Showing posts with label haber. Show all posts
Showing posts with label haber. Show all posts

Müge Çetinkaya deneme tadındaki yazılarını “Londra Notları"nda topladı

1 comment

06 October 2026

Müge Çetinkaya’nın pandemi döneminde tuttuğu notlardan oluşan; arkadaş ilişkilerini, yalnızlığı, kültür-sanat olaylarını konu alan  “Londra Notları” adlı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından Türkiye'de ve İngiltere'de yayımlandı.

 

                                                          




                                

 

Yirmi yılı aşkın bir süredir Londra’da yaşayan Müge Çetinkaya, geçtiğimiz günlerde “Londra Notları” adını taşıyan ilk kitabını yayımladı. Yazarla, kitabının yazılış serüveni ve içeriği hakkında sohbet ettik.

Müge, seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Özümde çocukluğundan beri dünyayı güzelleştirmeye, değiştirmeye çalışan birisiyim. İyi yürekliyim. Bu özelliklerimle doğmuş olmalıyım ki etrafımda ne yaşanırsa yaşansın onları hiç kaybetmedim ve bunu yakın bir geçmişte aldığım bir eğitim sırasında fark ettim.

Ben bir yazarım. Bunu kitabımın resmî olarak yayınlandığı 28 Mart 2023 tarihinde önce kendime sonra da başkalarına yüksek sesle söylemeye başladım. Hatta o gün bisikletime atlayıp, yakınlardaki Pophams Kafe’ye gittim, kendime güzel bir çörek ve kahve söyledim. Önünde dalları bahar çiçekleri açmış tarihi St.James Klisesi’nin manzarası ve mavi gökyüzünün altında keyifle kahvemi yudumlayarak bunu kutladım. 

Beni gerçekten tanıyan ve seven arkadaşlarıma sorsanız “deli kız” derler. Onlar, içimdeki iyilik ve güzel enerjiyi açıkça ve özgürce ortaya koymama fark etmeden alan açan dostlarımdır. Yanlarında kendim olabildiğim, neşeme ortak olan, kendi iyilik ve enerjilerinden beni mahrum etmeyen arkadaşlarım. Akışta olmak tam da böyle bir yer. 

Kendimi toplum kural ve kurumları tarafından kabul edilmek, onlara uyum sağlamak kaygısıyla alınmış ve verilmiş statü ve kimliklerimden ayrı düşünmeyi öğrendim. O nedenle bu soruya klasik bir cevap vermiyorum. Fakat soran olursa benim için, eğitimini aldığım ve aktif olarak devam ettirdiğim roller üzerinden; sosyolog, nöromindfulness koçu, kriz müdahale gönüllüsü, aktivist, yazar ve iyi bir arkadaş diyebilirsiniz. Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şeyden biri de olabilirim.

Londra Notları kitabının yazılma öyküsünden kısaca söz eder misin?


Aslında Londra Notları kendi yazılma sürecini de anlatan bir kitap.

Yazmayı sevdiğimi ve bu konuda yetenekli olduğumu henüz ilkokuldayken öğrenmeye başlamıştım. Bu, eğitim hayatım boyunca taçlanarak devam etti. Cinedergi ve Aktivist Dergisi’ne yazılar yazdım. Okuyucularım tarafından daha fazlasını yazmaya teşvik edildim. Bilgisayarımın başına oturup bir kitap yazmaya başlamam ise tam anlamıyla bir ilham perisinin omuzuma dokunmasıyla oldu. Ya da başımdan aşağıya o sihirli tozdan döktü sanırım. Bir anda bundan ne kadar keyif aldığımı anımsadım ve düzenli olarak yazmaya devam ettim. Yazma sürecim de benim için akışta olabildiğim bir dönem oldu. 20 seneyi aşkındır Londra’da yaşıyorum. O nedenle bu kitabı yazmak, benim için hem hatırlamak hem de yeni bilgilere erişmek ve onları işlemek açısından muazzam bir tecrübeydi.

Pandemi süreci seni ve bu kitabın yazılma sürecini olumlu/ olumsuz nasıl etkiledi?

Pandemi sürecinde ne kadar da mutluymuşum!

Büyük kayıplar verildi, büyük acılar çekildi. Dünyanın herhangi bir yerinde belki de binlerce insan hâlâ yas tutuyor. Ama şu an yani depremden sonra hissettiğim acıyı, o zaman bu kadar yoğun hissetmemiştim. Adını bilmediğim, yüzünü görmediğim insanlar ve diğer canlılar için canım çok acıyor. Pandemi dönemindeki kısıtlamalar sebebiyle kontrolümüz dışındaki olaylar yüzünden çaresizlik yaşıyorduk. Yer değiştiremedik. Bizlerin yapabileceği işleri, bizim yerimize başkaları yaptı. Bir yandan da belki de ilk defa, kısıtlanmış hayatlarımız sebebiyle hemen hemen eşit şartlarda yaşadık. Ama deprem ve sonrasında yaşadığım çaresizlik hissi çok başka. Evlerimize kapandığımız o günlerde bile bu kadar izole olmuş, bu kadar yalnızlaşmış hissetmemiştim. Bunları söylerken bile boğazım düğümleniyor. Türkiye’deki eşitsizlik yüzümüze hiç bu kadar sert çarpmamıştı.

Pandemi süreci yazma konusunda bana ihtiyacım olan vakti sağladı. Yazmaktan keyif alıyor olmam da başka şeylerle oyalanma isteği olmadan motive olmamı. Ayrıca yazmak zorlayıcı duygularla baş etme metotlarından biri. Koçluk seanslarımda danışanlarıma da bunun pratiğini yapmalarını söylüyorum. Evlerimize kapandığımız o günlerde bana da destek oldu. Kitabımın gündelik hayata yer verdiğim bölümlerinde pandemi sebebiyle tekrara düşmeye başlayacağımı hissettiğim anda, hafızamdaki ve dosyalarımdaki arşivlerime dönerek devam ettim. Pandemi süreci içimdeki araştırmacı ruhu da besledi. Merak kediye kitap yazdırdı.

Kitabın bir günlük gibi ama öte yandan sohbet eder gibi yazılmış deneme tadında bölümler de var. Sen kitabını hangi kategoriye koyuyorsun?


Ben artık kitapçılarda “Dışavurumcu” kategorisi de olsun istiyorum.

Hayatı çok ciddiye alan biriyim. Biriydim. Pandemi süreci bana bunu yumuşatmamı ve yaratıcı yanlarımla kendimi ortaya koyma cesaretini öğretti. Yazı aracılığıyla…

Kitabımın taslak halini okuyarak benimle değerli fikirlerini paylaşan dostlarım ikiye ayrılmıştı; “Daha iyisini yazabilirsinciler” ile “Sana bravo, mutlaka tanıtmalısın, İngilizceye de çevirmelisinciler.” İlk grup Türkiye’den, diğeri ise İngiltere. Daha fazlasını söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama kısaca iki kültür arasındaki farkı burada görebilirsiniz. Şu ana kadar tecrübe ettiğim kadarıyla İngiltere hep yeniliğe, bir sonrakine, herkesin kendi yöntemleriyle kendini ifade etmesine açık bir kültür olarak öne çıkıyor. Bizim kültürümüz kalıplara uymayı ve uyanları daha çok sever.

Bu ilk kitabındı. Bir sonraki için planlarını merak ediyorum.

Umut veren kitaplar yazmak istiyorum.

Pandemi başlangıcından beri travma konusu ile çalışıyorum. Eğitim arkadaşlarım, danışanlarım, dayanışma gruplarım ve son olarak da psikolojik ilk yardım gönüllüsü olduğum dernek aracılığıyla ulaştığım insanlar arasında travma, kaygı bozukluğu ve depresyon o kadar yaygın ki. Sosyal medyanın olumsuz etkileri sebebiyle acı çeken gencecik insanlar var. Beden imajı, yeme bozuklukları, okullarda akran zorbalığı. Bu sorunlar yaşamlarını sonlandırma arzusuna kadar gidebiliyor. Yolda yürürken yanınızdan geçen kişilerden pek çoğunun zorlayıcı duygularla baş ettiğini bilmek, bir o kadar da özgürleştirici.

Bu insanların şifalanmasına destek olmak beni çok mutlu ediyor. Bana yalnız olmadığımı hatırlatıyorlar. Onlara yalnız olmadıklarını hatırlatan satırları yine onların hikayeleri ile yazmayı düşünüyorum. Yeni bir kişisel gelişim kitabı yazmayı düşünmem ama kütlesel birleşime hizmet etmeyi ve bunun anlaşılabilmesini çok isterim. Olumlu yönde değiştirmek istediğim dünyanın yolu aslında buradan geçiyor. Umarım bu ilk kitabım beni, benim gibi düşünen insanlarla buluşturur.

Türkiye'de yola çıkmayı, yani gerçekten bir şehirden diğerine giderek gözlem yapabileceğim bir yola çıkmayı ve onları yazmayı çok istiyorum. Başkalarının hikayelerini duymak beni çok heyecanlandırıyor. Örneğin, geçenlerde Hyde Park’ta birlikte yürüyüşe gittiğim grupta tanıştığım bir Kolombiyalıdan, onların daha yedi yaşındayken kahve içmeye başladıklarını öğrendim. Yeni bir bilgiye hem de ilk ağızdan ulaşmak beni mutlu ediyor.

Aslında bir senaryo yazmak ve film çekmek hayalim de var ama şu anda en iyi bildiğim, dışavurumcu yazmak.

Kitabınla ilgili en çok sevdiğini şey nedir?

Zamansız olması. En azından benim için.
Yayına hazırlarken titiz çalıştık. Bu süreçte ekip arkadaşlarımı; editörüm ve tasarım ekibimi beklerken belli aralıklarla kitaptan uzak kaldım. Aldığım bu molalar sonrasında kitabımı pek çok kez baştan sona okudum.

İkisi arasında geçen epey bir zaman var ama ilk okumamda da sonuncuda da hep “Iyl ki yazmışım” dedim. Tarihe benden küçük bir not, bir saygı duruşu.

Kendime, okuyucuma ve evrene benden hediye.

 

👉Müge Çetinkaya'nın Londra Notları Türkiye'de kitap yurdu'ndan ve Dionysus Yayınları  sayfasından, İngiltere'de ise Press Dinoysus'un sayfasından ve Amazon, Barnes and Noble ve Waterstones gibi platformlardan edinilebilir. 


Müge Çetinkaya


Müge Çetinkaya kimdir?

Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Eğitimine Londra’da Ravensbourne College of Design and Communication ve Arts Marketing Association’da aldığı kurslarla devam etti. BBC London, MTV Europe gibi medya kurumlarında, ardından da sanat, kültür alanında uluslararası PR etkinlik ve koordinasyonunda 17 yıl görev yaptı. Aktivist Dergisi ve Cinedergi’ye yazılar yazdı. Green Peace ve British Lung Foundation’da gönüllü olarak çalıştı. 2020 yılında kendisi için dönüştürücü, iyileştirici birer tecrübe olan nefes, mindfulness pratikleri ve yoga felsefesiyle tanıştı. Yoga, mindfulness ve öz şefkatli farkındalık konularında uzmanlaşarak önce Yoga Alliance, ardından International Coaching Federation, ICF Mindfulness Koçluk sertifikalarını aldı.

Yazar halen Neuro-Mindfulness Koçu ve kriz müdahale gönüllüsü olarak çalışmakta, yazılar yazmaya devam etmektedir.


* Bu yazı ilk defa 13 Nisan 2023'te Olay gazetesinde yayınlanmıştır. 

Müge Çetinkaya’nın “Londra Notları” kitabı yayımlandı | Olay Gazetesi Turkish Newspaper in London

Berlin Başka, Almanya Başka

No comments

05 October 2026


Elif Eralp’in Berlin’de elde ettiği başarı kuşkusuz önemli. Die Linke’nin Berlin seçimlerinden birinci parti çıkması ve Eralp’in kendi seçim çevresinde güçlü bir sonuçla doğrudan seçilmesi küçümsenecek bir siyasi başarı değil. Fakat Berlin’den çıkan bu sonuç üzerinden Almanya’nın genel siyasi yönelimi hakkında büyük sonuçlara varmadan önce temel bir soru sormamız gerekiyor: Berlin gerçekten Almanya’nın ölçüsü mü?


Ramazan Yaylali




Çünkü Berlin’in politik ve sosyolojik yapısı Almanya’nın geri kalanından birçok açıdan farklı. Berlin uzun yıllardır solun, Yeşillerin ve alternatif siyasi hareketlerin güçlü olduğu bir büyükşehir. Genç nüfusun, öğrencilerin, göçmenlerin ve uluslararası çevrelerin yoğunluğu da şehrin politik karakterini Almanya’nın birçok bölgesinden ayırıyor.

Nitekim federal seçim sonuçlarına baktığımızda da Berlin’in Almanya ortalamasından belirgin biçimde ayrıldığını görüyoruz. Die Linke Berlin’de ülke genelindekinden çok daha güçlü bir seçmen tabanına sahipken AfD’nin desteği Almanya ortalamasının altında kalıyor.

Dolayısıyla Berlin’de Die Linke’nin seçim kazanması elbette önemlidir; fakat buradan hareketle “Almanya sola dönüyor” sonucuna ulaşmak bana fazla kolaycı geliyor. Bir şehrin siyasi tercihi ile bütün bir ülkenin siyasi yönelimi aynı şey değildir.

Komşu Avusturya’da Graz’a bakalım

Bunun neden problemli olduğunu anlamak için Almanya’dan çok uzağa gitmeye gerek yok. Komşu Avusturya’da, Graz’da çok daha çarpıcı bir örnek var.

KPÖ, yani Avusturya Komünist Partisi, Graz’da artık tek seçimlik veya geçici bir başarıdan söz edilemeyecek kadar güçlü bir siyasi aktör. Parti 2021’de belediye seçimlerini kazanmıştı; 2026 seçimlerinde ise desteğini daha da artırarak yeniden açık ara birinci oldu. Elke Kahr da bir kez daha Graz Belediye Başkanı seçildi.

Avusturya komünist bir ülkeye mi dönüşüyor?

Elbette hayır.Çünkü KPÖ’nün Avusturya genelindeki siyasi ağırlığı ile Graz’daki gücü arasında çok büyük bir fark var. Parti ülke çapında parlamentoya girecek desteği dahi bulamazken Graz’da şehrin en güçlü siyasi hareketi olabiliyor. İşte tam olarak anlatmaya çalıştığım mesele burada ortaya çıkıyor:

Bir şehirde seçim kazanmak ile bir ülkede siyasi hegemonya kurmak aynı şey değildir.

Graz nasıl Avusturya değilse, Berlin de Almanya değildir. Graz’da KPÖ’nün başarısını anlamak istiyorsak öncelikle Graz’ın kendisine bakmamız gerekiyor. KPÖ burada uzun yıllardır güçlü bir yerel örgütlenmeye sahip. Özellikle konut, kira ve sosyal meseleler üzerinden geliştirdiği siyaset ile Elke Kahr’ın şehirde oluşturduğu kişisel siyasi profil, bu başarının yalnızca ideolojik tercihlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Grazlı seçmenin KPÖ’ye verdiği oyu doğrudan Avusturya genelinde komünist siyasetin yükselişi şeklinde yorumlamıyoruz. Çünkü bunun önemli ölçüde Graz’a özgü bir siyasi başarı olduğunu biliyoruz.

Öyleyse Berlin konusunda neden farklı düşünelim?

Berlin’de Die Linke’nin başarısının arkasında da şehre özgü toplumsal ve ekonomik koşullar bulunuyor. Konut sorunu, yükselen kiralar, hayat pahalılığı ve özellikle genç nüfusun ekonomik beklentileri Berlin siyasetinin en önemli meseleleri arasında yer alıyor. Die Linke de uzun süredir tam olarak bu alanlarda siyaset yapıyor. Dolayısıyla Berlin’de ortaya çıkan sonucu da öncelikle Berlin’in kendi toplumsal ve siyasi yapısı içerisinde değerlendirmek gerekiyor.

Berlin’den çıkıp Almanya’ya baktığımızda tablo değişiyor

Berlin’in dışına çıktığımızda ise karşımıza çok daha farklı bir siyasi Almanya çıkıyor. Özellikle Doğu Almanya’nın bazı bölgelerinde AfD’nin sahip olduğu siyasi ağırlık, Berlin’de gördüğümüz tablodan oldukça farklı. Federal seçimlerde de bu fark açık biçimde görülüyor. AfD Almanya genelinde Berlin’de olduğundan daha güçlü; Die Linke ise tam tersine Berlin’de ülke ortalamasının oldukça üzerinde destek buluyor.Bu bile Berlin’in siyasi eğilimlerini doğrudan Almanya geneline taşımakta neden dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor.

Ancak burada ters yönde aynı hataya düşmemek de gerekiyor. AfD’nin Almanya genelinde veya özellikle bazı doğu bölgelerinde güçlü olması, “Almanya’nın gerçeği yalnızca AfD’dir” demek için de yeterli değil. Çünkü Almanya siyasi olarak homojen bir ülke değil. Berlin başka türlü oy veriyor, bazı doğu eyaletleri başka türlü; büyükşehirlerle küçük şehirlerin, kırsal bölgelerle metropollerin siyasi öncelikleri arasında ciddi farklılıklar var. Belki de bugünkü Almanya’nın siyasi gerçeğini tek bir partinin yükselişinde değil, tam olarak bu bölgesel ve toplumsal farklılaşmada aramak gerekiyor.

Berlin Berlin’dir, Graz Graz’dır

Elif Eralp’in Berlin’deki başarısı önemlidir. Elke Kahr ve KPÖ’nün Graz’da üst üste seçim kazanması da önemlidir. Bu başarıları küçümsemek yerine, neden özellikle bu şehirlerde böylesine güçlü bir karşılık bulduklarını anlamaya çalışmak gerekir.Fakat bunu yaparken yerel başarı ile ülkenin genel siyasi yönelimi arasındaki farkı da gözden kaçırmamalıyız.

Graz nasıl Avusturya’nın tamamının ölçüsü değilse, Berlin de Almanya’nın tamamının ölçüsü değildir.Belki de iki seçimi birlikte okuduğumuzda çıkarılabilecek en önemli sonuç budur. Bir seçim sonucuna baktığımızda bazen bütün bir ülkenin nereye doğru gittiğini gördüğümüzü düşünüyoruz. Oysa kimi zaman gördüğümüz şey bundan çok daha yerel, fakat aynı zamanda çok daha açıklayıcıdır: Bir ülkenin siyasi geleceğinden çok, belirli bir şehrin neden ülkenin geri kalanından farklı olduğunu görüyoruz. 



Centilmenler Kulübü'nde geçen 38 yıl kitap oldu: “Bir Barmenin Anıları" yayımlandı

No comments

23 September 2026


Ahmet Sapaz’ın, Londra’nın merkezi St. James’te bulunan Oxford ve Cambride Üniversitesi mezunu üyelerin girebildiği Centilmenler Kulübü’nde çalıştığı 38 yıl boyunca tuttuğu günlükleri geçtiğimiz günlerde Londra'da Türkçe kitap olarak yayımlandı.

                           


                                                                                             

                                                                                                            Tuncay Bilecen 

 

Ahmet Sapaz’la Londra’da akademik bir çalışma yaptığım sırada tanıştım. Tanışıklığımız kısa sürede ahbaplığa dönüştü ve çeşitli vesilelerle görüşmeye başladık. Bir sohbetimizde bana Oxford & Cambridge Centilmenler Kulübü’nde çalıştığı süre boyunca tuttuğu günlüklerinden ve bu günlükleri bir kitaba dönüştürme fikrinden söz etti. Birkaç gün sonra işe koyulmuştuk bile. Doğrusu, iki klasör dolusu, yüzlerce sayfalık el yazısı metinleri aldığımda birkaç ay içinde bu işin üstesinden gelebiliriz diye düşünüyordum. Ancak yanıldığımı çok geçmeden anladım, çünkü çıktığımız yolculuk sandığımdan daha uzun ve zahmetliydi. Bu klasörlerdeki kâğıtların tek tek bilgisayara aktarılması, düzenlenmesi ve üzerinden tekrar geçilerek kitap haline getirilmesi iki yılı aşkın bir zaman aldı. Bu süre zarfında Ahmet Sapaz’la görüşmelerimizi sürdürdük ve nihayet iki yıllık yorucu ama keyifli bir serüvenin ardından “artık kitabın yayımlanma vakti geldi!” dedik.

38 YILIN HİKÂYESİ BİR KİTAPTA TOPLANDI

Oxford & Cambridge Centilmenler Kulübü’nde 38 Yıl, Bir Barmenin Anıları’nda, Ahmet Sapaz’ın 14 Şubat 1976’da Centilmenler Kulübü’nde barmen olarak işe başlamasından, 28 Şubat 2014’te emekliye ayrılmasına kadar geçen 38 yıllık süre boyunca tuttuğu günlükler yer alıyor.

Bu günlüklerde Sapaz, Londra’nın merkezi St. James’te yer alan ve sadece Oxford & Cambridge üniversitesi mezunu üyelerin girebildiği Kulüp’te yaşadıklarına yer veriyor. Sapaz’ın günlükleri, kişisel bir hayat hikâyesinin çok ötesine uzanarak içinde bulunduğu dönemin sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarına ilişkin de zengin gözlemler içeriyor. Böylece okuyucu, Prenses Diana’nın ölümünden, 11 Eylül 2001 terör saldırılarına kadar bu dönemde yaşanmış sayısız olayın Centilmenler Kulübü’nde nasıl yankılandığını da öğrenme fırsatı buluyor.



SÜRÜKLEYİCİ BİR ANI KİTABI

Centilmenler Kulübü, aynı zamanda İngiltere ve dünya siyasetine damga vurmuş önemli kişiliklerin de uğrak yeri olduğu için günlüklerde dönemin siyasî çekişmelerinin arka planı, Kulüp üyelerinin birbirleriyle gerilimli ilişkileri ve kapalı kapılar ardında dönen dedikodular da bolca yer ediyor. Bu bakımdan kitap, geleneksel İngiliz nezaketi ve siyasetinin görünmeyen yönüne ilişkin birçok ilginç detay barındırıyor.

Hüzünlü, komik, tuhaf kısaca insana dair pek çok hikâyenin yer aldığı Oxford & Cambridge Centilmenler Kulübü’nde 38 Yıl, Bir Barmenin Anıları, sürükleyici bir anı kitabı olarak da okunabilir.

KENDİ KALEMİNDEN AHMET SAPAZ

Her ne kadar nüfus kaydım 1948 yazıyorsa da esasında Temmuz 1947 yılında Çorum ilinin Sungurlu ilçesi Gökçam köyünde dünyaya gelmişim. O yılların ölümcül çocuk hastalığı olan kızamık salgınından kıl payı kurtularak hayata zar zor tutunmuşum.

İlkokulu köyümde, ortaokulu ilçem Sungurlu’da, Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi’ni ise Ankara’da okuyarak 1967 yılında hayata atıldım. Yaklaşık üç yıl boyunca o dönemin gözde bir oteli olan İzmir Büyük Efes Oteli’nde çalıştıktan sonra vatani görevimi yapıp kendi çabamla sağladığım çalışma izniyle 1970 yılının sonunda İngiltere’ye geldim.

Yeteri kadar İngilizcemi geliştirdikten sonra Türkiye’ye dönerim dediysem de, gurbet bize vatan oldu, dönemedim. Kısacası yuvamı Londra’da kurdum ve burada yaşamaya devam ediyorum.

Kendi çapımda bazı araştırmalar yaparak kimi insanların yararlanması için kitap haline getirip yayımladım. Bu elinizde tuttuğunuz kitap dördüncü yayınım oluyor. Daha da yayınlanmamış araştırmalarım, yazılarım vardır.

KİTABI NASIL EDİNEBİLİRSİNİZ?

Londra merkezli Press Dionysus yayınları tarafından yayımlanan Ahmet Sapaz’ın Bir Barmenin Anıları, Oxford & Cambridge Centilmenler Kulübü’nde 38 Yıl adını taşıyan kitabı Kuzey Londra'da bulunan Fieldseat Kafe'den ve aşağıdaki linkten temin edilebilir. Kitap ayrıca Amazon’da da satışa sunulmuş durumda. Kitap, yılbaşından sonra Türkiye'de de okurlarıyla buluşacak. 

https://pressdionysus.com/product/bir-barmenin-anilari-oxford-cambridge-centilmenler-kulubunde-38-yil-ahmet-sapaz/



Ahmet Sapaz


Ahmet Sapaz'ın Bisikletli Gazete'de yayınlanan diğer röportajları:

Ahmet Sapaz:“İngiltere’deki bizim toplumun mayasını ilk biz oluşturduk"

 http://www.bisikletligazete.com/2019/03/ingilteredeki-bizim-toplumun-mayasn-ilk.html 


 Ahmet Sapaz: Centilmenler Kulübü’nde otuz sekiz yıl

http://www.bisikletligazete.com/2019/03/ahmet-sapaz-centilmenler-kulubunde.html


Wimpy Kralı Ali Salih Usta nasıl iflas etti?

http://www.bisikletligazete.com/2020/09/wimpy-kral-ali-usta-nasl-iflas-etti.html

 

 

 

 

Jason Arday’ın ölümü: İngiliz akademisinde ırkçılık tartışmalarını yeniden alevlendirdi

No comments

20 September 2026

 Cambridge’in en genç siyah profesörü unvanını taşıyan Jason Aday’ın ölümü, yalnızca akademik etik tartışmasını değil, siyah akademisyenlerin İngiltere’de karşı karşıya kaldığı ırkçı baskıyı ve medyanın rolünü de İngiltere gündemine taşıdı.

 


İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nin en genç siyah profesörü olarak tarihe geçen sosyolog Jason Arday’ın ölümü, ülkenin akademi ve medya dünyasında haftalardır devam eden tartışmayı yeni bir aşamaya taşıdı. 41 yaşındaki Arday, akademik çalışmaları ve özgeçmişindeki bazı iddialar hakkında art arda yayımlanan haberlerin ardından 5 Ağustos’ta Cambridge’deki görevinden istifa etmiş, dokuz gün sonra Güney Londra’daki evinde ölü bulunmuştu. Polis ölümünü şu aşamada “beklenmedik ancak şüpheli olmayan” bir ölüm olarak değerlendiriyor. Ailesi ise Arday’ın Cambridge’de profesör olarak göreve başlamasından bu yana “sürdürülen taciz ve itibarsızlaştırma kampanyasına” maruz kaldığını ve “yanlış bilgi kampanyasının Jason için çok ağır olduğunu” açıkladı.

Tartışmanın merkezindeki iddiaların ortaya çıkmasında Cambridge’de daha önce görev yapmış akademisyen Nathan Cofnas’ın önemli bir rolü bulunuyor. Kendisini “race realist” olarak tanımlayan Cofnas, siyah insanların zekâsı ile beyaz insanların zekâsı arasında biyolojik farklılıklar bulunduğunu savunan görüşleriyle tanınıyor. Cofnas’ın Arday’ın doktora tezindeki bazı bölümlerin daha önce yayımlanmış çalışmalardan alındığını ileri sürmesinin ardından konu hızla akademik bir soruşturmadan ulusal bir medya kampanyasına dönüştü. Cambridge daha önce Arday’ı “iğrenç bir kampanyanın kurbanı” olarak savunmuş olsa da daha sonra akademisyenin akademik geçmişi ve üniversiteye atanma süreci hakkında soruşturma başlattı. Arday intihal suçlamalarını reddetti; doktora yaptığı Liverpool John Moores University tarafından yürütülen önceki incelemede ise doktora derecesinin korunmasına karar verilmişti.

Ancak Arday dosyasını tartışmalı hale getiren asıl mesele, akademik etik kurallarının ihlal edilip edilmediğinden daha geniş bir soruya işaret ediyor: Neden bazı akademisyenlere yöneltilen iddialar üniversite içinde yürütülen soruşturmalar olarak kalırken, Arday’ın dosyası günlerce gazete manşetlerinin merkezinde yer aldı? Guardian yazarı Hugh Muir, 19 Ağustos tarihli değerlendirmesinde bu ayrımı özellikle vurguladı. Muir, Cofnas ve sağ kanat medya çevrelerinin Arday’ı kültür savaşlarının sembolüne dönüştürdüğünü savunurken, aynı zamanda gazetecilerin akademik dürüstlük konusunda gerçek soruları araştırma hakkının bulunduğunu da kabul ediyor. Ona göre sorun, meşru gazetecilik ile ırkçı bir “cadı avının” birbirine karışmış olması.

Bu tartışmayı yalnızca Arday’ın kişisel hikâyesi üzerinden okumak ise İngiltere akademisindeki daha büyük tabloyu gözden kaçırmak anlamına geliyor. Universities UK verilerine göre 2020/21 akademik yılında ülkedeki akademik personelin yalnızca yüzde 2,5’i siyahtı; aynı yıl İngiltere üniversitelerinde sadece 160 siyah profesör bulunuyordu. Daha güncel HESA verilerini kullanan University and College Union ise 2023/24’te siyahların Birleşik Krallık profesörlerinin yalnızca yaklaşık yüzde 1’ini oluşturduğunu belirtiyor. Universities UK ayrıca üniversitelerde ırkçı taciz ve saldırıların hâlâ önemli bir sorun olduğunu vurguluyor. Bu tablo, siyah akademisyenlerin akademinin üst kademelerinde hâlâ son derece az olduğu bir ülkede, siyah bir profesörün başarısının neden yalnızca bireysel bir akademik başarı olarak değil, aynı zamanda “DEI”, liyakat ve temsil tartışmalarının sembolü olarak görülmeye başladığı sorusunu gündeme getiriyor.



Bu nedenle Arday’ın ölümü sonrasında ortaya çıkan tepkinin yalnızca akademisyenler arasında kalmaması şaşırtıcı değil. 17 Ağustos’ta Londra’daki Trafalgar Square, Arday’ı anmak için düzenlenen büyük bir anma töreninde on binlerce kişi katıldı. Siyah giyinen kalabalık ellerinde çiçekler ve “Rest in Power Professor Jason Arday” yazılı pankartlarla toplandı; konuşmaların ardından bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Arday’ın arkadaşları, akademisyenler, milletvekilleri ve ırkçılık karşıtı aktivistler, onun ölümünden önce maruz kaldığı yoğun medya baskısının araştırılması çağrısında bulundu.



Arday vakasının bundan sonra bırakacağı en önemli soru belki de “Arday haklı mıydı, haksız mıydı?” sorusu olmayacak. Akademik etik iddiaları elbette araştırılmalı; üniversiteler akademik dürüstlükten taviz vermemeli ve gazeteciler de kamu yararını ilgilendiren iddiaları soruşturabilmeli. Fakat aynı zamanda şu sorunun da sorulması gerekiyor: Bir siyah akademisyen hata yaptığında, onun hatası ne zaman bireysel bir mesele olmaktan çıkıp bütün bir siyah akademisyenler kuşağının yeterliliğini sorgulamak için kullanılan bir araca dönüşüyor? Arday’ın cenaze sonrası anmasında Trafalgar Square’i dolduran binlerce insanın taşıdığı öfke tam da bu sorudan kaynaklanıyordu. İngiltere akademisinin önündeki asıl sınav, yalnızca Arday’ın kariyerinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu ortaya çıkarmak değil; siyah akademisyenlerin hem yükselirken hem de hata yaptıklarında neden hâlâ beyaz meslektaşlarından farklı bir mercek altında değerlendirildiğini sorgulamak olacak.



 

İngiltere Global Talent Vizesini 100'den Fazla Şirkete Açtı

No comments

06 September 2026

Londra — İngiltere hükümeti, 6 Ağustos 2026'da Global Talent vizesinde önemli bir genişlemeye gitti. Home Office ve UK Research and Innovation (UKRI) tarafından yapılan açıklamaya göre, daha önce ağırlıklı olarak üniversiteler ve araştırma kuruluşları üzerinden yürüyen "endorsed funder" rotası, AstraZeneca, Jaguar Land Rover, GSK ve Arm dahil 100'den fazla ticari şirkete açıldı.




MURAT METİN

https://metin.london/

Düzenleme, özel sektörde UKRI tarafından desteklenen araştırma ve geliştirme projelerinde çalışan uygun nitelikteki araştırmacıların da Global Talent vizesine başvurabilmesinin önünü açıyor. Ancak şirketin listede yer alması, o şirkette çalışan herkes için otomatik vize hakkı anlamına gelmiyor. Başvuru sahibinin uygun bir araştırma projesinde görev alması ve Global Talent kriterlerini karşılaması gerekiyor.

Listeye AstraZeneca, Jaguar Land Rover, GSK ve Arm'ın yanı sıra Riverlane, Quantinuum, Oxford Quantum Circuits, Phasecraft, NuQuantum ve Quantum Motion Technologies gibi kuantum bilişim şirketleri ile IBM, BBC ve British Film Institute gibi kuruluşlar da dahil edildi.

Akademisyen ve Araştırmacılar İçin Kriterler

Global Talent vizesi iş teklifi veya sponsor işveren zorunluluğu getirmiyor. Akademisyen ve araştırmacı başvurularında adayın unvanından çok araştırma kariyeri ve ortaya koyduğu çalışmalar önem taşıyor.

Doktora veya eşdeğer araştırma deneyimi, hakemli yayınlar, atıflar, araştırma finansmanı, uluslararası burslar ve davetli konuşmacılık gibi unsurlar değerlendirmede öne çıkıyor. Başvurular alana göre Royal Society, Royal Academy of Engineering ve British Academy gibi kurumlar tarafından değerlendiriliyor.

Uygun araştırma hibelerine sahip adaylar ise UKRI'nin endorsed funder rotasından başvurabiliyor. Ticari şirketlerin listeye dahil edilmesiyle bu kanal artık özel sektördeki araştırmacıları da kapsıyor.

Sanat ve Kültür Alanında Yeni Kategori

Global Talent'ın sanat ve kültür rotasında da kapsam genişledi. Güncel sistemde Combined Arts, Dance, Literature, Music, Theatre ve Visual Arts; Architecture; Fashion Design Industry; Film, Television, Animation, Post-Production & VFX ve Design Industry kategorileri bulunuyor.

Başvurularda en fazla üç sayfalık CV, üç referans mektubu ve son beş yıldan seçilen en fazla 10 kanıt sunulabiliyor. Adayın sosyal medya takipçi sayısı veya kişisel internet sitesi gibi materyaller yerine, uluslararası medya görünürlüğü, ödüller, sergiler, performanslar ve sektörel başarılar gibi güçlü kanıtlar sunması bekleniyor.

Design Industry kategorisinde Red Dot, iF ve D&AD gibi uluslararası tasarım ödülleri güçlü kanıtlar arasında yer alıyor. Mimarlık alanında ise Global Talent vizesinin tek başına "Architect" unvanı vermediği, bunun için ayrıca Architects Registration Board (ARB) kaydının gerektiği belirtiliyor.

Vize Ücreti ve Süreç

Global Talent başvurusunda endorsement aşaması £561, vize başvurusu ise £205 tutuyor. Böylece resmi vize ücretinin toplamı £766 oluyor. Buna yetişkinler için yıllık £1.035 Immigration Health Surcharge (IHS) ekleniyor.

Beş yıllık vize üzerinden hesaplandığında, tek yetişkin başvuru sahibinin vize ücreti ve sağlık harcı toplamı yaklaşık £5.941 seviyesinde.

Başvuru sahipleri gerekli koşulları karşılamaları halinde eş ve çocuklarını da başvuruya dahil edebiliyor. Standart işlem süresi, başvurunun nereden yapıldığına bağlı olarak UK dışından yaklaşık 3 hafta, UK içinden ise 8 hafta olarak belirtiliyor.

Global Talent kapsamında uygun adaylar üç veya beş yıllık sürelerin ardından sürekli oturum (ILR) başvurusunda bulunabiliyor. İngilizce şartında ise ILR aşaması için 26 Mart 2027'den itibaren B2 seviyesine geçilmesi planlanıyor.

İngiltere Araştırmacıları Çekmeye Çalışıyor

İngiltere hükümeti, Global Talent vizesindeki genişlemeyi özellikle yapay zekâ, kuantum bilişim, temiz enerji, nükleer füzyon ve yaşam bilimleri gibi stratejik alanlarda uluslararası yetenekleri ülkeye çekme politikasının bir parçası olarak değerlendiriyor.

100'den fazla araştırma şirketinin sisteme dahil edilmesi, Global Talent rotasının yalnızca akademik kariyer yapan araştırmacılar için değil, özel sektörde Ar-Ge faaliyetleri yürüten bilim insanları ve mühendisler için de daha önemli bir seçenek haline gelmesi anlamına geliyor.

Editörün Notu

Bu haber hazırlanırken Global Talent vizesinin araştırma şirketlerine genişletilmesi, akademisyen ve araştırmacılara yönelik kriterler, sanat ve kültür kategorileri ile güncel vize ücretleri Birleşik Krallık'ın resmi kaynakları üzerinden kontrol edilmiştir.

Global Talent vizesine ilişkin kurallar, ücretler ve başvuru koşulları zaman içinde değişebildiğinden, başvuru yapacak kişilerin işlem öncesinde güncel GOV.UK bilgilerini kontrol etmesi önerilir.

 

 Kaynaklar

- Global Talent visa expanded to attract world's brightest researchers to power British innovation — GOV.UK Resmi Basın Açıklaması

- Global Talent visa expanded to innovative research businesses — UKRI Resmi Duyurusu

- Global Talent Visa: Film ve Televizyon Alanı Başvuru Rehberi — GOV.UK

- Talent Vizeleri Başvuru Kriterleri — PACT (Producers' Alliance for Film and Television)

- Global Talent Visa: Dijital Teknoloji Alanı Başvuru Rehberi — GOV.UK

- Apply for the Global Talent Visa: Genel Bakış, Ücretler ve Süreç — GOV.UK

 

*Murat Metin, Immigration Advice Authority (IAA) tarafından yetkilendirilmiş bir göçmenlik danışmanıdır. Birleşik Krallık vize ve yerleşim süreçlerine ilişkin güncel içerikler hazırlamaktadır. Ayrıntılı bilgi: [Metin London] https://metin.london/.



 



Londra’da bisiklet festivali 20 Eylül’de

No comments

03 September 2026

London Cycling Festival, 20 Eylül Pazar günü başkentin farklı bölgelerinde düzenlenecek etkinliklerle bisikleti kent yaşamının merkezine taşıyacak




London Cycling Campaign (LCC) tarafından düzenlenen festival, bu yıl Lime ve Voi’nin yanı sıra Zero Emissions Network ve 19 Londra ilçesinin iş birliğiyle gerçekleştiriliyor. Festival kapsamında 30’dan fazla rehberli bisiklet turunun yanı sıra ailelere, çocuklara ve farklı yaş ve beceri seviyelerindeki bisiklet kullanıcılarına yönelik çok sayıda etkinlik düzenlenecek.

Dört ana merkezde bisiklet ve kent yaşamı

Festivalin ana etkinlik noktaları Westminster, Tower Hamlets, City of London ve Richmond bölgelerinde kurulacak.

Westminster festivalin ana merkezine ev sahipliği yapacak. Burada yiyecek stantları, müzik etkinlikleri, bisiklet ve bisiklet ekipmanı stantlarının yanı sıra trafiğe kapalı bir bisiklet parkuru oluşturulacak. Katılımcılar böylece araç trafiğinden uzak bir alanda bisiklet kullanma imkânı bulacak.

Tower Hamlets’teki Victoria Park ise müzik, yiyecek, stantlar ve bisiklet temalı eğlencelerin yer aldığı bir başka festival merkezi olacak. Park çevresinde oluşturulacak kapalı bisiklet parkuru özellikle ailelerin ve çocukların kullanımına açık olacak.

City of London merkezinde farklı festival noktalarına düzenlenen bisiklet turlarının yanı sıra bisiklet deneme alanları ve ücretsiz bisiklet kontrolleri gerçekleştirilecek. Engelli bireylerin bisiklet kullanımını deneyimleyebilmesi için erişilebilir bisiklet seçenekleri de sunulacak.

Richmond ise kargo bisikletlerine odaklanacak. Richmond Cargo Bike Fair kapsamında güneybatı Londra'nın farklı bölgelerinden bisiklet kullanıcıları bir araya gelecek.

Her yaş ve seviyeye uygun etkinlik

Festival yalnızca deneyimli bisikletçilere yönelik değil. LCC'nin programında aile gezileri, çocuklara yönelik bisiklet etkinlikleri, bisiklet kulüplerine giriş turları ve bisiklet kullanmayı öğrenmek isteyenlere yönelik çalışmalar da bulunuyor.

Örneğin Islington'daki Highbury Fields etkinliğinde çocuklar için bisiklet öğrenme çalışmaları, bisiklet kontrolü ve küçük onarımlar, bisiklet deneme etkinlikleri, yiyecek ve bilgilendirme stantları düzenlenecek. Buradan Victoria Park'taki festival merkezine ailelere yönelik rehberli bir bisiklet turu da gerçekleştirilecek.

Brent ilçesi ise festivale ilk kez katılıyor. Bölgede 18-22 Eylül tarihleri arasında farklı yaş gruplarına yönelik dört günlük bisiklet etkinlikleri planlanıyor. Programda çocuklar ve aileler için bisiklet turları ile okula birlikte bisikletle gitmeyi teşvik eden “bike bus” etkinliği de bulunuyor.

Etkinlikler ücretsiz

Festival kapsamında düzenlenen etkinliklerin büyük bölümü ücretsiz. Ancak bazı rehberli bisiklet turlarına katılabilmek için önceden kayıt yaptırılması gerekiyor. LCC, kontenjanların sınırlı olduğunu belirterek katılmak isteyenlerin önceden kayıt yaptırmasını öneriyor.

20 Eylül'deki ana festival programı sabah saat 08.00'den itibaren başlayacak ve gün boyunca devam edecek. Farklı ilçelerdeki etkinliklerin saatleri ve programları ise bölgeye göre değişiyor.

Londra Cycling Festival, bisikleti yalnızca bir ulaşım aracı olarak değil, aynı zamanda ailelerin, komşulukların ve kent sakinlerinin bir araya geldiği sosyal bir etkinlik olarak öne çıkarmayı amaçlıyor. Başkentin farklı bölgelerini bisiklet üzerinden birbirine bağlayan program, Londra'da daha güvenli ve erişilebilir bisiklet kullanımına yönelik tartışmaların da gündemde olduğu bir dönemde gerçekleştiriliyor.

London Cycling Festival 2026, 20 Eylül Pazar günü Londra'nın farklı noktalarında gerçekleştirilecek. Ücretsiz etkinliklerin tamamına ilişkin program ve kayıt bilgileri London Cycling Campaign'ın festival sayfasında yer alıyor.

https://lcc.org.uk/london-cycling-festival/


 

Annesi yazdı, küçük kızı çizdi, ortaya bu kitap çıktı!

1 comment

16 August 2026

Kuzey Londra’da yaşayan Çağrı Oral, kızı Zehra’ya her akşam kendi zihninden hikâyeler anlatıyordu. Kızı anlattığı hikâyeleri çok beğenince diğer çocuklar da sever diye “The Little Girl with a Big Heart” isimli bir kitap yazdı. Yola çıktığı illüstratörle yaşadığı anlaşmazlık nedeniyle çizim işi yarıda kalınca 6 yaşındaki kızı “Anne sen üzülme kitabın resimlerini ben çizerim!” dedi ve ortaya bu tatlı ve duygusal resimli çocuk kitabı çıktı.

Fotoğraflar: Deniz Kavalalı


Halil Yetkinlioğlu

İngilizce olarak Londra merkezli yayınevi Press Dionysos tarafından okuyucuyla buluşturulan kitabın yayımlanma hikâyesi de gerçekten çok ilginç! The Little Girl with a Big Heart’ı yazan Çağrı Oral ve resimleyen Zehra ile kitabın ortaya çıkış serüveni hakkında sohbet ettik.

 

Bu sizin ilk çocuk kitabınız? Çocuk kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Ben çok uzun yıllar Türkiye’de reklam yazarlığı yaptım. Birçok ünlü markanın reklam kampanyalarında yaratıcı ekipte yer aldım. Ayrıca üniversitede sinema okudum. Dolayısıyla yazma eylemini farklı bir kulvarda zaten gerçekleştiriyordum. Yayınlanmış öykülerim de var. Sözlü yazılı hikâye anlatmayı seven biriyim. Hikâyenin etkisine çok inanırım. Çocuk kitabı konusuna gelince asıl itici güç kızım oldu. Ona hikâyeler anlatıyor, kitaplar okuyor, masallar uyduruyordum. Bildiğimiz klasik masalların beğenmediğim bölümlerini değiştiriyor, adapte ediyordum. Ama çoğunlukla uyduruyordum ve kızımın çok hoşuna gidiyordu anlattıklarım. Bir gün dedim ki ya ben her akşam uyku saati değişik değişik hikâyeler uyduruyorum doğaçlama, bunu kâğıda döksem ya. Kızım seviyorsa diğer çocuklar da sevebilir. Sonra bir akşam bilgisayarın başına oturdum ve yazdım.

Peki, The Little Girl with a Big Heart’ın hikâyesinin çıkış noktası ne?

Aslında bu öykü için gerçek hayattan alınmıştır desem çok yanlış olmaz. Tamamen kızımdan esinlendim. Kitap, küçük bir kızın koşarken birden durup kalp atışını duyup çocuk merakıyla yüreğine yolculuğunu anlatıyor. Mesela anneannesi kızım Zehra’yı bahçede salıncakta sallarken kızım “ben kelebek oldum ben kelebek oldum” demişti ve bunu hikâyemde kullandım. Zehra ne zaman bir kedi görse çok mutlu olur ve onları beslemek şefkat göstermek ister bu da kitapta yer alan bir bölüm. Çocuklar o kadar doğal ve etkileyici ki onlardan ilham almamak ne mümkün! Benim esinlenmem de bana bu hikâyeyi yazdıran şey oldu.

The Little Girl with a Big Heart İngilizce bir kitap. Neden anadilinizde değil de İngilizce yazdınız kitabı?

Onun da hikâyesi enteresan. Ben aslında hikâyeyi önce Türkçe yazdım. Hatta ismi “Kalbinin Derinliklerine Giden Kız”dı. Sonra Türkiye’de üç farklı yayınevine gönderdim dosyayı. Hepsi reddetti. Bunun için de çeşitli gerekçeler sıraladılar. Örneğin, biri “hikâye çok güzel ve samimi” dedi. Çok sevindim. “Ama basamayız” dedi sevincim kursağımda kaldı. “Neden?” diye sordum. “Ya sosyal medyada çok takip edilen biri ya da aktiviteler düzenleyen ünlü bir öğretmen olmanız lazım” dedi. Dedim ki “bu saatten sonra öğretmen olmam zor.” Güldük beraber. Bir diğeri “kâğıt çok zamlandı, maliyetler arttı” dedi. Öbürü de benim ritim olsun, metne şiirsellik katsın diye kullandığım tekrarları fazla buldu. Oysaki bir sürü yabancı çocuk kitabında bu tarz tekrarları görmüş ve okumuştum. 

Türkiye’deki yayınevleri tarafından reddedilmek sizi nasıl etkiledi?

Ben aslında çok çabuk demoralize olan biriyimdir. Oldum da. Demek ki hikâyem o kadar da güzel değil diye düşündüm. Neyse ki etrafımda edebiyat dünyasından yazar çevirmen ve çocuk kitapları konusunda bilirkişi diyebileceğimiz insanlar vardı. Onlara reddedildiğimi anlattığımda yazar arkadaşım “Türkiye’de yayınevlerinde de çeteleşme yok mu sanıyorsun” dedi. Diğer konusunda uzman arkadaşlarım da hikâyemin iyi olduğu konusunda beni ikna etti. Ve ben de ikna olmuş olmalıyım ki Türkiye olmadıysa Dünya olur deyip oturup hikâyeyi İngilizceye çevirdim. Anlayacağınız bana kendi dilimde bir hikâye kitabı çıkartmadılar. :)

Sonrasında süreç nasıl gelişti?  

Ben metni İngilizceye çevirdim ama edebi çeviri bambaşka bir şey. Türkçedeki müzik ve ritimli formu yakalamak her İngilizce bilenin yapacağı şey değil. Bir arkadaşım beni Özge Çalık Spike ile tanıştırdı. Özge zaten Türkçeden İngilizceye çeviriler yapan çok başarılı bir çevirmen. Eşi Matt de Edinburgh Üniversitesi Dil Bilimi Bölümü’nde kürsüsü olan bir akademisyen. Onlara gönderdim metni. Özge de Matt de çok beğendiler metni. Yalan yok, özellikle Matt’in bana videolu bir görüşmemizde Türkçe olarak hikâyeyi çok beğendiğini söylemesi beni çok cesaretlendirdi. Sonra Özge çeviriyi yaptı bana gönderdi metni bir okudum. İnanamadım. Öyle bir dokunmuş ki hikâyeye bazı kelimeleri o kadar özenle seçmişti ki çok etkilendim. Benim Türkçede yapmaya çalıştığım müzikli anlatımı o İngilizce yapmıştı. Hatta İngilizcesi Türkçesinden daha etkileyici oldu diye bile düşündüm.

Peki, kitabın İngiltere’de basımı nasıl oldu?

Çizer bir arkadaşım hikâyeyi çok beğenmişti. Beraber yola çokalım dedim. Çünkü hikâyenin yanında görseller olduğu zaman yayınevlerini ikna etmek daha kolay olur diye düşünüyordum. Nitekim öyle oldu. Sunum dosyasını birkaç görselle birlikte gönderdim. Press Dionysus çok kısa sürede yanıt verdi. Ben bu kitabı basarım dedi. İmzalar atıldı.

Kitabın illüstrasyonlarını kızınız yaptı, buna nasıl karar verdiniz?

Kitabın yayınlanmasına çok az bir zaman kala çizer arkadaşımla yollarımızı ayırmak zorunda kaldık. Çizdiklerini çok beğenmiştim ve benimsemiştim ama bazen ilişkileri yönetebilmek zor olabiliyor. Çok üzülmüştüm çünkü kitapla ilgili özellikle yayıneviyle anlaştıktan sonra çok hayal kurmuştum. Umut bağlamıştım. Kitabın çıkmasına çok az kalmıştı ama ortada çizimler yoktu. Çok üzgün olduğum anda kızım Zehra geldi yanıma ve “Ağlama anne, üzülme kitabın resimlerini ben çizerim hem de çok güzel çizerim” dedi. Altı yaşındaydı o zaman ve hayatım boyunca o anı unutmayacağım. Ve hemen bir kalem kâğıt alıp bana nasıl şeyler çizebileceğini gösterdi. Sonra gerçekten düşündüm kitap küçük bir kızın kalbine yolculuğunu anlatıyor. Kız kalbine gidiyor ve yüreğinde gördüklerini resmediyor. Çok güzel örtüştü hikâyeyle. Yayımcıyı aradım. “Çok iyi fikir Çağrı” dedi. “Hiç acele etme, zaman problemin yok; çünkü insan her zaman kitap çıkaramıyor” dedi. Çok rahatladım. Minnettarım. Zehra üzerinde zaman baskısı oluşsun istemedim. Böylelikle kızım kitabın illüstratörü oldu. İyi ki de öyle oldu.

Zehra için süreç nasıl geçti? 

Uzun zamana yaydık çizimleri. Bazen iki hafta bir şey çizmedi. Ben ona paragraf okudum, o zaman ben buraya şöyle bir şey çizeyim dedi çoğunlukla… Benim de müdahalelerim oldu zaman zaman. “Acaba şuraya bir de pusula mı çizsen” dedim mesela… Bana “Sen karışma anne, bu kitabın çizeri benim demişliği” de var ayrıca… İşi sahiplendi gerçekten ve sorumluluk hissetti ve beğenmediği çizimini olmadı bu diyerek yırtıp attı. Ben de hayretler içinde onu izleyip kızımla gurur duydum.

Kitap ile ilgili ilk tepkiler nasıl?

Aslında Zehra’nın çizimleri hikâyenin önüne geçti. Kitabın yazarı olarak kendimi ikinci planda hissediyorum (gülerek). Bu da beni çok gururlandırıyor. Örneğin bir çocuk terapistinin yorumu geldi şu an aklıma. “Tam bir terapi kitabı hem çok güçlü mesajı var hem de bu mesajı çok yalın bir şekilde veriyor” dedi. Çok hoşuma gitti. Okuyan herkes çok beğeniyor. Zehra’nın hayranları bir hayli fazla. Sık rastladığım bir başka yorum da bu sadece bir çocuk kitabı değil, büyükler de okumalı. Evet doğru zaten biz yetişkinlerin çocuk kitaplarından öğreneceği çok şey var. Büyüdükçe unuttuğumuz şeyler hatırlatıyorlar bize çünkü.

 


Zehra sen nasıl çizmeye karar verdin?

Zehra: Annemin kitabını ilk çizen kişi bıraktı. Annem çok üzüldü. Ben de “Ben çizerim anne” dedim. Annemin üzülmesini istemedim.

Peki nasıl çizdin kitabı?

Zehra: Çok eğlenerek çizdim. Çizerken annem bana hangi konuyla ilgili çizeceğimi okudu. Ben de aklıma gelenleri çizdim.

Kitapta en çok sevdiğin bölüm hangisi?

Zehra: Bir tane et yiyen bitki çizdim. Kızın elinde kalpten balon var. Ben en çok o sayfayı beğendim.

Hangi boya kalemlerini kullandın?

Zehra: Kuru kalemlerle çizdim. Annem bana yeni illüstrasyon kalemleri aldı. 

Çizerken en çok neyde zorlandın?

Zehra: Kızı her sayfada aynı çizmem lazımdı. Başka kişi olduğunu zannetmesinler diye.

Anne ve kız çok güzel bir işe imza attınız. Çok güzel bir duygu olmalı…

İnanılmaz. Tarifi yok. Her şeyden önce çok kıymetli bir anı ikimiz için de. Bir de şöyle güzel bir yanı var bu kitabın. Bu ülkede bandrollü bir kitap yayınladığınızda başta British Library olmak üzere ülkenin çok önemli kütüphanelerine kitabı yollamanız gerekiyor ve kitap arşivleniyor. Yani yıllar sonra Zehra’nın torunu British Library’e gitse The Little Girl with a Big Heart’ı bulup okuyabilecek. Bunu ilk duyduğumda çok etkilendim. Dünyaya dikili bir ağaç bırakmışız gibi geldi.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Teşekkür etmek isterim. Başta kızıma. Beni yüreklendiren arkadaşlarıma, Kitabın sanat yönetmenliğini yapan arkadaşım Jülide Lokman’a, editör ve çevirileri yapan Özge Calik Spike’a, yayınevim Press Dionysos’a, emeği geçen herkese. 

Bu kitap gönüllü olarak saatini, emeğini, çocuğuyla geçireceği vakti bu öykü için özveriyle paylaşan ve beni yüreklendiren kadın arkadaşlarım sayesinde gerçekleşti. Kadın dayanışmasının güzel bir örneği oldu. Buradan teşekkür ediyorum hepsine. 

 

https://pressdionysus.com/product/the-little-girl-with-a-big-heart-cagri-oral/




© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan