Showing posts with label göçmenler. Show all posts
Showing posts with label göçmenler. Show all posts

“Ben Onlardan Farklıyım”: Geist-Arbeiter’in Göçmenlikle İmtihanı

No comments

01 October 2026

Almanca bilmeyen okurlar için başlıktaki iki kavramı kısaca açıklamak isterim. Gast-Arbeiter, Almancada kelime anlamıyla “misafir işçi” demektir. Özellikle 1960’lardan itibaren Almanya’ya çalışmak üzere gelen yabancı işçileri tanımlamak için kullanılan tarihsel bir kavramdır. Geist-Arbeiter ise burada analojik olarak kullandığım bir adlandırmadır.

Ramazan Yaylali



Bu adlandırmaya tesadüfen rastladım. Twitter’da gezinirken kendini “Geistarbeiter” olarak tanımlayan bir hesapla karşılaştım[1]. İsim çok hoşuma gitti ve bu kavramı, son on yıldır Türkiye’den Avrupa’ya göç eden beyaz yakalı göçmenleri tanımlamak için kullanmaya karar verdim. Almancada Geist “zihin”, “tin” veya “düşünsel yeti” anlamlarına gelir. Bu nedenle Geist-Arbeiter kavramını bilgiye, eğitime ve zihinsel emeğe dayanan beyaz yakalı göçmenleri, başka bir ifadeyle “zihinsel emekçileri” tanımlamak için kullanıyorum. Bu yazıdaki asıl amacım, Gast-Arbeiter ile Geist-Arbeiter karşıtlığı üzerinden iki farklı tarihsel göç biçimi arasında analojik bir bağ kurmak ve göçün geçirdiği sınıfsal dönüşümü dilsel düzeyde görünür kılmak.

Türkiye’den Avrupa’ya yönelen göçün son yıllarda yalnızca niceliksel olarak değil, sosyolojik açıdan da belirgin bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyorum. 1960’lardan itibaren başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa’ya gelen ilk kuşak göçmenlerin önemli bir bölümü, sanayi üretiminin ihtiyaç duyduğu işgücünü karşılayan mavi yakalı çalışanlardan oluşuyordu. Bugün ise Türkiye’den Avrupa’ya göç edenler arasında üniversite mezunları, mühendisler, doktorlar, akademisyenler, yazılımcılar ve farklı profesyonel meslek grupları belirgin bir ağırlık kazanmış durumda. Bu iki göç biçimi arasındaki farkı Gast-Arbeiter ve Geist-Arbeiter ayrımı üzerinden okumak faydalı bir bakış açısı sunuyor.

Bu ayrım yalnızca yapılan işin niteliğiyle ilgili değil. Pierre Bourdieu’nün habitus kavramı üzerinden baktığımızda asıl farkın, iki göçmen grubunun Avrupa’ya beraberinde getirdiği sınıfsal deneyimde, kültürel sermayede ve toplumsal statü beklentisinde ortaya çıktığını düşünüyorum. İlk kuşak Gast-Arbeiter’in önemli bir bölümü Türkiye’nin kırsal veya taşra bölgelerinden, sınırlı eğitim olanaklarına sahip toplumsal çevrelerden geliyordu. Son yıllarda gelen Geist-Arbeiter ise Avrupa’ya çok farklı bir habitusla geliyor. Bu yeni göçmenlerin önemli bir kısmı Türkiye’de yüksek eğitim düzeyine, mesleki uzmanlığa ve belirli bir kültürel ya da sembolik sermayeye sahipti. Kendi toplumunda doktor, mühendis, akademisyen ya da başka bir profesyonel kimlikle tanınan kişi, Avrupa’ya geldiğinde bu sermayenin artık aynı değeri taşımadığını fark ediyor. Kişinin sahip olduğu sermaye ortadan kalkmıyor; fakat içine girdiği yeni alan (Feld), bu sermayenin değerini yeniden belirliyor. Diploma, mesleki deneyim ve yabancı dil bilgisi varlığını korurken, kişinin adı, aksanı, kökeni veya “Ortadoğulu göçmen” kategorisine dâhil edilmesi, göç ettiği toplumun algısında daha belirleyici hale geliyor.

Buradaki temel gerilim, kişinin kendi ülkesinde kendisini toplumsal olarak konumlandırdığı yer ile başkaları (örneğin Alman toplumu) tarafından konumlandırıldığı yer arasındaki mesafede yatıyor. Türkiye’de yüksek kültürel sermayeye sahip bir birey, Almanya’da kendisini öncelikle mesleği üzerinden tanımlıyor; fakat karşısındaki toplumsal bakış onu önce “Türk”, “Kürt”, “Müslüman” veya genel olarak “göçmen” kategorisi içinde görüyor. Yeni kuşak göçmenler olan Geist-Arbeiter’in gündelik ayrımcılık karşısında zaman zaman son derece sert tepki göstermesinin nedeni yalnızca politik duyarlılık değil. Burada açık bir statü uyuşmazlığı olduğunu düşünüyorum: Kişinin habitusuna yerleşmiş olan “Bana nasıl davranılması gerekir?” beklentisi ile yeni toplumsal alanda karşılaştığı muamele arasında doğrudan bir çatışma oluşuyor.

Dikkat çekici bir diğer nokta da Geist-Arbeiter’in Avrupa’daki ilk tepkilerinden birinin, bu durumun sorumluluğunu eski göçmenlere yüklemek olması. Yeni gelen eğitimli göçmenin, Almanya’daki olumsuz “Türk göçmeni” imajının geçmişte gelen eğitimsiz ve taşralı göçmenlerin davranışlarından kaynaklandığını düşündüğünü gözlemliyorum. Kendisini eski Gast-Arbeiter’den ayırarak, açık ya da örtük biçimde “Ben onlardan farklıyım” demeye çalışıyor. Bana göre tam da bu noktada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor: Alman toplumunda göçmenler hakkında tarihsel olarak kurulmuş sınıfsal ve kültürel hiyerarşi, bu kez Geist-Arbeiter’in kendisi tarafından içselleştiriliyor. Kişi, kendisine yöneltilen sembolik sınıflandırmaya itiraz ederken aynı sınıflandırmayı kendisinden daha aşağıda gördüğü Gast-Arbeiter’e yöneltiyor.

Fakat zamanla bu algının dönüştüğünü düşünüyorum. Yeni Geist-Arbeiter, yaşadığı toplumu ve önceki kuşak göçmenleri daha yakından tanıdıkça, eski kuşağın karşılaştığı sorunların yalnızca eğitim eksikliği, dil yetersizliği veya “entegrasyon sorunu” ile açıklanamayacağını görmeye başlıyor. İş piyasasındaki ayrımcılık, konut piyasasındaki eşitsizlikler, eğitim sistemindeki ayrıştırıcı mekanizmalar, etnik kategorileştirme ve gündelik hayattaki sembolik sınırlar zamanla daha görünür hale geliyor. Böylece başlangıçta kendisini Gast-Arbeiter’den ayırmaya çalışan Geist-Arbeiter, zaman içinde kendi deneyimi ile eski kuşağın deneyimi arasındaki sürekliliği keşfediyor.

Bu nedenle Gast-Arbeiter ile Geist-Arbeiter arasındaki temel farkı yalnızca birinin fabrikada, diğerinin ofiste çalışması üzerinden okumuyorum. Asıl farkın, Avrupa’ya hangi habitusla, hangi sermaye bileşimiyle ve hangi toplumsal tanınma beklentisiyle gelindiğinde yattığını düşünüyorum. Zamanla bu iki Fark ya da  iki deneyim sonunda aynı yapısal noktada kesişiyor: Göçmen, sahip olduğu bireysel niteliklerden bağımsız olarak, yeni toplumda önceden kurulmuş kategoriler içinde sınıflandırılıyor. Bourdieu’nün kavramlarıyla düşündüğümüzde mesele yalnızca insanların kim olduğu değil; toplumun onları nasıl adlandırdığı ve bu adlandırmanın hangi sembolik iktidar ilişkileri içinde gerçekleştiğidir.

Dolayısıyla Geist-Arbeiter’in Avrupa’daki en önemli öğrenme süreçlerinden biri tam olarak budur. Başlangıçta mesele “Bizi eski göçmenlerle karıştırıyorlar” şeklinde algılanıyor. Fakat Geist-Arbeiter’ler de zamanla asıl sorunun başka bir yerde olduğunu fark ediyor. Özetle mesele, bir ülkeye mavi yakalı ya da beyaz yakalı olarak göç etmemiz değil. Asıl mesele, bizi, yani göçmenleri, belirli bir toplumsal kategoriye yerleştiren “ev sahibinin” bakışının kendisidir.



[1] Hesaba bu linkten ulaşabilirsiniz: https://x.com/_geistarbeiter?s=20

Lacancı bir perspektiften AfD, Göçmenler ve Almanya’daki yeni Kulturkampf

No comments

22 September 2026

Almanya’da AfD’nin yükselişini yalnızca ekonomik hoşnutsuzluk ya da rasyonel çıkar hesaplarıyla açıklamak yerine, meseleye Lacancı psikanaliz perspektifinden de bakmak yararlı olabilir. 



Ramazan Yaylali


Asıl soru şudur: Alman toplumunun belirli bir kesimi neden solun sunduğu siyasal çözümlere değil de sağın söylemine duygusal olarak bağlanır? Daha da önemlisi, ekonomik koşullar iyileşse bile bu bağ varlığını sürdürür mü? Bu soruların yanıtlarından biri, Lacancı psikanalizin sunduğu kuramsal çerçevede aranabilir.

 

“Kaybedilen Almanya” Fantezisi

Lacan’a göre özne (subject), hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmış ve kendisiyle tam bir uyum içinde değildir. Öznenin yapısında her zaman bir “eksiklik” vardır. Bu düşünce kolektif kimliğe uyarlandığında, AfD’ye oy veren Alman seçmenin, daha önce kaybedildiğini düşündüğü fantastik bir nesneyi ya da imgeyi AfD’nin sunduğu “fantezi” aracılığıyla geri kazanma arzusunu yansıtır...

Sıradan bir AfD seçmeni açısından Almanya’da “Eskiden bir düzen vardı”, “Eskiden kendilerine ait bir Almanya vardı”, gibi söylemlerle kaybedildiği varsayılan bir “bütünlüğün” fantastik temsilini oluşturur. AfD gibi popülist radikal sağ partiler ise bu “kaybedildiği varsayılan bütünlüğü” yeniden tesis etme iddiasıyla kitleleri kendilerine duygusal olarak bağlar: “Bir zamanlar Almanya daha güvenliydi, daha düzenliydi; insanlar birbirini anlıyordu, Alman kültürü daha belirgindi ve toplum daha homojendi.” gibi …

Bu “fantezinin” önemli figürlerinden biri ise “Öteki”dir. Burada “öteki“,  göçmen olarak kurulur: yani sıradan ırkçı bir almanın düşüncesinde “göçmenler “jouissance’larını“ yani daha da basitleştirerek söylersek “mutluluklarını ellerinden çalan bir ötekidir…

Dolasıyla radikal sağın siyasal fantezisinde göçmen yalnızca ülkeye gelen bir yabancı değildir; öteki’nin bizim “jouissance’ımızı” çaldığına ilişkin fantezinin bedenleşmiş figürüne dönüşür. Böylece göçmen, belirli bir ekonomik veya toplumsal sorunun nedeni olmanın ötesinde, aynı zamanda Alman toplumsal düzenindeki “eksikliğin” temel nedenlerinden biri olarak temsil edilir…

AfD gibi aşırı sağ popülist partiler ise bu “eksikliğin” ortadan kaldırılmasıyla birlikte kaybedilmiş olan “jouissance’ın” — yani kaybedildiği düşünülen haz, keyif veya bütünlük hissinin — geri geleceğini siyasal söylemleri aracılığıyla seçmenlerine aktararak onları ikna etmeye çalışır… Dolasıyla Göçmenler bir bütünlüğü bozan onu kirleten bir nesne olarak kitleye dikte edilir…

AfD tarafından aşılan bu fantezi topluma neden kendisini “eksik” hissettiğini açıklayan bir çerçeve sağlar. Böylelikle fantezi, toplumsal düzenin temel belirsizliğini ve antagonizmalarını daha tutarlı ve anlaşılabilir bir hikâyeye dönüştüren bir mekanizma işlevi görür…

Peki “Sınıf-Temelli” sorunlar çözülse bile  AfD varlığını sürdürmeye devam eder mi…?

Bu soruya benim cevabım evettir. Almanya’da büyüme, reel ücretler ve istihdam gibi ekonomik göstergeler iyileşse bile, “Almanya artık bizim Almanya’mız değil” duygusunun otomatik olarak ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Bu bakımdan, bazı sol ve Marksist yaklaşımlara atfedilen, sınıf temelli sorunların çözülmesi halinde ırkçılık ve faşizm gibi olguların da büyük ölçüde silineceği varsayımı bana fazla indirgemeci görünmektedir. Zira siyasal çatışmanın nesnesi artık yalnızca ekonomik refah (Wohlstand) değildir.

Sıradan ırkçı bir Alman seçmen açısından söz konusu “eksiklik”, ekonomik refaha rağmen süreklilik kazanan öznel bir gerçeklik olarak deneyimlenir. Başka bir deyişle, algılanan “kültürel kayıp”, ekonomik iyileşmeye rağmen varlığını korur. Bu durum, “Tamam, ekonomi iyi; fakat hâlâ kendi ülkemizde kendimizi yabancı hissediyoruz” biçimindeki öznel konumda ifadesini bulur. Sorun yalnızca ekonomik değildir; örneğin Ortadoğulu Müslüman bir göçmenin varlığı, bir “kimlik tehdidi” anlatısı olarak kurulmaya devam eder.

Dolayısıyla ekonomik hoşnutsuzluk azalabilir; ancak kimlik kaybı, tehdit ve aidiyet etrafında inşa edilmiş bir siyasal kimlik aynı hızla çözülmez. Göçmenler, Müslümanlar, siyasal elitler ya da “woke” kültür gibi farklı aktör ve olgular, AfD gibi popülist sağ partilerin söyleminde “Öteki” olarak kurulmaya ve siyasal tabanın mobilizasyonunda kullanılmaya devam edecektir. Özetle ekonomik iyileşme maddi hoşnutsuzluğu azaltabilir; buna karşılık bir “eksiklik” etrafında örgütlenmiş Kulturkampf’ın aynı ölçüde gerileyeceğini pek düşünmüyorum.



Göçmen Psikologlar ve Psikoterapistler Ağı’nın dergisi “Dış Hatlar” ın ilk sayısı yayımlandı

No comments

21 September 2026

 Göçmen Psikologlar ve Psikoterapistler Ağı’nın (GPPA) hazırladığı Dış Hatlar’ın ilk sayısı “Göç ve Kökler” dosya temasıyla yayımlandı. Ücretsiz ve elektronik olarak yayımlanan dergi; göç deneyimini ruh sağlığından edebiyata, bellekten sanata ve kent yaşamına uzanan farklı perspektiflerle ele alıyor

 


Mayıs 2025’te ortaklaşma, dayanışma ve destek ağları oluşturmak amacıyla yola çıkan Göçmen Psikologlar ve Psikoterapistler Ağı (GPPA), dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Türkçe konuşan göçmen birey ve toplulukları; göçmen psikolog ve psikoterapistleri ile göç üzerine çalışan akademisyen, araştırmacı ve sanatçıları bir araya getiriyor. Bu ortak üretim anlayışının bir ürünü olarak hazırlanan Dış Hatlar – Göç ÜzerineDisiplinlerarası E-Dergi, ilk sayısıyla okurla buluştu.

Derginin ilk sayısının dosya konusu “Göç ve Kökler”. Derginin dosya sorumlusu Aydan Gülsün Çelik, “Dış Hatlar” adının göçmenlik deneyiminin yoğun duygularının yaşandığı havaalanlarından esinlenerek seçildiğini; ilk sayının ise “köklerimizi sağlamlaştırdığımız bir buluşma noktası” olması amacıyla bu temaya ayrıldığını belirtiyor. Dergide yer alan yazı ve çalışmaların her biri, göçün yalnızca bir yer değiştirme olmadığını; aidiyet, hafıza, kimlik, yabancılık ve geçmişle kurulan ilişkinin de yeniden düşünülmesini beraberinde getirdiğini ortaya koyuyor.

Dış Hatlar’ın ilk sayısında Nur Akpınar’ın “Yazıya Köklenmek”, Sedef Ayhan’ın “Köksüzlük ve Öksüzlük: Anne(siz)lik Üzerinden Dolaylı Bir Göç Okuması”, Ayşe Naz Hazal Sezen’in “Göçmenin Tutamağı”, Aysin Şimşek’in “Boşluk ve Bellek: Zabel Yesayan’da Göçmen Ruhsallığı” ve Ece Aktaş Yılmaz’ın “Neresi Sıla Bize, Neresi Gurbet?: Göçün Ruhsal Rotası” başlıklı çalışmaları yer alıyor. Simay Karakaş Keramydas’ın mimari üzerinden kök ve aidiyet ilişkisini ele aldığı “Kök Nerededir?: Minari Üzerine Lacancı Bir Okuma” ile Ezgi Ünlü Olgen’in “Yeni Bir Toprakta: İki Farklı Kök ve Tek Bir Çiçek” başlıklı yazısı da dosyanın farklı disiplinlere açılan çalışmalarından.

Derginin ilerleyen sayfalarında göç deneyiminin kent, sanat ve gündelik karşılaşmalar üzerinden tartışıldığı çalışmalar da bulunuyor. Çağla Ekin Güner’in “Hiç/bir”, Lale Vatan’ın “Berlin’de –mişli Bir Bina: Ekler ve Kökler Üzerine” ve “Kentin İçinde, Köklerin Etrafında: Göçü Birlikte Düşünmek” başlıklı yazıları bu çerçevede yer alırken, İlkim Sarıçimen’in “Valizin İçindeki Sultan: Cem ve Sürgünün Psikolojisi” başlıklı çalışması da göç, sürgün ve ruhsallık ilişkisine odaklanıyor. Dergide ayrıca Işıl Eğrikavuk ile gerçekleştirilen bir söyleşi ve Mehmet Aydoğmuş’un fotoğraf çalışmaları da bulunuyor.

İlk sayının özel dosyasında ise Şahap Eraslan’ın “Göçmenler ve Göç Mitolojileri” başlıklı kapsamlı çalışması yer alıyor. Çalışma, göçün insanın kendisiyle ve geçmişiyle ilişkisini nasıl dönüştürdüğünü; yabancılık, özlem, bellek ve kimlik meseleleri üzerinden tartışıyor. Derginin yayın ekibi, farklı ülkelerde yaşayan yazar, sanatçı ve akademisyenlerin katkılarıyla şekillenen Dış Hatlar’ın, birlikte üretmenin ve çoğalmanın mümkün olduğu bir buluşma alanına dönüşmesini hedefliyor.

Ücretsiz ve elektronik olarak yayımlanan Dış Hatlar’ın bir sonraki sayısının dosya konusu “Göç ve Ayrılık” olarak belirlendi. Dergi, bu temaya uygun yazılı ve görsel çalışmalar için 15 Kasım 2026 tarihine kadar başvuruları kabul ediyor. 


 https://www.gocmenpsikologlar.com/dis-hatlar/

AfD’nin yükselişinin nedeni “klassenkampf’dan” çok “kulturkampf” mı?

No comments

15 September 2026




Ramazan Yaylali

 

Almanya’da AfD’nin yükselişi bir “Klassenkampf”, yani esas olarak sınıfsal ve ekonomik bir çatışma mı; yoksa giderek derinleşen bir “Kulturkampf”, yani kimlik, göç, güvenlik ve kültürel değerler üzerinden yürüyen bir mücadele mi?

Mevcut veriler ikinci açıklamanın daha güçlü olduğunu gösteriyor:

AfD’nin özellikle işçiler ve ekonomik durumundan memnun olmayan seçmenler arasında yüksek oy alması, ilk bakışta partinin yükselişini klasik bir sınıf tepkisi olarak yorumlamaya elverişli görünüyor. Ancak bir partinin işçilerden yüksek oy alması, o partinin yükselişinin otomatik olarak “sınıf mücadelesi” olduğu anlamına gelmez. Bunun için seçmenin “hangi nedenle” o partiye yöneldiğine bakmak gerekir…

2025 Federal Seçimi sonrasında yapılan Infratest Dimap[1] araştırması bu açıdan oldukça açıklayıcıdır. AfD seçmenlerinin yüzde 38’i  “Göçü**, yüzde 33’ü “Iç güvenliği” oy kararındaki en önemli konu olarak gösterirken, ekonomik büyümeyi söyleyenlerin oranı yalnızca yüzde 8, artan fiyatları söyleyenlerin oranı ise yüzde 6’dır. Kullanılan önceki analizde de bu nedenle AfD’nin temel siyasi ekseninin göç, iltica ve güvenlik olduğu; ekonomik sorunların ise bu yönelişi güçlendiren faktörler olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştı.

 

 

Bu ayrım, AfD’nin tarihsel dönüşümünde de görülüyor. Parti 2013’te Euro krizi ve Avrupa Birliği politikalarına karşı çıkan ekonomik muhafazakâr bir hareket olarak ortaya çıkmıştı. Ancak 2015’teki mülteci krizinden sonra Göç, İslam, sınırların kontrolü ve ulusal kimlik giderek partinin temel gündemi haline geldi. 2013–2017 dönemini inceleyen araştırmalar da göçe yönelik olumsuz tutumların 2013’te AfD oyunun belirleyicisi değilken, birkaç yıl içinde partiyi desteklemenin en güçlü nedenlerinden biri haline geldiğini gösteriyor. [2]

Daha yeni araştırmalar bu yorumu daha da güçlendiriyor. 2025 Alman seçim verilerini kullanan ve 2026’da yayımlanan bir çalışma, hem kırsal hem de kentsel bölgelerde AfD’ye desteğin temel belirleyicilerinden birinin “kültürel tehdit algısı” olduğunu buluyor. Yani belirleyici unsur yalnızca insanların ekonomik olarak ne kadar yoksul olduğu değil, göç ve toplumsal değişimin kendi yaşam biçimlerini veya kültürel konumlarını tehdit ettiği düşüncesidir.[3]

Benzer şekilde European Political Science Review’da yayımlanan güncel bir araştırma, Almanya’da AfD seçmenlerinin klasik ekonomik “piyasa bölünmesinde” alt sınıflardan belirgin biçimde ayrışmadığını gösteriyor. Asıl keskin fark “göç konusunda dışlayıcı tutumlar” ve “siyasi kurumlara duyulan güvensizlikte” ortaya çıkıyor. Araştırmacılar AfD desteğinin sosyoekonomik olarak yalnızca alt veya alt-orta sınıfa özgü olmadığını, farklı ekonomik sınıflara yayıldığını özellikle vurguluyor.[4]

Dolayısıyla AfD olgusunu klasik anlamda bir “Klassenkampf” olarak okumak eksik kalıyor. Ekonomi elbette önemlidir: hayat pahalılığı, sanayide dönüşüm, gelecek kaygısı ve statü kaybı korkusu toplumsal öfkeyi artırmaktadır. Ancak bu öfkenin sidyasal olarak ifade edildiği temel alan giderek ücret, sermaye veya gelir dağılımından çok göç, ulusal kimlik, sınırlar, güvenlik, İslam, toplumsal değerler ve siyasi sisteme duyulan güvensizlik haline gelmektedir.

Bu nedenle AfD’nin yükselişi için en isabetli tanım belkidde “ekonomik zemini bulunan bir Kulturkampf”.  Başka bir ifadeyle Almanya’daki yeni çatışma yalnızca “işçi–sermaye” arasında değildir. Giderek daha fazla “açık toplum–kapalı toplum, göçü kabul eden–sınırlandırmak isteyen, kozmopolit–milliyetçi ve liberal–muhafazakâr değerler” arasında şekillenmektedir. Ekonomik huzursuzluk bu çatışmayı beslemektedir; fakat AfD seçmenini harekete geçiren asıl siyasi dil büyük ölçüde kültürel ve kimlik temellidir. Bu nedenle AfD’nin yükselişini Klassenkampf’dan çok Kulturkampf olarak okumak daha açıklayıcıdır. Ancak bu, ekonomik ve sınıfsal koşulların önemsiz olduğu değil, kültürel çatışmanın ekonomik hoşnutsuzluk üzerinde yükseldiği anlamına gelir.


1)   Infratest dimap / ARD-DeutschlandTREND (2025). https://www.infratest-dimap.de/umfragen-analysen/bundesweit/ard-deutschlandtrend/2025/februar-extra/

2) Arzheimer, Kai & Berning, Carl C. (2019). “How the Alternative for Germany (AfD) and their voters veered to the radical right, 2013–2017.” Electoral Studies, 60, 102040.

3) Brunkert, Lennart Joe; Puranen, Bi; Turska-Kawa, Agnieszka & Welzel, Christian (2025). “The democracy falling narrative: debunking stereotypes about democratic deconsolidation in the EU.” European Political Science Review.



 

 

 

 

İngiltere'de göç politikaları sertleşirken sığınmacıların barınma tartışması büyüyor

No comments

12 September 2026

İngiltere hükümeti Manş Denizi üzerinden küçük teknelerle gelen sığınmacıları engellemek için Fransa ile işbirliğini genişletirken, ülke içinde sığınmacıların yerleştirildiği merkezlere yönelik tepkiler de artıyor. Galler'deki küçük bir yerleşimde yeni konutların sığınmacılara tahsis edilmesi, yerel halk ile hükümet arasında yeni bir tartışma başlattı.



İngiltere'ye Manş Denizi üzerinden küçük teknelerle gelenlerin sayısı bu yıl geçen yıla kıyasla belirgin biçimde düşmüş durumda. Ancak hükümet, geçişleri engelleme politikasını sürdürüyor. Londra yönetimi geçen hafta Fransa'ya, sahillerdeki denetimleri ve küçük tekne geçişlerini önlemeye yönelik operasyonları güçlendirmek amacıyla 660 milyon sterlinlik ek destek sağlamayı kabul etti. Plan kapsamında Fransız güvenlik güçlerinin müdahale kapasitesinin artırılması ve insansız hava araçları gibi teknolojilerin daha fazla kullanılması öngörülüyor.

İngiltere ile Fransa arasındaki "bir giren, bir çıkan" uygulaması da politikanın önemli unsurlarından biri. 2025'te başlayan düzenleme kapsamında Manş Denizi'ni küçük teknelerle geçerek İngiltere'ye ulaşan bazı yetişkin sığınmacıların Fransa'ya geri gönderilmesi, karşılığında ise Fransa'dan belirli sayıda kişinin yasal yollarla İngiltere'ye kabul edilmesi öngörülüyor. İngiltere İçişleri Bakanlığı'nın yayımladığı verilere göre, uygulamanın başladığı Ağustos 2025 ile Haziran 2026 arasında 1.117 kişi Fransa'dan İngiltere'ye kabul edilirken, geri gönderilenlerin sayısı daha sınırlı kaldı.

Ancak hükümetin sınır politikası yalnızca Manş Denizi'ndeki geçişlerle sınırlı değil. İngiltere, sığınma başvurularının değerlendirilmesi ve başvurusu sonuçlanana kadar insanların barındırılması konusunda da yeni yöntemlere yöneliyor. Nisan ayında yüzlerce sığınmacının otellerden askeri tesislere taşınacağı açıklanmıştı. Hükümet bu değişikliği barınma sisteminin maliyetini ve kapasite sorunlarını yönetme çabasının bir parçası olarak savunurken, mülteci kuruluşları askeri tesislerin uygunluğu ve maliyeti konusunda eleştirilerde bulunmuştu.

Bu tartışmanın son örneklerinden biri Galler'in kuzeyindeki Gronant köyünde yaşanıyor. Yaklaşık 1.600 kişinin yaşadığı yerleşimde, eski Gronant Institute binasının dönüştürülmesiyle oluşturulan 15 konuttan 13'ünün sığınma başvurularının sonuçlanmasını bekleyen kişilerin barınması için kullanılacağı ortaya çıktı. Yerel siyasetçiler ve bazı bölge sakinleri, kararın kendilerine yeterince danışılmadan alınmasına tepki gösterdi. Flintshire Belediyesi ise burada kalan kişilerin yasalar çerçevesinde sığınma başvurusunda bulunan kişiler olduğunu ve insaniyet ve saygıyla karşılanmaları gerektiğini belirtti.

Gronant'taki tartışma, İngiltere'nin göç politikasındaki daha geniş bir çelişkiye de işaret ediyor: Hükümet bir yandan düzensiz göçü azaltmak ve sığınmacıların ülkeye gelişini caydırmak için sınır kontrollerini sıkılaştırırken, diğer yandan ülkeye ulaşan ve başvuruları henüz sonuçlanmamış kişilerin barınma ihtiyacını karşılamak zorunda. Manş Denizi'ndeki geçişlerin bu yıl yaklaşık yüzde 40 azalmasına rağmen, 10 Ağustos'ta tek bir bottan 230 kişinin İngiltere'ye ulaşması, kaçakçıların daha büyük tekneler kullanarak yeni yöntemlere yöneldiğini gösterdi. Bu durum, hükümetin caydırıcılık politikasının göç rotalarını ve kaçakçıların yöntemlerini değiştirse de sorunu tamamen ortadan kaldırmadığı tartışmasını yeniden gündeme getirdi.


Kaynak: The Guardian

Alman Seçmeni Neden AfD’ye Yöneliyor?

No comments

11 September 2026

Bir ülkede aşırı sağın yükselişi genellikle ilk etapta ekonomik sorunlarla açıklanır. En azından yapılan ilk analiz çoğu zaman bu yöndedir. Fakat AfD seçmenini ve partinin seçim propagandasını incelediğinizde, temel vurgunun yalnızca ekonomi olmadığını görürsünüz. AfD’nin siyasal söyleminde “İslamlaşma” (Islamisierung), Radikal İslamcı terör saldırıları, göç, güvenlik ve toplumsal varoluşa yönelik tehdit algısı önemli bir yer tutmaktadır.

Ramazan Yaylali



11 Eylül saldırılarıyla birlikte siyasal İslam ve radikal İslam, Batı kamuoyunun temel gündemlerinden biri hâline geldi. Özellikle 2015 sonrasında Avrupa’da radikal İslamcıların gerçekleştirdiği terör saldırıları, Müslümanlara yönelik korku ve güvensizliği daha da artırdı. Sağ siyaset de söyleminin önemli bir bölümünü bu yeni toplumsal korkular üzerine kurdu ve bu söylem seçmen tabanının belirli kesimlerinde ciddi karşılık buldu.

Elbette Almanya’da son yıllarda yaşanan ekonomik durgunluğun, enflasyonun ve yaşam maliyetlerindeki artışın seçmen davranışı üzerinde etkisi vardır. Bunu göz ardı etmek mümkün değildir. Ancak AfD’ye oy veren seçmenlerin söylemlerine ve partinin kampanyalarına genel hatlarıyla bakıldığında, ekonomi kadar hatta bazı seçmen gruplarında ekonomiden daha fazla göç, İslam ve kültürel değişim kaygılarının öne çıktığı görülmektedir. Burada önemli bir ayrım da var: AfD’nin göç karşıtı siyasetinin hedefi pratikte bütün yabancılar değildir. Söylem özellikle Orta Doğu, Afganistan ve diğer Müslüman çoğunluklu bölgelerden gelen göçmenler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Almanya’da yaşayan bir İspanyol, Kanadalı ya da benzer Batılı göçmen grupları aynı ölçüde siyasal hedef hâline gelmemektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca “yabancı karşıtlığı” olarak değil, aynı zamanda İslam, kültür ve kimlik ekseninde şekillenen seçici bir göç karşıtlığı olarak da değerlendirilmelidir.

Bir diğer önemli faktör ise Almanya’da sağcı veya milliyetçi bir siyasi kimliği açıkça ifade etmenin geçmişe kıyasla daha az tabu hâline gelmesidir. Özellikle AfD’nin yıllar içinde büyümesi, benzer sağ-popülist hareketlerin Avrupa’da güç kazanması ve Donald Trump gibi uluslararası figürlerin yükselişi, bu siyasi söylemlerin normalleşmesine katkıda bulundu. Elon Musk bile AfD’nin seçim başarılarını kendi X (Twitter) hesabından açıkça paylaşan ve partiye yönelik desteğini gizlemeyen küresel ölçekte popüler bir figür hâline geldi. Benzer şekilde ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de Avrupa ülkelerinde aşırı sağ partilerin siyaset yapmasının engellenmemesi gerektiğini açıkça dile getirdi.

Bu tür açıklamalar, Avrupa’daki radikal sağ hareketler açısından yalnızca dışarıdan gelen bir destek anlamına gelmiyor; aynı zamanda bu siyasi çizginin uluslararası düzeyde giderek daha fazla meşruiyet kazandığı algısını da güçlendiriyor. Özellikle AfD seçmeni açısından, dünyanın en etkili siyasi ve ekonomik figürlerinden bazılarının benzer söylemleri açıkça savunması, geçmişte daha çekingen biçimde ifade edilen sağcı görüşlerin bugün çok daha rahat ve görünür şekilde dile getirilmesine katkıda bulunuyor.

Geçmişte, özellikle Almanya’nın Nazi tarihi nedeniyle, açık ırkçı veya dışlayıcı söylemler toplumsal açıdan çok daha güçlü bir tabu ile karşılaşıyordu. Bugün ise bazı seçmenler, sağcı ve hatta radikal sağ görüşlerini daha rahat ifade edebildiklerini düşünüyorlar. Daha önce özellikle kapalı çevrelerde dile getirilen kimi düşünceler artık sosyal medyada, seçim kampanyalarında ve kamusal alanda daha açık biçimde ifade edilebiliyor.

Bu nedenle AfD’nin yükselişini yalnızca “ekonomi kötüye gitti, işçi sınıfı AfD’ye yöneldi” şeklinde açıklamak yetersiz kalır. Ekonomik hoşnutsuzluk önemli bir faktördür; fakat göç, İslam, terör, güvenlik, kimlik kaygıları ve sağcı söylemlerin giderek normalleşmesi de AfD’nin yükselişini anlamak için en az ekonomi kadar dikkate alınması gereken unsurlardır.

 


Almanya’da aşırı sağ tarihi zafer kazandı: AfD yüzde 43,8’e ulaştı

No comments

06 September 2026

Almanya’nın doğusundaki Saksonya-Anhalt eyaletinde AfD oyların yüzde 43,8’ini alarak açık ara birinci oldu. Göç ve sığınma konusunda sert politikaları savunan parti, tek başına hükümet kurmak için gereken çoğunluğa ulaşamadı. Şimdi gözler, göç konusunda benzer sertlikte tutum alan BSW’nin de dahil olduğu zorlu koalisyon görüşmelerinde.



Almanya’nın doğusundaki Saksonya-Anhalt eyaletinde aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) tarihi bir seçim zaferine imza attı. Ön sonuçlara göre oyların yüzde 43,8’ini alan AfD, yüzde 17,2’de kalan muhafazakâr CDU’nun açık ara önünde yer aldı. Ancak 83 sandalyeli eyalet parlamentosunda yaklaşık 39 sandalye kazanması beklenen parti, tek başına hükümet kurmak için gereken çoğunluğun üç sandalye gerisinde kaldı.

AfD’nin eyalet lideri Ulrich Siegmund sonucu “sansasyonel” olarak nitelendirirken, partisinin hükümet kurmak için halktan yetki aldığını söyledi. Ancak AfD’nin önünde şimdi zorlu bir süreç bulunuyor. Almanya’daki diğer ana akım partiler, aşırı sağın iktidara gelmesini engellemek amacıyla uygulanan “Brandmauer” (güvenlik duvarı) kapsamında AfD ile iş birliğini reddediyor.

Seçim sonucu özellikle göçmenler ve sığınmacılar açısından yakından takip ediliyor. Göçün sınırlandırılması ve sığınma politikalarının sertleştirilmesi AfD’nin siyasi söyleminin merkezinde yer alırken, parlamentoya girmesi beklenen BSW de göç konusunda sert bir çizgi izliyor. Beş sandalye kazanması beklenen BSW’nin AfD’ye doğrudan koalisyon ortağı olup olmayacağı belirsiz olsa da, partiye hükümet kurabilmesi için dolaylı destek verip vermeyeceği tartışılıyor.

AfD liderliği ise diğer partilerden milletvekillerinin desteğini alabilmek için görüşmeler yapmaya hazırlanıyor. Partinin federal meclis grup başkan yardımcısı Beatrix von Storch, özellikle CDU içindeki bazı milletvekillerinin kendi partilerinden memnun olmadığını ve bu isimlerle görüşmek istediklerini söyledi. AfD ile iş birliğinin reddedilmesi durumunda yeni bir seçime gidilebileceği mesajını veren parti yönetimi, Saksonya-Anhalt’taki sonuçla birlikte Almanya’da göç karşıtı siyasetin ve aşırı sağın yükselişini yeni bir aşamaya taşımış oldu.

Kaynak: BBC

Trump yönetimi dünya genelinde göçmen vizesi randevularını durdurdu

No comments

30 August 2026

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, dünya genelindeki Amerikan büyükelçilikleri ve konsolosluklarında göçmen vizesi başvurularına ilişkin randevuları geçici olarak durdurma kararı aldı. Karar, aile birleşimi ve ABD'ye kalıcı olarak yerleşmek isteyen binlerce kişinin vize sürecinde yeni gecikmelere yol açabilir.



ABD Dışişleri Bakanlığı, konsolosluk görevlileri için dünya çapında yeni bir eğitim programı başlatıldığını ve vize hizmetlerine ilişkin randevuların bu eğitim sürecine uyum sağlamak amacıyla yeniden düzenleneceğini açıkladı. Ancak uygulamanın ne kadar süreceğine ilişkin net bir tarih verilmedi.

Reuters'ın haberine göre, daha önce görüşme tarihi belirlenmiş bazı göçmen vizesi başvuru sahiplerine randevularının ertelendiğine ilişkin e-postalar gönderildi. Başvuru sahiplerine yeni görüşme tarihleriyle ilgili daha sonra bilgi verileceği bildirildi.

Amaç: Kamu yardımlarına bağımlı olabilecek kişileri elemek

ABD Dışişleri Bakanlığı, yeni eğitim programının konsolosluk görevlilerinin ABD'de kamu yardımlarına bağımlı hale gelme ihtimali bulunan başvuru sahiplerini daha iyi değerlendirmesini amaçladığını belirtti.

Yetkililere göre eğitim, vize başvurularının daha “kapsamlı ve tutarlı” biçimde değerlendirilmesini sağlayacak. Ancak insan hakları savunucuları ve göç politikası uzmanları, bu tür kriterlerin özellikle düşük gelirli ülkelerden gelen başvuru sahipleri açısından yeni engeller yaratabileceği uyarısında bulunuyor.

Trump'ın göç politikalarında yeni aşama

Karar, Trump'ın ikinci başkanlık döneminde yürüttüğü geniş kapsamlı göç politikalarının son halkası olarak değerlendiriliyor. Trump yönetimi göreve gelmesinden bu yana sınır dışı uygulamalarını artırırken, vizelerin ve oturma izinlerinin iptal edilmesi ile bazı göçmenlik başvurularının reddedilmesine yönelik politikaları da sıkılaştırdı.

Trump yönetimi özellikle düzensiz göçle mücadele söylemiyle iktidara gelmiş olsa da son dönemdeki uygulamalar, yasal yollarla ABD'ye göç etmek isteyenleri de doğrudan etkilemeye başladı.

Associated Press'in analizine göre, yeni uygulama özellikle aile temelli göçmenlik süreçlerinde bulunan kişileri etkileyebilir. ABD vatandaşı veya ülkede yasal olarak yaşayan kişilerin eşleri, çocukları ve diğer aile üyeleri için yürütülen göçmenlik süreçlerinde görüşmelerin ertelenmesi, zaten uzun süren başvuru süreçlerinin daha da uzamasına neden olabilir.

Mahkemeden Trump yönetimine engel

Vize politikalarındaki yeni durdurma kararı, Trump yönetiminin göçmen vizelerine yönelik başka bir uygulamasının federal mahkeme tarafından engellenmesinden sadece birkaç gün sonra geldi.

Bir ABD federal yargıcı, Trump yönetiminin 75 ülkeden gelen başvuru sahiplerine yönelik göçmen vizesi düzenlemesini askıya alma politikasını geçtiğimiz günlerde iptal etmişti. Mahkeme, dönemin Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun söz konusu uygulamayla yasal yetkilerini aştığına hükmetmişti.

İnsan hakları örgütleri ise Trump yönetiminin göç politikalarının ayrımcı olduğunu ve ifade özgürlüğü ile adil yargılanma gibi temel hakları tehdit ettiğini savunuyor.

Yeni kararın ne zaman sona ereceği henüz bilinmezken, dünya genelinde ABD'ye göçmen vizesiyle gitmeyi bekleyen binlerce kişi için süreç şimdilik belirsizliğe girmiş durumda.



Ayrımcılığa mı uğruyoruz, ayrımcılık mı yapıyoruz?

No comments

26 August 2026

“Londra’ya geldiğinizden bu yana ayrımcılık deneyimi yaşadınız mı?” Göçmenlere sahada sorduğumuz sorulardan biri de bu… Bu soruyu sorarak aydınlatmak istediğimiz birçok nokta var aslında; ama bazen öyle oluyor ki ayrımcılığa uğradığını söyleyen kişinin ayrımcı bir dil kullandığına şahit oluyorsunuz.  


Tuncay Bilecen


Ayrımcılık olarak tarif edilen olgu; kişinin ayrımcılık olarak neyi tarif ettiği, dil becerisi, ev sahibi toplumla kurduğu ilişki, emek piyasasındaki konumu, yerleşilen toplumun sosyo-ekonomik yapısı, ulusal politikaları, kültürel benzerlik ve farklılıklarına göre değişebilir. Bütün bu parametreler “ayrımcılık deneyimi” olarak yaşanan olayın boyutunu belirliyor; çünkü bazen göçmenin ayrımcılık olarak ifade ettiği şey yaşadığı toplum açısından olağan bir durum da olabiliyor. 


“GOOD GOOD!”


Bizim kültürel kodlarımızda “small talk” dedikleri bir hadise yok. Biz birine halini hatırını sormak istediğimizde, bunu gerçekten istediğimiz ve karşı tarafın halini merak ettiğimiz için sorarız genellikle. Şimdi bu kültürel kodlarla Londra’ya gelmiş birinin birkaç selamlaşma sonrasında yaşadığı hayal kırıklığını düşünün. Bunu hepimiz yaşamışızdır. İlk geldiğim günlerde konuk olduğum üniversitenin ortak mutfağında karşılaştığım bir akademisyen selam verdikten sonra “how is it going?” diye sormuştu, bu soru üzerine üç dakika konuştuğumu hatırlıyorum. Karşımdaki kişi ağzı açık beni dinlemek zorunda kaldı. Oysa sonradan öğrendim ki bu soruya verilen yanıt “good good!”tan ibaretmiş. Yaşadığım bu kültürel çatışmayı bir ayrımcılık deneyimi olarak ifade edebilir miyiz? Elbette hayır. 


Kendi kültürel değerlerini referans noktası yapmak üstelik başka bir toplumda yaşarken bu konuda ısrarcı olmak uyum sürecini uzatmaktan başka bir işe yaramıyor. Buradan bağlı olduğumuz kültürel değerleri terk edelim, içinde yaşadığımız toplumun değerlerini kabul edelim mesajı çıkarılmasın.   


TOPLUMUN İMAJINI BOZANLAR


Ayrımcılık sadece kültürel farklılıklarla ilgili bir durum değil elbette. Son yıllarda, özellikle aşırı sağın yükseldiği ülkelerde karşımıza çıkan yabancı düşmanı politik söylem, göçmen karşıtı yasalar, kamusal alanda yapılan ayrımcı muamele göçmenler için hayatı daha da zorlaştırabiliyor. 


Görüşmeler sırasında “burada hiç ayrımcılıkla karşı karşıya geldiniz mi?” sorusunu sorduğum bir görüşmeci şu cevabı vermişti: “Eskiden halk seviyordu insanları. Şimdi sevmiyorlar, ters bakıyorlar. Dünyanın her yerinde ırkçılık var. Diyorlar ya İngiltere’de ırkçılık yok, olmaz olur mu? İnsanların ülkesine geliyorsun ilticacı olarak, insanların ülkesindeki malları gasp ediyorsun, iş olanaklarını alıyorsun…  İster istemez bundan hoşlanmıyorlar.”


Başka bir görüşmeci ise Türkiyeli toplumun içinden çıkan bazı kişilerin toplumun imajını olumsuz yönde etkilediğini söylüyordu: “Bir yandan Türkiyeliler aslında burayı canlandırdılar, marketler, restoranlar çok ciddi etkileri var, ama çok abuk sabuk şeylerde de Türklerin çok kötü şeyleri var… Yok, bilmem Diana’nın cenazesinde çiçek çalan Türk, yok bilmem Kraliçe’nin kuğusunu yiyen Türk… Yani böyle o kadar saçma sapan şeylerle Türkler ortaya çıkıyor ki, yok bilmem en büyük mafyanın başında Türk mafyası… Adamlar ırkçılık yapsa da haklı.”


“AYRIMCILIK YAPSALAR DA HAKLILAR”


Göçmenler zaman içerisinde yaşadıkları sosyal ortama adapte olurken, nasıl ilk geldikleri sırada oraya son yerleşmiş olan göçmen grubu tarafından dışlanıyorlarsa, bulundukları yeri sahiplenme duygusuyla kendilerinden sonra gelen göçmen grubunu da dışlamaya başlıyorlar. Bu dışlama bazen değerler, tutum ve davranışlar üzerinden de tezahür edebilmektedir. Ayrımcılık deneyimine ilişkin sorulara verilen cevaplardan çıkan ilginç sonuçlardan biri de göçmenlerin ayrımcılığı olumlaması, adeta haklı görmesi veya yeni gelen göçmen gruplara karşı ayrımcı bir dil kullanması idi: “İngilizler Londra’da kalmıyorlar artık. Boşalttılar Londra’yı… Londra, kozmopolitik, bütün ülkelerin insanların bulunduğu bir yer oldu. (Ayrımcılık) yapsalar da ben haklı buluyorum. Çok iyi bir şeyler yapmıyoruz. Altlarında Türkler’in en son model arabalar (…) aynı zamanda yardım alıp da bütün bunları yapan yine Türkler… Şimdi bunları düşününce bizim ülkemize böyle yabancılar gelse, ülkeyi böyle kullansalar, acaba biz böyle aman ne güzel der miyiz? Hiç sanmıyorum. Onun için ben biraz normal görüyorum yani. Yapsalar da normal görüyorum.”


GÖÇMENİN GÖÇMENE AYRIMCILIK YAPMASI


Ayrımcılık deneyimi kamusal alandan ziyade daha çok işyerlerinde hissediliyor. Bir görüşmeci yaşadığı deneyimden yola çıkarak buna ilişkin “invisible border” örneğini vermiş, eşit koşullarda yarışılsa bile üst düzey görevlere Türkiyelilerin gelmesinin çok daha zor olduğunu belirtmişti. Doğrudan olmasa da hissedilen bir ayrımcılık yaşadıklarını belirtenler bunu karşı tarafın “üstten bakması” olarak ifade ediyorlar. 


Ayrımcılığa en çok uğrayan göçmenlerin bir süre sonra yeni gelen göçmenlere ilişkin ayrımcı bir dil kullanması göçmenlik psikolojisinin tipik özelliklerinden biridir. Bir görüşmeci, kendi deneyiminden yola çıkarak Türkiyeli göçmenler arasında siyahlara veya diğer göçmen gruplarına ilişkin bulunan önyargıların devam ettiğini belirtmektedir: “Ezildiğini hisseden ezeceği başka bir grup bulduğunda kendini şahlanmış hissediyor.  Sınıf çatışmasından çok güç çatışması desek daha iyi olur belki. Bence işin içinde ırkçılık da var. İlk geldiğim yıllarda dikkatimi çekiyordu. Otobüste otururken Türkçe konuşan birileri kimse Türkçe bilmiyormuş gibi yüksek sesle konuşuyor. Onların siyahlara ve Hintlilere karşı ırkçı yorumlarına şahit oluyorsun.” 


“PEKİ, BİZİM TOPLUM AYRIMCILIK YAPIYOR MU?”


Kendisinin uğradığı ayrımcı muameleyi duygulanarak anlatan; ama birkaç dakika sonra özellikle sonradan gelen göçmenlere ilişkin fark etmeden ayrımcı ifadeler kullanan çok kişiyle karşılaştım. Bu yüzden artık görüşmelerde “peki, bizim toplum ayrımcılık yapıyor mu?” sorusunu da soruyorum. Bu soruya gelen bir yanıtla yazıyı sonlandıralım: “Çok, bir kere siyahları sevmiyorlar zenci diyerek. Hintli, Pakistanlı ve Bangledeşlileri sevmezler. Siyahlarla evliliğe çok tepki gösteriyorlar. Çok rahatsız oluyorlar. Aslında başka bir kültürden evliliğe karşılar. Mesela aydın görünen birinin ben şöyle dediğine şahit oldum: ‘Ya bizim köyden kimse yok ki kardeşimi evlendirelim.’ Düşünün o kadar. Bırak Türkiyeli olmayı, kendi köyünden birini istiyor kardeşini evlendirmek için. O kadar artık. Ben şöyle düşünüyorum, Türkiye’deki insanlar son otuz yılda ilerlediler, ama otuz yıl önce buraya gelenler o dönemde kaldılar. Maalesef zihniyet olarak hiç değişmediler.” 


Fotoğraf: Brexit oylaması sonrasında göçmenlerin çoğu daha fazla ayrımcı muameleye kaldıklarını ifade ediyor.  


Birleşik Krallık'ta göçmen suç oranlarına ilişkin ilk rapor yayınlandı

No comments

19 August 2026

Birleşik Krallık'ta ilk kez göçmen suç oranlarına ilişkin bir rapor yayınlandı. Göç Kontrol Merkezi (CMC) tarafından hazırlanan bu rapor, göçmenlerin suç oranlarına dair çarpıcı veriler sunuyor. Rapora göre yabancı uyruklular, İngiliz vatandaşlarına kıyasla neredeyse iki kat daha fazla suç işliyor. 



Raporun Ortaya Koyduğu Veriler

CMC'nin ülkedeki 43 polis teşkilatına gönderdiği bilgi talepleri sonucunda derlenen veriler, 2024'ün ilk 10 ayında İngiltere ve Galler'de toplam 131 bin yabancı uyruklu tutuklaması gerçekleştiğini gösteriyor. Bu rakam, toplam tutuklamaların %16.1'ini oluşturuyor. (Yabancı uyruklular, ülke nüfusunun %9'unu oluşturuyor.)

Rapora göre, 2024 yılının ilk 10 ayında yabancı uyruklular arasında cinsel suçlardan tutuklanma oranı, İngiliz vatandaşlarından 3.5 kat daha fazla. Bu dönemde toplam 2.775 yabancı uyruklu kişi tecavüz suçlamasıyla tutuklandı.

En Fazla Suç Oranına Sahip Ülkeler

Rapor, en fazla tutuklama oranına sahip beş ülkeyi de belirledi. Buna göre, Birleşik Krallık'ta en fazla suç işlendiği tespit edilen beş ülke şu şekilde sıralandı: Arnavutluk, Afganistan, Irak, Cezayir ve Somali. Raporda toplamda 48 ülkenin Birleşik Krallık vatandaşlarından daha yüksek suç işleme oranına sahip olduğu vurgulandı.



Hükümet ve Kamuoyundan Tepkiler

Raporun yayınlanmasıyla birlikte siyasetçiler ve kamuoyundan farklı tepkiler geldi. Muhafazakar Parti'den Robert Jenrick, "Britanya halkı bu gerçekleri bilmeye hakkı var," diyerek, verilerin kamuya açıklamasının önemini vurguladı. Reform Partisi lideri Nigel Farage da daha önce bu bilgilerin kamuya sunulması için çaba harcamış, ancak başarılı olamamıştı.

CMC Araştırma Direktörü Robert Bates ise, "Toplumun dokusunu bozan kitlesel göç politikaları şu ana kadar ciddi güvenlik sorunlarına yol açtı. Yetkililerin, kamu güvenliği konusunda daha ciddi adımlar atması gerekiyor," şeklinde konuştu.

Göçmen karşıtlarının ekmeğine yağ sürecek

Rapor, göç politikalarına ilişkin yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Hükümetin, göçmen politikalarını ve vize sistemlerini daha sıkı denetlemesi gerektiği yönünde çağrılar yapılırken, insan hakları savunucuları ise suç oranlarının uluslararası hukuka uygun olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Anlaşılan o ki İngiltere’deki göçmen karşıtı politik oluşumlar bu tür raporlardan cımbızladıkları istatistikleri göçmen karşıtı politikalara malzeme yapmaya devam edecek.

 

Kaynak: https://migrationctrl.substack.com/p/uks-first-migrant-crime-report


Göçmenler olmazsa Avrupa’yı büyük bir nüfus krizi bekliyor

No comments

03 August 2026

Avrupa Birliği (AB) genelinde aşırı sağ partilerin yükselişi ve göçmen karşıtı politikalar, kıtanın demografik geleceğini tehdit ediyor. 2024 seçimlerinde aşırı sağ partilerin kazandığı başarılar, göçmen karşıtı söylemlerin siyasi gündemi şekillendirdiğini gösteriyor. Ancak uzmanlar, göçmenleri dışlayan politikaların Avrupa'nın nüfus krizini daha da derinleştireceği konusunda uyarıyor. 

 


AB'nin resmî istatistik kurumu Eurostat'ın tahminlerine göre, mevcut eğilimler devam ederse AB nüfusu 2100 yılına kadar %6 azalarak 447 milyondan 419 milyona düşecek. Ancak göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda bu düşüş çok daha sert olacak. Eurostat, göçmenlerin olmadığı bir durumda AB nüfusunun 295 milyona kadar gerileyebileceğini öngörüyor. Bu, kıtanın nüfusunun üçte birinden fazlasının kaybedilmesi anlamına geliyor. 

Göçmenler Olmadan İş Gücü ve Ekonomi Tehlikeye Giriyor 

Göçmen karşıtı politikaların yükseldiği İtalya, Fransa ve Almanya gibi ülkeler, göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda ciddi nüfus kayıpları yaşayacak. Örneğin yapılan nüfus projeksiyonlarına göre; İtalya'nın nüfusu 2100 yılına kadar yarıya inebilirken, Almanya'nın nüfusu 83 milyondan 53 milyona düşebilir. Fransa'da ise nüfus 68 milyondan 59 milyona gerileyebilir. Bu durum, iş gücünün azalması ve yaşlı nüfusun artması nedeniyle ekonomik büyümeyi yavaşlatacak ve emeklilik ile sağlık harcamalarını artıracak. 

Avrupa'nın yaşlanan nüfusu, özellikle sağlık ve sosyal hizmetler sektöründe göçmenlere olan ihtiyacı artırıyor. Birçok AB ülkesinde doktor ve hemşire açığının göçmenler tarafından kapatıldığı biliniyor. Uzmanlar, göçmenlerin iş gücüne katılımının artırılmasının, yaşlanan toplumun ihtiyaçlarını karşılamada kritik bir rol oynayacağını vurguluyor. 

Göçmenlerin Katkısı: Camini Köyü Örneği 

İtalya'nın güneyindeki Camini köyü, göçmenlerin nüfus azalmasına karşı bir çözüm olabileceğini gösteren umut verici bir örnek sunuyor. 20. yüzyılın sonlarında genç nüfusun göç etmesiyle neredeyse terk edilme noktasına gelen köy, mültecilerin yeniden yerleştirilmesi projesi sayesinde yeniden hayat buldu. Bugün, 50 mültecinin kalıcı olarak yerleştiği Camini'nin nüfusu 350'ye ulaştı. Köydeki okulun yeniden açılması da projenin sembolik başarılarından biri oldu. 

Camini projesinin kooperatif başkanı Rosario Zurzolo, "Köy yavaş yavaş ölüyordu. Evler, içinde yaşayan olmadığı için yıkılıyordu" diyerek projenin önemini vurguluyor. Köydeki mülteciler, yalnızca nüfusu artırmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni iş alanları ve ekonomik faaliyetlerin gelişmesine de katkı sağlıyor. 

Göçmenlerin Ekonomiye Entegrasyonu Kritik Öneme Sahip 

Uzmanlar, göçmenlerin Avrupa'nın demografik sorunlarını tek başına çözemeyeceğini, ancak bu sorunların hafifletilmesinde önemli bir rol oynayabileceğini belirtiyor. Göçmenlerin iş gücüne etkin bir şekilde entegre edilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve vergi reformları gibi diğer önlemlerle birlikte, göçmenlerin katkısı daha anlamlı hale gelebilir. 

LSE’den Profesör Alan Manning, "Göçmenlerin iş bulması ve çalışması kritik öneme sahip. Aksi takdirde, göçmenlerin sosyal yardıma ihtiyaç duyması durumunda bu, sorunu daha da kötüleştirebilir" diyor. 

Göçmenler Avrupa'nın Geleceği İçin Hayati Öneme Sahip 

Avrupa'nın nüfus krizi, göçmenlerin katkısı olmadan çözülemeyecek kadar derin. Göçmen karşıtı politikaların kısa vadeli siyasi kazanımlar sağlasa da, uzun vadede ekonomik ve sosyal maliyetleri ağır olacak. Camini örneği, göçmenlerin yalnızca nüfusu artırmakla kalmayıp, toplumları yeniden canlandırabileceğini gösteriyor. Avrupa'nın geleceği, göçmenlerin entegrasyonunu sağlayacak akılcı politikaların hayata geçirilmesine bağlı.

 

Kaynak: The Guardian

Otoriter liderler beyin göçünü niçin umursamaz?

1 comment

23 July 2026

Bu yazıda otoriter liderlerin “beyin göçünü” neden umursamadıklarını tartışıyorum.

 





Tuncay Bilecen


Beyin göçü, bir ülkenin eğitimli, vasıflı yetişmiş işgücünün çeşitli nedenlerle yurt dışında yaşamayı tercih etmesi olarak ifade edilebilir. Bu nedenler neler olabilir? Örneğin yurt dışına eğitim amacıyla giden birinin bu ülkenin koşullarına alışarak kalıcı olmaya karar vermesi çok sık rastlanılan bir durumudur. Yine  daha iyi imkânlara sahip olma, daha iyi ücret alma arzu da beyin göçünü tetikleyebilir. Aralarındaki kolonyal bağ olması nedeniyle emperyalist ülkelerin eski sömürgelerinin yetişmiş işgüçlerini kendisine çekmesi hatta bunu yaparken de “puanlama” yapması çok sık rastlanılan bir durumdur.

Beyin göçünün güzergahı diğer emek göçlerinde olduğu gibi az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğrudur.  Kendi ülkesinde kalsa her anlamda daha kötü koşullarda yaşayacak insanların beşerî sermayelerini kullanarak daha iyi koşulların olduğu yerlere doğru hareket etmeleri gayet anlaşılır bir mevzudur.



Peki otoriter ülkelerden beyin göçü nasıl gerçekleşiyor?

Baskıcı yönetimlerin olduğu ülkelerde öncelikle liyakat sistemi bozuluyor. Liyakate değil sadakate göre yapılan niteliksiz personel atamaları ve partizanlaşma yüzünden sistem gün geçtikçe çürüyor. Mesleki saygınlık, profesyonellik, kurum kültürü tuzla buz olurken artan baskıya eşlik eden boğulmuşluk hissiyatı her geçen gün daha da artıyor. Ardından buna bütün otoriter yönetimlerin yaşadığı ekonomik kriz ekleniyor ve göç baskısı kaçınılmaz hale geliyor.

Son altı yılda İngiltere’de yaptığım onlarca göçmen görüşmesinden çıkacak en temel sonuçlardan biri “insanî güvencesizlik” idi. Bu yüzden “çocuklarımın geleceği için geldim”, “rahat bir nefes almak için geldim” ve “artık ekonomik ve politik olarak yaşama imkânımız kalmamıştı” sözlerini birçok görüşmecinin ağzından defalarca duydum.

Türk lirasının rekorlar kırarak değer kaybetmesinin ardından da bu sefer Türkiye’de yaşayan çoğu kişi şu soruyu sorar oldu: “biz nasıl yapar, nasıl ederiz de yurt dışına çıkabiliriz?” Türk Tabipleri Birliği’nin verilerine göre, 18 ayda yaklaşık 8 bin sağlık çalışanı görevinden istifa etmiş. Yurt dışına çıkmayı kafasına koyan bazı sağlık çalışanları Almanca kurslarına gidiyor. Ülkeden umudu kesenler çaresizce yurt dışında yaşayan yakınlarını arayarak “ben nasıl gelebilirim?” diye soruyorlar.



Otoriter liderler beyin göçünü neden umursamaz?

Sanıldığının aksine otoriter liderler beyin göçünü çok umursamaz. Hatta çoğu durumda ülkedeki nitelikli işgücünün yurt dışına göç etmesi işlerine de gelir diyebiliriz.

Peki, neden?

Öncelikle otoriter liderler iktidarlarını sürekli kılmak dışında uzun vadeli planlar yapmazlar. Yani nitelikli işgücünün yarattığı ekonomik, sosyal, kültürel hasar onları çok ilgilendirmez.

Otoriter liderler, beyin göçünü umursamaz çünkü gidenlerin çoğu “muhalif” olacağı için politik anlamda bu göçlerin ardından -sayısal olarak- ülkedeki gücünü daha da artırır. Buna pekâlâ “beğenmeyen gider, böylece de bir oy eksilir” gözüyle bakabilir.

Otoriter lider beyin göçünü umursamaz çünkü gidenlerin bıraktığı işleri, statülerini, yaşadıkları yerleri kısaca onların boşluğunu kendi yandaşlarıyla doldurabilir. Böylece yandaşlarının nazarında popülaritesini biraz daha artırma imkânı bulur. Çünkü bütün otoriter ülkelerde suyun başını tutan niteliksiz güruh iktidar değişirse artık o pozisyonda kalamayacağını çok iyi bilir.  

Otoriter liderler beyin göçünü umursamaz çünkü bilirler ki göç etmiş olsalar da bu insanların ülkeleriyle ekonomik ve kültürel ilişkileri kesilmeyecektir. Dolayısıyla göçmen demek aynı zamanda göçmen dövizi (remittance) demektir. Göçmen dövizi ise bir ülkenin zor zamanlarında imdadına yetişen en önemli kaynaklardan biridir. Bugün Ukrayna ve Moldova gibi ülkelerinin ekonomileri göçmen dövizleri sayesinde ayakta durmaktadır.

Otoriter liderlerin beyin göçünü umursadıkları bir tek nokta olabilir; o da bu kişilerin bulundukları ülkelerde de kendi ülkelerinin politik gelişmelerini takip edip burada bir lobi gücü (diaspora) oluşturmalarıdır. Eşyanın tabiatı gereği, esasında bütün otoriter ülkelerin fıtratında ülke dışında hatırı sayılır diasporik topluluklar oluşturmak vardır. Ancak bunun da kolayı vardır. Bu kesimler “dış güçler”, “terörist”, “kökü dışarıda” diye yaftalanır ve sorun en azından iç kamuoyu nazarında çözülmüş olur.

 



Göçmenlik; “mutlak yalnızlık içinde parasızlık”

No comments

10 July 2026

 Murat Sevinç, Hey Garson’da “bu ülkeden gitmenin vakti geldi” diyenleri ve dışarıdan bir gözle bizim halimizi bize anlatıyor. Hey Garson, sadece Türkiye’nin yeni göç ikliminin aktörlerine seslenmiyor; gidenlere, gitmek isteyenlere ve kalanlara bir arada yaşamak için gerekli asgari nezaketi naif bir dille hatırlatıyor.

Tuncay Bilecen 

                                                




              

 
Murat Sevinç’in 90’lı yılların ilk yarısında Londra’ya dil öğrenmek amacıyla gittiği döneme ilişkin gözlemlerine yer verdiğ Hey Garson adlı kitabından Can Öktemer’le bu konuda yaptığı röportaj vesilesiyle Londra’da doktora sonrası araştırma yaptığım sırada haberdar oldum. Yirmi beş yıl önce, akademisyen olmayı kafasına koyan yirmili yaşlarındaki bir gencin hocasının nasihatını dinleyip dil sorununu halletmek için Londra’nın yolunu tutması ve burada yazarın kendi ifadesiyle “herkesin yaşayabileceği türden, son derece sıradan hikâye”leri gazete yazısı olarak kaleme almasıyla başlıyor kitabın serüveni. Aradan geçen çeyrek asır sonrasında hikâyelerin güncel hale gelmesinin nedeni ise Türkiye’nin yeni göç iklimi… Gezi olaylarıyla başlayan ve 15 Temmuz’la zirveye çıkan “bu ülkeden artık kaçmak lazım furyası”na yönelik bir deneyim aktarımı ve tavsiyeler olarak da okunabilir kitap.

 

TÜRKİYE’Yİ TERK ETME İSTEĞİ

Türkiye’den kaçıp gitmek isteği son birkaç yılda özellikle orta sınıfların ana gündem maddelerinden biri. Bu konuda yapılan akademik çalışmalarda Türkiye’nin istikrarsız politik yapısı ve kendilerini kısıtlanmış hisseden kesimlerin varlığı kadar bu kesimlerin çocuklarının geleceğine ilişkin kaygıları da göç etme nedenleri olarak öne çıkıyor. Sevinç, günümüz dünyasında geçmişe kıyasla mobilize olmanın kolaylığını vurguladıktan sonra kaçıp gitme isteğinin nedenlerini şu şekilde ifade ediyor: “Koca memleket bu niteliklerden ibaret değil kuşkusuz, ancak iyi ve güzel olan her ne varsa görünmez hâle geldi; şirretliğin, kibrin, duyarsızlığın ve kinin, tozu kiri altında.  (…) Sıkıldı çocuklar. Daha fazla imkân var artık ellerinde. Burada bir gelecek görmüyorlar. Bana kalırsa hatalı ve fazla aceleci bir öngörü bu, ama hâl böyle. Yalnızca iş güç seçeneklerinden söz etmiyorum. Eğitimli orta sınıfın yaşam tarzı kaygısı, başlıca umutsuzluk nedeni. Gezi eylemlerindeki ‘bana karışma’ talebinin temsilcilerinden söz ediyorum. Türkiye’ye bakınca tarikatları ve eli palalı serserileri görüyorlar. Kaba sabalık, nobranlık, hoyratlık görüyorlar. İnşaat, top toprak görüyorlar. Trafikte kırmızı ışık yanınca duracak kadar olsun ‘uygarlaşmayı’ reddedenleri görüyorlar.” (s. 75)

Gençlerin çareyi ülkeyi terk etmelerinde bulmalarını Türkiye’ye özgü sebeplerle sıralayarak anlamaya çalışan yazar, kendi kişisel tarihinden verdiği örneklerle kaçıp gitmenin bir kurtuluş olamayacağını kaçılan yerde yaşanacak olası güçlükleri de vurgulayarak anlatıyor.  Bu yüzden daha kitabın başında şunu söylüyor: “Bugün sıklıkla dile getirildiği gibi ‘Türkiye’den kaçmak’ için değil, aksine bir an önce memlekete dönüp istediğim işi yapabilmek için gittim Londra’ya.”  (s.12).

 

“MUTLAK YALNIZLIK İÇİNDE PARASIZLIK”

Zincirleme bir etkileşimle eğitimli kesimlerin bir bir ülkeyi terk etmesinin geride kalanlarda yaratacağı hayal kırıklığı ve ülkenin böylece çoraklaşacak olması kitabın izleğinde yer alan diğer bir husus. “Taş yerinde ağırdır” mesajını örtük alarak kitabın genelinden alıyor okur. Murat Sevinç, Robert Fisk’le tesadüfen tanışmasını ve Fisk’in kendisine bu minvaldeki sözlerini de kitaba konu ediyor: “Çok efendi, kibar tavırla, coğrafyamızı ve Türkiye’yi iyi tanıdığını, çok sevdiğini, şahane bir ülkemiz olduğunu, mutlaka dönmem gerektiğini anlattı. ‘Eğer burada kalırsam, her ne iş yaparsan yap eninde sonunda ikinci sınıf muamelesi görürsün ve hiçbir zaman kendini çok iyi hissetmezsin’ dedi. Şunu ekleyerek; ‘İngiltere’nin sana ihtiyacı yok, ama ülkende yararlı olabilirsin, eğitimli insana ihtiyacınız var.’” (s.72)

Bir buçuk yıllık “göçmenlik” deneyiminin dil öğrenmek, farklı kültürlerden insanları tanımak kadar yazara kattığı bir şey daha var, o da zor koşullarda hayatta kalmayı öğrenmek olarak ifade edilebilir. Bu, bir bakıma göçmenliğin kısa süreli bir tatbikatını yapmak anlamına geliyor. Dil bilmeyen, paraya çevirecek bir vasfı olmayan ve kaçak olarak çalışmak zorunda  kalan milyonlarca göçmenin yaşadıklarının bir benzeri… Yazar bunu Türkiye’de tecrübe edilenle kıyaslayarak “mutlak yalnızlık içinde parasızlık” olarak ifade ediyor: “Orada deneyimlediğim parasızlık, Türkiye’dekinden farklıydı. Burada, başınız sıkıştığında birine gider, borç bulamazsanız bile hiç olmazsa çay kahve içip sohbet edersiniz. Yurtdışında yoksulluğun ileri bir evresi olan, ‘mutlak yalnızlık içinde parasızlık’ duygusuyla tanıştım. İlk zamanlarda en yoğun hissettiğim duygu buydu. Yalnızlık.” (s. 50)

 


“HAYATTA KALMAK İÇİN ÇALIŞMALIYIM”

Dil kursunun ücretini ve kaldığı süre içindeki masraflarını çıkarmak için neredeyse haftanın her günü çalışmak zorunda kalan yazar, bu sayede Londra’daki restoranlarda çalışanların koşullarına ilişkin gözlem ve kıyaslama yapma imkânı da buluyor. “Londra’da dokuz ayrı lokantada çalıştım. Biri Türk, diğer sekizi yabancı mutfaklardı. Yalnızca iki lokantada, akıl almaz bir biçimde emeğimin karşılığı olan bahşişler garsonlara verilmiyordu.” (s. 40). Bu kısımda üstü kapalı olarak Londra’daki Türkiyeli etnik ekonomiye de değinilmiş oluyor; çünkü etnik ekonomiler bir bakıma yeni gelen göçmenlerin hayatta kalmaları için bir sığınak görevi görürken bu ekonominin hızla gelişmesini sağlayan ucuz ve uysal emeği de kolayca bulmuş olurlar. “Orada çalıştığım beş buçuk ay boyunca, iki hafta dışında verilen yemek, pilav ya da makarnaydı. Dedim ya, adamcağız nereden sömüreceğini bilemez hâldeydi. (…) Üç beş kez et yemeği verildiğini hatırlıyorum; o da Ramazan ayındaydı. Müslüman ya bizimki, insafa gelmişti demek ki!” (s. 41).  


Etnik ekonominin içerisinde işletme sahibi olarak çalışmanın da kendine özgü zorlukları vardır. Göçmenliğin ilk yıllarında edinilen “hayatta kalmak için çalışmalıyım” motivasyonu bir süre sonra bir yaşam tarzı haline gelebilir. Aslında böylece göçmen beraberinde getirdiği ne kadar yaratıcı özellik varsa onları körlemekle meşguldür, çünkü ayakta durmaya çalışmaktan kendini gerçekleştirmeye zaman bulamamaktadır. Bu tür özellikleri yoksa bu sefer istikameti para kazanmaktan ibaret olan bir yaşam tarzını benimseyecek, bu defa bitmek tükenmek bilmeyen bir çalışma ve para kazanma hırsı esir alacaktır göçmeni. Murat Sevinç’in tanıdığı restoran sahiplerinden biri de böyle biridir, onlar sıfırdan başlayan ve belli bir servet eden göçmenler gibi yaşamlarını sürekli ertelemekle meşguldürler. Yıllar sonra ziyaret ettiği “patronunu” yine bıraktığı yerde bulur: “Aylarca, artık işi bırakacağını, gönlünce gezeceğini anlattı bana. Yıllar sonra Londra’ya gittiğimde uğradım. Oradaydı. Çok sevindi beni gördüğüne. Kahve içtik. İşi bırakacağını, gezmek istediğini söyledi! Nasıl çok kızabilirim ki bu insana, mümkün mü?” (s. 57).

           

MUTLAK YALNIZLIK

Bunun bir başka yansıması ise göçmenliğin cefa döneminden sefa dönemine geçenlerin bir başka deyişle sınıf anlayıp da bilinç olarak sınıf atlayamayanların başarı öykülerini her önüne gelene bıkmadan usanmadan anlatmalarıdır. “Biz de sıfırdan başladık ve bu hallere geldik” temalı hikâyeyi defalarca dinleyen kişinin ilk defa dinlemiş gibi tepki göstermesi teamüldendir. Kitabın yazarının yolu böyle Türkiyeli bir işverenin sahibi olduğu zincir restoranlardan birine düşer. “Dedikodu gibi olacak ama bu Türk lokantasının sahibi, haftada iki üç kez çalışanlarını toplayıp hayat hikâyesini anlatıyordu. Kabul, sıfırdan başlayıp olağanüstü başarıya ulaşmış. Etkileyici bir yaşamı vardı var olmasına da, bir kez dinleyince anlaşılan bir hikâyeyi defalarca dinlemek bezdiriciydi. O da öyle tatmin oluyordu belli ki.”  (s. 66).

Londra göçmenler açısından ilk yıllarda yaşamanın bir zor olduğu bir şehir olduğu kadar çok kültürlü yaşam tarzıyla bir o kadar da renkli bir şehirdir. “Mutlak yalnızlık” olmasa Londra’nın yoksulluğu daha bir dayanılabilir yoksulluktur. “Orada yaşadığım süre içinde, elimden geldiğince yararlanmak, görmek ve duymak gibi bir hevesim vardı. Tüm bunları, ayda kırk sterline, bolca yürüyerek ve sonrasında çalınacak bisikletim sayesinde yapabiliyordum.” (s. 42).

“Hey Garson”da yirmili yaşlarda Londra’nın çok kültürlü dünyasına ayak basan bir gencin farklılıkların birarada yaşamasına ilişkin deneyimine de yer veriliyor:  “Yalnızca eşya, ev, kıyafet farklılıkları değildi tabii, her ne demekse, o zihin terbiyesine yol açan. İnsanlar. Örneğin, İstanbul’da eşcinsel arkadaşlarım vardı ama bunu gizliyorlardı. Hele ki bizim muhitlerde açıkça o kimlikle yaşamak ne mümkün! Adı anılamıyordu belli ki. Ben biliyordum, onlar da benim bildiğimi biliyordu ama herkes biliyormuş gibi davranıyordu! (…) Oysa Londra’da o yaşta ilk fark ettiğim şeylerden biri, cinsel yönelimlerin başka türlü olabileceği, özgürce dile getirebileceğiydi. İlk karşılaşmalarımda ne yapacağımı bilemedim. Çok yadırgadım, şaşırdım. Hatta, anlamakta zorlandım. (s. 55).

 

ASGARÎ NEZAKETTE BULAŞABİLMEK

Kitap, sadece “bu ülkeden gitmenin vakti geldi” diyenlere seslenmiyor. Dışarıdan bir gözle bizim halimizi bize anlatıyor. Hey Garson’da Türkiye’de sosyal hayatta gördüğümüz nezaketsizliklere dair de “karşılaştırmalı dokundurmalar” yer alıyor. Murat Sevinç, ısrarla bu kabalık meselesini gündemde tutuyor. Bir taraftan da Türkiye’de kamusal alanda şahit olduğu tatsızlıkları böylece gündeme getiriyor.  “Bir de tabii, ‘lütfen’ ve ‘teşekkür ederim’ ifadeleri. İlk paragrafta, Türkiye’deki garsonlar kim bilir neler çekiyor, demiştim ya, işte o mevzu. Dilin ve davranışın parçası bunlar. Ben garsonlara nasıl davranılması gerektiğini ve Türkiye halkının bu konularda ne denli vahim durumda olduğunu Londra’da fark ettim. Vahametin çok önemli bir nedeni, her zaman altını çizmeye çalıştığım, karşısındakini ‘eşit kabul etmeme’ sorunundan kaynaklanıyor. (…) Türkiye’deyse ortalama bir lokanta müşterisi, garson yokmuş gibi davranır. Akıl almaz bir durum bu. Konuşmaz, teşekkür etmez, ‘lütfen’ demez, vesaire. Türkiye’de lokantaya gitmek, hele ki alışık olmadığınız bir mekânsa, pek çok açıdan eziyet aslına bakılırsa ancak beni en çok rahatsız eden ve sinirlendiren şey, müşterilerin garsonları görmezden gelmeleri. (s. 34).  Türkiye’de servis sektöründe çalışan insanların görmezden gelinmesine, kamusal alanda insanların birbirleriyle eşit ilişki kuramamasına birçok yerinde değiniliyor kitabın. “Bu yazı bir öneriyle, ricayla bitsin. Hani torun tombalak AVM’ye gidiyor ve acıkınca üst kattaki atıştırmacılara oturuyorsunuz ya… Hani siz o koridorlarda köftenizi yerken, çevrenizde üniformalar içinde birileri dolaşıyor, tepsilerinizi alıp götürüyor ve sonrasında sizin döküntülerinizi temizliyor… Hatırladınız mı o üniformalı kadın ve erkekleri? İşte o kadın ve erkekler bir iş yapıyorlar ve sizlerle eşit yurttaşlar. Bir gün olsun, o insanların ‘var’ olduklarını fark edip ‘merhaba’ diyebilir, teşekkür edebilir, hâl hatır sorabilirsiniz. Hiçbir farkınız yok. Eşitsiniz. Başka işler yapıyorsunuz yalnızca.”(s. 70).  

 Hey Garson, sadece Türkiye’nin yeni göç ikliminin aktörlerine seslenmiyor; gidenlere, gitmek isteyenlere ve kalanlara bir arada yaşamak için gerekli asgari nezaketi naif bir dille hatırlatıyor.

 

·       Bu yazı Göç Dergisi’nin Ekim sayısında kitap kritiği olarak yayınlanmıştır.

 

Yazar              :           Murat Sevinç

Kitabın Adı    :           Hey Garson!

Yayınevi         :           April Yayınları

Basım Yılı      :           2018

Sayfa Sayısı   :           99


 

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan