Showing posts with label türkiye. Show all posts
Showing posts with label türkiye. Show all posts

YHT, İzmit’ten İstanbul’a absürt bir yolculuk hikâyesi

No comments

20 May 2026

Bu yazıda, yaklaşık altı yıldır, Yüksek Hızlı Treni (YHT) haftada üç - dört defa kullanan biri olarak İzmit – İstanbul hattına ilişkin gözlemlerimi paylaşacağım. Bu altı yıl zarfında sistemi oturtma adına hiçbir ilerleme kaydedilmeyen  İzmit – İstanbul hattında yaşanan trajikomik uygulamalara yer vereceğim. 



Hadi o zaman İzmit – İstanbul hattında artık olağan hale gelen çağdışı, absürt uygulamaları sırasıyla anlatalım.

Öncelikle TCDD’nin online bilet alınan web sitesinin kullanıcı dostu olmadığını söyleyerek söze başlayalım. Sistemin aşinası olmayan birisi için TCDD web sayfasından bilet satın almak oldukça zahmetli bir iş.

BARKODSUZ, TURNİKESİZ MANUEL SİSTEM EZİYETİ

Sorun bilet almakla da çözülmüyor. Normal bir demiryolu sisteminde trene nasıl binersiniz? İlgili platforma gelir, aldığınız biletin barkodunu okutur, turnikeden geçer, koltuğunuza oturursunuz.

Peki, TCDD’de bu iş nasıl oluyor? Treninizin kalkmasına dakikalar kala güvenlik kapısından geçerek upuzun bir kuyrukta sıraya girip dört kişinin manuel bir şekilde biletlerinizi kontrol etmesini bekliyorsunuz. Yaşlı, engelli veya yabancı yolcular için elbette kolaylaştırıcı bir memurun olması gerekir ama diğer yolcular dakikalarca bu eziyeti neden çekiyor? Neden çok basit bir turnike sistemi yıllardır kurulamıyor?

Bir başka husus da bekleme salonlarındaki ekranların garabeti. İzmit istasyonunun bekleme salonunda 6-7 tane ekran var. Bunlardan biri bildiğiniz dev ekran. Ancak ekranların hiçbiri yolculara bilgi sunmak için kullanılmıyor.



"BİLGİLENEMEME EKRANI"

Normal bir demiryolu sisteminde bu bilgi ekranları ne işe yarar? Birkaç dakika önce hareket etmiş ve bir saat içinde hareket edecek trenlerin bilgisi yer alır bu ekranlarda. Yolcu da ona göre rötar var mı, tren zamanında kalkacak mı, hangi platformdan kalkacak, bunu öğrenir.

Peki, TCDD’de bu iş nasıl oluyor? Ekranların birinde tüm TCDD tren seferleri sırasıyla dönüyor. Örneğin siz 18.22 treniyle İstanbul’a gideceksiniz, bekleyin ki o trenle ilgili bilgi gelsin… Sabah altıdan itibaren tüm seferleri takip etmek zorundasınız. Yahu, 18’de bekleme salonunda oturan yolcuyu ne ilgilendirir sabah 06.25 treni? Yakın zamandaki tren seferlerini oraya koymak çok mu zor? Diğer ekranlarda gösterilen yan yana dizilmiş takım elbiselilerin kurdele kesme merasimlerini ve güdük propaganda görüntülerini hiç saymıyorum.

GECİKME ZATEN VAR, ANONSA NE HACET

Normal bir demiryolu sisteminde tren gecikirse ne yapılır? Genelde çok fazla gecikme olmaz ama ola ki olursa yolculara bu konuda açıklayıcı bir anons yapılır.

Peki, TCDD’de bu iş nasıl oluyor? İstanbul’dan hareket eden trenler genellikle zamanında hareket ediyor, ama İzmit’ten İstanbul’a giden hiçbir tren zamanında gelmez. On ya da yirmi dakika trenine göre muhakkak gecikme olur. Bu konuyla ilgili bir anons duyamazsınız. Ancak gecikme bir saati bulursa, anons yapılır.

Bazı anonslardaki Türkçe katliamına değinmeden de geçemeyeceğim. Örneğin, bu anonslardan biri şöyle: “Eskişehir yönüne gidecek olan yolcularımızın bilet kontrol noktalarından geçerek ikinci perona geçmeleri önemli rica olunur.” Geçerek, geçmek!



SİGARA İÇENLERE ÖNCELİK

Normalde platformlarda sigara içilmesi yasak. Bunu görevliler de dahil umursayan kimseyi bugüne kadar görmedim. Sigara içilmez, levhaları olsa da bunu dikkate alan yok.

Normal bir demiryolu sisteminde tren gelince yolcular nasıl biner? Önce inecekler iner, ardından da binecekler biner.

Peki, TCDD’de bu iş nasıl oluyor? Önce büyük bir aceleyle o bir dakika içinde sigarasından beş altı fırt almak için aceleyle trenden inenleri beklemek zorundasınız. İllâ önce onlar inecek ve yüzünüze içtikleri sigaranın dumanını üfleyecekler. Ardından inecekler inecek sonra da sigara bulutu içinde siz trene bineceksiniz. 

TRENİN İÇİNDE: YANLIŞ ANONSLAR SİLSİLESİ

Trene bindiğinizde; “değerli hanımefendiler, beyefendiler ve kıymetli çocuklar Söğütlüçeşme seferini yapacak yüksek hızlı trene hoş geldiniz. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları Taşımacılık Anonim Şirketi’ni tercih ettiğiniz için teşekkür eder, iyi yolculuklar dileriz” anonsu karşılıyor sizi. Ardından bu anonsun İngilizcesini kibar bir kadının sesinden dinliyorsunuz. Ancak bu anonsları örneğin Pendik, Bostancı istasyonlarında da tekrar tekrar dinlemeye devam ediyorsunuz. Oysa bu istasyonlardan trene binen kimse yok. Birisi bilet almak istese de sistem izin vermez. Peki, hiç yolcu binmiyorsa biz bu anonsları iki farklı dilde dinlemeye neden devam ediyoruz? Birisi de yıllardır çıkıp sormuyor mu? “Yahu, burada binen yolcu yok, biz bu anonsları niye sürekli yapıyoruz!” diye.

Üstelik bu anons tren Bostancı’dan Söğütlüçeşme’ye doğru hareket ettiğinde yapıldığında acemi yolcuların çoğu ayağa kalkarak trenin istasyona varmak üzere olduğunu sanıyor ve on dakika boyunca ayakta yolculuk yapmak zorunda kalıyor.

Bu ses kirliliğinin yanı sıra ışık kirliliğinden de söz etmek gerekir. Örneğin 6.30 treniyle İzmit’e yolculuk yapacaksınız. Ne beklersiniz? Trenin biraz daha loş olmasını değil mi? Hayır, inadına tüm beyaz florasan ışıkları gözünüze gözünüze geliyor. Çok mu zor bu saatlerde vagonların bazı ışıklarını kapalı tutmak?

SİNYAL KONTROLÜ NEDENİYLE DURULMUŞTUR!

Baştan söyleyeyim; İzmit – İstanbul arasında yolculuk yapanlar için “Yüksek Hızlı Tren” diye bir şey söz konusu değil… Hızlı dememiş, hızını alamamışlar “yüksek hızlı” demişler, ancak bu tren İzmit – İstanbul arasını saatte yaklaşık 65 km hızla gidiyor ve 1 saat 24 dakika bu yolculuğu gerçekleştiriyor. İzmit’ten İstanbul’a gidecekseniz gecikmelerle bu yolculuk 2 saati buluyor.

Rayların henüz yenilenmediğinden olsa gerek özellikle Pendik’ten sonra tren en az iki defa birkaç dakikalığına duruyor. Bazen bu durmalar daha uzun da sürebiliyor. O sırada şu anonsu duyuyorsunuz: “sin-yal kontrolü nedeniyle durulmuştur.” Anlıyorsunuz ki tren karşıdan gelen treni bekleyecek. O gelene kadar da hareket etmeyecek.

Nihayet İstanbul’a geldiğinizde ise Söğütlüçeşme istasyonunda trenle platform arasında yükseklik farkı olduğu için ellerinde çelik levhalar taşıyan görevlileri bekliyorsunuz. Kapı açılır açılmaz onlar koşturup bu çelik levhaları yerleştiriyorlar ve trenden ancak öyle iniyorsunuz.

Özetle, TCDD, çok basit düzenlemelerle giderilebilecek sorunları bile yıllardır çözemeyen, çağın gerisinde kalmış, köhneleşmiş bir kurumsal zihniyetin sembolü gibi duruyor.

***

AKP DÖNEMİ ZARARI 84 MİLYAR TL

Bütün bunlar ilk bakışta küçük aksaklıklar gibi görünebilir. Ancak mesele yalnızca kötü anonslar ya da çalışmayan ekranlar değil. Mustafa Bildircin’in Birgün’de çıkan yazısına göre; AKP döneminde Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın yalnızca raylardan değil, kurumsal akıldan da çıktığı görülüyor. Habere göre, 2002’den bu yana “serbestleşme” ve özelleştirme politikalarıyla parçalanan kurum, liyakat yerine siyasi kadrolaşmanın merkezi haline getirildi. 2013’te çıkarılan yasa sonrası TCDD ikiye bölünürken, yıllardır kamu hizmeti veren yapı şirket mantığıyla yönetilmeye başlandı. Raylı taşımacılıkta fiilen tekel konumunda olmasına rağmen kurumun zararının her yıl katlanarak artması, kötü yönetimin en görünür sonucu olarak öne çıkıyor.

Haberde paylaşılan mali tablolar, kurumun nasıl bir kara deliğe dönüştüğünü de gözler önüne seriyor. TCDD’nin 2022’de 6,3 milyar TL olan zararı, 2023’te 11,4 milyar TL’ye, 2024 sonunda ise yaklaşık 36,5 milyar TL’ye yükseldi. Böylece kurumun AKP iktidarı boyunca biriktirdiği toplam zarar 84 milyar TL’yi, yani yaklaşık 11,2 milyar doları buldu. Bir zamanlar “demir ağlarla örülen” ülkenin demiryolları, bugün kamu kaynaklarını tüketen ve sürekli zarar eden bir yönetim krizinin simgesine dönüşmüş durumda.

FACİALAR GÖZ GÖRE GELDİ

AKP döneminde demiryolları ayrıca iki büyük tren faciasıyla hatırlanıyor. 2004’teki Pamukova Tren Kazası, Türkiye’de demiryolu tarihine yalnızca bir “kaza” olarak değil, siyasetin mühendisliğin önüne geçirilmesinin ağır sonucu olarak geçti. “Hızlandırılmış tren” adı verilen proje, uzmanların ve meslek odalarının tüm uyarılarına rağmen, yüz yılı aşkın süredir kullanılan eski hatlar üzerinde adeta siyasi bir vitrin projesi gibi devreye sokuldu. Altyapı yenilenmeden hız artırıldı; raylar, traversler ve sinyalizasyon yüksek hıza uygun hale getirilmeden trenlere “hadi bakalım, biraz hızlı gidin” denildi. Sonuçta 37 kişi yaşamını yitirdi, onlarca insan yaralandı. 

Aradan yıllar geçti ama zihniyet değişmedi. 2018’deki Çorlu Tren Faciası da benzer bir ihmal zincirinin sonucu olarak yaşandı. Kapıkule-Halkalı seferini yapan trenin raylarının altındaki menfezin çökmesi sonucu beş vagon devrildi; 25 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Uzmanlar, bölgede yeterli jeoteknik incelemelerin yapılmadığını ve altyapının gerekli şekilde denetlenmediğini söyledi. Yani rayların altındaki toprağın bile “idare eder” mantığıyla bırakıldığı bir sistemde, trenin raydan çıkması aslında kimseyi şaşırtmamalıydı. Demiryolu gibi milimetrik hesaplarla yürüyen bir alanda bakım, denetim ve mühendislik yerine kadercilik tercih edilince, ortaya “ulaşım politikası” değil, düzenli aralıklarla tekrarlanan facialar çıktı.

***

İzmit – İstanbul hattında yaşanan bitmeyen gecikmeler, anlamsız anonslar, çalışmayan sistemler ve “sinyal kontrolü nedeniyle durulmuştur” cümlesi insana artık yalnızca kötü organize edilmiş bir yolculuğu değil, yıllardır ihmal edilen bir kurumun hikâyesini hatırlatıyor. Çünkü demiryollarında mühendislik, planlama ve liyakat geri çekildiğinde ortaya bazen yalnızca eziyet değil, Pamukova ve Çorlu’da olduğu gibi telafisi olmayan facialar çıkıyor.


 

Hrant Dink katledilişinin 19. yıl dönümünde Londra’da “Hafıza ve Adalet” etkinliğinde anılacak

No comments

17 January 2026

 Dialogues Without Borders tarafından organize edilen "Hafıza ve Adalet" etkinliğinde, gazeteci ve insan hakları savunucusu Hrant Dink katledilişinin 19. yılında  23 Ocak Cuma günü Westminster Üniversitesi'nde anılacak. 





“Hafıza ve Adalet” başlıklı etkinlik, Hrant Dink’in barış ve birlikte yaşama mücadelesini güncel demokratik tartışmalarla buluşturmayı amaçlıyor. Etkinlik, Hrant Dink’in düşünsel mirasını bugünle ilişkilendirerek ele almayı amaçlıyor.

University of Westminster’ın Cavendish Campus’ünde yer alan The Pavilion’da saat 18.00–20.00 (GMT) arasında gerçekleştirilecek etkinlik, hibrit formatta yapılacak. Programa hem yüz yüze hem de çevrimiçi katılım mümkün olacak.

Etkinliğin konuşmacıları arasında insan hakları savunucusu ve avukat Eren Keskin (çevrimiçi), gazeteci ve araştırmacı Hazal Özvarış (yüz yüze), yazar ve şair Karin Karakaşlı (çevrimiçi) ile Goldsmiths, Londra Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim görevlisi Yeşim Yaprak Yıldız (yüz yüze) yer alıyor. Konuşmalarda adalet ve hafıza politikaları, Hrant Dink’in mirası ve toplumsal yüzleşme başlıkları etrafında tartışmalar yürütülecek.

Etkinliğe Londra’da yüz yüze katılmak isteyenlerin, Eventbrite üzerinden kayıt yaptırmaları gerekiyor. Yüz yüze katılım için kayıt bağlantısı şu adresten yapılabiliyor:
https://www.eventbrite.com/e/hafza-ve-adalet-tickets-1980475921795

 

Çevrimiçi olarak Zoom üzerinden katılmak isteyenlerin ise aşağıdaki bağlantıda yer alan kayıt formunu doldurmaları yeterli olacak: https://us06web.zoom.us/meeting/register/eESb3kDESS-dZqd8xUuLJA

 

 

İngiltere’deki doktorlar Türkiye'de yapılan mide küçültme ameliyatları konusunda uyardı

No comments

04 November 2025

Türkiye'de yapılan kilo verme ameliyatlarında 100'den fazla komplikasyonla karşılaşılması İngiltere’deki doktorları harekete geçirdi.  Luton & Dunstable Hastanesi'nden Tanveer Adil, İzmir'deki Özel Gözde Hastanesi'nde mide ameliyatı sonrası organ yetmezliğinden hayatını kaybeden 40 yaşındaki Hayley Butler'ın ameliyatının tıbbi koşullara uygun yapılmadığını belirtti. Norfolk Bölge Adli Tıp Sorumlusu Yvonne Blake ise ameliyatın "doğru şekilde yapılmadığının" açık olduğunu kaydetti.




Ucuz Paket, Ölümcül Sonuç

Norwich'teki soruşturmada edinilen bilgilere göre, Hayley Butler, İngiltere'de yardım alamadığını düşünerek Eylül 2024'te bir arkadaşıyla İzmir'e gitti. Yaklaşık 2.500 sterlin (100 bin TL civarı) karşılığında uçuşlar, transferler, konaklama, ameliyat öncesi testler ve ilaçların dahil olduğu bir paketle tüp mide ameliyatı oldu. Ameliyat sonrası hastaneden taburcu olan Butler, iki gün sonra evine döndü ancak kendini zaten hasta hissediyordu. Annesi Gill Moore'un ifadesine göre Butler, "sürekli susuzluk çekiyor ve enerjisi olmuyordu... ama bunun normal olduğunu düşündü."

Hızla Kötüleşen Sağlık ve Kayıp Hayat

Butler'ın sağlık durumu 5 Ekim hafta sonu hızla kötüleşti; fışkırır tarzda kusuyor ve çok az şey tüketebiliyordu. Norfolk ve Norwich Hastanesi'ne kaldırıldı, 11 Ekim sabahı Luton'daki uzmanlaşmış bariatrik üniteye sevk edildi. Aynı gün saat 17:00'de acil ameliyata alındı. Moore'a, kızının hayatta kalma şansının %30 olduğu söylendi. Hayley Butler, sepsise (kan zehirlenmesi) bağlı çoklu organ yetmezliği nedeniyle 24 Ekim'de hayatını kaybetti. Moore, bir doktorun kendisine bunun "gördüğü en kötü vaka" olduğunu söylediğini aktardı.

"Ameliyat ve Sonrasındaki Eksiklikler Öldürdü”

Dr. Adil, mahkemeye yaptığı açıklamada, ameliyat sırasında Butler'ın karnında sıvı ve organlarında dört delik (perforasyon) tespit edildiğini belirterek ölüm nedeninin "Türkiye'de olanlar ve büyük bir bariatrik cerrahi sonrası güvenlik ağının eksikliği" olduğu görüşünü tekrarladı. Adil, kendi hastanelerindeki üçüncü basamak bariatrik ünitesinin, Türkiye'de benzer ameliyatlar geçiren hastalardan kaynaklanan komplikasyonlarda "kayda değer bir artış" gözlemlediğini vurgulayarak, "Ünitemizde 100'den fazla bu tür komplikasyonu yönettik, bu durum endişe verici" dedi. Adli Tıp Sorumlusu Blake, annenin yaşadığı iletişim kopukluklarını da eleştirerek, Hayley'nin yaşam desteği kapatılırken ve ölüm anında annesinin yalnız bırakılma şeklini "şaşırtıcı" bulduğunu ifade etti ve Türkiye'deki düzenleyici kurumlara endişelerini ileteceğini söyledi.

 

Kaynak: BBC

ATMB Başkanı Vehbi Keleş: “İngiltere’ye ihracat yapan çok, ama sürdürülebilir şekilde kalan çok az.”

No comments

21 August 2025

CNBC-e’de KOBİ’ler Konuşuyor programında Alara Akgün’e konuşan ATMB Başkanı Keleş; Birleşik Krallık’ta son 10 yılda 50 bin Türk firması ihracat yaptı, yalnızca 3.500’ü pazarda kalıcı olabildi.

 


İngiltere Pazarı Büyüyor, Ancak Süreklilikte Sorun Var

CNBC-e’de KOBİ’ler Konuşuyor programında Alara Akgün’ün sorularını yanıtlayan Avrupalı Türk Markalar Birliği (ATMB) Başkanı Vehbi Keleş, Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki ticaret hacminin güçlü bir artış gösterdiğini belirtti. Keleş’e göre, 2024 yılında Türkiye’nin İngiltere’ye ihracatı 15,3 milyar dolarla rekor kırarken, 2025’in ilk yedi ayında bu rakam %14,8 artarak 9,8 milyar dolara ulaştı. Bu artış trendi, yıl sonunda yeni bir rekorun daha gelebileceğine işaret ediyor.

Ancak Keleş’in dikkat çektiği en kritik konu ihracatın sürdürülebilirliği oldu. Türkiye’de bugün yaklaşık 120.000 ihracatçı firma bulunduğunu hatırlatan Keleş, son 10 yılda bunlardan 50.000’inin İngiltere’ye en az bir kez ürün gönderdiğini, ancak sadece 3.500’ünün bu pazarda düzenli olarak tutunabildiğini söyledi.

Keleş, “İngiltere’ye girmek kolaylaştı ama orada kalmak hâlâ zor. Asıl mesele süreklilik. Başarı, pazara girmekle değil, o pazarda güvenilir bir marka olarak kalmakla mümkün” dedi.

 İngiltere’de 250 Bin İthalatçı, Türkiye’den Alım Yapan Sadece 14.200 Firma

Birleşik Krallık’ın yapısal potansiyeline de dikkat çeken Keleş, ülkede ithalat yapan 250 binin üzerinde firma bulunduğunu hatırlattı. Ancak 2023 yılı verilerine göre bu firmalardan sadece 14.200’ü Türkiye’den ürün ithal etti.

“Bu tablo, Türk ürünlerinin İngiltere pazarında daha geniş bir alıcı kitlesine ulaşabileceğini açıkça gösteriyor” diyen Keleş, Türkiye menşeli ürünlerin hâlâ yeterince yaygınlaşmadığını vurguladı.

 

İngiltere Tüketicisi Değişiyor: Fiyat Değil, Değer Tercih Ediliyor

2024 yılı itibarıyla İngiltere'nin toplam ithalatının 820 milyar dolara ulaştığını, bunun 340 milyar dolarlık kısmının nihai tüketici ürünlerinden oluştuğunu belirten Keleş, bu verilerin Türkiye açısından önemli bir fırsata işaret ettiğini belirterek, “Birleşik Krallık pazarı canlı ve dışa açık ama tüketici artık çok daha seçici. Sadece ucuz değil, anlam taşıyan ve güvenilir markaları tercih ediyor” diye konuştu.

Keleş’e göre Türk firmalarının bu pazarda rekabet edebilmesi için yalnızca ürün değil, marka değerine odaklanması gerekiyor.

 

Türkiye’de Üret, İngiltere’de Marka Ol: Başarının Formülü Bu

Vehbi Keleş, Türkiye’nin üretim altyapısı, tedarik zinciri yakınlığı ve Serbest Ticaret Anlaşması sayesinde hâlâ önemli lojistik avantajlar sunduğunu belirtti. Ancak bu avantajın tek başına yeterli olmadığına dikkat çekerek şunları söyledi:

“Artık sadece fiyatla değil; tasarım, inovasyon ve sürdürülebilir kaliteyle rekabet etmeliyiz. İngiltere pazarı markalaşmadan kalıcı başarı sunmuyor.”

Keleş, gıda, tekstil, ev elektroniği ve yapı malzemeleri gibi sektörlerde birçok Türk firmasının bu modeli uygulayarak başarı sağladığını da kaydetti.

 

KOBİ’ler İçin Risk: Markasız Ürün, Kısa Ömürlü Satış

KOBİ’lerin genellikle üretime odaklandığını, markalaşmayı ise geri planda tuttuğunu belirten Keleş, bu anlayışın artık değişmesi gerektiğine işaret etti:

“Marka artık bir isim değil, pazardaki varlığın teminatıdır. Markası olmayan firmalar sadece fiyatla yarışır; bu da sürdürülebilir değildir.”

Keleş, İngiltere'de başarı sağlamak isteyen KOBİ’lerin dijital varlıklarını güçlendirmesi, yerel pazarlama stratejileri geliştirmesi ve hedef tüketiciye doğru bir dil ile ulaşması gerektiğini ifade etti.

 Yüksek Standartlar, Kültürel Uyum ve Lojistik Zorluklar

Keleş, İngiltere pazarının hem fırsatlar hem de zorluklarla dolu olduğunu belirtti. Yoğun rekabet, yüksek ürün standartları, sertifikasyon süreçleri ve lojistik zorlukların firmaların önünde ciddi engeller oluşturduğunun altını çizdi.

“Kaliteli ürün artık bir başlangıç noktası bile değil. Pazarda kalıcı olmak için kaliteyi belgelendirmek, yerel beklentilere uygun ürün sunmak gerekiyor.”


İngiltere, Sadece Hedef Değil, Küresel Sıçrama Tahtası

Keleş, Birleşik Krallık pazarının Türk firmaları için yalnızca bir satış kanalı değil, aynı zamanda Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’ya açılan bir sıçrama tahtası olduğununun altını çizerek sözlerini şöyle tamamladı:

“Burada markalaşmayı başaran Türk firmaları, sadece İngiltere’de değil, küresel pazarda söz sahibi oluyor. Başarının anahtarı; süreklilik, uyum ve güçlü bir marka kimliğidir.”

 

Türkiye'nin Beyin Göçü Raporu Üzerine

No comments

02 August 2025



Türkiye’nin Beyin Göçü” başlıklı rapor geçtiğimiz günlerde Toplum Çalışmaları Enstitüsü tarafından yayınlandı. Rapor, dünyadaki örnekler üzerinden Türkiye’den yurtdışına gerçekleşen “beyin göçü”ne odaklanıyor ve bu göçün nasıl geri döndürülebileceğine ilişkin -yine farklı ülkelerin deneyimlerini paylaşarak- politika önerilerinde bulunuyor.

Dünya Bankası Kalkınma Raporu, International Migration Outlook 2024, World Migration Report ve bazı akademik çalışmalardan yararlanılarak oluşturulan raporda Türkiye dışında diğer göç alan ve veren ülkelere ilişkin güncel istatistikler de yer alıyor.

2023 yılı itibariyle dünya nüfusunun % 2.3’ünün göçmen olduğunun belirtildiği raporda, dünyada süregelen göç motiflerinin de artık değiştiği örneğin Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (GCC) ülkelerine göçlerin arttığı ve geçmişte göç veren ülkeler olan İrlanda ve İtalya’nın artık göç alan ülkeler haline geldiği vurgulanıyor.



EN ÇOK GÖÇ ALAN ÜLKELER: ABD, ALMANYA, SUUDİ ARABİSTAN, RUSYA, BİRLEŞİK KRALLIK

BM verilerine göre günümüzde en çok göç alan ilk beş ülke ABD, Almanya, Suudi Arabistan, Rusya ve Birleşik Krallık. En çok göç veren ülkeler ise; Hindistan, Meksika, Rusya, Çin ve Suriye. Yine rapora göre, 2020 itibariyle göçmenlerin %84’ü kendi ülkelerinden daha zengin bir ülkeye göç ediyorlar.

Bireylerin göç kararlarını gerçekleştirmesinde beşeri (eğitim, vasıf, dil beceresi), sosyal (akraba, arkadaş, tanıdık), finansal sermayeleri son derece etkili olmaktadır. Dolasıyla “gönüllü” göçte eğitimli nüfusun daha fazla göç etme eğiliminde olması kaçınılmazdır. Nitekim rapora göre; küresel olarak yükseköğrenim görmüş bireyler için göç oranı sadece ilkokul eğitimi almış bireylerin 7,3 katı ve sadece ortaöğretim eğitimi almış bireylerin 3,5 katıdır (Dünya Bankası Verileri.)  

EN ÇOK GÖÇ VEREN ÜLKELER: HİNDİSTAN, ÇİN, MEKSİKA, PAKSİTAN, RUSYA

“Hindistan, Çin, Meksika, Pakistan, Rusya gibi ülkeler çok fazla sayıda göç verirken bu ülkelerin tamamında göçmenler ülkenin işgücünü oluşturan bireylerden ortalamada daha eğitimlidir.” Rapora göre, Türkiye’de işgücünü oluşturan bireyler içerisinde yükseköğretim mezunlarının oranı %9,4’ken Türkiye’den göç edenler arasında bu oran %21,4’e yükselmektedir.



TÜRKİYE'DEN BEYİN GÖÇÜ EN ÇOK ABD, ALMANYA VE BİRLEŞİK KRALLIK'A

Türkiye’den göç etme kararı alan yüksek öğrenim görmüş kişilerin %21,4’ü ABD, %17.5’i Almanya, % 11.2’si Birleşik Krallık, % 6.9’u Hollanda ve % 4.9’u Kanada’ya göç ediyor.

Türkiye’nin Beyin Göçü Raporu’nda Çin, Hindistan gibi ülkelerden gerçekleşen beyin göçünün nasıl geri döndüğüne ilişkin detaylar da yer alıyor.  Rapora göre “… ekonomik koşullardaki iyileşmeye ek olarak sosyal düzene ilişkin şeffaf şekilde işleyen kurumların ve adil rekabetin tesis edildiği bir düzen, göç veren ülkelerin beyin göçünü beyin kazanımına çevirmesinin esas ve kalıcı şartını oluşturmaktadır.”

TERSİNE GÖÇ MÜMKÜN MÜ?

Peki gerçekten “ekonomik koşullardaki iyileşme ve adil rekabet” ülkesini terk eden göçmenlerin geri dönmeleri için yeterli olabilir mi? Son yıllarda Türkiye’den yurtdışına yönelik beyin göçü/ beyaz yakalı göçünün karakteristik özelliklerine bakıldığında güvenlikte hissetmeme duygusunun ekonomik beklentilerin çok daha önünde olduğunu tahmin etmek güç değil. 

Özellikle buna son yıllarda göçün “aile göçü” karakterine büründüğü ve “çocukların geleceğini kurtarmanın” kişisel kariyer hedefinin önüne geçtiği düşünülürse, insani güvenliğin teminatı olan hukuk devletini tesis etmeden tersine göçü beklemek beyhude bir çaba olacaktır. Zira kimse ekonomik ve sosyal çöküşe eşlik eden siyasal türbülansın devam ettiği; demokrasi, basın özgürlüğü, yolsuzluk endekslerinde dünya sıralamasının sonlarında yer alan bir ülkeye geri dönmek istemeyecektir. Bir başka deyişle, insanî güvenliğin olmadığı bir yere kimse geri dönmek istemeyeceği gibi esasında beyin göçünün ana nedeni tam da budur.

 

Türkiye dışarıdan nasıl görünüyor? Türkiye’de yaşamanın olumlu ve olumsuz yanları nelerdir?

No comments

23 July 2025

 Türkiye'de yaşamanın olumlu ve olumsuz yanları nelerdir? Bu yazıda, göçmenlerin Türkiye’yi dışarıdan nasıl gördüklerine yer veriyorum.

 Tuncay Bilecen

2019-2021 yılları arasında İngiltere’ye Türkiye’den göç etmiş göçmenlerle yaptığım alan araştırmasında görüşmecilere her iki ülkede de yaşamayı deneyimledikleri için “Sizce Türkiye ve İngiltere’de yaşamanın olumlu ve olumsuz tarafları nelerdir?” şeklinde bir soru yöneltmiştim. Başlı başına bu soruya verilen yanıt bile görüşmecilerin iki ülkeyi nasıl değerlendirdiklerini ortaya koymaya yetiyordu.

Daha önce Türkiye’ye geri dönme kararı almış ama bir süre sonra tekrar Birleşik Krallık’a tekrar göç etme kararı almış görüşmecilere Türkiye’ye ilişkin olumlu ve olumsuz buldukları tarafları sordum. Görüşmeciler örneğin Birleşik Krallık’a ilişkin olarak iklimden şikâyet ederken, Türkiye’de dört mevsimin yaşanmasını olumlu bir özellik olarak ifade ettiler. Diğer taraftan Birleşik Krallık’ta güvenlik ve politik istikrar olumlu bir faktörken, Türkiye’de politik çatışmalar bir olumsuzluk olarak çoğu kişi tarafından dile getirildi. Yine Birleşik Krallık’ta yalnızlık hissetmek bir olumsuzluk iken Türkiye’de aile bireylerinin, tanıdıkların, arkadaşların olması olumlu bir özellik olarak ifade edilmektedir. Örneğin bir görüşmeci, bu soruyu şöyle yanıtlamıştır: “Ailem, arkadaşlarım, kayıtsız şartsız sevildiğimi hissetmek, güneş ve bulabildiğim zaman doğa ve deniz, sabah kahvaltıları ve elbette çay” (GG1, Kadın, 45).

Göçmenlerin Türkiye’ye dair olumlu olarak zikrettiklerinin başında havasının iyi olması ve insanların daha neşeli olması geliyor. “Türkiye’nin olumlu yönü, yani havası, suyu, doğası, yani hep yapacak bir şey var burada. Sıkılman için zaman yok yani. İstanbul’un gündüzü ayrı gecesi ayrı bir güzel. İnsanlar hep böyle neşeli” (GK7, Kadın, 31).

Türkiye’ye ilişkin olumlu ve olumsuz tarafları sıralarken aşağı yukarı bütün görüşmeciler belli noktalar üzerinde ortaklaşmaktadırlar. Bunlar Türkiye insanının sıcakkanlı olduğu, doğasının ve ikliminin harika olduğu fakat politik çatışma ve ekonomik krizlerin Türkiye’yi yaşanmaz kıldığıdır. “Türkiye toplumunun hem coğrafi olarak zenginliği var hem de kültürel olarak zenginliği var. Çok kültürlü, çok dilli, coğrafi olarak, iklim olarak da dört mevsimi yaşayabilen bir ülke. Bu cennet ülkeyi cehenneme dönüştürenlere lanet olsun” (GK5, Erkek, 59). 

İki ülke arasında dönüşümlü bir hayat yaşayan GG3’ü Türkiye’nin dinamik yapısı, ihtimallerle dolu olması heyecanlandırmaktadır. Bu duyguyu yaşamak istediğinde Türkiye’ye gitmekte, sakinleşmek istediğinde ise Birleşik Krallık’a geri dönmektedir. GG3 bu durumu şizofrenik bulsa da her iki duyguyu yaşamak onu mutlu etmektedir.

“Yaşadığınız yer sizi değiştiriyor, bizler biraz İngiliz olduk biraz da Türküz… Şizofrenik gibi görünse de hem istikrarı hem heyecanı hem de değişme ihtimalini seven, ikisinden almaya çalışan bir yapımız var (Gülüyor). Türkiye ihtimallerle dolu, bunu da seviyorum. O olmayınca da hiç heyecanlanamıyorsunuz. Hayatımın en heyecanlı yanını Türkiye’de yaşıyorum. Sürekli bunları yaşamak çok yorucu tabii. Yaşlandım, ama o beni saran o duygudan kurtulamıyorum” (GG3, Kadın, 59).

Anadille kurulan güçlü bağ, duyguların düşüncelerin en iyi anadille ifade edilmesi, bir coğrafyaya olduğu kadar onun kültürüne ve diline özlem duymak göçmenlik psikolojisinde sıkça rastlanılan bir durumdur. Örneğin GD10, Türkiye’ye dair olumlu düşüncelerini anadiliyle kurduğu güçlü bağa bağlıyor. “Türkçe okumayı, seyretmeyi seviyorum, şarkı söylemeyi seviyorum. Hatta sadece Türkçe duygularımı ifade edebiliyorum. Ne kadar iyi İngilizce konuşursam konuşayım, İngilizceyi hep tiyatro gibi görüyorum. İngilizce konuşurken ben başka bir roldeyim” (GD10, Kadın, 38).

Olumsuz olarak ise görüşmeler en çok politik yapının verdiği bıkkınlık ve güvensizlik ile insan ilişkilerinde yaşanan değişim üzerinde duruyorlar. Çalışmada, Birleşik Krallık’a gerçekleşen özellikle aile göçlerinde iç politikada yaşanan çatışmalar başat faktör olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla Türkiye’ye ilişkin olumsuzluklarda da en çok bu konu dile getirilmiştir.

“Türkiye’de de o koyu muhafazakârlık, yandaşlık. Sen AK Partiliysen, yani ya da herhangi bir cemaate üyeysen, bir tek Fettullahçılarla iş bitmiyor, direkt yolunu buluyorlar. Ama onun haricinde sıradan bir sosyal demokratsan bile sırtını sıvazlayıp gönderiyorlar. Bir de herkes küçük bir Recep Tayyip Erdoğan olmuş. Üslup, tarz hepsi fabrikadan çıkmış gibi. Belediye başkanından tut memuruna kadar herkes öyle olur mu ya, bu nedir yani? Tamam, Tayyip’in bir tarzı vardır. Türkiye’ye gelmiş önemli bir liderdir. Ama herkes de Tayyip olamaz ki kardeşim” (GD11, Erkek, 54).

Türkiye’de muhafazakârlaşma olarak ifade edilen otoriterleşmenin bazı bölgelerde mahalle baskısına dönüşmesi, farklılıklara tahammülün azalması yine görüşmeciler tarafından Türkiye’ye dair olumsuzluklar arasında sıralanmıştır.

“Küçük bir Anadolu kasabasındayız, ısrarla orada yaşamaya devam ediyoruz. Ben ilkokulda falan hep oruç tutuyormuş gibi yapmak zorunda kaldım. Aşırı kötü bir yerdi. Bir ara kapanmak falan istedim, çünkü sürekli cehennemde yanacağımızı falan düşünüyordum. Türkiye’ye dair özlediğim romantik bulduğum hiçbir şey yok. Deniz kenarı yok, mevsimler yok. Sadece ailem var. Başka hiçbir şey yok. Eğer onlar orada olmasaydı Türkiye’ye gitmek istemezdim. Her geçen gün çok daha kötü oluyor” (GD10, Kadın, 38).

1989’da politik nedenlerle Birleşik Krallık’a göç eden ve 2004’te Türkiye’ye geri dönen GK6, siyasi gelişmeler nedeniyle Türkiye’den ve insanından umudunu kestiğini ifade etmektedir.

“Var tabi, ülkedeki siyaset… Nâzım’ın sözü var, şöyle diyor: çağımdan tiksiniyorum diyor, sonra da bu çağ benim çağım, yani insanın kendinden tiksinmesi gibi bir şey. Böyle yaşayamıyoruz diyor. Ben artık insandan çok umutlu değilim ama İthaki’ye yolculuk devam etsin diyorum” (GK6, Erkek, 57). 

2019’da Türkiye’ye dönen GK3, döndükten sonra ilk dikkatini çeken olumsuzluğun hayat pahalılığı olduğunu vurgulamaktadır. “Bir markete gittim, alışveriş yaptım. O doğrusu korkuttu, beş yüz lira. İngiltere’den pahalı. Korkunç ya, korkunç derecede pahalı. Onun dışında sıkıntı yok” (GK3, Kadın, 43). 

Yukarıda uyum süreçleri kısmında da ifade edildiği gibi Türkiye’de kamusal alanda insan ilişkilerinde yaşanan zorluklar politikayla birlikte en çok tekrarlanan olumsuzluklar arasında yer almakta, insan ilişkilerindeki bu bozulma politikanın doğrudan bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. 

“Toplu ulaşım, hava ve çevre kirliliği, insanların giderek kabalaşması, toplum ve aile içi şiddete eğilim, insanlara bir şey katmayan ve aptallaştıran TV programları, gencinden yaşlısına sigara alışkanlığı, görünüş ve düşünsel olarak yozlaşan toplum ve cehalet” (GG1, Kadın, 45).

 

DD1 her iki ülkeye ilişkin kıyaslama sorusunu “paket satın alma” metaforuyla açıklamaktadır. Buna göre, kişi Birleşik Krallık’taki kibarlığa, bireysel alana dayalı insan ilişkilerini seçerse bunun yan etkisi olarak samimiyetsizlikle karşılaşacaktır, Türkiye’deki samimi insan ilişkilerini seçerse de kabalıkla karşılaşacaktır.

“Son birkaç yıldır gittiğimde hissediyorum. İnsanlar çok sinirli ve çok nefret dolular. Mesela çok basit şeylerden tırlatacaklar. Birkaç kere basit şeylerin insanların çileden çıkardığını gördüm. Orada insan seni sevmiyorsa belli ediyor, burada belli etmiyor. İngilizler belli etmiyor. Türkiye’de insanlar direkt, harbi. Saygı duyuyorsa belli ediyor, duymuyorsa da belli ediyor. Diplomasi yok. Benim bunu anlamam burada bir yıl aldı. İnsanları gerçekten kibar zannediyordum. Sosyal fobi, aşırı kibarlık ve sürekli özür dileme bence, bu bir sosyal fobi. Benim arkadaşlarımın arasında İngiliz arkadaşın olmamasının nedenlerinden biri de bu, hiç de aramıyorum. Sonuçta da bu ülkeye geldim. Ben ortaokul lisedeyken bir Harry Potter hayranıydım. Delicesine. Bence burada paket satın alıyorsun. Oraya gittiğinde insanlar daha samimi olabilir, daha direkt olabilirler ama yan etkileri de daha kaba olabilirler. Sırada önüne geçiyor gibi. Basit şeyler bunlar beni rahatsız ediyor. Kişiye saygı eksikliği. Burada da ondan çok fazla var. Taşıyor yani, ama samimiyet yok içinde” (DD1, Kadın, 29).

 

Kaynak: 

👉Politik Sığınmacılardan Ankara Anlaşmalılara: Türkiye'den Birleşik Krallık'a Göçler  - Doç.Dr. Tuncay Bilecen




Göçmen olmak: olan biteni ‘dışarıdan’ izlemenin ağırlığı

No comments

04 July 2025

Türkiye’nin günden güne otoriterliğe savrulması nedeniyle son yıllarda birçok kişi çareyi ülkeyi terk etmekte buldu. Bu yazıda, son dönem göçlerin nedenlerini ve olup biteni dışarıdan izleyen göçmenlerin yaşadığı burukluğu tartışıyorum.

 Tuncay Bilecen




Tıpkı doğa kanunları gibi toplumsal yapıyı oluşturan koşullar da bazı kurallara tabidir. Örneğin siyasal iktidar otoriterleştikçe göç etme kabiliyetine sahip olan kesimler dalga dalga ülkeyi terk ederler. Bu, bazen daha iyi ekonomik koşullarda, daha sağlıklı bir toplumda yaşamak arzusuyla gerçekleşir bazen de güvenlik endişesi o kadar ağır basar ki kervan yolda düzülür misali, bir an önce kaçıp kurtulalım, sonrasına bakarız düşüncesi ağır basabilir.

Otoriter iktidarlar züccaciye dükkânına giren fil zarafetiyle menfaat gördüğü kurumları istila edip rant gördüğü alanları yağmalarken buna muhalefet edenler de eğer zindana düşmekten kurtulabilirlerse çareyi göç etmekte bulurlar. Böylece otoriter rejim kendisini tahkim ettikçe ülke yetişmiş insan gücünü yavaş yavaş yitirir, çoraklaşma ve yozlaşma adım adım her yere sirayet eder. Liyakat ortadan kalkar, nepotizm (ahbap çavuş kapitalizmi) yayılır, ekonomik, sosyal ya da beşeri sermayesi olmadığı için göç edemeyenler bile bir şekilde kaçıp gitmenin derdine düşer.

Sadece Türkiye’ye özgü olmayan bu durum yurt dışında yaşayan hatırı sayılır diasporik toplulukların oluşmasına yol açmaktadır. Rusya gibi, İran gibi ülkelerde muhalefet artık sınırların dışında yapılıyor. Nedeni çok basit; çünkü içeride kimsenin sesini çıkarmaya cesareti ve mecali yoktur, ikincisi de bu ülkelerin muhalefetinin önemli bir kısmı zindanda değilse yurt dışındadır. Dolayısıyla siyasal iktidar, otoriterliğin cıvatalarını her sıktığında yurt dışında yaşayan ve artık diasporik nitelik taşıyan toplulukların hem çoğalmasına hem de hareketlenmesine neden olur.

Son beş yılda, Londra’da yaşayan Türkiye’den göç etmiş göçmenlerle yaptığım saha çalışmalarında “neden göç etme kararı aldınız?” sorusuna çok benzer cevaplar verildiğini fark ettim. Aile olarak göç edenler ağız birliği etmişçesine aynı cevabı veriyorlardı bu soruya: “çocuklarımızın geleceği için geldik!

ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ İÇİN GELDİK

Bir görüşmeci şöyle diyordu: “Ben çocuklarımın bu kadar siyasetin konuşulduğu bir yerde büyümesini istemedim. (…) Yani iki laf muhabbet ediyoruz, ondan sonra sözümüz Türkiye'nin siyasetine geliyor, ekonomisine geliyor. Bunları konuşmaman lazım. Sosyal bir devletsen bunları konuşmaman lazım.”

Başka bir görüşmeci ise Türkiye’de son birkaç yılda yaşanan değişimin çocuklarının davranışlarına nasıl sirayet ettiğini ve bunun göç kararlarını nasıl etkilediğini şöyle anlatıyordu: “Çocuğumu devlet okuluna, anaokuluna gönderdim. Ama o sıralar dünyadaki ve Orta Doğu'daki IŞİD zihniyetinin palazlandırılması ile birlikte Türkiye'ye İslamist, cihadist bir dalga geldi. Biz kimliğimiz dolayısıyla bunu yaşadık açıkçası, bunu fark ettik. Çocuğun okulunda birtakım olaylar oldu. Biz tabii bunun farkına daha sonra varıyoruz ama böyle küçük çocukların birbirleri arasında böyle kafa kesme şekilleri yapmaları, bu şekilde birbirleriyle konuşmaları. Bizi böyle bir karar almaya itti. Bir çocuğumuz var, evet Türkiye'de neler verebiliriz? Türkiye'de bir tapu verebiliriz çocuğa, bir araba verebiliriz, güzel bir okulda okuturuz. Ama başka hiçbir şey veremeyiz. Çocuk kaybolup gidebilir. (…) İki buçuk yıl önceye kadar hep eşimle konuşuyorduk ki çok şükür çocuğu kurtardık, çocuğu kurtardık, diyorduk. İki sene önce anladık ki çok şükür çocuk bizi kurtarmış. Çocuk olmasaydı, biz o ekonomik buhranda, o sıkıntılı haldeki ülkede hâlâ kalıyorduk.

BOĞUCU POLİTİK GÜNDEM

Gezi olayları, 7 Haziran 2015 seçimleri, patlayan bombalar, 15 Temmuz darbe girişimi, tek adam yönetimine geçiş, muhalefete yönelik operasyonlar derken ülke gündeminden yorulan birçok kişi göç etmeyi ciddi ciddi gündemine aldı. Bunu gerçekleştiren yakınlar, komşular, arkadaşlar da birçok insan için tetikleyici bir motivasyon kaynağı oldu.

Bir görüşmeci göç etmesine neden olan iklimi şöyle tarif ediyordu: “15 Temmuz’dan önce de Gezi’nin etkilediğini hatırlıyorum. Gezi’den sonra çatlaklar oluştu. Örneğin saat 10’dan sonra içkinin yasaklanması biraz dokundu insanlara. İnsanların özel hayatlarına müdahale edildi. Çok kısa bir süre bu bir öfkeye ve umutsuzluğa dönüştü.”

Başka bir görüşmeci ise bu konuda yine benzer şeyleri söylüyordu: “Kimseyle siyasetten veya ekonomiden başka bir şey konuşamadık. Zaman zaman boğucu çevresi nedeniyle insanın kendisi de sıkıcı bir hale gelebilir. (…) Nereye gidersek gidelim, dolar kaç para oldu, Recep Tayyip Erdoğan yine ne dedi, vs. Kısacası eğitim kalitesi, bunu harcanan para, ülke gündemi ve göçmen problemi nedeniyle Türkiye'den ayrılmak istedim. Ailem ve daha çok benden ziyade eşim ve çocuğumun farklı bir hayatı deneyimlemesini istedim.”

Bazı görüşmeciler ise ekonomik durumlarının daha kötüye gideceğini bildikleri halde göç etmeyi tercih ettiklerini belirtiyordu: “Dinci bir yönetimin iktidarı giderek ele geçirmesi. Biz Demirel’in zamanını da gördük, başka iktidarlar da gördük. Hepsi sağ iktidardı, hiç sol iktidar yoktu ama bunlar kadar haddini bilmezini ilk defa gördük. Yani ne dedilerse yaptılar adamlar. Hiçbir şeklide çekinmediler açıkçası. Bu beni korkuttu. Ekonomik durumumuz çok iyiydi. Tam tersine burada sürünüyoruz. Orada işyerimiz vardı. Arabam vardı, eşimin arabası vardı. Evim var hâlâ. Orada ekonomik durumum gayet iyiydi. Ama ben tamamen tüm her şeyi satıp döküp sermaye edip buraya geldim. Eğer çocuğum olmasaydı bu kararı almazdım. Orada direnirdim belki de. Çocuğumu buraya getirdim ki orada hiçbir şekilde gelecek görmedim.”

Bir görüşmeci ise Türkiye’nin değişen demografik ve sosyal yapısı nedeniyle Türkiye’de ırkçı bir zihniyete savrulduğunu fark ettiğini belirtiyordu: “Ekonomik olarak açıkçası hiçbir sorunumuz yoktu. Hatta hep diyorum keşke sorun ekonomiyle ilgili olsaydı, çünkü çözülebilirdi. Ama değişen sosyal yapı, huzursuzluk, yönetim, siyaset artık hepsi içten içe beni etkilemeye başladı ve hatta çok net ırkçı olmaya başladım. Aslında okuduğum kitaplar, ilgi alanlarım tamamen bunlardan soyutlanmak üzerineydi. Ama insanları etiketlemeye başladım; Suriyeli, Afgan gibi... Dışarıda gördüğüm insanları sırf kıyafetleri ya da tipleri nedeniyle yargıladığımı fark ettim.”

OLAN BİTENİ DIŞARIDAN İZLEMENİN AĞIRLIĞI

Peki, ülkeyi terk edince bütün bu dertler bitiyor mu? Elbette bitmiyor. Bu sefer de ülkenin yıkıcı gündemini takip etmenin, öğrenilmiş çaresizlik duygusuyla sürekli kötü haber almanın yılgınlığı, geride kalan yakınlar için endişelenmenin ve bir şey yapamamanın öfkesi çörekleniyor insanın içine. İşte tam da bu noktada tuhaf, karmaşık bir duyguya kapılıyor çoğu göçmen. “İyi ki gelmişiz, iyi ki kendimizi kurtarmışız” ile “elimden hiçbir şey gelmiyor, acaba orada mı olmalıydım?” düşüncelerinin harman olduğu, tarif etmesi zor, yakıcı bir duygu bu.

 

 

 

Türk Şirketlerinin İngiltere Yolculuğu: Londra’daki Panelde Stratejiler ve Fırsatlar Masaya Yatırıldı

No comments

16 June 2025

İngiltere’ye açılmak isteyen Türk şirketlerine yönelik düzenlenen etkinlikte hukuk, finans ve yatırım alanlarında önemli tavsiyeler paylaşıldı.

 


LONDRA – Türk şirketlerinin Birleşik Krallık pazarına giriş sürecine ışık tutmayı amaçlayan “Scaling into the UK” başlıklı panel  Londra’daki The Landmark Hotel’de gerçekleştirildi. Greymore ve Sistem Global iş birliğiyle düzenlenen etkinlikte, şirketlerin İngiltere’de nasıl konumlanabileceği, karşılaşabilecekleri zorluklar ve uygulanabilecek stratejiler ele alındı.

Etkinlikte moderatörlüğü Greymore Kurumsal Hesaplar Başkanı Evren Çelik üstlenirken, panelistler arasında İşbank UK Genel Müdürü Mete Uluyurt, Sistem Global UK & Global Masası Başkanı Aylin Alkan, Oleka Capital Kurucu Ortağı İlker Sözdinler ve Greymore Ortağı Çağrı Coşar yer aldı.

Diplomatik ve Kurumsal Katılım Yoğundu

Etkinlik, iş dünyasının yanı sıra diplomatik düzeyde de yoğun ilgi gördü. Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Londra Büyükelçisi Elin Suleymanov, Avrupalı Türk Markalar Birliği (ATMB) Başkanı Vehbi Keleş, Ziraat Bankası Londra Genel Müdürü Ersan Söğüt, Türkiye’nin Londra Ticaret Başmüşaviri Devlet Selim Paslı, Londra Büyükelçiliği Hazine ve Maliye Baş Müşaviri Ahmet Yalçın Yalçınkaya ve  KKTC Londra Temsilciliği’nde görevli Muavin Konsolos Mustafa Erçakıca da katılımcılar arasında yer aldı.

Vehbi Keleş, Elin Suleymanov, Selim Paslı


Kurumsal Kimlik Tanıtımı ve Açılış Konuşmaları

Greymore Law kurucu ortağı Cemal Türk, açılış konuşmasında ofisin yeni kurumsal yapılanmasını tanıtarak, bunun yalnızca bir  isim değişikliği değil, stratejik bir dönüşüm olduğunu belirtti. Türk, Türk şirketlerinin Birleşik Krallık pazarındaki büyüme yolculuklarında, sadece hukuki değil stratejik ortaklık anlayışıyla hizmet verdiklerini vurguladı.

Sistem Global’den Küresel Büyüme Stratejisi Vurgusu

Sistem Global COO’su Ülkü Şengül, şirketin 30 yıllık tecrübesiyle Türkiye genelinde 10 şehirde faaliyet gösterdiğini ve 650 kişilik bir ekiple 4.000’den fazla müşteriye hizmet sunduğunu aktardı. Vergi danışmanlığı, teşvik yönetimi, finansmana erişim, marka ve fikri mülkiyet ile uluslararası pazara giriş stratejileri gibi beş ana alanda hizmet verdiklerini ifade eden Şengül, “Özellikle teknoloji üreten KOBİ’lerin küresel ölçekte sürdürülebilir büyüme sağlayabilmesi için çok yönlü rehberlik sunuyoruz” dedi.

Yatırımcı Perspektifinden İngiltere Pazarı

Girişimci kökenli yatırımcı İlker Sözdinler, konuşmasında pazara girişte yapılan en yaygın hatalara değinerek, Türk girişimcilerin çoğu zaman stratejik planlama yapmadan hareket ettiğini vurguladı. “Önce tutunun, sonra büyüyün. Bu bir sprint değil, uzun soluklu bir maraton” diyen Sözdinler, yatırımcıların ilk olarak faaliyet alanının yalnızca Türkiye ile sınırlı olup olmadığını, gelirlerin hangi para biriminde kazanıldığını ve regülasyon uyumunu sorguladığını belirtti.

Sözdinler ayrıca, Türk şirketlerinin yurt dışına kendi ekipleriyle gitme eğiliminin sürdürülebilir olmadığını söyledi: “Biz 7 ülkede yerel yöneticilerle çalıştık. Başarıyı getiren, o ülkenin dilini, kültürünü bilen profesyonellerle sahada olmaktır.” Türkiye’de 5–20 milyon dolar aralığında yatırım boşluğu bulunduğunu belirten Sözdinler, Oleka Capital’i bu ihtiyaca yanıt vermek üzere kurduklarını ifade etti.

Hukuki Uyum ve Kültürel Farklar

Greymore Partneri Çağrı Coşar, İngiltere ile Türkiye arasındaki hukuk sistemlerinin farklarına dikkat çekti. “Anglo-Sakson hukuk sistemi, sözleşme serbestliği ilkesiyle çalışır. Bu nedenle 100 sayfalık sözleşmeler burada normdur” diyen Coşar, Greymore’un her iki ülkede baroya kayıtlı avukatlarla çalışarak müvekkillerine yalnızca teknik değil, kültürel uyum da sunduğunu belirtti. “Biz Türkiye’den gelen şirketlere ‘Türkiye’yi terk edin’ demiyoruz. ‘Türkiye’den güç alarak bu pazara açılın’ diyoruz” sözleriyle şirketin yaklaşımını özetledi.

Finansal Altyapı ve Gerçekçi Projeksiyonlar

İşbank UK Genel Müdürü Mete Uluyurt ise konuşmasında, şirketlerin küresel açılım planlarını oluştururken finansal altyapılarını sağlam temellere oturtmaları gerektiğini vurguladı. İngiltere gibi yüksek düzenlemeye sahip pazarlarda faaliyet göstermenin sadece finansal değil, kültürel bir adaptasyon süreci de gerektirdiğini belirtti. “Burada bankalar olarak bizler, Türkiye’deki ticari refleksleri buradaki sistemle uyumlu hale getiren bir adaptör görevi görüyoruz” diyen Uluyurt, Türkiye’nin 2024 itibarıyla Birleşik Krallık’a ihracatının 24 milyar doları aştığını, kısa vadede bu rakamın 50 milyar dolara çıkarılmasının hedeflendiğini ifade etti.

Pazara Girişte Stratejik Planlama Şart

Sistem Global UK & Global Desk Direktörü Aylin Alkan, şirketlerin İngiltere pazarına girmeden önce pazar araştırması, regülasyon analizi ve uzun vadeli bütçeleme yapmaları gerektiğini söyledi. “Pazara giriş planı olmadan atılan adımlar ciddi kaynak kayıplarına yol açıyor” diyen Alkan, güven inşası, yerelleşme stratejisi ve sabırlı büyümenin önemine vurgu yaptı. Sistem Global’in sunduğu entegre hizmetlerin, sadece giriş aşamasında değil, pazarda ölçeklenme sürecinde de şirketlere rehberlik ettiğini aktardı.

Etkinlik Networking ile Tamamlandı

Etkinlik, panelin ardından düzenlenen networking oturumu ile sona erdi. Katılımcılar, uzmanlarla birebir görüşme imkânı buldu, olası iş birlikleri için temaslar kurdu.

 

 

Mahalle (The Neighbourhood): Direniş ve Yaratıcılık Hikayesi Rio Sineması’nda

No comments

11 February 2025

15 Şubat 2025'te Londralılar, övgüyle karşılanan Mahalle (The Neighbourhood) filmini, Londra’nın ikonik sineması Rio Cinema’da izleme şansı bulacak. Gösterim saat 13:00’te başlayarak izleyicilere İstanbul’un sosyo-politik mücadelelerinin tam kalbine uzanan etkileyici bir yolculuk sunacak.



Hızla değişen bir İstanbul mahallesinde geçen “Mahalle”, halkın mahallelerini kentsel dönüşüm ve sömürü güçlerine karşı koruma mücadelesini anlatıyor. Hikâyenin merkezinde ise gerilimin tırmandığı bir ortamda aşkları gelişen genç bir çift, Rüstem ve Aslı yer alıyor. Film, miraslarını korumaya kararlı bir halkın duygusal, kültürel ve politik çalkantılarını gözler önüne seriyor.

Çığır Açan Bir Yapım

İnan Altın’ın yönettiği ve Selma Altın’ın yapımcılığını üstlendiği Mahalle, canlı aksiyon ile animasyonu harmanlayan benzersiz bir sinema tarzına sahip. Yapım süreci, hikâyenin ruhunu yansıtarak teknisyenlerden sanatçılara kadar binlerce gönüllünün ücretsiz destek verdiği kolektif bir çaba sonucu hayata geçirildi. Devrimci müzik grubu Grup Yorum tarafından desteklenen film, hem ekranda hem de kamera arkasında dayanışma ve kolektif emeğin özünü barındırıyor.

Zorluklara Rağmen Tamamlanan Bir Yapım

Mahalle'nin yapım süreci çeşitli zorluklarla doluydu. Çekimlerin ortasında setin polis tarafından basılması, ekibi yaratıcı çözümler bulmaya yöneltti. Yeşil ekran ve animasyonlu arka planlar kullanılarak çekimlere devam edildi. Tüm politik ve lojistik engellere rağmen film 2021 yılında tamamlandı ve 2022'de Avrupa turuna başladı. Yenilikçi hikâye anlatımı ve güçlü temalarıyla büyük beğeni topladı.

Evrensel Bir Direniş Hikayesi

İstanbul’un belirli bir bağlamına sıkı sıkıya bağlı olsa da Mahalle, evrensel bir yankı uyandırıyor. Dünya çapında kent toplulukları yerinden edilme ve kentsel dönüşümle mücadele ederken, filmin dayanışma, sevgi ve yaratıcılık temaları evrensel bir duyguya hitap ediyor. Film, müzik, animasyon ve etkileyici hikâye anlatımının canlı bir karışımıyla hem duygusal olarak bağlayıcı hem de görsel olarak büyüleyici bir deneyim sunuyor.

Gösterim Detayları

Mahalle’nin Londra gösterimi, 15 Şubat 2025’te saat 13:00’te Rio Cinema’da gerçekleşecektir. Biletler şu adresten online olarak temin edilebilir:
https://www.dbmusiclondon.com/product/the-neighborhood-film-screening-a-story-of-istanbul/

Sanat, aktivizm ve insanlık mücadelesini bir araya getiren bu filmi izleme fırsatını kaçırmayın. Bağımsız sinemaya ilgi duyuyorsanız ya da direniş hikâyelerine çekiliyorsanız, Mahalle, Londra’nın kültür takviminde mutlaka görülmesi gereken bir etkinlik.

 

Taril: 15 Şubat 2025, Cumartesi

Saat: 13:00

Yer: Rio Cinema

Adres: 107 Kingsland High St, London E8 2PB

London School of Economics’te Türkiye semineri

No comments

31 October 2024


Londra school of Economics’te (LSE) 31 Ekim, Perşembe günü  “Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın ‘Türkiye Paktı’ Önerisinin AB, Birleşik Krallık ve İsviçre Tarafından Uygulanabilirliğinin Siyasi Olanakları” başlığında bir söyleşi gerçekleştirilecek.

 


LSE’de Çağdaş Türk Çalışmaları ve Avrupa Enstitüsü tarafından düzenlenen, 31 Ekim, Perşembe günü, 18:00 – 19:30 saatleri arasında gerçekleştirilecek Çağdaş Türk Çalışmaları Başkanı Yaprak Gürsoy’un moderatörlüğünü yapacağı söyleşiye Kemal Kirişçi, Friedrich Püttmann, Virgine Guiraudon ve John Alty davetli konuşmacı olarak katılacaklar.

Etkinliğe ilişkin detaylar şöyle:  

Konuşmacılar ve Proje Araştırmacıları:

Kemal Kirişci, Non-resident Senior Fellow, Center on the United States and Europe, Brookings Institution

Friedrich Püttmann, PhD Candidate, European Institute, LSE

Tartışmacılar:

Virginie Guiraudon, Sciences Po Center for European and Comparative Studies in Paris

John Alty, Visiting Professor in Practice, European Institute, LSE

 

Moderatör:

Yaprak Gürsoy, Professor of European Politics and Chair in Contemporary Turkish Studies, LSE



Tarih: Perşembe, 31 Ekim 2024
Saat: 18:00 - 19:30 Yer: 
LSE Lecture Theatre, CBG, LSE

 https://www.lse.ac.uk/contemporary-turkish-studies/upcoming-events/2024-25/20241031

* Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, 2022’de Türkiye'deki politika yapıcıları, uluslararası örgütleri ve sivil toplum aktörlerini, donör hükümetleri ve özel sektörü, dünyanın en büyük mülteci nüfusuna ev sahipliği yapan Türkiye'yi desteklerken, mülteciler ve ev sahibi topluluk için istihdam yaratmayı teşvik etmek amacıyla ticaret tercihlerini kullanacak yeni, yenilikçi ve tamamlayıcı bir kazan-kazan yaklaşımı olan bir Türkiye Paktı oluşturmaya çağrısında bulunmuştu.


© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan