Showing posts with label edebiyat. Show all posts
Showing posts with label edebiyat. Show all posts

“Herkes Büyür Elbette” okuyucuyla buluştu

No comments

17 May 2026

Cambridge’te yaşayan şair, yazar Sultan Karataş’ın Herkes Büyür Elbette başlıklı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından yayımlandı.

 


Sultan Karataş’ın gezi yazısı, deneme, anı ve öykülerinden oluşan Herkes Büyür Elbette başlıklı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından geçtiğimiz aylarda okuyucuyla buluşturuldu.

Feyza Hepçilingirler, Arin Dilligil Bayraktaroğlu ve kitabın editörü Tuncay Bilecen’in ve Feyza Herkes Büyür Elbette’ye ilişkin yorumları şu şekilde:

Herkes Büyür Elbette; anlatı, anı, öykü, gezi yazısı ve şiirlerin harmanlandığı bir yolculuk kitabı… “Yolculuk” ifadesi burada somut anlamıyla da bir metafor olarak da kullanılabilir; çünkü hem yazarın yıllar önce terk etmek zorunda kaldığı yurduna yaptığı ziyaretlere, gezip gördüğü yerlere ilişkin gözlemlerine hem de kendi içinde geçmişine doğru yaptığı yolculukta zihninde canlanan hatıralarına tanıklık ediyoruz bu kitapta. Böylece bir yandan tam da pandemi döneminde tarihi Diyarbakır, Mardin, Urfa sokaklarında edebiyatla yoğrulan bir yolculuğa çıkarken bir yandan da 70’li yılların İstanbul’una, yoksul gecekondu mahallelerine ve oradaki sımsıcak dostluklara uzanıyoruz.

“Adı hayat işte; geçiyor gerçekle düş arasında, hikâyeler yazmak gerek, unutmamak, unutulmamak adına” diyor Sultan Karataş. Herkes Büyür Elbette’de gerçekle düş arasında şiirli bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız?

Tuncay Bilecen

 



Tarihsiz günlükler gibi görünüyor ilk bakışta. Ama günlük mü bunlar? Kimi zaman anı, kimi zaman öykü, kimi zaman şiir, hatta kimi zaman mektup olan bu yazılar sadece günlük sayılabilir mi? Gözlenen, yaşanan, gerçek hayattan damıtılmış bu kısacık yazıları okudukça yaşanmışlık bütün içtenliğiyle sımsıcak sarıyor insanı. Kimi zaman som şiir kesiliyor anlatı, kimi zaman öyküye dönüşüyor; bir uzun hava ile bozkırlara taşınıyor; bir özdeyiş ile düşüncelerin gölgesine bırakıyor insanı. Bir bakıyorsunuz “sağ elinin iki parmağıyla ağzının kıyılarını temizleyerek” konuşmaya başlayan hala, doğrulup çıkıyor anlatıldığı öyküden, karşınıza geçip kulağınızdan ve aklınızdan silinmeyecek, bilgece öğütler veriyor size. “Çocukluk bir kez yaşanan, ölünceye dek okunacak bir başucu kitabı gibidir,” diyor ya yazar, kendi çocukluk kitabını hep açık tutuyor. Her ihtiyacı olduğunda “herkesin aynı derecede doymayarak” eşitlendiği o geçmiş hazinesinden, capcanlı yaşattığı çocukluğundan, bir tutam anı çıkarıyor; rengârenk fırlatıyor önünüze. Sultan Karataş hangi ülkenin hangi sokağında olursa olsun bütün ayrıntıları yakalayan bir gözle bakıyor çevresine; yaşanmış zamanlardan hangisini anlatırsa anlatsın kuşku duyulmayacak bir içtenlikle yüreğini açıyor okuruna. Sonunda sizi kendisine, kendisini size yol arkadaşı ediyor; anlattıkları sizin yaşanmışlıklarınız kadar gerçeklik kazanıyor.

Feyza Hepçilingirler

 

Herkes Büyür Elbette, şair Sultan Karataş’ın üçüncü anı-anlatım kitabı. Karataş, şiirimsi düz yazı tekniğini, düz yazıya benzer şiirlerle zenginleştirerek, sanatsal öğelerle harmanlayarak, pek çoğumuzun bakıp da görmediği veya görüp de üstünde durmadığı gerçekleri zengin bir ifade becerisiyle okuyucuya sunuyor.

Kitap bir yandan okuyucuyu güneydoğu Anadolu’daki güzellikler arasında tarihsel acılara değinerek gezdirirken Diyarbakır, Mardin, Urfa, Göbeklitepe, Ergani gibi yerlerin güler yüzlü, sevecen insanlarıyla tanıştırıyor, diğer yandan İstanbul’un varoşlarına uğrayıp oralardaki yaşam koşusuna seyirci yapıyor.  Kitabın tümünde yöresel manzaraları seyrediyor, yöresel yiyecekleri tadıyor, yöresel renkleri izliyor, yöresel kokuları içinize çekiyorsunuz, ama bir o kadar da sessiz çığlıkları dinliyorsunuz.

Karataş’ın “Hafıza”sı anlatılan ortamların özellikleri yanı sıra acıma, korku, sevinç, sevgi gibi duyguları da depolamış. En basitinden, sevginin, bir anahtar deliğinde bile nasıl paylaşıldığını anlamak için bu öyküyü okumak gerek. Çevresinde duyduklarına ve gördüklerine duyarlı olan yüreklerin karamsarlığını yansıtan, kaçışı çocukluk anılarında arayan, okuyucuyu nefes nefese bırakan yazılar bunlar. Her satırı bir felsefe incisi. Sultan Karataş’ın bu ufacık yüreğine nasıl doldurmuş Yaradan bu okyanus genişliğindeki bilgeliği, anlamak zor.

Açıl susam açıl. Bence her kitap meraklısı bu hazineye ortak olmalı.

Arin Dilligil Bayraktaroğlu

 

Yazar Hakkında

Sultan KARATAŞ, İstanbul doğumludur. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. 1980 sonrası farklı dergi ve gazetelerde çalışan Karataş, 1995’te politik mülteci olarak İngiltere’nin Cambridge şehrine yerleşti. Cambridge, Anglia Ruskin Üniversitesi’nde “İngiliz Dili ve Dilbilim” üzerine lisans eğitimi aldı. Lisans tezini, “Politikada Dilin Manipülasyonu” üzerine yaptı. Halen Cambridge’de yaşayan Karataş, İngilizce ve Türkçe dersler vermekte, tercümanlık yapmaktadır. Yazarın, şiir, anı-anlatı çalışmalarının yanı sıra, İngilizce’den Türkçe’ye çeviri çalışmaları devam etmektedir. Kendisinin hazırlayıp sunduğu ‘Olduğu Gibi’ programı Komün Tv’de ayda bir yayınlanmaktadır.

Yayımlanmış eserleri: Metris’ten Mektuplar (2015), Dilsiz Bir Ağıt (2017), Kısacıktı Boyu Elma Ağaçlarının (2019).


Kitabı Türkiye dışından edinmek için bu linke tıklayın!


 Kitabı Türkiye'den KİTAPYURDU üzerinden temin etmek için bu linke tıklayın!

“Yok kardeşim, yok, insan bulamayacağız..."

No comments

09 May 2026

Askerliğimi “sakıncalı piyade” olarak Kartal’da yaptım. Ama ne şanslıyım ki, Türkiye’nin en berbat sürgün yeri olarak bilinen “2nci Zırhlı Tugay”ın  tam karşısında yani Anadolu yakasının yüksek tepelerinde Adalar sere serpe uzanıyordu.

Tuncay Bilecen




Daha öncesinde Adalar’a gitmiş miydim? İnanın hatırlamıyorum. Ama bu sekiz ay boyunca çarşı izinlerimde neredeyse her hafta (bazen çift çarşı izni) Adalar’a mütemadiyen gittim.

“Hangisine?” diye soracak olursanız, hepsine gitmekle birlikte en çok Burgazada’ya diyebilirim.

Peki niye?

Sait Faik’in adası olduğu için elbette…

Bütün öykülerinden ezbere bildiğim bir ada olduğu için…



Kalpazankaya’ya yokuşunu çıkıp hangimiz izlemedi gün batımını?

Sabahın erken saatlerinde Sait Faik Müzesi’nin en erken ziyaretçisi oluyor, yaşlı bir o kadar da takatsiz, topuklarına kadar çilli olan kadının peşi sıra ama onu da yormak istemeyerek müzeyi bir çırpıda geziyordum…

Müze dediğim Sait Faik’in evi… Ardından sırt çantama biraları doldurur, tepelere kiraladığım bisikletim elimde tırmanır, ormanın içinde kaybolarak bira eşliğinde kitap, dergi elimde ne varsa okur, bazen de birkaç satır bir şeyler karalardım… Sonrasında da akşam yedideki sayıma geri yetişmek için koşturmacam başlardı…



Kartal’ın sırtlarındaki tugaya yetiştikten sonra içimdeki saat kendiliğinden Ada’ya geri dönüşümün bir haftalık geri sayımını başlatırdı…

O ziyaretlerin birinde tam da ustanın ölüm yıldönümünde şu notları almışım: “Sarı çiçeklerin, kuş cıvıltılarının, tatlı tatlı esen rüzgârın ve patırtısı bir türlü kesilmeyen şu denizdeki takanın kokularının ve seslerinin birbirine karıştığı tepedeyim yine… Burgazada’dayım…”




O vakitler akıllı telefon yoktu… Bilincimle baş başa Adalar’da kendimle bir başıma kalırdım… Çantama koyduğum 3-4 bira, o ayki edebiyat dergileri, okuduğum kitaplar, not defterim ve kalemim yoldaşım olurdu…  

Gelsin dinginlik… Geçsin saadet dolu dakikalar…

Tam 19 yıl olmuş dile kolay… Hemen ardından yanmıştı/ yakılmıştı Burgazada sırtları… Kel kalmıştı… Neyse ki şimdi yeniden fidan vermiş. Doğa insanoğlu dokunmadığı müddetçe kendini yenileyebiliyor.



Dini bir mekânı tavaf eder gibi geliyordum Sait Faik’in evine…
Sait Faik’in etten kemikten bizim gibi bir ademoğlu olacağı aklıma gelmezdi o müzeyi gezene kadar… Çocukluk fotoğraflarından gençlik fotoğraflarına kadar çekik gözlerinde hep o mahcubiyeti görmüştüm. Hele o koskoca hikâyecinin küçücük bir yatakta yattığını öğrenmek daha da sarsmıştı beni…

Bu duyguyu yıllar sonra Lizbon’da Pessoa’nın müze evini gezerken yaşamıştım. Pessoa’nın yatağı nerdeyse bir bebek beşiği kadar küçücüktü…

Yere göğe sığdıramadığımız yazarların gündelik hayatlarına dahil olmanın şaşkınlığı bunlar hep…

Sonra biramı içip dergi ya da kitaplarımı okurken aklımın bir köşesinden hep bu düşünceler geçerdi… Ben ağaçların arasından bir sesin bana “hişt hişt” demesindense insana dair bir çaresizlik sezerdim Sait Faik’in evini gezdikten sonra…

Bir anda içimizi sarıp sarmalayan ama yine ansızın gelip geçen bir duygu kırıntısı gibi… Hani ben bu anı daha önce yaşamıştım dedirtecek kadar yakın ama bir o kadar da uzak… Aynı zamanı yaşamayıp benzer duygularla örselenmenin ruh bezginliği diyelim…

Sonra dönüş yolunda, kafam biraz da dumanlıysa koşar adımlarla müzenin kapanma saatinden önce yine orada olur… Aynı gün içinde ikinci kez ziyaret ederdim müzeyi... Bu sefer aceleyle birinci katla ikinci kat arasında duran ziyaretçi defterine ustanın sözlerini yazardım:

“Çekilecek bir köşemiz olacak. Yatağımız olacak. Yorganı gözlerimize çekeceğiz. Belki bir deniz kenarı, bir ağaç altı, bir rüzgâr, bir sessiz kahve, bir bardak çay, bir simit, bir dilim kaşar peyniri, bir yarım kilo şarap bulursak dost olarak bu en iyisi. Ama insan..? Yok kardeşim, yok, insan bulamayacağız...






Akın Olgun’un yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi okuyucuyla buluştu

No comments

26 April 2026

Gazeteci-yazar Akın Olgun’un yeni kitabı, Ege’nin iki yakasında sıkışan hayatları ve cezaevi deneyimleri üzerinden göç, sürgün ve “ötekilik” meselelerine güçlü bir tanıklık sunuyor.



Londra’da yaşayan gazeteci-yazar Akın Olgun, yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi Tekin Yayınevi etiketiyle okurla buluştu. Yazarın altıncı kitabı olan eser, anı ile öykü türlerini bir araya getirirken, bireysel bir deneyimden yola çıkarak daha geniş bir toplumsal hikâyeye uzanıyor.

Kitap, Olgun’un İngiltere’den tatil için gittiği Rodos’ta kendisini beklenmedik biçimde gözaltı ve cezaevi sürecinin içinde bulmasıyla başlıyor. Bu kişisel deneyim, zamanla Ege’nin iki yakasında sıkışıp kalan göçmenlerin, mültecilerin ve “öteki” olarak görülen insanların hikâyelerine açılıyor. Yazar, hem geçmişte Türkiye cezaevlerinde yaşadığı travmalarla hem de Yunanistan’daki hapishane koşullarıyla yüzleşerek çok katmanlı bir anlatı kuruyor.

Eserde yalnızca bir tutukluluk hikâyesi değil, aynı zamanda sınır politikalarının, göç rejimlerinin ve adalet mekanizmalarının yarattığı yapısal sorunlar da ele alınıyor. “Kaptanlar” olarak anılan ve göçmen kaçakçılığı suçlamasıyla yargılanan kişilerin hikâyeleri üzerinden, sistemin ürettiği mağduriyetler görünür kılınıyor. Bu yönüyle kitap, bireysel bir anlatının ötesine geçerek politik ve etik bir yüzleşme metni niteliği taşıyor.

Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi, cezaevi atmosferini, dayanışmayı ve insan onurunu merkeze alan diliyle dikkat çekerken, okuru rakamların ve haber başlıklarının ötesindeki gerçek insan hikâyeleriyle karşı karşıya bırakıyor. Olgun’un anlatısı, karanlık koşullar içinde bile var olabilen umut ve dayanışma anlarını görünür kılarak çağdaş edebiyat içinde güçlü bir tanıklık örneği sunuyor.

 

Vedat Günyol, Günyol Bakoğlu ve “Vasıtayı Beleş”

No comments

25 April 2026

“Hayat tatlı tesadüflerle” dolu dedirtecek bu yazıda, otostopla Osmanlıca kursuna giderken tesadüfen Vedat Günyol’un evine konuk olmamı ve bunun Londra’da yaşayan tiyatro sanatçısı Günyol Bakoğlu’yla ilişkisini anlatıyorum… Dedim ya “hayat tatlı tesadüflerle dolu” diye…


Tuncay Bilecen






Yıl 2002 olmalı, Kocaeli Üniversitesi’nde Siyasi Tarih bölümünde yüksek lisans yapıyorum. Zorlandığım derslerden biri de Osmanlıca… Derste gördüklerimiz kadarıyla bu işi kıvıramayacağımı anlayınca etrafta bana ders verecek birilerini veya bir kurs falan bakmaya başladım. Ne ki cebimde bunun için ayıracak beş kuruşum yok.

Sonradan öğrendim ki Sultanahmet’te Basın Müzesi’nde, Başbakanlık Osmanlı Arşivi çalışanları ücretsiz olarak Osmanlıca kursu veriyorlarmış. Kaçırır mıyım? Fakat bu sefer de İstanbul’a gidip gelecek param yok.

Peki ne yapacağız?

Tabii ki otostop çekerek gideceğim…

İzmit’ten İstanbul’a otostop çekmek çok kolay. Kuruçeşme Gişeleri’nin oraya kadar gidiyorum. Elimi kaldırdığımda beş dakikada arabanın içindeyim. Başlı başına bu otostoplardan bile kocaman bir yazısı dizisi olur.

Kimlere rastlamadım ki? Mesela Kocaelispor’un meşhur yıldızı Dobrovski (Kağan Dobra) beni aracına alanlardan biriydi… Tanıdık simaların yanı sıra bir yığın da hikâye dinledim. Bir defasında bir adam denk geldi. Son model spor arabasıyla önümde durunca şaşırdım. Çünkü nedendir bilmiyorum çok lüks arabalar pek otostopçu almazlar. Karısını aldattığını, ama zaten ilişkilerinin çoktan bittiğini, mutsuz olduğunu, İzmit’teki sevgilisine de pek güvenemediğini anlattı. Bir taraftan da 180 km hızla gidiyoruz. Acaba kaza mı yapacağız diye endişe mi edeyim, adama evlilik terapisti gibi akıl mı vereyim şaşırdım.

Bir defasında da Balkan göçleri üzerine sözlü tarih çalışması yapacak birini arıyordum. Aradığım kişiyi otostopta buldum, daha sonra evlerine gittim ve tam istediğim gibi bir çalışma yaptım. Kırım’dan önce Balkanlar’a sonra da İzmit’e göç eden bu aile, Giray Han’dan bu yana aile seceresini tutmuştu.

Gelelim bu yazıyı yazmama vesile olan konuya… Bir gün bunca yıllık otostopçuyum bugüne kadar hiçbir kadın beni aracına almadı diye düşünürken bir kadın önümde durdu. 

Hemen,

“Tebrik ederim, beni aracına alan ilk kadın şoförsünüz” dedim.

“Aaa olur mu, evladım” dedi. “Sen benim oğlum sayılırsın, tabii ki alacağım, öğrencisin besbelli.”

Böylece Macide Hanım’la aramızda güzel bir sohbet başladı. Konu konuyu açtı, edebiyatta karar kıldık. Hangi yazarları sevip sevmediğimizi anlatmaya başladık.

“Denemecilerden kimleri seviyorsun?” diye sordu.

O sıralar Nermi Uygur’u okuyordum. Hatta çantamda kitabı vardı. Övünerek gösterdim,

“İşte Nermi Uygur falan…” dedim.

“Peki, başka başka?” dedi…

Biraz düşündüm…

“Vedat Günyol’u da severim mesela” dedim.

Ben bunu deyince Macide Hanım’ın gözleri parladı.

“Şimdi sana bir şey söyleyeceğim inanmayacaksın” dedi.

“Denerim” dedim. Ne de olsa konumuz denemeydi…

“Ben şu anda Vedat Günyol’u ziyarete gidiyorum!”

Bir yerde okumuştum. Vedat Günyol, 25 bin kitabını Maltepe Üniversitesi’ne bağışlamıştı. Üniversite de ona bir lojman tahsis etmişti. Ama ben yine de duyduklarıma pek inanmadım.

“Gerçekten mi?” dedim.

“Sen de gelmek ister misin?” diye sorunca Osmanlıca kursunu falan hepten unuttum.

“Gelirim tabii!” dedim.

Böylece bu güzel tesadüfle Vedat Günyol’un lojmanının yolunu tuttuk. Macide Hanım, Vedat Günyol’la tatlı anılarını anlattıkça benim heyecanım bir kat daha arttı. Hatta,

“Ben oğlumun adını bile Günyol koydum” dedi. “Tanırsın belki, birçok reklâmın seslendirmesini o yapıyor aslında.”

Yıllar sonra sözünü ettiği kişinin şimdilerde Londra’da yaşayan, tiyatro sanatçısı Günyol Bakoğlu olduğunu anlayacaktım…

Vedat Günyol’un evine gittiğimizde, çok sevdiğim şair ve yazar Şükran Kurdakul da oradaydı.



Vedat Günyol, Osmanlıca bilgimi test etmek için “buraya nasıl geldin bakalım?” diye sorunca, “vasıtayı beleşle” dedim.

“Eh” dedi. “Senin Osmanlıca tamamdır.” Böylece benim adımı da “vasıtayı beleşçi” koydu…

O günün yarısını Vedat Günyol ve Şükran Kurdakul’un keyifli sohbetini dinleyerek geçirdim. Osmanlıca kursu falan artık umurumda değildi. Bundan böyle artık vasıtayı beleşçi idim ve sık sık bu isimle arayarak Vedat Günyol'un halini hatrını sordum. 

Yıllar sonra da Günyol'la Londra'da tesadüfen karşılaşıp ahbap olduk... Hayat tatlı tesüdüflerle dolu... :) 



                Macide Hanım ve Günyol Bakoğlu 









Shakespeare aslında siyahi Yahudi bir kadın mıydı?

No comments

27 January 2026

Tarihçi Irene Coslet’in yeni kitabı, Shakespeare eserlerinin gerçek yazarının Tudor döneminde yaşamış şair Emilia Bassano olduğunu öne sürerek İngiltere’de tartışma yarattı.



İngiltere’de yayımlanması beklenen yeni bir kitap, dünya edebiyatının en önemli isimlerinden William Shakespeare’ın kimliğine ilişkin çarpıcı bir iddiayı gündeme taşıdı. Feminist tarihçi Irene Coslet, The Real Shakespeare: Emilia Bassano Willoughby adlı kitabında, Shakespeare’a atfedilen oyun ve sonelerin aslında Emilia Bassano tarafından yazıldığını savunuyor.

Coslet’e göre Bassano, 16. yüzyılda yaşamış, Yahudi kökenli ve Kuzey Afrika asıllı bir kadın şairdi. Kitapta, dönemin cinsiyetçi ve dışlayıcı toplumsal yapısı nedeniyle Bassano’nun eserlerini kendi adıyla yayımlamasının mümkün olmadığı, bu nedenle yazdıklarının “William Shakespeare” adı altında dolaşıma girdiği ileri sürülüyor. Bassano’nun saray çevreleriyle olan ilişkileri ve edebi yetkinliği, bu iddiaya dayanak olarak gösteriliyor.

Ancak Shakespeare uzmanları ve akademik çevreler bu görüşe temkinli yaklaşıyor. Uzmanlar, Shakespeare’ın Stratford-upon-Avon’daki yaşamına ve yazarlığına dair çok sayıda tarihsel belgenin bulunduğunu belirterek, bu tür iddiaların daha önce de gündeme geldiğini ancak somut kanıtlarla desteklenmediğini vurguluyor.

Buna rağmen kitap, Shakespeare tartışmasını yeniden alevlendirirken, edebiyat tarihinde kadınların, azınlıkların ve dışlanan kimliklerin görünmezliği üzerine daha geniş bir tartışmayı da beraberinde getirmiş durumda.


Ressam Metin Şenergüç'ün aforizmalarından ve çizimlerinden oluşan kitabı yayımlandı

No comments

12 January 2026

15 Aralık 2018’de genç yaşta aramızdan ayrılan ressam Metin Şenergüç’ün sanata ve yaşama dair aforizmalarının ve çizimlerinin yer aldığı “Orizonun Ötesi” adını taşıyan kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından yayımlandı. 

 





15 Aralık 2018’de Londra’da bir kalp krizi sonucunda hayatını kaybeden ressam Metin Şenergüç, 19 Kasım 1960’da İzmir’de doğmuş, daha lise yıllarında politikayla tanışmıştı. 12 Eylül döneminde iki yıl hapis yatan Şenergüç, kaçak yollardan Yunanistan’a gitmişti. Burada beş yıl politik sürgün olarak yaşadıktan sonra 1987’de Brüksel’e yerleşen, ancak burayı çok muhafazakâr bularak tekrar Yunanistan’a geri dönen Şenergüç, Yunanistan’ın ardından Almanya ve nihayet İngiltere’ye gelmişti.

Kuzey Londra’da yaşamaya başlayan Metin Şenergüç 1994’te Camberwell School of Art’ta resim bölümünde eğitim görmeye başladı. 1998’de ise St.Martins School of Art’ta ise masterını tamamlayan ve sanata ilişkin düşüncelerini Londra merkezli Açık Gazete’deki köşesinde paylaşan ressam, “Bazen okuyup yazıyorum, sonra geri çekilip resim yapmaya başlıyorum. Yazmak da yaratıcı sürecin bir parçası benim için” diyordu.


Orizonunn Ötesi kitabında Şenergüç'ün onlarca çizimine aforizmaları eşlik ediyor


Metin Şenergüç’ün sağlığında çıkaramadığı kitabını arkadaşları Sümer Erek, Mehmet Taş ve Rıfat Güler Londra merkezli yayınevi Press Dionysus aracılığıyla geçtiğimiz günlerde yayımladılar. Kitabın giriş yazısında Erek, Taş ve Güler şunları söylüyor: “Ölüm, bir sanatçımızı, bir sanat düşünürümüzü ve özgürlük savaşçısı bir yoldaşımızı aramızdan aldı gitti. Ölüme inat onu eserlerinde ve kavgamızda yaşatmaya devam edeceğiz.”

Büyük boy ve ciltli olarak yayımlanan kitapta Şenergüç’ün karakteristiğini yansıtan onlarca renkli ve siyah-beyaz çiziminin yanı sıra yazarın; sanata, yaşama ve insanlığa ilişkin aforizmaları da yer alıyor.




Orizonun Ötesi, "Kenar Notları" ya da bir "selfie"

                                



* Bu yazı ilk defa 4 Aralık 2023 tarihinde Olay gazetesinde yayınlanmıştır.

https://olaygazete.co.uk/kultur-sanat/ressam-metin-senerguc-eserleriyle-anilacak.html


Sis Altındaki Şehir: Dickens’ın Romanlarında Londra

No comments

14 December 2025


"Bu büyük, kirli, pis şehirde her şey bir karmaşa, her şey yanlış." - Büyük Umutlar 

Bir Mekân Değil, Bir Karakter

Ünlü yazar Charles Dickens’ın romanlarında Londra, olayların geçtiği sıradan bir sahne değildir; yaşayan, nefes alan, hatta karakterlerin kaderine müdahale eden bir varlıktır. Dickens, 19. yüzyıl Londra’sını betimlerken şehri adeta konuşturur: sokaklar fısıldar, nehir sır saklar, sis ahlaki çürümeyi görünmez kılar. Bu Londra, bireylerin hayatını şekillendiren güçlü bir aktördür.

Sis: Havanın Ötesinde Bir Anlam

Dickens’ın Londra’sı neredeyse sürekli sis altındadır. Thames Nehri’nden yükselen nemle kömür dumanının birleştiği bu sis, yalnızca meteorolojik bir olgu değildir. Özellikle Bleak House’un ünlü açılış sahnesinde sis, hukukun yavaşlığını, bürokrasinin hantallığını ve toplumun körleşmiş vicdanını simgeler. Görüş mesafesinin azalması, ahlaki pusulanın da kaybolduğunu ima eder.

Sınıfların Haritası Olarak Şehir

Dickens, Londra’yı sınıfsal eşitsizliklerin mekânsal olarak keskinleştiği bir şehir olarak resmeder. Zengin mahalleler ile arka sokaklar arasında yalnızca mesafe değil, neredeyse aşılmaz bir kader farkı vardır. Oliver Twist’te çocuklar suçun içine doğarken, Great Expectations’ta yükselme arzusu çoğu zaman ahlaki bir bedel gerektirir. Londra, eşitsizliğin coğrafyaya kazındığı bir harita gibidir.

Labirent Sokaklar, Kaybolan Hayatlar

Dickens’ın Londra’sı düz ve anlaşılır değildir; karmaşık, yönsüz ve labirent gibidir. Karakterler sık sık yollarını kaybeder, yanlış sokaklara sapar, geri dönemez. Bu mekânsal karmaşa, modern şehirde bireyin yaşadığı yönsüzlüğün edebi bir karşılığıdır. Şehir büyüdükçe insan küçülür.

Thames: Şehrin Vicdanı

Thames Nehri, Dickens’ın romanlarında hem yaşamın hem ölümün taşıyıcısıdır. Our Mutual Friend’te nehir, atıkların, cesetlerin ve sırların dolaştığı bir alan olarak karşımıza çıkar. Thames, şehrin bastırdığı her şeyi yüzeye çıkaran bir vicdan gibidir. Londra ne kadar büyürse büyüsün, nehir her şeyi hatırlar.

Görünmezlerin Yazarı

Dickens’ın en ayırt edici yönlerinden biri, Londra’nın görünmezlerini merkeze almasıdır. Yetimler, çocuk işçiler, borçlular, evsizler ve suçun kıyısında yaşayanlar onun romanlarının asli figürleridir. Dickens için şehir, başarı hikâyelerinden çok, sistemin dışına itilen hayatların toplamıdır.

Modern Kentin Erken Eleştirisi

Bugünden bakıldığında Dickens’ın Londra’sı, modern kent yaşamına yöneltilmiş erken bir eleştiri olarak okunabilir. Sanayileşme, hız, kalabalık ve anonimlik; bireyi yalnızlaştırır, merhameti aşındırır. Dickens’ın romanları, modernliğin parlak yüzünün ardındaki karanlığı görünür kılar.

Sis Dağılmaz

Dickens’ın Londra’sında sis asla tamamen dağılmaz. Çünkü sorun yalnızca hava değildir; sis, adaletsizliğin, eşitsizliğin ve unutulan hayatların simgesidir. Bu yüzden Dickens okurken Londra’yı değil, bir kentin insanlara ne yapabileceğini okuruz.

 

“Göç, çocuk istismarı, delilik ve terk edilmişlik üzerine çok katmanlı bir metin" : F. Gül Özen'le Parçalanma romanı üzerine söyleşi

No comments

27 November 2025

F. Gül Özen’in Parçalanma – Schadenfreude, adını taşıyan romanı Londra ve İstanbul merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından geçtiğimiz günlerde  İngiltere'nin ardından Türkiye'de de yayımlandı. F.Gül Özen'le kitabının yazılış serüveni ve içeriği hakkında konuştuk.

 


Gül seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Tabii, 23 yaşımda Viyana’ya gelerek başladı göçmenlik hikâyem. İki çocuklu, orta gelirli memur bir ailenin büyük kızıyım. Yurtdışı eğitim masrafım için ailem sınırlarını epey zorlamıştı. Bu nedenle Viyana’da çok çeşitli öğrenci işlerinde çalışarak okudum. Kendimi bildim bileli sanatın her dalına merakım vardı. Küçük bir çocukken sınıfta, mahallede, izcilik kulübünde taklitler yapardım. Tiyatro oyunculuğunu meslek olarak yapmayı çok istemiştim. Bunu gerçekleştirmemin bir yolu benim için hikâyeler kurmak, yazmak oldu.

 Parçalanma'nın yazılma sürecinden kısaca söz eder misin?

Yazma tutkum çok önceleri başladı. Bir şekilde hep kalemle temasımı korudum. Dolayısıyla pandemiden evvel öyküler yazıyor ve çeşitli dergilerde yayınlanmaları için düzenliyordum. O sırada teknik eğitim üzerine bir şans yakaladım ve ustam Onur Orhan’ın öykü atölyelerine katıldım. Öncesinde birkaç roman yazmaya başlayıp yarım bırakmıştım. Öykülerim hep yarımdır, hep romana evrilecekmişler gibi yazardım. Bu atölyede bir gün “Parçalanma”nın bir bölümü çıktı. İki bölüm daha yazdım tefrikalar hâlinde. Sonra atölyeden ayrılıp yoğun bir okuma ve yazma süreci geçirdim. Bir yıl kadar sürdü. Ardından düzenleme ve demlenme süreçleri derken, üç yıldan biraz daha az bir zamanda yayımlanmış oldu.



Romanın hem bir göç kitabı hem de psikolojik arka planı ve olay örgüsü güçlü, çok katmanlı bir metin olarak okunabilir. Sen romanını bu bakımdan nasıl değerlendiriyorsun?

Hakikaten çok fazla irdelediğim alt başlık oldu, temelinde analitik psikolojiyle yola çıktım, çağrışımlar seansını bir insanın zihninden geçirmesine tanıklık olarak (içgörü de deniyor) düşündüm. Hatta olay esasen, C.G.Jung’un psikanalitik vakalarını okurken karşıma çıkan bir kadının çözülme sürecinden çok etkilenmemle başladı. Kimileri soğan diyor, lahana ya da marul da diyebiliriz, açtıkça açılan yapraklar hâlinde iç içe geçmiş mevzular var. Bir katmanı göç, bir katmanı çocuk istismarı, bir katmanı delilik, bir katmanı terk edilmişlik… Belki siz farklı başlıklar çoğaltabilirsiniz, her okur farklı bir pencere açabilir diye düşünüyorum.

Roman karakterlerin göçmenlik sürecindeki gözlemlerine mi dayanıyor? Naime gerçekten yaşadı mı yoksa kurgu bir kahraman mı?

Tiyatroda Stanislavski’nin “Bir Karakter Yaratmak” kitabından role girmenin, fiziksel ve ruhsal dönüşümü tahayyül etmek olarak öğrenmiştim. Bence romanda da olay pek farklı değil, yani bir karakterin oluşumu önce bir derdin sizi rahatsız etmesiyle başlıyor. Sonra bu derdin sahibine bakıp onun kişisel özelliklerini, yalnızken en çok ne yapmayı sever, başı sıkışsa ilk kimi arar, en son ne zaman birinin elini tuttu, nefret ettiği yer neresi… gibi sorularla izini sürerek gitmek kuramların çıtlattığı bir yol. Elbet bu soruların cevaplarını kendi gözlemlerimiz ve kendi okuduklarımız kadar verebiliriz. O nedenle ilk sorunuz için; kendi göçmenliğimdeki izlenimlerim büyük rol oynadı diyebilirim.

İkinci sorunuza cevabım hem evet hem hayır. Evet, çünkü bu bir “Etki Altındaki Kadın”ın ya da “Madam Bovary”nin dönüşümü gibi her insanın başından geçebilecek bir gerçekçiliğe dayalı. Hayır, çünkü tek bir spesifik kişi değil. Belki beş, belki on kişinin birleşimi diyebilirim.

 Parçalanma - Schadenfreude romanın ikinci adını tercih etme sebebinden bahseder misin?

Birbirimizin yapıp ettiklerinin güzelliğine bakıp övmeyi yük saydığımız narsistik bir çağda yaşıyoruz. Örneğin sosyal medyada çoğumuz bir başkasının mutluluğunu ya da başarısını gördükçe, bunun göze sokulan yapmacık bir gösteriş olduğunu söyleyip geçebiliyoruz. Kendi hayatlarımız yolunda gitmiyorsa, bir süre sonra bu mutlulukları görmeye tahammül edemeyecek duruma gelebiliyoruz. Sağlıklı kişilerde bu böyle. Bu durum psikotik açıdan rahatsız bireylerde ise başkalarının yaşadığı güçlüklere, belalara karşı duyulan bir hazzı da tetikleyebilir. Schadenfreude’nin Osmanlıcası “Şematet” metnin içeriğine uymadığı için Almanya’da geçen bir romanda Schadenfreude kelimesinin daha uygun düşeceği kanısıyla yola çıktım.

 Bundan sonrasına ilişkin edebiyatla ilgili neler yapmayı düşünüyorsun?

Hâli hazırda senaryo üzerine düşünceler geliştiriyorum. Uzun zamandır yazmayı hayal ettiğim bir tiyatro oyunu var aklımda. Yazar ve kitap kurdu arkadaşlarımla kurduğumuz bir sanat, felsefe, edebiyat platformumuz var. Holon Akademi çatısında çok güzel işler ürettik. Edebiyat Okumaları programımız Youtube’da yayında. Burada üzerine taze araştırmalar yaptığım, ilham kaynaklarımdan Virginia Woolf adına bir yazı çalışması daha planlıyorum. Bundan sonraki hedefimse ikinci romanımı İngilizce olarak kaleme almak ve dünyaya açılmak. Bana kendimi anlatma fırsatı verdiğiniz ve güzel sorularınız için çok teşekkürler.


👉F.Gül Özen'in Parçalanma romanı Türkiye'de kitap yurdu üzerinden, İngiltere'de Press Dinoysus'un sayfasından, Almanya'da  Amazon.de üzerinden, Barnes and Noble ve Waterstones gibi platformlardan edinilebilir. 

 

 

 

 

Tottenham Boys raflarda! Dursaliye Şahan'ın Tottenham Çocukları kitabının İngilizce çevirisi yayımlandı

No comments

26 October 2025

Göçmen yazar Dursaliye Şahan’ın Tottenham Çocukları adını taşıyan kitabının İngilizce çevirisi Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından basıldı. Şahan, Tottenham Çocukları’nda göç meselesinin ihmal edilen yönlerinden birine göçün arkasında yatan sosyo-politik ilişkilere Keko’nun hikâyesi üzerinden yer veriyor.

 


Tuncay Bilecen

Göçmen edebiyatının kaderi çoğu zaman göçmenlerin kaderiyle aynıdır. Ne bulundukları ülkede kabul görürler ne de anavatanlarında. Arafta, arada kalmış bir edebiyattır bu. Anadille yazılsa kendi vatanında, göç ettiği toplumun diliyle yazılsa bulunulan ülkede üvey evlat muamelesi görür.

Göçmen edebiyatçılar farklı kültürleri yaşamanın verdiği tecrübeyle yeni bir dil evreni kurma konusunda daha mahir olsalar da kendilerini kabul ettirmeleri çok daha zordur. Buna ancak bu konuda ısrar ve inat eden dil işçileri direnebilir. İşte bu inatçı yazarlardan biri olan Dursaliye Şahan, hem kendisinin ve içinde yaşadığı toplumun göç deneyimini hem de geride bıraktığı toprakların sosyo-kültürel yapısını, geleneklerini birbiriyle yoğurarak öykü ve romanlar kaleme alıyor uzun yıllardır.

Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından İngilizce olarak da yayımlanan Tottenham Boys, bir gazeteci kadının (romanın anlatıcısı) Londra’da bir otobüste tesadüfen Keko’yu (Ali Kemal) tanımasıyla başlıyor. Romanın büyük bir bölümü Türkiye’de geçiyor. Bu kısımlarda Keko’nun Türkiye’de içinde büyüdüğü toplumun geleneksel değerlerinden haberdar oluyoruz.

Londra’daki Keko ise, uyuşturucu çetesinin tuzağına düşmüş onlarca gençten biri. Yazar, bu romanda bir dönem Londra’daki Türkiyeli toplumun tanıklık ettiği genç intiharlarına ve bunun arkasında yatan sosyal, politik, ekonomik, geleneksel ilişkilere yer veriyor. Tottenham Çocukları ismi de buradan geliyor zaten. Şahan bu romanında, Londra’daki çete gerçeğinin gerisindeki ilişkiler zincirini ortaya koyuyor.

Tottenham Boys, toplumsal cinsiyet penceresinden de irdelenebilir. Keko’nun içinde bulunduğu geleneksel aile ve aşiret yapısı kadınların söz hakkının olmadığı ve kaderlerine boyun eğdikleri bir düzenden başka bir yer değil. Nitekim yazar, bunu sürekli gözler önüne seriyor. Bu değerler zaman zaman babalar ve oğullar arasında çatışmalara da yol açıyor. Örneğin Keko, İstanbul’da gitmek ve orada eğitim görmek için babasıyla sürekli çatışıyor ve babasından dayak yiyor. Hatta bir an önce geri dönmesi için çocuk yaşta ailesi tarafından alelacele nişanlanıyor.

Romanın merkezine oturttuğu hususlardan biri de politik çatışmalar. Türkiye’deki iç çatışma ortamı, Keko’nun Kürt kimliği, ailesi ve aşiretinin devlet ve örgüt arasındaki pozisyonu, babasının zorla korucu olması ve öldürülmesi bu çatışmaların romanın akışı içinde canlı tutulmasına yol açıyor.

Keko’nun köylü ve Kürt kimliğinin burslu olarak okuduğu özel okulda da peşini bırakmaması, burada öğrencilerin sürekli aşağılamalarına maruz bırakılması yazarın meselenin sınıfsal boyutuna ilişkin bir göndermesi olarak okunabilir.

Keko’nun okumasında önemli bir payı bulunan köydeki öğretmeni Fatih Öğretmen ile özel okulda ona göz kulak olan Hayrettin Öğretmen romanda idealist öğretmen tipini temsil ediyorlar.

Dursaliye Şahan, Tottenham Çocukları’nda göç meselesinin ihmal edilen yönlerinden birine göçün arkasında yatan sosyo-politik ilişkilere Keko’nun hikâyesi üzerinden yer veriyor. Yazar bu romanında; yaşanılan toprakları terk etmekle buradaki sorunların terk edilmediğini, aksine göç edilen yerde başka çatışmaların başladığını ve göçmenlerin peşi sıra değerlerinin de göç ettikleri topraklara geldiğini okuyucuya duyuruyor.  


👉Kitabı online satın almak için tıklayın




Dursaliye Şahan Kimdir?

Türkiye’nin küçük bir köyünde doğan Dursaliye Şahan, dört yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a daha sonra da Londra’ya göç etti. Anadolu Üniversitesi Radyo Televizyon mezunu olan yazar, küçük yaşlarda başladığı yazın hayatını öyküler, tiyatro oyunları, roman ve karikatür çalışmalarıyla sürdürmektedir.

Şimdiye dek altı öykü, üç roman, bir karikatür ve iki çocuk kitabı yayımlanmıştır. “Güvercin” adını taşıyan öyküsü iki kez televizyon dizisi oldu. “Hacı Murad” ve “Ali Haydar” isimli eserleriyle TC Kültür Bakanlığı’ndan senaryo yazım desteği aldı.

Birçok öyküsü İngilizceye çevrilerek çeşitli dergilerde ve anonim kitaplarda okuyucuyla buluşan yazarın, yurt içinden ve yurt dışından çeşitli öykü ve edebiyat ödülleri bulunmaktadır.

Dursaliye Şahan; çocuklara, engellilere ve yetişkinlere yönelik öykü ve yazı atölyeleri düzenlemeye ve öykü yarışmalarında jüri üyeliği yapmaya devam etmektedir.

 

Şerbet (roman – 2020,) Benekli Vakvak (çocuk masalı – 2018 Sola Yayınları) Ayarsız Kadınlar Cemiyeti (roman – 2018 Sola Yayınları) Parantez Aşklar (öykü – 2017 Sola Yayınları) Tottenham Çocukları (roman – 2016 Sola Yayınları) Ah O Kadınlar (öykü 2016 Akademisyen Yayınları), Hikâye Hırsızı (2012- İşçi Edebiyatı Öykü Ödülü) Zabit Londra’da (Karikatür), Uçan Halı (Çocuk hikâyesi – Hatay Belediyesi sosyal proje) Fakir Cennet (öykü 2007 Crea Yayınları), Döndü (Halkevleri 1988 Öykü Ödülü).

 

Düzenlediği kitaplar:

Asi’den Taşan Öyküler, Ve Tanrı Aşkı Yarattı, Yahya Kanbolat Anısına Öykü Ödülleri

 

Ödülleri:

2020 Luna Yayınları Öykü ve Küçürek Öykü Yarışması mansiyon (Can Yakmak)

2019 Cumba Kültür ve Sanat Platformu Öykü Ödülleri mansiyon (Ayşegül)

2019 Platform Avrupa Öykü Ödülleri birincisi (Asiye)

2019 İstiklâle Vefa Öykü Ödülleri / OKUNMAYA DEĞER ÖYKÜ

2016 Hematolojik Onkoloji Derneği ‘Kökten Değişen Hayatlar Öykü Ödülü’ (Hatice’nin Canı)

2012 Hikâye Hırsızı öykü kitabına; Abdullah Baştürk 2012 İşçi Edebiyatı ödülü
2007 Afyon Kocatepe Öykü Ödülü  ('Alev') 
2006 Hollanda Türk Evi, Hikaye ödülü. (Sakine)

2006 KASİAD(Kadının Sosyal Hayatını Araştırma ve inc. Dern.) Öykü ödülü (2068'de Bir Aşk Hikayesi.)
2006 Anafilya Öykü Ödülü (Kırro.) 
2006 Edebiyat Dünyası Öykü Ödülü (Çay Şekeri.) 
2005 CullTurkey Okuma Kulübü Öykü Ödülü (Takıntılı Kadın.) 
2005 SES (Sağlık Emekçileri Sendikası) Öykü ödülü (Parmaklar.) 
2004 SBS Radyosu Avustralya Öykü Ödülü (Parmaklar.) 
1998 Halk Evleri Öykü Ödülü (Döndü kitabına.) 
1996 Toplum Postası Türkçe Hikaye Ödülü (Kale)

1995 İmece Kadın Derneği Kadın Öykü Ödülü (Parmaklar.) 
1987 Güneş Gazetesi Türkiye Öykü ödülü (Leo.) 
1972 Hayvanları Koruma Cemiyeti Türkiye Orta Öğretim Hikâye Ödülü (Aynı.)

 

 Üye olduğu kuruluşlar:

The Foreign Press Association, İngiltere Göçmen Sanatçılar Derneği (EXILED), Türkiye Yazarlar Sendikası, Kadın Yazarlar Derneği, İLESAM, Türkiye Yazarlar Birliği

 

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan