Ramazan Yaylalı, birkaç yıl önce Viyana'ya göç eden Tunceli Belediyesi eski Eşbaşkan Yardımcısı Hüseyin Tunç ile göç deneyimi üzerine konuştu.
“Göçmenseniz hayata 'en alttan’ başlıyorsunuz" (YOUTUBE SÖYLEŞİSİ)
No comments26 July 2026
7/26/2026Otoriter liderler beyin göçünü niçin umursamaz?
1 comment23 July 2026
7/23/2026Bu yazıda otoriter liderlerin “beyin göçünü” neden umursamadıklarını tartışıyorum.
Tuncay Bilecen
Beyin göçü, bir ülkenin eğitimli, vasıflı yetişmiş işgücünün çeşitli nedenlerle
yurt dışında yaşamayı tercih etmesi olarak ifade edilebilir. Bu nedenler neler
olabilir? Örneğin yurt dışına eğitim amacıyla giden birinin bu ülkenin
koşullarına alışarak kalıcı olmaya karar vermesi çok sık rastlanılan bir
durumudur. Yine daha iyi imkânlara sahip olma, daha
iyi ücret alma arzu da beyin göçünü tetikleyebilir. Aralarındaki kolonyal bağ olması nedeniyle emperyalist ülkelerin eski sömürgelerinin yetişmiş işgüçlerini kendisine
çekmesi hatta bunu yaparken de “puanlama” yapması çok sık rastlanılan bir
durumdur.
Beyin göçünün
güzergahı diğer emek göçlerinde olduğu gibi az gelişmiş ülkelerden gelişmiş
ülkelere doğrudur. Kendi ülkesinde kalsa
her anlamda daha kötü koşullarda yaşayacak insanların beşerî sermayelerini
kullanarak daha iyi koşulların olduğu yerlere doğru hareket etmeleri gayet
anlaşılır bir mevzudur.
Peki otoriter
ülkelerden beyin göçü nasıl gerçekleşiyor?
Baskıcı
yönetimlerin olduğu ülkelerde öncelikle liyakat sistemi bozuluyor. Liyakate
değil sadakate göre yapılan niteliksiz personel atamaları ve partizanlaşma yüzünden
sistem gün geçtikçe çürüyor. Mesleki saygınlık, profesyonellik, kurum kültürü
tuzla buz olurken artan baskıya eşlik eden boğulmuşluk hissiyatı her geçen gün daha da
artıyor. Ardından buna bütün otoriter yönetimlerin yaşadığı ekonomik kriz
ekleniyor ve göç baskısı kaçınılmaz hale geliyor.
Son altı yılda İngiltere’de yaptığım onlarca göçmen görüşmesinden çıkacak en temel sonuçlardan biri “insanî güvencesizlik” idi. Bu yüzden “çocuklarımın geleceği için geldim”, “rahat bir nefes almak için geldim” ve “artık ekonomik ve politik olarak yaşama imkânımız kalmamıştı” sözlerini birçok görüşmecinin ağzından defalarca duydum.
Türk lirasının
rekorlar kırarak değer kaybetmesinin ardından da bu sefer Türkiye’de yaşayan çoğu kişi şu soruyu sorar oldu: “biz nasıl yapar, nasıl ederiz de yurt
dışına çıkabiliriz?” Türk Tabipleri Birliği’nin verilerine göre, 18 ayda
yaklaşık 8 bin sağlık çalışanı görevinden istifa etmiş. Yurt dışına çıkmayı
kafasına koyan bazı sağlık çalışanları Almanca kurslarına gidiyor. Ülkeden
umudu kesenler çaresizce yurt dışında yaşayan yakınlarını arayarak “ben
nasıl gelebilirim?” diye soruyorlar.
Otoriter liderler beyin göçünü neden
umursamaz?
Sanıldığının aksine
otoriter liderler beyin göçünü çok umursamaz. Hatta çoğu durumda ülkedeki
nitelikli işgücünün yurt dışına göç etmesi işlerine de gelir diyebiliriz.
Peki, neden?
Öncelikle otoriter
liderler iktidarlarını sürekli kılmak dışında uzun vadeli planlar yapmazlar.
Yani nitelikli işgücünün yarattığı ekonomik, sosyal, kültürel hasar onları çok
ilgilendirmez.
Otoriter liderler,
beyin göçünü umursamaz çünkü gidenlerin çoğu “muhalif” olacağı için politik
anlamda bu göçlerin ardından -sayısal olarak- ülkedeki gücünü daha da artırır.
Buna pekâlâ “beğenmeyen gider, böylece de bir oy eksilir” gözüyle bakabilir.
Otoriter lider beyin göçünü umursamaz çünkü gidenlerin bıraktığı işleri, statülerini, yaşadıkları
yerleri kısaca onların boşluğunu kendi yandaşlarıyla doldurabilir. Böylece
yandaşlarının nazarında popülaritesini biraz daha artırma imkânı bulur. Çünkü
bütün otoriter ülkelerde suyun başını tutan niteliksiz güruh iktidar değişirse artık
o pozisyonda kalamayacağını çok iyi bilir.
Otoriter liderler
beyin göçünü umursamaz çünkü bilirler ki göç etmiş olsalar da bu insanların
ülkeleriyle ekonomik ve kültürel ilişkileri kesilmeyecektir. Dolayısıyla göçmen
demek aynı zamanda göçmen dövizi (remittance) demektir. Göçmen dövizi ise bir
ülkenin zor zamanlarında imdadına yetişen en önemli kaynaklardan biridir. Bugün
Ukrayna ve Moldova gibi ülkelerinin ekonomileri göçmen dövizleri sayesinde
ayakta durmaktadır.
Otoriter liderlerin beyin göçünü umursadıkları bir tek nokta olabilir; o da bu kişilerin bulundukları ülkelerde de kendi ülkelerinin politik gelişmelerini takip edip burada bir lobi gücü (diaspora) oluşturmalarıdır. Eşyanın tabiatı gereği, esasında bütün otoriter ülkelerin fıtratında ülke dışında hatırı sayılır diasporik topluluklar oluşturmak vardır. Ancak bunun da kolayı vardır. Bu kesimler “dış güçler”, “terörist”, “kökü dışarıda” diye yaftalanır ve sorun en azından iç kamuoyu nazarında çözülmüş olur.
Anadolu’dan Londra’ya uzanan bir emanet: Hüseyin Kaplan’ın yeni teklisi “Gelme” dinleyiciyle buluştu
No comments30 June 2026
6/30/2026Londra'da yaşayan müzisyen Hüseyin Kaplan, Anadolu halk ozanlığı geleneğini yeni eseri "Gelme" ile dijital müzik platformlarına taşıdı. Sözleri halk ozanı babası Ozan Veli Kaplan'a, bestesi kendisine ait olan eser, 19 Haziran'da yayımlandı. Baba ile oğulun aynı türküde buluştuğu çalışma, kişisel bir vefa hikâyesinin ötesinde kültürel bir mirasın kuşaklar arasındaki yolculuğunu da anlatıyor.
“Gelme”nin sözleri, kısa süre önce
Hakk’a yürüyen halk ozanı Ozan Veli Kaplan’a ait. Müziği ise oğlu Hüseyin
Kaplan tarafından bestelenmiş. Baba ve oğulun seslerinin bir araya geldiği
eser, Alevi-Bektaşi kültürünün yüzyıllardır süregelen sözlü geleneğini yeni
kuşaklara ulaştırmayı amaçlıyor.
![]() |
| Hüseyin Kaplan |
Kaplan, “Gelme”yi yalnızca bir türkü
olarak değil, ustadan çırağa aktarılan bir emanet olarak tanımlıyor. Eserin
hazırlanma sürecinde birçok müzisyen dostunun gönüllü katkı sunduğunu belirten
sanatçı, bu çalışmanın dayanışma ve dostluğun da bir ürünü olduğunu ifade etti.
Bağlamalarda Dursun Can Çakın ve Umut Ekiz, kavalda Serkan Çakmak, perküsyonda
Ömer Aslan yer alırken, düzenleme Levent Güneş tarafından yapıldı. Londra’daki
kayıtlar Ebcin Stüdyo’da gerçekleştirildi. Mix ve mastering çalışması Ozan
Türkyılmaz tarafından üstlenilirken, klibin görüntü yönetmenliği ve kurgusunu
Kenan Korkmaz gerçekleştirdi.
Gelme
Söz: Ozan Veli Kaplan
Müzik: Hüseyin Kaplan
Bizim Cem'imize kolay girilmez
Nefsine uyup da azmışsan gelme
Bu Cem'de kimseye ödül verilmez
İnsanlık yolundan yozmuşsan gelme
Duvara secdeye eyleme meyil
Ademin önünde her zaman eğil
Mevlâna misali bin kere değil
Bir kere tövbeni bozduysan gelme
Veli Kaplan der ki kulak ver bana
Ben tavrım koymuşum doğrudan yana
Doğruyu güzeli söylerim sana
Bu benim sözüme kızdıysan gelme
GİK-DER Park Şenliği'nde faşizme ve ırkçılığa karşı güçlü mesaj
No comments23 June 2026
6/23/2026Londra'nın Edmonton bölgesindeki Pymmes Park'ta bu yıl 16'ncısı düzenlenen GİK-DER Park Şenliği, farklı halklardan, kültürlerden ve inançlardan yaklaşık 5 bin kişiyi bir araya getirdi. "Irkçılığa ve Faşizme Karşı Birlik" temasıyla gerçekleştirilen şenlikte, yükselen ırkçılığa, faşizme, savaş politikalarına ve göçmen karşıtı uygulamalara karşı ortak mücadele çağrısı yapıldı.
21 Haziran Pazar günü gerçekleşen etkinlikte gün boyunca müzik dinletileri,
kültürel gösteriler, çocuk etkinlikleri ve dayanışma faaliyetleri düzenlendi.
Day-Mer, YÇKM, Tohum, Fabrika ve Kürt Halk Meclisi başta olmak üzere pek çok
kurum stant açarak göçmen emekçilerin sorunlarını ve örgütlü mücadelenin
önemini katılımcılara aktardı. Şenliğe kurumsal olarak katılan Afrika ve Sudan
toplulukları da davul atölyeleri, geleneksel el sanatları ve bileklik yapımı
gibi etkinliklerle kültürel renk kattı.
Stand
Up To Racism, Londra Kiracılar Sendikası ve Göçmen İşçiler Sendikası da alanda
aktif biçimde yer aldı. Konut krizi, güvencesiz çalışma koşulları ve göçmen
emekçilere yönelik hak ihlalleri bu kurumların gündeminde öne çıktı.
GİK-DER
Eşbaşkanı tarafından yapılan konuşmada ise, yakın zamanda Britanya ve Kuzey
İrlanda’nın değişik bölgelerinde yaşanan ırkçı saldırılar ve faşist pogromlar
örnek gösterilerek, ırkçılığa ve faşizme karşı mücadelenin ne kadar hayati
olduğu vurgulandı. Göçmenleri, mültecileri ve farklı halklardan emekçileri
hedef alan bu saldırıların tesadüf olmadığına dikkat çekilen konuşmada, faşist
saldırılar karşısında sessiz kalınamayacağı, dayanışmanın ve örgütlü
mücadelenin büyütülmesi gerektiği ifade edildi.
KURUMLARDAN ORTAK MÜCADELEYİ BÜYÜTME ÇAĞRISI
Haringey Belediyesi ve Göçmen İşçiler Sendikası adına konuşan Ata Berk,
İngiltere'deki genel sendikalaşma oranının yüzde 20 civarında olduğunu, ancak
Türkiyeli ve Kürdistanlı emekçilerde bu oranın yüzde 3'e kadar düştüğünü
vurgulayarak çalışanları sendikaya katılmaya davet etti.
Tutsakların
Sesi Platformu (TSP) adına yapılan konuşmada, tutsakların selamı katılımcılara
iletildi. Daha özgür bir toplum mücadelesinde politik tutsakların unutulmaması
gerektiği vurgulanarak, tutsaklara toplumsal sahiplenme ve dayanışmayı büyütme
çağrısı yapıldı.
Britanya
Demokratik Güç Birliği adına Doğan Genç tarafından yapılan konuşmada, GİK-DER
Park Şenliği ve alanda bir araya gelen tüm katılımcılar selamlandı. Konuşmada,
Britanya’da ve Avrupa’da yükselen ırkçılık, faşizm ve göçmen karşıtı
politikalara karşı demokratik güçlerin ortak mücadelesinin büyütülmesi
gerektiği vurgulandı. Halkların kardeşliği, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin
ancak dayanışma ve örgütlü birlikle güç kazanacağı ifade edilerek, faşizme
karşı yan yana durma çağrısı yapıldı.
Halkların
İklim Zirvesi için Britanya’da bulunan HDP Milletvekili İbrahim Aydın da
GİK-DER Park Şenliği’ne katıldı. Aydın, yaptığı konuşmada Halkların İklim
Zirvesi’ne ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, Türkiye’deki güncel siyasal
gelişmeler hakkında da katılımcılara bilgi verdi. Konuşmada, ekolojik
mücadelenin halkların özgürlük, demokrasi ve eşitlik mücadelesinden ayrı
düşünülemeyeceği vurgulandı.
Konuşmacılar, Avrupa ve İngiltere'de güç kazanan aşırı sağ hareketlere ve
yabancı düşmanlığına dikkat çekerek savaşın, yoksulluğun ve sömürünün
derinleştiği bu dönemde halkların dayanışmasının her zamankinden daha kritik
olduğunu dile getirdi. Young Struggle adına yapılan konuşmada gençliğin faşizme
karşı mücadeleyi büyütmeye devam edeceği belirtildi.
Ali
Tekbaş, Feryal Öney ve Grup Gençler'in sahneye çıktığı şenlikte binlerce kişi
Kürtçe ve Türkçe ezgiler eşliğinde halaya durdu. 16. GİK-DER Park Şenliği,
dayanışma, eşitlik, özgürlük ve halkların kardeşliği mesajlarıyla noktalandı.
Mültecilik: suç işledikçe görünür, ezildikçe görünmez olmak
No comments20 June 2026
6/20/2026![]() |
| Heykel: Bruno Catalano |
Bugün 20 Haziran, Dünya Mülteciler Günü…
Birleşmiş Milletler (BM) rakamlarına göre, 2020'nin sonu
itibariyle dünyada 82,4 milyon mülteci veya sığınmacı bulunuyor. BM,
mültecilği: "ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti
veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku
taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmeyen veya
dönmek istemeyen kişi" şeklinde tanımlıyor.
Genel kullanımda “göçmen”, “sığınmacı”, “mülteci”
kavramlarının karıştırıldığı ve zaman zaman birbirlerinin yerine kullanıldığı
görülse de mültecilikte “zorunlu bir göç” olgusunun bulunduğunu ve
“mülteciliğin” aynı zamanda hukuksal bir statü olduğunu belirtelim.
ASAYİŞ VE SOSYAL DÜZENE TEHDİT
Güvenlikçi politikaların, temel insan hakları ve hukuk devletinin önüne geçtiği günümüzde mültecilik ve mülteciler bir hukuksal statü olarak
değil asayiş ve sosyal düzene bir tehdit olarak algılanıyor.
11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından yaygınlaşan
güvenlikçi söylem, kapitalizmin yapısal ve döngüsel krizleri derinleştikçe hedef
tahtasına en kırılgan ve kolay hedef olan göçmenleri koydu. Sağ popülizmin
söylem dünyasında bereketli bir malzeme teşkil eden göçmenler artık her türlü
fenalığın, bozulmanın, kötülüğün müsebbibi idi.
-
Ekonomi kötüye gidiyor?
- Çünkü çok göçmen geldi, tüm
yardımları alıyorlar. Bütçeni çoğu bedavadan geçinen göçmenlere gidiyor.
- Asayiş bozuldu, sosyal sorunlar var.
- Çünkü çok göçmen geldi. Toplumun yapısını, kimyasını
bozdular. O yüzden ahlakımız da bozuluyor.
- İşsizlik artıyor.
- Çünkü çok göçmen geldi. Ucuza çalıştıkları için elimizdeki
işleri de aldılar.
İNSAN-ALTI BİR KATEGORİ
Sağ popülist siyaset bu bereketli malzemeyi tepe tepe kullandıkça ekonomik kriz nedeniyle eski konforunu yitiren, güvencesizleşen ve gelir kaybına uğrayan kesimler için çok kullanışlı bir nefret objesi ortaya çıktı: göçmenler…
“British jobs for British workers”
sloganının gölgesinde gerçekleştirilen Brexit referandumundan Fransa’dan,
İsveç’e, İtalya’dan Almanya’da ırkçı partilerin tırmanışına kadar Batı dünyasında
göçmenlerin söylem düzeyinde bir nefret objesi olarak kullanım alanının
yaygınlaştığını görüyoruz. Burada “obje” özne olamamış, özne dahi kabul
edilmeyen, edilgen, eğreti bir varoluşu sembolize ediyor. İrfan Aktan’ın gerçekleştirdiği söyleşide Tanıl Bora bu durumu şu
şekilde ifade ediyor: “Göçmenler insan-altı bir kategori gibi
görülüyorlar. Kayıt dışı ve insan dışılar, kağıtsızlar, statüsüzler; bir ‘fazla’
veya ‘artık’ nüfus teşkil ediyorlar; onlara her şey yapılabilir. Bir yandan da
müthiş bir tehdit kaynağı sayıldıkları için, üzerlerinde tepinilebilecek bir
yığın olarak görülüyorlar. Kendilerini ‘yerli’ kabul eden, hasbelkader bir
memlekette yerleşik olan insanların tehdit algılarına hitap etmeye çok
elverişliler.”
"BEN GÖÇMENLERE KARŞI DEĞİLİM AMA BU KADARI DA FAZLA!"
Elbette göçmen, mülteci karşıtlığı ve düşmanlığını sadece sağ
popülist siyasete mal edemeyiz. Dolaşıma girdikçe çoğalan ve yaygınlaşan bu söylemlerin
her kesimden birçok alıcısı bulunuyor. Bu konudaki neşriyat arttıkça nefret kervanına
katılanların sayısı da artıyor. “Ben göçmenlere karşı değilim ama bu kadarı
da fazla!” diye başlayan yakınmalar, göçmenlere “artık” negatif ayrımcılık
uygulanması gerektiğini hatırlatan tehditkâr cümlelerle bitiyor: “Hepsini
göndereceksin geldiği yere!” Bu yönüyle mültecilik makul ve makbul
vatandaşlığa da bir tehdit oluşturuyor. Dolayısıyla aynı suçu makbul vatandaşın
işlemesiyle zaten potansiyel tehlike olan mültecinin işlemesi farklı yorumlara
yol açıyor. Temel insan haklarına, hukukun en temel prensiplerinden biri olan suçta
ve cezada yasallık ilkesine aykırılık teşkil etse de bunu savunan kişiler güvenlikçi
bahanelerin arkasına kolayca sığınabiliyor.
SUÇ İŞLEDİKÇE GÖRÜNÜR, EZİLDİKÇE GÖRÜNMEZ OLMAK
Günden güne yayılan mülteci karşıtlığının ilginç bir boyutu
da tekil örneklerle yapılan genellemelerin meselenin özünün
kaçırılmasına yol açması… Bu sayede göçmenler şeytanlaştırılırken; ülkenin olmayan
sınır politikası, olmayan göçmen politikası ve olmayan entegrasyon politikası
tartışma konusu bile edilmiyor. Ezcümle, kamusal alanda göçmen tartışmaları
meseleyi ortaya çıkaran nedenlerle değil, bu nedenlerin yol açtığı kriminal tekil
örnekler üzerinden yapılıyor. Böylece sınıfsal piramidin en altında yer
alan; güvencesiz, kayıtsız, kağıtsız, ucuz işgücü olan göçmenlerin sınıfsal
konumları da kendileri gibi görünmez hale geliyor. Ne yazık ki
milyonlarca yoksul göçmen ancak suç işlediklerinde görünür oluyorlar.
Yazıyı, Kemal Siyahhan’ın mülteci kitabından, bir Afgan mülteci
olan Abdülmelik’in sözleriyle bitirelim: “Dünyanın neresine giderseniz
gidin iyi koşullar bulsanız bile en az beş on sene çekersiniz, koşullar kötü
giderse inanın köle olmak mülteci olmaktan çok daha iyidir çocuklar.”
Sınırların ve pasaportların olmadığı bir dünya
özlemiyle…
Londra’da Bizimkiler’in yazarı Faruk Eskioğlu: “Bir yılda bitiririm dedim, yazdıkça çıktı, kazdıkça çıktı, sekiz yılda ancak bitirdim”
1 comment14 June 2026
6/14/2026Gazeteci, yazar Faruk Eskioğlu, “Londra’da Bizimkiler” adını taşıyan ansiklopedi boyutunda üç ciltlik kitabını yayımlayalı tam üç yıl oldu. Göçten, çalışma hayatına, kültür-sanat etkinliklerinden, toplumun öne çıkan isimlerine kadar Londra’da yaşayan bizim toplumun hikâyesinin anlatıldığı “Londra’da Bizimkiler”, yıllar geçse de güncelliğini yitirmeyecek bir başvuru kaynağı olma özelliği taşıyor. Bisikletli Gazete Söyleşileri’nin bu bölümünde, gazeteci Kemal Erdemol'un, gazeteci, yazar Faruk Eskioğlu'yla LONDRA'DA BİZİMKİLER adlı üç ciltlik kitabı üzerine yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.
| Gazeteci, yazar Kemal Erdemol |
Faruk Eskioğlu (F.E.): Vallahi doğrusu biraz kaşındık. Şimdi biz sosyalist gazeteciler toplumsal sosyal haberlere çok önem veriyoruz. Bu haberler, makaleler birikmişti. Bir de fotoğraf arşivim vardı. Dedik bunları mezara götürmeyelim, kitaplaştıralım bari. Çünkü bizim toplumda arşivcilik bilinci de yok. Solcular polisin eline geçmesin diye fotoğraf çektirmemişler, yazı biriktirmemişler. Sağcıların ise bilinçsizlikten dolayı böyle bir arşivleri yok. İşte bunları toparlayalım kitapta diye yola çıktığımda bir yılda kurtarırım dedim. Takarız fişi bitiririz dedik. Ama yazdıkça çıktı, kazdıkça çıktı. Aynı bir arkeolojik araştırma gibi oldu. Sonra uzadıkça uzadı. O kadar bilgi birikti ki dedim herhalde bu bilgilerin altında kalacağım, kotaramayacağım.
K.E.: Her araştırmacı bu tür kaygıları duyar zaten. Belki de itici bir şey de olmuştur senin için.
F.E.: Yani hatta araştırmanın ortalarında ya ölüp gideceğiz bunlar gümleyecek dedim. Meğer her yazarda varmış bu duygu. Sekiz yıl sonunda işte üç kitaplık bir külliyat oldu.
K.E.: Çok titiz bir çalışma olduğu, çok belli. O sekiz yıl boşa geçmemiş asla. Okuyanlar da, görenler de aynı şeyi söyleyeceklerdir bundan hiç şüphem yok. Nasıl bir çalışma yöntemi izledin Faruk sen?
F.E.: Önce bir yöntem belirledim. Yani çatısını kurdum. Bu konuda akademisyenlerden de bilgi aldım. Zaten araştırma tekniklerini okumuştum yüksek lisansta. O yardımcı oldu. Çatıyı kurduktan sonra bölümlerde bir standart oluşturdum. Örneğin Kıbrıs'taki göçü anlatırken aynı başlıkları Türkiye'deki göçte de kullandım. Sonra bölümlerde standart kategoriler oluşturdum. Örneğin Kıbrıs'taki göçün alt maddelerini Türkiye'deki göçe de uyguladım. Böylece boşluk olmamış oldu kitabı yazarken.
K.E.: Bolca da sözlü tarih çalışması benzeri şeyler de yaptın değil mi? Çok söyleşiler gerçekleştirdin.
"BENİM ŞANSIM GAZETECİ OLMAM"
F.E: Doğru evet. Doktora tezlerine bakarsanız genelde metnin çoğu alıntıdır yani. Ama bu kitapta % 95'i benim kalemimden çıktı ve sözlü tarih çalışması da yaptım. Bu toplumdaki lokomotif olarak gördüğüm, -subjektif bir değerlendirme tabii-, sektörünü anlatabilecek, kendi özgeçmişleri toplum tarihiyle örtüşen isimleri seçtim ve onlarla röportaj yaptım. Bular “Toplumun Yüz’ü” olarak bu kitapta anlatıldı ve hemen hemen bütün sektörleri kapsamış oldu. Basından tutun da finansa kadar. Sonra ikinci kitapta kültür, sanat ve spor bölümünü yazdım. Onu da yine toplumdaki ilklerden başlayıp günümüze kadar getirdim. Birinci kitap göçü anlatıyordu ve kurumlaşmayı anlatıyordu. Benim şansım gazeteci olmam. Toplumu yakından tanımam. Bir de meslektaşlarım sağ olsunlar çok destek oldular. Sen de dahil. Bölümlerde kesinlikle yeri geldiğinde mesela uzmanların görüşlerini aktardım. Senin de çok değerli köşelerin var konusu geldiğinde. Yardım istediğimde arkadaşlarım bana bilgi ve fotoğrafları en kısa zamanda gönderdiler. Ben çok teşekkür ediyorum gerçekten. İlk göç eden, yaşlı insanlara ev ziyaretine gittim. Portatif bir tarayıcım vardı. Hiç kimseden orijinal fotoğrafı almadım. Kendime kopyaladım. Çoğu “ya fotoğraf, bilgi çok ama garajda duruyor, istiyorsan git bak” dedi. Böylece fareli bodrumlarda fareli garajlarda, fotoğraf araştırdım. Tabii bir kişiyle görüşmek en az bir hafta aldı yani çok uzun süre aldı. Randevulaşıyorsun, atlayıp arabaya gidiyorsun, sonra bilgileri derliyorsun, eve geliyorsun, onları yazıya döküyorsun, fotoğrafları kadrajlıyorsun, sonra o yazıları tekrar kendilerine gönderiyorsun. Onlar onaylıyorlar, sonra akıllarına bir şey geliyor mesela 10 gün sonra, diyor ki şunu da ekler misin ya da şunu çıkarır mısın falan…. Tabii kitap hem İngilizce hem Türkçe olarak ortaya çıkıyor.
K.E: Peki Faruk'cuğum bunca zamandır bu ülkede yaşıyorsun, bu çalışmayı yaparken yeni fark ettiğin bir şey oldu mu?
F.E: Oldu gerçekten. Mesela Kıbrıslılar. Hani biz Filistinleri biliyoruz. “Vatan için Filistin” mücadelesindeler, toprak mücadelesindeler. Hepimiz Filistinlere bir sempati diyoruz ama Kıbrıslılar bence Filistinlerden daha dava insanları. Çok ilginç yani. Bir kere her Kıbrıslı Kıbrıs sorununa karşı duyarlı. Doğru yanlış ama bir şekilde duyarlı ve bunu kuşaktan kuşağa aktarmışlar.
"BİZİM TOPLUMUN TARİHİNDE DE KORKUNÇ BİR EMEK SÖMÜRÜSÜ VAR"
İkinci fark ettiğim; tabii tarih çalışan, üreten, yaratan insanların tarihi, bizim toplum tarihinde de korkunç bir emek sömürüsü var, vay anasını dedirtecek kadar. İnsanlar köyden geliyorlar, çoğu köy kökenliler ve burada işçi oluyorlar, burada esnaf oluyorlar. Sonra burada patron oluyorlar. Hedefleri sınıf atlamak. Bunu yaparken her şeyi yapıyorlar. Kendi hemşerilerini işçi olarak çalıştırıyorlar. Bu ülkedeki asgari ücretin yarısından da az para veriyorlar. Korkunç bir sömür var. Bu ülkede sermaye birikirken bütün etik kurallar çiğneniyor. Ciddi bir emek sömürüsü var. Bu çalışmanın içine girince o görüldü gerçekten.
K.E: Yani emek üretim sürecinde “bizimkiler” diye adlandırdığın işte bu topluluk, çok da etik davranmıyor.
F.E: Kesinlikle. Bir üçüncü madde de eklemek isterim bunu. Türkiye'deki hükümetler ve Kıbrıs'taki yöneticiler yurt dışında bir şekilde yaşamak zorunda kalan bizleri hep sağmal inek olarak görmüşler. Hatta çok yakınlarımız bile bizim ağaçtan para topladığımızı falan düşünüyorlar galiba. O yüzden Londra'da “Bizim’kiler” dedik. Bir kelime oyunu yaptık. Burayı kiler depo olarak görüyorlar. Bir katkıları da yok doğrusu Türkiye'deki hükümetlerin. Burada bir dolu sorun var. Hatta olması gereken haklarımız var, seçme, seçilme gibi. Daha yeni kazanıldı, oy kullanma, seçme hakkı.
K.E.: Yeniden yazmak istesen bu kez ne tarafına el atmak istersin bizimkileri? Çünkü eminim, asla bu tamam demeyeceğini biliyorum. Burada şu da olsaydı, bu da olsaydı diyeceğin dünya kadar şey vardır belki. Ama şimdi yeniden sana bütün bu olanaklar verirse Faruk, desek ki 8 sene de sürmeyecek kardeşim, senin yerine söyleşileri de biz yapacağız, neyimizi incelemek isterdin bizim? Bu kitap yazılıp, bu ciltler yazılıp bittikten sonra bir de işin şu tarafına bakayım dediğin oldu mu?
"BU KİTABIN FİLMİ ÇEKİLMELİ"
F.E: Oldu tabii. Bu kitabın filmi çekilmeli diye düşünüyorum. Yani bu toplumun hikâyesinin bir belgeseli olması gerekir diye düşünüyorum. Bir yazılı materyal var, biriken fotoğraflar var, eski filmler var mesela. Kıbrıslıların yaptığı gösteriler falan var. Belgeselsiz, bu kitap öksüz kalır diye düşünüyorum. Bir kardeş gelmeli bu kitaba.
K.E: İleride böyle çalışma olacak demek ki. Ama bu ülkede, bu toplumda haklarını yemeyelim, iyi belgeselci arkadaşlarımız var, onları harekete geçirmek lazım. Sen bir kapı açtın önlerine, bir yol da göstermiş oldun. Bu temel üzerinden de giderek çok iyi bir şey yapabilirler doğrusu.
F.E: Belki, Mehmet Ali Dikerdem hoca, bu kitap pek çok teze konu olabilir diye düşündü. Mesela toplumda kadın bu konuda bir tez olursa, işte bazı veriler bu kitapta var. Kaynakça olabilir, iteleyebilir yani test çalışanlara. Tabii bir daha böyle bir proje yapmak istemem. Çünkü hani bir yılda bitiririm dedim. Sekiz yıl uzadı. Çok uzun bir süreç bu. Kızlarım yedi yaşındaydı. Bittiğinde on beş yaşında oldular. Hatta onların fotoğrafını koydum buraya çalışmaya başlarken ve bittiğinde…
K.E: Şunu fark ettim çok objektif davranmışsın. Orada şu olmasın, bu olmasın dediğini sanmıyorum. Herkes hemen hemen var. Seçimlerin çok doğru olmuş. Orada birçok figür var. O açıdan da ayrıca kutlarım seni. Çok emek sarf edildiği gibi çok objektif ve dürüstçe kaleme alınmış bir çalışma bu.
F.E.: Ben teşekkür ederim.
Londra’da Bizimkiler’i aşağıdaki linkten temin edebilirsiniz:
http://www.londradabizimkiler.com/
Bizim ne işimiz var burada!
8 comments08 June 2026
6/08/2026Güzel kardeşim mis gibi işin, şahane maaşın var; orada düzenin kurulu, ne işin var Londra’da? Buranın havası hava değil, canım memleketimin yeşili ayrı yeşil denizi ayrı deniz, ne ararsan elinin altında, boş ver sen kal ülkende... Yıllarını göçmen olarak yurt dışında yaşamış bazı güzidelerimiz başka diyarlara göç etme niyeti olanlara böyle akıl veriyor bazen.
Burası bambaşka bir dünyaydı ve ben özgeçmişimle birlikte
burada bir böceğe dönüşmüştüm. Usulca cv'mi önünden alıp çantama geri koyup
sonra da esenlikler dileyerek yanından uzaklaşmıştım.
Anka Accountancy'dan Çiğdem Yenigün'le söyleşi: “Çoğu kişinin vize statüsü, muhasebe süreçlerinin doğru ilerlemesine bağlı"
No comments25 May 2026
5/25/2026Birleşik Krallık’ta iş kurmak, şirket yönetmek ya da freelancer olarak çalışmak isteyen pek çok kişi için muhasebe süreçleri çoğu zaman karmaşık ve yorucu olabiliyor. Özellikle göçmen girişimciler açısından bu süreç yalnızca finansal yükümlülüklerle sınırlı kalmıyor; vergi, şirket yapısı ve resmi bildirimlerde yapılacak hatalar, zaman zaman vize ve oturum süreçlerini de etkileyebiliyor.
Brighton
merkezli Anka Accountancy, Birleşik Krallık genelinde sunduğu çok dilli,
erişilebilir ve hızlı hizmet anlayışıyla, başta Türk girişimciler olmak üzere
farklı topluluklardan işletme sahiplerine destek veriyor. Anka Accountancy’nin
kurucusu Çiğdem Yenigün ile, şirketin sunduğu hizmetleri, göçmen girişimcilerin
en sık karşılaştığı muhasebe sorunlarını ve doğru finansal danışmanlığın neden
bu kadar önemli olduğunu konuştuk.
![]() |
| Çiğdem Yenigün |
Anka
Accountancy tam olarak ne yapıyor? Sizi farklı kılan ne?
Biz aslında
müşterinin hayatını kolaylaştırıyoruz diyebiliriz. Çünkü Birleşik Krallık’ta
muhasebe ve vergi süreçleri özellikle yeni başlayanlar için oldukça karmaşık
olabiliyor.
Sunduğumuz
hizmetler oldukça geniş:
- Günlük muhasebe ve bookkeeping
- Self Assessment dahil tüm vergi
beyannameleri
- Limited şirket kurulumu ve
danışmanlık
- VAT (KDV) kayıt ve beyan
işlemleri
- Payroll (bordro) süreçleri
- Corporation tax ve kişisel vergi
danışmanlığı
- Rental income (kira geliri)
beyanları
- HMRC ile tüm yazışmalar ve
temsil
Yani bir
işletmenin ya da bireyin ihtiyaç duyabileceği tüm finansal süreçleri tek çatı
altında topluyoruz.
Ama bizi asıl
farklı kılan şey şu: mükelleflerimiz bize gerçekten ulaşabiliyor. Sorularına
hızlı cevap alıyor, süreci anlayarak ilerliyor ve neyin neden yapıldığını net
bir şekilde görebiliyor. Bizim için şeffaflık ve erişilebilirlik en önemli
değerlerden biri.
Kimler
sizinle çalışmalı? Özellikle kimlere hitap ediyorsunuz?
Birleşik
Krallık genelinde farklı milletlerden oluşan geniş bir müşteri portföyüyle
çalışıyoruz. Ancak özellikle Türkçe konuşan girişimcilerle güçlü bir bağımız
var.
Özellikle
Türkiye’den Birleşik Krallık’a gelen ve burada iş kurmak isteyen girişimcilere
yoğun şekilde destek veriyoruz. Göçmen girişimcilerin karşılaştığı özel
durumlar ve vize türlerindeki farklılıklar nedeniyle, standart bir muhasebe
ofisinin çok sık karşılaşmadığı konular bizim günlük pratiğimizin bir parçası.
Bu da bize önemli bir uzmanlık kazandırıyor.
Çünkü çoğu
kişinin vize statüsü, muhasebe süreçlerinin doğru ilerlemesine bağlı. Biz de bu
sürecin insanlar üzerinde nasıl bir stres yarattığını çok iyi biliyoruz. Bu
yüzden sadece işlem yapan bir muhasebeci değil, süreci doğru yöneten bir çözüm
ortağı olmaya odaklanıyoruz.
Bu bakımdan
özellikle şu gruplar için oldukça faydalıyız:
- Yeni iş kuranlar (start-up’lar)
- Küçük işletme sahipleri
- Freelancer’lar (yazılımcı,
tasarımcı, danışman vb.)
- Limited şirket sahipleri ve
VAT’li şirketler
- Influencer ve içerik üreticileri
- Ek gelir elde edenler (side
income)
- Kira geliri olanlar
- Self Assessment yapmak zorunda olan bireyler
Yeni bir iş
kurmak isteyen biri size geldiğinde süreç nasıl ilerliyor?
En kritik
noktalardan biri burası. Birçok kişi şirket kurarken yanlış bir yapı ile
başlıyor ve bu da ileride ciddi maliyetlere ve sorunlara yol açabiliyor.
Biz sürece
her zaman kişinin durumunu anlayarak başlıyoruz: Ne iş yapacak, gelir modeli
ne, hedefi ne?
Sonrasında en
doğru yapıyı belirliyoruz: sole trader mı olmalı, limited şirket mi kurmalı?
Ardından
şirket kuruluşunu gerçekleştiriyor, HMRC kayıtlarını tamamlıyor ve süreci
baştan sona yönetiyoruz. Ancak bizim yaklaşımımız burada bitmiyor. Biz
kendimizi bir muhasebeciden çok çözüm ortağı olarak konumlandırıyoruz.
Şirket
kurulduktan sonra da işletmenin türüne ve ihtiyaçlarına göre:
- Payroll (bordro)
- Pension (emeklilik) süreçleri
- gibi konularda destek vermeye
devam ediyoruz.
Ayrıca çözüm
ortaklarımız aracılığıyla Immigration Advisor ve HR Solutions gibi alanlarda da
destek sunarak, müşterilerimizin ihtiyaç duyabileceği tüm süreçlerde yanlarında
oluyoruz. Yani sadece şirket kuran değil, işini sürdürülebilir şekilde büyüten
bir yapı kurmalarını sağlıyoruz.
Vergi ve HMRC
süreçleri birçok kişi için stresli. Bu konuda nasıl destek veriyorsunuz?
Evet, en çok
stres yaratan konu bu diyebiliriz. Biz burada tamamen müşterinin yükünü
alıyoruz:
- Tüm beyanları zamanında ve
eksiksiz hazırlıyoruz
- HMRC ile tüm iletişimi biz
yürütüyoruz
- Gerekli durumlarda
müşterilerimizi temsil ediyoruz
Mükellefin
tek yapması gereken belgelerini bize iletmek.
Zaten
aldığımız geri bildirimlerde en çok şu öne çıkıyor:
“Her zaman ulaşılabilirler, hızlılar, sürece hakimler ve çok net anlatıyorlar.”
Özellikle
vize süreçleriyle bağlantılı durumlarda muhasebenin doğru ilerlemesinin ne
kadar kritik olduğunu biliyoruz ve bu sorumlulukla hareket ediyoruz.
Peki neden
Brighton? Bu lokasyonu seçmenizin özel bir nedeni var mı?
Aslında iş
yapış şekli artık tamamen değişti. Fiziksel konumdan çok erişilebilirlik ve
esneklik ön planda.
Birleşik
Krallık’ın her yerindeki müşterilere hizmet veriyoruz. Brighton bizim
merkezimiz, ancak hizmet alanımız tüm ülkeyi kapsıyor. Hatta yalnızca Birleşik
Krallık ile sınırlı kalmayıp, başta Türkiye olmak üzere Avrupa genelinde
Birleşik Krallık’ta iş kurmak ve yerleşmek isteyen girişimcilere de destek
veriyoruz.
Bir de işin
kişisel tarafı var. Brighton gerçekten çok keyifli bir şehir. Ofisimizin denize
yakın olması, zaman zaman iş görüşmelerini kısa bir yürüyüşle birleştirmeyi
mümkün kılıyor. Bu da hem bizim hem de müşterilerimiz için daha keyifli ve
motive edici bir deneyim sunuyor. Ayrıca Londra’ya yakınlığı sayesinde,
şehirden uzaklaşmadan farklı bir atmosferde görüşme yapmak isteyenler için de
ayrı bir avantaj sağlıyor.
Telefon (Mobil): +44 7486 511501
Telefon (Ofis): 020 3633 0723
E-posta: info@ankaaccountancy.uk
Web: https://ankaaccountancy.uk/
Adres: 34, Curtis House, Unit
9 Third Ave, Hove, Brighton, BN3 2PD









.jpeg)

.jpeg)








