma madalyalar, kılıçlar, bıçaklar… Kitaplar, eşyalar, takılar… Özellikle kitaplar… Günde 10-15 tane kitap aldığım günler oluyordu. 50 sene sonra, 60 sene sonra bu kitaplar olmayacak diyordum. Belki birkaç kişide kalacak, alayım biriktireyim yani.

Böyle bir biriktirme merakı vardı mı sizde? Burada birçok değişik obje gördüm.

Var tabii. Altı yüz kırk yedi parça antikam vardı. Onlar bir defoda duruyordu. İşte o defo soyulunca bir kısmı gitti yani. Çünkü burada güvenlik dolayısıyla eve koyamıyordum. Çok değerli şeylerdi. Onlar öyle çalındı gitti. Sonra evim soyuldu. Tekrar başladım biriktirmeye. Bir daha soyuldu. Tekrar başladım.

Bir süre sonra çizim işine ağırlık verdim. Yeniden grafik işine başladım. Evi tamamen bir sanat evine dönüştürmeye karar verdim. 15-20 senelik çalışmayla burayı böyle bir sanat evine çevirdim. Akrilik işine yoğunlaştım. Şu anda 500-600 parça kendi resim çalışmam var. Bunlardan 50-55 tanesi akrilik.



Peki bu kadar çalışma nasıl sığacak bu eve?

İnan samimi söylüyorum. Çok rahatlıkla bir stadyumu dolduracak kadar şu anda elimde materyal var. Bununla ilgili olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na başvurduk. Guinness'ın Türkiye yetkilisi Aydın Bey var, ilgileneceğini söyledi. Burada 15 bin resim var şu anda, sayılması ve belgelenmesi çok masraflı. O yüzden çareler arıyoruz.

Bu evle ilgili planınız nedir geleceğe dair?

Bir vakıf kurarsam o vakıf aracılığıyla burayı kalıcı hale getirebilirim. Benim vefatımdan sonra o vakıf devam ettirebilir. Belediyeden satın almak istiyorum burayı, değer mi, değmez mi bilmiyorum, çok kararsızım bu noktada. Bazen buradaki her şeyi Tunceli’deki köye götüreyim ve orada bir müze kurayım diyorum. Orada hem bir cemevi gibi hem böyle müze gibi faaliyet gösterecek; insanlar kışın kar yağdığında gelecekler, kadınlar çocuklar sobanın etrafında oturacaklar ve sanat eserleriyle, duvarları resimlerle dolu yerde kalacaklar diye hayal kuruyorum. Vakıf aracılığıyla da burası sürekli ayakta kalabilir.

Buradaki eserler size ne hissettiriyor?

O kadar derin ki bazen bir resmin karşısında saatlerce oturabiliyorsunuz. O resme daldığında bir insanı alıp götürebilir yani. Bazı resimler var mesela, girdiğinde o resme çok rahatlıkla bir romanı doldurabilecek konu çıkarabilirsin. Anlıyor musun demek istediğimi? Renklerin karışımı, renklerin uyumu, oradaki şekiller… Tedavi gibi bir şey yani. Bu çalışmalar rehabilitasyon merkezlerindeki, tedavi merkezlerindeki kişilere iyi gelebilir, onları çok farklı bir dünyaya götürebilir.

 

Peki burada sergilenen eserler bakımından her odada farklı bir tema mı var?

Bir odayı tamamen Michelangelo'ya adadım. Sistine Chapel Roma'ya. Biraz dinsel terimler var yani bir odada. Orta salonda tamamen özgün türden çalışmalar var. Mutfak 30'lu yıllardan kalma poster artlarla dolu.  

Gördüğünüz gibi ayrıca birçok da eşya var. Örneğin 100’den fazla saati hediye etmişimdir. Çünkü evde koyacak yer yok. Yatak altlarına koyuyordum. Üzülüyor, birisi yeni bir yer açtığında ona hediye olarak götürüyordum.

Benim dünyam bu yani. Başka bir şey bilmiyorum; ya antikacıları dolaşacağım ya kitap alacağım ya sanat galerilerini dolaşacağım ya da evde çizim yapacağım, yazı yazacağım, hikâyeler, derlemeler kaleme alacağım.

Sanata ilgi duyan herkesi bu dünyaya dahil olmaya, buradaki sanat eserlerini görmeye davet ediyorum…

Veysel Bey çok teşekkür ederim beni burada ağırladınız.

Ben teşekkür ederim. Çok sağ olun.

 

Yer: Sistine Chapel London

Adres: Flat 8 Kinder House, Cranston Estate London N1 5EJ

Telefon: 020 76 83 04 81

 


 👉Söyleşiyi Spotify'dan dinlemek için tıklayın!




© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan