Sis Altındaki Şehir: Dickens’ın Romanlarında Londra

No comments

14 December 2025


"Bu büyük, kirli, pis şehirde her şey bir karmaşa, her şey yanlış." - Büyük Umutlar 

Bir Mekân Değil, Bir Karakter

Ünlü yazar Charles Dickens’ın romanlarında Londra, olayların geçtiği sıradan bir sahne değildir; yaşayan, nefes alan, hatta karakterlerin kaderine müdahale eden bir varlıktır. Dickens, 19. yüzyıl Londra’sını betimlerken şehri adeta konuşturur: sokaklar fısıldar, nehir sır saklar, sis ahlaki çürümeyi görünmez kılar. Bu Londra, bireylerin hayatını şekillendiren güçlü bir aktördür.

Sis: Havanın Ötesinde Bir Anlam

Dickens’ın Londra’sı neredeyse sürekli sis altındadır. Thames Nehri’nden yükselen nemle kömür dumanının birleştiği bu sis, yalnızca meteorolojik bir olgu değildir. Özellikle Bleak House’un ünlü açılış sahnesinde sis, hukukun yavaşlığını, bürokrasinin hantallığını ve toplumun körleşmiş vicdanını simgeler. Görüş mesafesinin azalması, ahlaki pusulanın da kaybolduğunu ima eder.

Sınıfların Haritası Olarak Şehir

Dickens, Londra’yı sınıfsal eşitsizliklerin mekânsal olarak keskinleştiği bir şehir olarak resmeder. Zengin mahalleler ile arka sokaklar arasında yalnızca mesafe değil, neredeyse aşılmaz bir kader farkı vardır. Oliver Twist’te çocuklar suçun içine doğarken, Great Expectations’ta yükselme arzusu çoğu zaman ahlaki bir bedel gerektirir. Londra, eşitsizliğin coğrafyaya kazındığı bir harita gibidir.

Labirent Sokaklar, Kaybolan Hayatlar

Dickens’ın Londra’sı düz ve anlaşılır değildir; karmaşık, yönsüz ve labirent gibidir. Karakterler sık sık yollarını kaybeder, yanlış sokaklara sapar, geri dönemez. Bu mekânsal karmaşa, modern şehirde bireyin yaşadığı yönsüzlüğün edebi bir karşılığıdır. Şehir büyüdükçe insan küçülür.

Thames: Şehrin Vicdanı

Thames Nehri, Dickens’ın romanlarında hem yaşamın hem ölümün taşıyıcısıdır. Our Mutual Friend’te nehir, atıkların, cesetlerin ve sırların dolaştığı bir alan olarak karşımıza çıkar. Thames, şehrin bastırdığı her şeyi yüzeye çıkaran bir vicdan gibidir. Londra ne kadar büyürse büyüsün, nehir her şeyi hatırlar.

Görünmezlerin Yazarı

Dickens’ın en ayırt edici yönlerinden biri, Londra’nın görünmezlerini merkeze almasıdır. Yetimler, çocuk işçiler, borçlular, evsizler ve suçun kıyısında yaşayanlar onun romanlarının asli figürleridir. Dickens için şehir, başarı hikâyelerinden çok, sistemin dışına itilen hayatların toplamıdır.

Modern Kentin Erken Eleştirisi

Bugünden bakıldığında Dickens’ın Londra’sı, modern kent yaşamına yöneltilmiş erken bir eleştiri olarak okunabilir. Sanayileşme, hız, kalabalık ve anonimlik; bireyi yalnızlaştırır, merhameti aşındırır. Dickens’ın romanları, modernliğin parlak yüzünün ardındaki karanlığı görünür kılar.

Sis Dağılmaz

Dickens’ın Londra’sında sis asla tamamen dağılmaz. Çünkü sorun yalnızca hava değildir; sis, adaletsizliğin, eşitsizliğin ve unutulan hayatların simgesidir. Bu yüzden Dickens okurken Londra’yı değil, bir kentin insanlara ne yapabileceğini okuruz.

 

“Çocuğunuz özendiği ya da Netflix izlediği için eşcinsel olmaz”

No comments

Pride etkinlikleri kapsamında Londra’da her yıl olduğu gibi bu yıl da LBGT toplulukları görkemli bir yürüyüş düzenlediler. Peki, Londra’da yaşayan Türkçe konuşan topluluk bu konuya nasıl bakıyor? Ada Ayşe İmamoğlu ile bizim toplumun tabularından biri olan LGBT konusunu konuştuk.

                                        👇


                                                                            👆

Tuncay Bilecen

Londraya ne zaman geldin?

Üç yıl önce, 2019 Temmuzunda geldim. Medya sektöründe çalışıyordum. Son ana kadar umutlu olmaktan vazgeçmedim ama cezaevindeki arkadaşlarına mektup yazan, yaptığı işte sürekli sansüre, tehdide uğrayan biriydim. Bir hava değişikliği ihtiyacı doğdu. Ankara Anlaşması da bitmek üzereydi. Kaybetmeden, bir deneyelim şansımızı dedik. En kötü ne olur? Olmazsa geri döneriz, dedik. Üç yıldır buradayız.

Peki ne umdun, ne buldun?

Rolling coaster” gibi… Bisiklete binip buraya gelirken hiçbir şekilde endişe duymamak, benim için muazzam bir şey. Ama bir yandan da çok yalnızlık var. Çünkü İstanbulda İstiklale çıktığım anda arkadaşlarımla doğaçlama olarak buluşup meyhaneye gitmek, sohbet etmek vardı. Orada kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmiyordum. Bu neden yaşanıyor, hayatta kalma mücadelesinden mi, bilmiyorum ama İstanbulda daha iyiydi. Daha kalabalıktı. Yoğrulduğun topraklar oralar.

Artık buraya alışma süreci başladı sanırım…

İlk geldiğimizde “Göç Günlükleri” adında bir podcast dizisi yaptık. Hatta şimdi soran oluyor, neden devamını getirmiyorsunuz diye. Çünkü iki yılımız korkunç bir kâbus içinde geçti. Kalacak yer, Covid süreci vs. her şey o kadar kötüydü ki… Bizim kötü olmaya, kendimizi kötü hissetmeye vaktimiz yoktu. Yaşam mücadelesi verdik. Şimdi artık hmm bir dakika oluyor galiba dediğimiz yerde de alışmaktan çok “eyvah ya yalnızız” şeklinde vurmaya başladı.

 


Bu hafta Pride Haftası… Aslında söyleşimizin nedeni de bu… LGBTİ+ nedir?

Lezbiyen, gay, biseksüel, interseks, queer, aseksüel, plus şeklinde devam eden; aslında insanların kendilerini nasıl tanımladıklarıyla, yönelimleriyle ilgili bir durum… Atanmış cinsiyetlerinden başka kendi yönelimleriyle ilgili bir çatı LGBTİ+… Bununla ilgili Türkçe kaynak olarak birçok yerden artık doğru bilgilere ulaşmak mümkün. Kaos gl, spot, Lambdaistanbul bu sivil toplum örgütleri yıllardır bu konuda çalışmalar yapıyor. Ben de Lamdaistanbul’da çalıştım, sonra mahallede LGBT diye bir proje yürüttüm. Biz yazılı olarak bir tarih oluşturduk Türkiye’de. Örneğin Kaos Gl’nin 25 yılı aşan bir tarihi var. Onlar hem arşivlerini çok sağlam tuttular hem dernekleşmenin önemini ortaya koydular hem de yapısal olarak akademik, sanat, kültür bütün bu üretim dallarını tek bir çatı altında toplayabildiler.

Aktivist olarak İstanbul’da bir mücadelenin içinden geliyorsun. Orada bir tarihin var. Buraya göç ettikten sonra buradaki toplulukla nasıl bir bağ kurdun?

İstanbul’da sahanın ortasındayken mücadele etmek biraz bir gazeteci olarak alet çantasıyla hareket etmek gibiydi. Belgeselciyim. Bundan dolayı bu mücadele biçimini çok net oturtabiliyorum kendi içimde. Temelde “herkes için özgürlük” ve “herkes istediği hayatı yaşasın” mottosuyla yola çıkan ama tabii ki 1950’den bu yana dünya üzerinde kazanımları olan bir hareketten söz ediyoruz. Türkiye’de de bence mücadelesi çok yükselmeye başladı. İstanbul’da son Pride’ta yapılan saldırılar da gösteriyor ki aslında biz bir alan yaratmışız. Mücadelemiz bir yerde anlam bulmuş. Yalnız değiliz, yanlış değiliz. Dolayısıyla destekçilerimiz çok… Ailelerimiz destek olmaya başladı. Bu güçlü bir sese dönüştü.

Londrada, yani burada çok büyük bir tarih var. Burada Pride etkinlikleri bir aya yayılmış durumda. Şirketler bile bunu kutluyorlar. Bunun politik tarafını tartışabiliriz ama ben bir yokluğun içinden geldiğim için her yerde gökkuşağı bayrağı görmek, safe space”lerin oluşturulduğunu görmek bence muazzam. Gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum; herkes ne kadar özgün ve kendine has diye… Londra’da Pride yürüyüşünde polisler yüzlerini gökkuşağının renklerine boyayıp katılımcılarla birlikte yürüyorlar. Böyle bir şey aslında tam da. Buradaki politik altyapı da bu… Tek tipten öte bir şeyden bahsediyoruz. Burada o gökkuşağı renklerinin cıvıl cıvıllığını toplumsal hayatta da görüyoruz. Ancak hayatlarında sadece bir renk görmek isteyenler için ürkütücü bir durum tabii…



Burada her şey çok güllük gülistanlık mı?

Değil. Burada da çok fazla homofobik saldırılar oluyor. Ancak sıfır tolerans gösteriliyor. Önemli olan da bu. Çünkü sen en nihayetinde dayak da yiyebilirsin, şiddete de uğrayabilirsin, tacize, tecavüze de uğrayabilirsin ama bunlarla ilgili sıfır tolerans var. Yani hukukun işlediği bir yeri görebiliyorsun. O yüzden buna güvenebiliyorsun.

Peki, Londrada yaşayan Türkçe konuşan toplumu bu konuda nasıl değerlendiriyorsun?

Geldiğimde çok umutluydum. Buradaki bütün demokratik altyapıların da buna hazır olduğunu düşünüyordum. Çünkü tırnak içinde demokratik bir altyapı kurmuşlardı. Bütün bu kurdukları yapıda bunu atlamış olmaları bende bir şok etkisi yarattı. Sonra dedim ki, hayır ya, yirmi yıldır mücadele veriyorum. Şimdi Londrada da mı buna devam edeceğim?” Çok kızdım. Çok öfkelendim. Ama sonra -bu insanın yaşamsal olarak kendi içindeki dürtüsü- hayır, ben yapmazsam, kim yapacak?” demeye başlıyorsun. Biraz buradan yola çıkarak, kurumlara gidip ailelere LGBT çocuklarınızla nasıl konuşmanız gerekiyor, açılırlarsa nasıl tepki göstermeniz gerekiyor, ne yapmanız gerekiyor şeklinde çalışmalar yaptık. Yani çocuğunuz özendiği için ya da Netflix izlediği için eşcinsel olmaz. Bunları o kadar ABCden başlayarak anlatıyorum ki bazen kendi bildiğim şeyleri de unuttuğumu fark ettim. Bir yandan da okuma yapıyorum. Dolayısıyla bizim toplum bu konuda çok geride.

Nasıl örnekleyebilirsin bunu? Çocuklarını kabul etmiyorlar mı?

Hiç konuşmuyorlar. Daha kötüsü yok sayıyorlar. Öyle bir şey yokmuş, olamaz, bizim başımıza gelmez gibi bir tavırla yaklaşıyorlar. Bu yüzden çocuklar çok kayıplar. Ben kurumlara çok fazla girip çıktığım ve olabildiğince çok dillendirdiğim için artık queer gençler bir şekilde bana ulaşmayı öğrendiler. Bir şekilde onlarla iletişim kurmayı başarabildim.

Aileye açılmak çok ciddi bir şey… Bu bir süreç… Bunun bir destekle yapılması gerekir. O yüzden bütün bunları anlatıp önce çocuklara destek olmaya başladım. Dermanda da bunu sürekli anlatıyorum: Lütfen, aileleri eğitmemiz gerekiyor. Bu konuda ciddi bir eksik ve talep var.”

Bu toplumda gençlerin intiharları konuşuluyor, uyuşturucu ve çete sorunu konuşuluyor. Ama bu konu konuşulmuyor değil mi?

Evet, çünkü bir yerde hiç dillendirmezsek hiç olmayacakmış gibi davranılıyor. Bu en kolay yol. Bunu kurumlar da böyle yapıyorlar. Ben de direterek eğitim seminerleri hazırlıyorum ve olabildiğince çok insana ulaşmaya çalışıyorum. Bu görmezden geleceğiniz bir şey değil. Bir insanın varlığını reddedemezsiniz. Çocuğunuzun varlığını reddedemezsiniz. Böyle bir şey yok. Örneğin şu anda bir arkadaşımız evlendirilmeye zorlanıyor. Bunu İngilterede yaşıyor olmak bence çok acı. Bunu yabancı LGBT+ kurumalarına anlattığımızda, nasıl zorla evlendiriliyor?” diye soruyorlar. Kafalarında böyle bir kültür yok. En fazla aile reddediyor ve görüşmüyor. Hikâye burada bitiyor. Bizdeki hikâyeler daha travmatik. Öldürülebilirsin, şiddet görebilirsin ve zorla evlendirilebilirsin.

Bu toplumsal tutum değişikliğini aileden başlayarak nasıl gerçekleştireceğiz?

Aileleri suçlamıyorum. Örneklere ihtiyaçları olduğunu biliyorum. Kafalarındaki o imaja ilişkin örnekler gördüklerinde bu sefer gardlarını indirip sorular sormaya başlıyorlar. Her zaman şunu söylüyorum. Yanlış da olsa bana sorular sorun. Yanlışları düzeltebiliriz, ama sonunda çocuğun intiharı var. Bunu engelleyemeyiz. O yüzden de siz sorularınızı sorun, ben de cevaplandırayım. Bazen öyle sorular geliyor ki şok geçiriyorum. Bunu atlatabilmem için bana on dakika verin” diyorum. Yapacak hiçbir bir şey yok. Ben de maruz kalıyorum o şiddet diline ama bu kadar çalışmanın içinde kotarabiliyorum biraz zorlansam da… Tek motivasyonum buradaki queer çocuklar ve gençler… Birini bile kaybetsek, -ki kaybettik, trans bir arkadaşımız intihar etti- çok harap oldum. Ondan sonra zaten hızlanmaya başladım.

Türkiyeli LGBT grupları kurmaya çalışıyoruz. Bunlardan biri Mezopotamya Anatolian Queer for Azadi (MAQFA). Ama dediğim gibi daha çalışkan, daha örnek teşkil eden, kurumların içine girmekten korkmayan insanlara ihtiyacımız var. Bazen yeni gelen Ankara Anlaşmalılar çok ukala” gibi laflar duyuyorum. Bunlara hiç bakmıyorum. Ben herkesin hikâyesinin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu ülkeye otuz yıl önce gelenler çocuklarını tekstil atölyelerinde büyütmek zorunda kaldılar. Parmak uçları yara bere içindeydi. Bu hikâyeyi görmezden gelirsek asla bu insanlara ulaşamayız. O hikâyeyi göreceksin, o katranlaşmış yapıyı göreceksin, hepsinin üstesinden gelebileceğine de inanacaksın. Hedef bu. Çünkü herkesten sorumluyuz.



Gelelim sizin örgütünüze…MAQFA’nın açılımı nedir? Ne zaman kuruldu, neler yapıyorsunuz?

MAQFA… Mezopotamya Queer for Azadi… Ben geldiğimde kurulmuştu. Kendi içlerinde bir dayanışma grubuydu. Sonra ayrılan arkadaşlar olmuş. Ben geldiğimde kurulu bir düzen vardı. Henüz hâlâ elle tutulur bir üretime geçmiş değiliz. Bunu bir özeleştiri olarak sürekli dile getiriyorum. Birey olarak benim bir şey yapmamın bir anlamı yok. Hep birlikte bir şeyler yapmak durumundayız. Hep birlikte ilerlemek zorundayız. “Kurtuluş yok tek başına!”, böyle bir özet var hayatımızda. Bunu hep söylüyorum. Biraz da zorluyorum galiba ama dediğim gibi özellikle bu İstanbul Pride’a ilişkin yaptığımız açıklamanın ardından insanlar çok ulaştılar bizlere. Dolayısıyla oradan bile bir etkileşim oldu. Yatay bir örgütlenmeye sahibiz, herkes işin bir ucundan tutacak tabii. Ama yatay örgütlenmelerin de böyle bir zorluğu var.

Bundan sonrası için neler düşünüyorsunuz? Yakın zamanda Pride var, oraya katılacaksınız sanırım.

Evet. Pride’ta İstanbul’da yaşananlara dikkat çeken bir pankart taşıyacağız. Kortej yürüyüşüne çok inanmayan arkadaşlar da alternatif bir yürüyüş yapacaklar. Her yerden yürüyoruz gibi olacak… Ne kadar fazla yerde görünürlüğümüz olursa insanların gelip bize ulaşacağını düşünüyoruz.

MAQFA olarak önümüzdeki sürece ilişkin tam olarak bir yol haritası çizmiş değiliz. Ben kişisel olarak Gik-Der’le görüştüm. Gik-Der ve Sosyalist Kadınlar Birliği ile birlikte bir eğitim formu oluşturmayı düşünüyoruz. Gik-Der’in çatısında eylül ayında böyle bir planlama yapılıyor ama MAQFA olarak şu an attığımız bir adım yok. Gik-Der’de bir destek hattı açmayı planlıyoruz.

 

👉Söyleşiyi Spotify'dan dinlemek için tıklayın



“Çocuğunuz özendiği ya da Netflix izlediği için eşcinsel olmaz” | Olay Gazetesi Turkish Newspaper in London

* Bu röportaj ilk defa 8 Temmuz 2022 tarihinde Olay gazetesinde yayınlanmıştır.

Home Office'ten kaçak göçmen operasyonu: 171 kurye gözaltına alındı, 60'ı deport edildi

No comments

05 December 2025

İngiltere İçişleri Bakanlığı (Home Office), ülke genelinde yaptığı geniş çaplı denetimlerde kaçak çalışan onlarca bisikletli kurye tespit etti. Yedi gün süren operasyonlarda toplam 171 kuryenin gözaltına alındığı, bunlardan 60’ının sınır dışı edildiği açıklandı. 



Göçmenlik Denetim ekipleri, ülkenin farklı bölgelerinde bisikletli kuryeleri durdurarak çalışma izinlerini kontrol etti. Yasal hakkı olmadan çalıştığı belirlenen kişiler olay yerinde göz altına alındı.

Son dönemde İngiltere, özellikle göçmen iş gücünün yoğun olduğu sektörlerde denetimleri artırmış durumda. Hükümet, kaçak çalışmayı engellemek ve ülkeye giriş-çıkışları daha sıkı kontrol etmek amacıyla oturum ve çalışma izni almayı zorlaştıran bir dizi yeni düzenleme de hayata geçirdi.

Yetkililer, benzer operasyonların önümüzdeki dönemde de devam edeceğini belirtiyor.

Kaynak: Home Office

Penceresi olan öder: Eski İngiltere’den etkileri günümüze kadar devam eden garip ama gerçek bir vergi hikâyesi

No comments

04 December 2025


 


İngiltere’nin garip ama gerçek vergi hikâyelerinden biri, 17. yüzyılın sonlarında hayat bulmuştu: Pencere vergisi. Bu tuhaf uygulama, 1696’da Kral III. William döneminde, devletin kasasını doldurma çabaları sırasında ortaya çıkmıştı. Üstelik mesele sadece ufak tefek bir açık kapama değil; Dokuz Yıl Savaşı’nın devasa maliyeti yüzünden hazinenin eli kolu bağlanmıştı. Yetkililer de zekice (!) bir fikirle pencereleri zenginlik göstergesi sayıp vergilendirmeye karar vermişti. Bir evin penceresi ne kadar çoksa, sahibinin cebi de o kadar geniş kabul ediliyordu. Uygulama daha sonra İskoçya’da 1748’den itibaren, İrlanda’da ise 1799’da hayata geçirilmişti.

Vergi halka öyle bir dert olmuştu ki, memurların mahalleye girişini görenler pencerelerini saklamak istercesine tuğlalarla örmeye başlamıştı. Londra sokaklarında gezen yabancılar, “Bu şehir karanlık olduğu için değil, karanlık bırakıldığı için böyle,” diye dalga geçer olmuştu. Evlerin yüzleri sanki sürekli somurtuyormuş gibi görünürmüş; çünkü birçoğunda yıllarca gün ışığı görmemiş, kapatılmış pencere boşlukları sırıtıyormuş. Halkın çözümü yaratıcıydı ama sağlıklı değildi: Kapalı pencereler yüzünden rutubet artıyor, havasızlık tüberkülozu körüklüyor, doktorların raporları da giderek daha karamsar bir hâl alıyordu.

Tüm bu şikâyetlere rağmen vergi tam 155 yıl yürürlükte kaldı. Sonunda Victoria döneminde, 1851 yılında, devlet bu ilginç icadından vazgeçmeye mecbur kalmıştı. Halk sağlığı ve sürekli büyüyen hoşnutsuzluk, nihai darbeyi indiren etkenlerdi.

Bugün Londra’da eski bir evin cephesinde tuğla ile örülmüş kare bir boşluk gördüğünüzde, aslında tarihin sessiz bir hatırasına bakıyorsunuz: Bir zamanlar güneş ışığının bile vergi dairesine kayıtlı olduğu bir dönemin taşlara sinmiş hikâyesine.

Oxford, yılın sözcüğünü açıkladı: rage bait (Öfke Yemi)

No comments

Her yılın sonunda geleneksel olarak açıklanan Oxford Yılın Sözcüğü bu kez dijital kültürün karanlık yüzünü gündeme taşıdı. Rage bait, yılın sözcüğü seçildi. Bu yıl kullanıma giren bir diğer popüler ifade olan coldplaying ise büyük bir kültürel etki yaratmasına rağmen yılın sözcüğü seçilemedi.

 



İnternette bilinçli olarak öfke, kızgınlık ve kutuplaşma yaratmak amacıyla hazırlanan içerikleri  ifade eden “rage bait”, son bir yılda kullanımını üçe katlayarak dijital kültürün merkezine oturdu. Yapılan açıklamada, 30 bini aşkın kişinin katıldığı oylamanın ardından uzmanların eğilimleri, kamuoyu yorumlarını ve dilsel verileri değerlendirerek rage baitte karar kıldığı belirtildi.

Oxford’un dil uzmanlarına göre rage bait, sosyal medyada etkileşim artırmak için duyguları manipüle eden yeni bir iletişim biçiminin adını koyuyor. Yıl boyunca dijital refah, içerik denetimi ve toplumsal huzursuzluk üzerine yürütülen tartışmaların gölgesinde, özellikle kışkırtıcı içeriklerin algoritmalar tarafından ödüllendirilmesi bu kavramın yükselişini hızlandırdı. Terimin, internet kültüründe öfkeyi tetikleyen viral paylaşımlardan, dezenformasyon temelli “rage-farming” pratiklerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsar hâle geldiği vurgulandı.

Rage bait’in kökeni ise 2002 yılına, Usenet’te bir sürücünün kasıtlı olarak tahrik edilmesine yönelik bir paylaşıma dayanıyor. Zamanla sosyal medya diline yerleşen kavram, bugün özellikle haber odalarında, içerik üreticileri arasında ve politik iletişimde sıkça kullanılan anahtar bir terim hâline geldi. Oxford Languages Başkanı Casper Grathwohl, “İnternet artık yalnızca merak uyandırmaya değil, duygularımızı yönlendirmeye çalışıyor. Rage bait, dijital çağda insan olmanın sınırlarını yeniden tartıştığımız bir dönemi yansıtıyor” dedi.

Aşağıda son on yılın Oxford Yılın Sözcükleri listesi yer alıyor:

Son On Yılın Oxford Yılın Sözcükleri

  • 2025: rage bait
  • 2024: brain rot
  • 2023: rizz
  • 2022: goblin mode
  • 2021: vax
  • 2020: Words of an Unprecedented Year
  • 2019: climate emergency
  • 2018: toxic
  • 2017: youthquake
  • 2016: post-truth

 



Özge Saydam, Türk Müziğinin Ruhunu Londra’da sahneye taşıyor

No comments

02 December 2025

Pop-rock’tan Anadolu rock’a, cazdan bossa nova’ya uzanan geniş repertuvarıyla Özge Saydam ve arkadaşları 3 Aralık 2025’te The Hum Stokey’de müzikseverlerle buluşacak.

 


Türk Müziğinin En Özel Parçaları Aynı Sahne’de

Londra’nın sevilen mekânlarından The Hum Stokey, 3 Aralık 2025 akşamı Türk ezgileriyle dolup taşacak. Vokalist Özge Saydam, pop-rock, Anadolu rock, bossa nova, easy listening ve caz türlerini harmanlayan özel bir seçkiyle sahne alacak. “Her şarkı bir anı, her nota bir yolculuk” mottosuyla hazırlanan konserde dinleyicileri ilham ve enerji dolu bir gece bekliyor.

Saydam’a gecede;

  • Emrah Yılmaz – Gitar
  • Burak Büyükdoganay – Davul
  • Fırat Avcı – Saksafon
  • Yasin Bayraktar – Bas
  • Fırat Günel – Klavye
    eşlik edecek.

 

3 Aralık’ta The Hum’da Buluşma Zamanı

Etkinlik, 20.30 – 23.00 saatleri arasında gerçekleşecek. Hem Türk topluluğundan hem de farklı kültürlerden birçok müzikseverin ilgi göstermesi beklenen konser, Türk müziğinin modern dokunuşlarla yeniden yorumlandığı güçlü bir performans sunmayı hedefliyor.

Biletler Sadece Eventbrite’ta

Konser biletleri yalnızca Eventbrite üzerinden satışa sunuluyor. Organizasyon ekibi, sınırlı kapasite nedeniyle katılmak isteyenlere biletlerini erken almalarını öneriyor.

Etkinlik Linki:
https://www.eventbrite.com/e/ozge-saydam-friends-experience-the-soul-of-turkish-music-tickets-1967664011025?aff=oddtdtcreator

 

Doğu Ekin ve Levent Canen 5 Aralık’ta Londra’da sahne alıyor

No comments

İstanbul merkezli Gizli Bahçe Akustik projesinin iki usta müzisyeni Doğu Ekin ve Levent Canen, 5 Aralık akşamı Londra’nın tarihi mekânı The Old Church’te sahne alacak. İkili, yıllardır süren dostluklarını ve ortak müzik yolculuklarını Londra’daki dinleyicilerle buluşturmak için hazırlanıyor.

 




Folktale ile Gizlibahçe Akustik London tarafından düzenlenen organizasyon, Londra’da Anadolu müziğinin nitelikli temsilcilerini bir araya getirerek unutulmaz bir akşam vadediyor. Hem Anadolu müziğini yakından takip edenler hem de Londra’nın çok kültürlü müzik sahnesine ilgi duyanlar için bu konser, yılın kaçırılmaması gereken etkinliklerinden biri olmaya aday.

Müziğin Dostlukla Örülmüş Yolculuğu

Gizli Bahçe Akustik’in kurucusu olan Doğu Ekin, bağlama ve çeşitli telli çalgılarla küçük yaşlarda tanıştı. Usta sanatçı Erkan Oğur’dan aldığı uzun yıllara dayanan eğitim, Ekin’in müzikal kimliğinin temel taşlarından biri oldu. Farklı projelerde Musa Eroğlu, Vedat Sakman ve İlkay Akkaya gibi önemli isimlerle çalışan Ekin, ozanlık geleneğini modern bir yorumla bir araya getiriyor.

 Levent Canen ise müzik hayatına bağlamayla başladı; genç yaşlarda yurtiçi ve yurtdışı konserler verdi. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Erol Parlak ve Erdal Erzincan gibi değerli isimlerden dersler aldı. Ses kayıt teknolojileri ve aranjörlük üzerine yaptığı çalışmalarla müziğini derinleştiren Canen, 2019’da dahil olduğu Gizli Bahçe Akustik ile hem Türkiye’de hem Londra’da önemli projelerde yer aldı. Ütopya Müzik’te aranjör ve müzik yönetmeni olarak görev yapan Ateş, İlkay Akkaya gibi önemli sanatçılarla çalıştı.

 Doğu Ekin, ikilinin yıllara dayanan iş birliğini şu sözlerle özetliyor: Yolumuz birdi, yoldaş olduk ve Gizli Bahçe Akustik’in kurulumundan beri beni hiçbir zaman yalnız bırakmadı.”

Özel Konuk: Nida Ateş

Gecenin özel konuğu ise Anadolu müziğinin güçlü yorumcularından Nida Ateş olacak. Ozanlık geleneği temsilcilerinden olan babası Sâit Ateş'den etkilenerek başlayan müzik ilgisi, geleneğin güçlü temsilcileri olan âşık ve ozanları tanımaya çalışarak devâm etti. Usta icracıları tâkip ederek ve Anadolu'nun çeşitli müzik geleneklerini öğrenmeye çalışarak sürdürdüğü müzik hayatı içerisinde yurt içi ve yurt dışında çok sayıda konser ve radyo-televizyon programları bulunmaktadır.

 The Old Church’te Özel Bir Gece

Konser, atmosferi ve akustiğiyle Londra’nın öne çıkan kültürel mekânlarından The Old Church’te gerçekleştirilecek. Tarihi dokusuyla bilinen bu mekân, ikilinin akustik düzenlemelerine ev sahipliği yaparak dinleyicilere güçlü bir müzikal deneyim sunacak.

 

Etkinlik saat 20.00’de başlayacak.
Adres: Old Church, Stoke Newington Church St, London N16 9ES

Organizasyon Bilgisi

Giriş ücreti: 25 Pound
Rezervasyon: 0730 827 5141

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan