Londra Bisiklet Kulübü'nden gençlere ücretsiz bisiklet desteği

No comments

19 February 2026

Londra Bisiklet Kulübü, Edmonton’daki Pymmes Park içinde yer alan Bike Library’de 14–24 yaş arası gençlere yönelik ücretsiz bisiklet programı başlattı. 



Program, gençleri açık havada daha aktif bir yaşama teşvik etmeyi, sosyal bağları güçlendirmeyi ve pratik beceriler kazandırmayı amaçlıyor.

Program kapsamında katılımcılara bisiklet tamiri ve bakım eğitimleri verilirken, bisikleti olmayan gençlere ücretsiz bisiklet bağışı yapılıyor. Ayrıca düzenlenen grup bisiklet turları ile gençlerin güvenli sürüş deneyimi kazanması hedefleniyor.

Yalnızca fiziksel hareketliliği artırmayı değil, aynı zamanda gençlerin özgüvenlerini geliştirmeyi ve pozitif bir topluluk ortamı yaratmayı amaçlayan programda “Gençlerin doğada vakit geçirmesi, yeni arkadaşlıklar kurması ve kendi bisikletlerini onarabilecek beceriler edinmesi" amaçlanıyor.

Gençler Ne Kazanıyor?

Programın gençlere sağladığı katkılar şöyle sıralanıyor:

  • Pratik teknik beceriler

  • Temiz havada, doğayla iç içe zaman

  • Sosyal etkileşim ve yeni arkadaşlıklar

  • Artan özgüven

  • Bisikletle bağımsız hareket imkânı

Başvuru Bilgileri

Ücretsiz programa katılmak isteyen gençler aşağıdaki linkten başvuruda bulunabilir: 

https://docs.google.com/forms/d/1B0VAfOiW-XrrNquRQpbvpgZK9FJLP0BQjrLo2Pdp37Y/viewform

Kulüp, aileleri ve eğitimcileri de kampanyayı 14–24 yaş grubundaki gençlerle paylaşmaya davet ediyor. 💚🚴‍♂️🚴‍♀️


Yer: Pymmes Park Bike Library, N18 1RP, Edmonton

Jiyan Kadın Meclisi’nden 8 Mart programı

No comments

Jiyan Kadın Meclisi tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla 6-8 Mart tarihleri arasında film gösterimi, yürüyüş ve kültürel etkinliklerin yer aldığı bir dizi program düzenlenecek.




Jiyan Kadın Meclisi, “Rojava warê jinên azad e; em ê biparêzin!” şiarıyla kadın dayanışmasını büyütecek kapsamlı bir program hazırladı. Kadın Meclisi, bu yıl kadın birliği, kültürel kimliğin korunması ve uluslararası dayanışmanın önemine vurgu yapacak.

Kadın özgürlük mücadelesinin yalnızca bir hak arayışı değil, aynı zamanda özgür bir yaşamın inşası olduğuna dikkat çeken Jiyan Kadın Meclisi, kadınların kolektif örgütlülüğünün erkek egemen sisteme karşı en güçlü yanıt olduğunu belirtti.

Londra’da 8 Mart etkinlikleri film gösterimi ile başlıyor

Londra’da 8 Mart etkinlikleri 6 Mart Cuma günü gerçekleştirilecek film gösterimi ile başlayacak.

Jiyan Kadın Meclisi’nin düzenlediği program kapsamında 6 Mart Cuma günü saat 18.00’de Kurdish Community Centre, 11 Portland Gardens, Haringey, London N4 1HU adresinde “Jiyan’ın Hikayesi: Kadın Devrimi” adlı film gösterilecek. Yönetmenliğini A. Halûk Ünal’ın yaptığı filmde Rojava kadın devrimi ve özgürlük mücadelesi ele alınıyor. Gösterim sonrası kadın mücadelesine dair değerlendirmeler yapılacak.


Kürt kadınları Million Women Rise yürüyüşünde

7 Mart tarihinde Londra Merkez’den başlanarak “Milyonlarca Kadın Başkaldırıyor (Million Women Rise)” büyük yürüyüşüne Kürt kadın renkleri ile katılım sağlanacak.

2026 yılı yürüyüş ve mitingi, 7 Mart Cumartesi günü Dünya Kadınlar Günü kapsamında gerçekleşecek. Merkezi Londra’da yapılacak yürüyüşte kadınlar, erkek şiddetine, eşitsizliğe ve kadın kırımına karşı seslerini yükseltecek. Jiyan Kadın Meclisi de Kürt kadın kimliği, renkleri ve sloganlarıyla yürüyüşte yer alacak.

8 Mart’ta kültür, sanat ve dayanışma bir arada

8 Mart Pazar günü saat 13.00’te yine Kurdish Community Centre’da gerçekleştirilecek ana programda müzik, dans, şiir ve sergi etkinlikleri yer alacak.

Program kapsamında Suna Alan ile Ayşe & Gulan’ın müzik performansları, Kürt Kadınları Erbane Korosu’nun dinletisi, kültürel ve geleneksel kıyafet defilesi, govend eşliğinde davul ve zurna gösterisi, şiir dinletisi, fotoğraf sergisi ve enternasyonalist dostların dayanışma konuşmaları yer alacak. Ayrıca kadınların hazırladığı geleneksel Kürt yemekleri, el yapımı örgü, takı ve geleneksel kıyafet stantları da etkinlik kapsamında kurulacak.

Jiyan Kadın Meclisi, 8 Mart’ın kadınların ortak mücadelesini büyütme günü olduğunu belirterek, başta Rojava’daki özgür kadın mücadelesi olmak üzere dünyanın dört bir yanında direnen kadınlarla dayanışmayı selamladığını ifade etti. Kadın devriminin kazanımlarının korunmasının ve büyütülmesinin tüm kadınların ortak sorumluluğu olduğuna dikkat çeken Meclis, tüm kadınları ve halkları “Jin, jiyan, azadî” şiarıyla dayanışmayı büyütmeye davet etti.






“Herkes Büyür Elbette” okuyucuyla buluştu

No comments

18 February 2026

Cambridge’te yaşayan şair, yazar Sultan Karataş’ın Herkes Büyür Elbette başlıklı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından yayımlandı.

 


Sultan Karataş’ın gezi yazısı, deneme, anı ve öykülerinden oluşan Herkes Büyür Elbette başlıklı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından geçtiğimiz aylarda okuyucuyla buluşturuldu.

Feyza Hepçilingirler, Arin Dilligil Bayraktaroğlu ve kitabın editörü Tuncay Bilecen’in ve Feyza Herkes Büyür Elbette’ye ilişkin yorumları şu şekilde:

Herkes Büyür Elbette; anlatı, anı, öykü, gezi yazısı ve şiirlerin harmanlandığı bir yolculuk kitabı… “Yolculuk” ifadesi burada somut anlamıyla da bir metafor olarak da kullanılabilir; çünkü hem yazarın yıllar önce terk etmek zorunda kaldığı yurduna yaptığı ziyaretlere, gezip gördüğü yerlere ilişkin gözlemlerine hem de kendi içinde geçmişine doğru yaptığı yolculukta zihninde canlanan hatıralarına tanıklık ediyoruz bu kitapta. Böylece bir yandan tam da pandemi döneminde tarihi Diyarbakır, Mardin, Urfa sokaklarında edebiyatla yoğrulan bir yolculuğa çıkarken bir yandan da 70’li yılların İstanbul’una, yoksul gecekondu mahallelerine ve oradaki sımsıcak dostluklara uzanıyoruz.

“Adı hayat işte; geçiyor gerçekle düş arasında, hikâyeler yazmak gerek, unutmamak, unutulmamak adına” diyor Sultan Karataş. Herkes Büyür Elbette’de gerçekle düş arasında şiirli bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız?

Tuncay Bilecen

 



Tarihsiz günlükler gibi görünüyor ilk bakışta. Ama günlük mü bunlar? Kimi zaman anı, kimi zaman öykü, kimi zaman şiir, hatta kimi zaman mektup olan bu yazılar sadece günlük sayılabilir mi? Gözlenen, yaşanan, gerçek hayattan damıtılmış bu kısacık yazıları okudukça yaşanmışlık bütün içtenliğiyle sımsıcak sarıyor insanı. Kimi zaman som şiir kesiliyor anlatı, kimi zaman öyküye dönüşüyor; bir uzun hava ile bozkırlara taşınıyor; bir özdeyiş ile düşüncelerin gölgesine bırakıyor insanı. Bir bakıyorsunuz “sağ elinin iki parmağıyla ağzının kıyılarını temizleyerek” konuşmaya başlayan hala, doğrulup çıkıyor anlatıldığı öyküden, karşınıza geçip kulağınızdan ve aklınızdan silinmeyecek, bilgece öğütler veriyor size. “Çocukluk bir kez yaşanan, ölünceye dek okunacak bir başucu kitabı gibidir,” diyor ya yazar, kendi çocukluk kitabını hep açık tutuyor. Her ihtiyacı olduğunda “herkesin aynı derecede doymayarak” eşitlendiği o geçmiş hazinesinden, capcanlı yaşattığı çocukluğundan, bir tutam anı çıkarıyor; rengârenk fırlatıyor önünüze. Sultan Karataş hangi ülkenin hangi sokağında olursa olsun bütün ayrıntıları yakalayan bir gözle bakıyor çevresine; yaşanmış zamanlardan hangisini anlatırsa anlatsın kuşku duyulmayacak bir içtenlikle yüreğini açıyor okuruna. Sonunda sizi kendisine, kendisini size yol arkadaşı ediyor; anlattıkları sizin yaşanmışlıklarınız kadar gerçeklik kazanıyor.

Feyza Hepçilingirler

 

Herkes Büyür Elbette, şair Sultan Karataş’ın üçüncü anı-anlatım kitabı. Karataş, şiirimsi düz yazı tekniğini, düz yazıya benzer şiirlerle zenginleştirerek, sanatsal öğelerle harmanlayarak, pek çoğumuzun bakıp da görmediği veya görüp de üstünde durmadığı gerçekleri zengin bir ifade becerisiyle okuyucuya sunuyor.

Kitap bir yandan okuyucuyu güneydoğu Anadolu’daki güzellikler arasında tarihsel acılara değinerek gezdirirken Diyarbakır, Mardin, Urfa, Göbeklitepe, Ergani gibi yerlerin güler yüzlü, sevecen insanlarıyla tanıştırıyor, diğer yandan İstanbul’un varoşlarına uğrayıp oralardaki yaşam koşusuna seyirci yapıyor.  Kitabın tümünde yöresel manzaraları seyrediyor, yöresel yiyecekleri tadıyor, yöresel renkleri izliyor, yöresel kokuları içinize çekiyorsunuz, ama bir o kadar da sessiz çığlıkları dinliyorsunuz.

Karataş’ın “Hafıza”sı anlatılan ortamların özellikleri yanı sıra acıma, korku, sevinç, sevgi gibi duyguları da depolamış. En basitinden, sevginin, bir anahtar deliğinde bile nasıl paylaşıldığını anlamak için bu öyküyü okumak gerek. Çevresinde duyduklarına ve gördüklerine duyarlı olan yüreklerin karamsarlığını yansıtan, kaçışı çocukluk anılarında arayan, okuyucuyu nefes nefese bırakan yazılar bunlar. Her satırı bir felsefe incisi. Sultan Karataş’ın bu ufacık yüreğine nasıl doldurmuş Yaradan bu okyanus genişliğindeki bilgeliği, anlamak zor.

Açıl susam açıl. Bence her kitap meraklısı bu hazineye ortak olmalı.

Arin Dilligil Bayraktaroğlu

 

Yazar Hakkında

Sultan KARATAŞ, İstanbul doğumludur. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. 1980 sonrası farklı dergi ve gazetelerde çalışan Karataş, 1995’te politik mülteci olarak İngiltere’nin Cambridge şehrine yerleşti. Cambridge, Anglia Ruskin Üniversitesi’nde “İngiliz Dili ve Dilbilim” üzerine lisans eğitimi aldı. Lisans tezini, “Politikada Dilin Manipülasyonu” üzerine yaptı. Halen Cambridge’de yaşayan Karataş, İngilizce ve Türkçe dersler vermekte, tercümanlık yapmaktadır. Yazarın, şiir, anı-anlatı çalışmalarının yanı sıra, İngilizce’den Türkçe’ye çeviri çalışmaları devam etmektedir. Kendisinin hazırlayıp sunduğu ‘Olduğu Gibi’ programı Komün Tv’de ayda bir yayınlanmaktadır.

Yayımlanmış eserleri: Metris’ten Mektuplar (2015), Dilsiz Bir Ağıt (2017), Kısacıktı Boyu Elma Ağaçlarının (2019).


Kitabı Türkiye dışından edinmek için bu linke tıklayın!


 Kitabı Türkiye'den KİTAPYURDU üzerinden temin etmek için bu linke tıklayın!

DAY-MER Renkli Resimli Söyleşilerinin bu haftaki konusu “Faşizm ve Sanat"

No comments

15 February 2026




Londra Türk ve Kürt Toplumu Dayanışma Merkezi'nde (DAY-MER) Aydın Çubukçu tarafından düzenlenen “Renkli Resimli Söyleşiler” serisinin bu haftaki başlığı “Faşizm ve Sanat: Kitlesel Köleleştirme Aracı Olarak Sanat”.  Çubukçu, bu söyleşisinde resim, heykel ve sinemada Nazizm’in estetik anlayışını ele alacak.

Söyleşi, 17 Şubat 2026 Pazartesi günü saat 19.00’da North London Community House’ta gerçekleştirilecek. Programda, sanatın ideolojik araçsallaştırılması tarihsel örnekler eşliğinde tartışmaya açılacak.


  • Etkinlik: Faşizm ve Sanat – Kitlesel Köleleştirme Aracı Olarak Sanat

  • Konuşmacı: Aydın Çubukçu

  • Tarih: 17 Şubat 2026, Pazartesi

  • Saat: 19.00

  • Yer: North London Community House

  • Adres: N17 6PY, Londra

  • Düzenleyen: DAY-MER

Katılım herkese açıktır.

2026, Akdeniz’de göçmen geçişlerinde “en ölümcül yıl” olabilir

No comments

2026’nın ilk haftalarında Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışan göçmenler arasında yüzlerce kişi hayatını kaybetti veya kayboldu; uzmanlar durumun son yılların en kötü başlangıcı olduğunu belirtiyor.

 




2026 yılının ilk 40 günü, Akdeniz’i geçmeye çalışan göçmenler için şimdiye kadar kaydedilen en ölümcül dönem olarak kayıtlara geçebilir. 1 Ocak–10 Şubat tarihleri arasında en az 524 göçmen denizde yaşamını yitirdi veya kayboldu. Bu sayı, Uluslararası Göç Örgütü (IOM) verilerine göre, aynı döneme ait önceki yılların rakamlarını çoktan geride bıraktı.

Bu trajik artışta en dikkat çekici olay, 6 Şubat’ta Libya açıklarında 55 kişiyi taşıyan bir teknenin alabora olmasıydı. Bu kazada 53 kişinin öldüğü veya kaybolduğu tahmin ediliyor. IOM yetkilileri, bu rakamların kötü hava koşulları ve tehlikeli deniz geçişlerinin sonucu olduğunu vurguladı.

Uzmanlar, özellikle Ocak ayında etkili olan Harry Kasırgası gibi sert hava olaylarının göç yollarını daha da tehlikeli hâle getirdiğini söylüyor. Kötü deniz şartlarına rağmen çok sayıda göçmen, Kuzey Afrika kıyılarından İtalya ve diğer Avrupa ülkelerine ulaşmak için yola çıkıyor.

IOM ve insani yardım örgütleri, bu trajedilerin gerçek boyutunun resmi verilere yansımamış olabileceği konusunda uyarıda bulunuyor. Bazı kazaların kayıtlara geçmemesi veya göçmenlerin iz bırakmadan denizde kaybolması, toplam can kaybının çok daha yüksek olabileceğine işaret ediyor.

  

BM’den İngiltere–Fransa iltica anlaşmasına uyarı

No comments

10 February 2026

Birleşmiş Milletler, Birleşik Krallık ile Fransa arasında yapılan yeni iltica anlaşmasının uluslararası insan hakları hukukunu ihlal edebileceğini açıkladı.



Birleşmiş Milletler, Birleşik Krallık ve Fransa arasında düzensiz göçü azaltmayı hedefleyen yeni iltica anlaşmasına ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, anlaşmanın sığınma hakkına erişimi kısıtlayabileceği ve mültecilerin korunmasına dair temel ilkelerle çelişebileceği belirtildi.

BM yetkilileri, özellikle “geri gönderme” uygulamalarının bireysel değerlendirme yapılmadan hayata geçirilmesinin ciddi riskler taşıdığına dikkat çekti. Söz konusu uygulamaların, sığınmacıların zulüm veya kötü muamele riskiyle karşı karşıya oldukları ülkelere gönderilmesine yol açabileceği vurgulandı.

Anlaşma kapsamında, Manş Denizi üzerinden düzensiz yollarla İngiltere’ye geçen sığınmacıların bir bölümünün Fransa’ya geri gönderilmesi öngörülüyor. Buna karşılık İngiltere’nin, Fransa’dan sınırlı sayıda sığınmacıyı yasal yollarla kabul etmesi planlanıyor.

BM, iki ülkeye de uluslararası mülteci hukukuna ve insan hakları yükümlülüklerine tam uyum çağrısında bulundu. Açıklamada, göç yönetimi politikalarının güvenlik kaygılarının yanı sıra insan onurunu ve sığınma hakkını esas alması gerektiği ifade edildi.


Kaynak: The Guardian

Annesi yazdı, küçük kızı çizdi, ortaya bu kitap çıktı!

1 comment

08 February 2026

Kuzey Londra’da yaşayan Çağrı Oral, kızı Zehra’ya her akşam kendi zihninden hikâyeler anlatıyordu. Kızı anlattığı hikâyeleri çok beğenince diğer çocuklar da sever diye “The Little Girl with a Big Heart” isimli bir kitap yazdı. Yola çıktığı illüstratörle yaşadığı anlaşmazlık nedeniyle çizim işi yarıda kalınca 6 yaşındaki kızı “Anne sen üzülme kitabın resimlerini ben çizerim!” dedi ve ortaya bu tatlı ve duygusal resimli çocuk kitabı çıktı.

Fotoğraflar: Deniz Kavalalı


Halil Yetkinlioğlu

İngilizce olarak Londra merkezli yayınevi Press Dionysos tarafından okuyucuyla buluşturulan kitabın yayımlanma hikâyesi de gerçekten çok ilginç! The Little Girl with a Big Heart’ı yazan Çağrı Oral ve resimleyen Zehra ile kitabın ortaya çıkış serüveni hakkında sohbet ettik.

 

Bu sizin ilk çocuk kitabınız? Çocuk kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Ben çok uzun yıllar Türkiye’de reklam yazarlığı yaptım. Birçok ünlü markanın reklam kampanyalarında yaratıcı ekipte yer aldım. Ayrıca üniversitede sinema okudum. Dolayısıyla yazma eylemini farklı bir kulvarda zaten gerçekleştiriyordum. Yayınlanmış öykülerim de var. Sözlü yazılı hikâye anlatmayı seven biriyim. Hikâyenin etkisine çok inanırım. Çocuk kitabı konusuna gelince asıl itici güç kızım oldu. Ona hikâyeler anlatıyor, kitaplar okuyor, masallar uyduruyordum. Bildiğimiz klasik masalların beğenmediğim bölümlerini değiştiriyor, adapte ediyordum. Ama çoğunlukla uyduruyordum ve kızımın çok hoşuna gidiyordu anlattıklarım. Bir gün dedim ki ya ben her akşam uyku saati değişik değişik hikâyeler uyduruyorum doğaçlama, bunu kâğıda döksem ya. Kızım seviyorsa diğer çocuklar da sevebilir. Sonra bir akşam bilgisayarın başına oturdum ve yazdım.

Peki, The Little Girl with a Big Heart’ın hikâyesinin çıkış noktası ne?

Aslında bu öykü için gerçek hayattan alınmıştır desem çok yanlış olmaz. Tamamen kızımdan esinlendim. Kitap, küçük bir kızın koşarken birden durup kalp atışını duyup çocuk merakıyla yüreğine yolculuğunu anlatıyor. Mesela anneannesi kızım Zehra’yı bahçede salıncakta sallarken kızım “ben kelebek oldum ben kelebek oldum” demişti ve bunu hikâyemde kullandım. Zehra ne zaman bir kedi görse çok mutlu olur ve onları beslemek şefkat göstermek ister bu da kitapta yer alan bir bölüm. Çocuklar o kadar doğal ve etkileyici ki onlardan ilham almamak ne mümkün! Benim esinlenmem de bana bu hikâyeyi yazdıran şey oldu.

The Little Girl with a Big Heart İngilizce bir kitap. Neden anadilinizde değil de İngilizce yazdınız kitabı?

Onun da hikâyesi enteresan. Ben aslında hikâyeyi önce Türkçe yazdım. Hatta ismi “Kalbinin Derinliklerine Giden Kız”dı. Sonra Türkiye’de üç farklı yayınevine gönderdim dosyayı. Hepsi reddetti. Bunun için de çeşitli gerekçeler sıraladılar. Örneğin, biri “hikâye çok güzel ve samimi” dedi. Çok sevindim. “Ama basamayız” dedi sevincim kursağımda kaldı. “Neden?” diye sordum. “Ya sosyal medyada çok takip edilen biri ya da aktiviteler düzenleyen ünlü bir öğretmen olmanız lazım” dedi. Dedim ki “bu saatten sonra öğretmen olmam zor.” Güldük beraber. Bir diğeri “kâğıt çok zamlandı, maliyetler arttı” dedi. Öbürü de benim ritim olsun, metne şiirsellik katsın diye kullandığım tekrarları fazla buldu. Oysaki bir sürü yabancı çocuk kitabında bu tarz tekrarları görmüş ve okumuştum. 

Türkiye’deki yayınevleri tarafından reddedilmek sizi nasıl etkiledi?

Ben aslında çok çabuk demoralize olan biriyimdir. Oldum da. Demek ki hikâyem o kadar da güzel değil diye düşündüm. Neyse ki etrafımda edebiyat dünyasından yazar çevirmen ve çocuk kitapları konusunda bilirkişi diyebileceğimiz insanlar vardı. Onlara reddedildiğimi anlattığımda yazar arkadaşım “Türkiye’de yayınevlerinde de çeteleşme yok mu sanıyorsun” dedi. Diğer konusunda uzman arkadaşlarım da hikâyemin iyi olduğu konusunda beni ikna etti. Ve ben de ikna olmuş olmalıyım ki Türkiye olmadıysa Dünya olur deyip oturup hikâyeyi İngilizceye çevirdim. Anlayacağınız bana kendi dilimde bir hikâye kitabı çıkartmadılar. :)

Sonrasında süreç nasıl gelişti?  

Ben metni İngilizceye çevirdim ama edebi çeviri bambaşka bir şey. Türkçedeki müzik ve ritimli formu yakalamak her İngilizce bilenin yapacağı şey değil. Bir arkadaşım beni Özge Çalık Spike ile tanıştırdı. Özge zaten Türkçeden İngilizceye çeviriler yapan çok başarılı bir çevirmen. Eşi Matt de Edinburgh Üniversitesi Dil Bilimi Bölümü’nde kürsüsü olan bir akademisyen. Onlara gönderdim metni. Özge de Matt de çok beğendiler metni. Yalan yok, özellikle Matt’in bana videolu bir görüşmemizde Türkçe olarak hikâyeyi çok beğendiğini söylemesi beni çok cesaretlendirdi. Sonra Özge çeviriyi yaptı bana gönderdi metni bir okudum. İnanamadım. Öyle bir dokunmuş ki hikâyeye bazı kelimeleri o kadar özenle seçmişti ki çok etkilendim. Benim Türkçede yapmaya çalıştığım müzikli anlatımı o İngilizce yapmıştı. Hatta İngilizcesi Türkçesinden daha etkileyici oldu diye bile düşündüm.

Peki, kitabın İngiltere’de basımı nasıl oldu?

Çizer bir arkadaşım hikâyeyi çok beğenmişti. Beraber yola çokalım dedim. Çünkü hikâyenin yanında görseller olduğu zaman yayınevlerini ikna etmek daha kolay olur diye düşünüyordum. Nitekim öyle oldu. Sunum dosyasını birkaç görselle birlikte gönderdim. Press Dionysus çok kısa sürede yanıt verdi. Ben bu kitabı basarım dedi. İmzalar atıldı.

Kitabın illüstrasyonlarını kızınız yaptı, buna nasıl karar verdiniz?

Kitabın yayınlanmasına çok az bir zaman kala çizer arkadaşımla yollarımızı ayırmak zorunda kaldık. Çizdiklerini çok beğenmiştim ve benimsemiştim ama bazen ilişkileri yönetebilmek zor olabiliyor. Çok üzülmüştüm çünkü kitapla ilgili özellikle yayıneviyle anlaştıktan sonra çok hayal kurmuştum. Umut bağlamıştım. Kitabın çıkmasına çok az kalmıştı ama ortada çizimler yoktu. Çok üzgün olduğum anda kızım Zehra geldi yanıma ve “Ağlama anne, üzülme kitabın resimlerini ben çizerim hem de çok güzel çizerim” dedi. Altı yaşındaydı o zaman ve hayatım boyunca o anı unutmayacağım. Ve hemen bir kalem kâğıt alıp bana nasıl şeyler çizebileceğini gösterdi. Sonra gerçekten düşündüm kitap küçük bir kızın kalbine yolculuğunu anlatıyor. Kız kalbine gidiyor ve yüreğinde gördüklerini resmediyor. Çok güzel örtüştü hikâyeyle. Yayımcıyı aradım. “Çok iyi fikir Çağrı” dedi. “Hiç acele etme, zaman problemin yok; çünkü insan her zaman kitap çıkaramıyor” dedi. Çok rahatladım. Minnettarım. Zehra üzerinde zaman baskısı oluşsun istemedim. Böylelikle kızım kitabın illüstratörü oldu. İyi ki de öyle oldu.

Zehra için süreç nasıl geçti? 

Uzun zamana yaydık çizimleri. Bazen iki hafta bir şey çizmedi. Ben ona paragraf okudum, o zaman ben buraya şöyle bir şey çizeyim dedi çoğunlukla… Benim de müdahalelerim oldu zaman zaman. “Acaba şuraya bir de pusula mı çizsen” dedim mesela… Bana “Sen karışma anne, bu kitabın çizeri benim demişliği” de var ayrıca… İşi sahiplendi gerçekten ve sorumluluk hissetti ve beğenmediği çizimini olmadı bu diyerek yırtıp attı. Ben de hayretler içinde onu izleyip kızımla gurur duydum.

Kitap ile ilgili ilk tepkiler nasıl?

Aslında Zehra’nın çizimleri hikâyenin önüne geçti. Kitabın yazarı olarak kendimi ikinci planda hissediyorum (gülerek). Bu da beni çok gururlandırıyor. Örneğin bir çocuk terapistinin yorumu geldi şu an aklıma. “Tam bir terapi kitabı hem çok güçlü mesajı var hem de bu mesajı çok yalın bir şekilde veriyor” dedi. Çok hoşuma gitti. Okuyan herkes çok beğeniyor. Zehra’nın hayranları bir hayli fazla. Sık rastladığım bir başka yorum da bu sadece bir çocuk kitabı değil, büyükler de okumalı. Evet doğru zaten biz yetişkinlerin çocuk kitaplarından öğreneceği çok şey var. Büyüdükçe unuttuğumuz şeyler hatırlatıyorlar bize çünkü.

 


Zehra sen nasıl çizmeye karar verdin?

Zehra: Annemin kitabını ilk çizen kişi bıraktı. Annem çok üzüldü. Ben de “Ben çizerim anne” dedim. Annemin üzülmesini istemedim.

Peki nasıl çizdin kitabı?

Zehra: Çok eğlenerek çizdim. Çizerken annem bana hangi konuyla ilgili çizeceğimi okudu. Ben de aklıma gelenleri çizdim.

Kitapta en çok sevdiğin bölüm hangisi?

Zehra: Bir tane et yiyen bitki çizdim. Kızın elinde kalpten balon var. Ben en çok o sayfayı beğendim.

Hangi boya kalemlerini kullandın?

Zehra: Kuru kalemlerle çizdim. Annem bana yeni illüstrasyon kalemleri aldı. 

Çizerken en çok neyde zorlandın?

Zehra: Kızı her sayfada aynı çizmem lazımdı. Başka kişi olduğunu zannetmesinler diye.

Anne ve kız çok güzel bir işe imza attınız. Çok güzel bir duygu olmalı…

İnanılmaz. Tarifi yok. Her şeyden önce çok kıymetli bir anı ikimiz için de. Bir de şöyle güzel bir yanı var bu kitabın. Bu ülkede bandrollü bir kitap yayınladığınızda başta British Library olmak üzere ülkenin çok önemli kütüphanelerine kitabı yollamanız gerekiyor ve kitap arşivleniyor. Yani yıllar sonra Zehra’nın torunu British Library’e gitse The Little Girl with a Big Heart’ı bulup okuyabilecek. Bunu ilk duyduğumda çok etkilendim. Dünyaya dikili bir ağaç bırakmışız gibi geldi.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Teşekkür etmek isterim. Başta kızıma. Beni yüreklendiren arkadaşlarıma, Kitabın sanat yönetmenliğini yapan arkadaşım Jülide Lokman’a, editör ve çevirileri yapan Özge Calik Spike’a, yayınevim Press Dionysos’a, emeği geçen herkese. 

Bu kitap gönüllü olarak saatini, emeğini, çocuğuyla geçireceği vakti bu öykü için özveriyle paylaşan ve beni yüreklendiren kadın arkadaşlarım sayesinde gerçekleşti. Kadın dayanışmasının güzel bir örneği oldu. Buradan teşekkür ediyorum hepsine. 

 

https://pressdionysus.com/product/the-little-girl-with-a-big-heart-cagri-oral/




© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan