latest
haber

KÜLTÜR-SANAT

VIDEO

video

VELESPIT HİKAYELERİ

velespit hikâyeleri

GÖÇMENLERİN GÜNDEMİ

YEREL HABERLER

LONDRA GÜNLÜKLERİ

İngiltere’de sığınma sisteminde köklü değişiklikler

No comments

 İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, Birleşik Krallık’ın sığınma sisteminde kapsamlı değişiklikler açıkladı. Yeni düzenlemeler arasında mülteci statüsünün geçici hale getirilmesi, bazı ülkelere vize kısıtlamaları ve başvurusu reddedilen ailelere gönüllü dönüş için mali teşvik verilmesi yer alıyor.



Birleşik Krallık hükümeti, sığınma sisteminde önemli değişiklikler içeren yeni bir plan açıkladı. İçişleri Bakanı Shabana Mahmood tarafından duyurulan düzenlemeler, hükümetin “bozuk” olarak nitelendirdiği sistemi yeniden kontrol altına almayı amaçlıyor. Reformların en dikkat çekici yönlerinden biri, mülteci statüsünün artık kalıcı değil geçici hale getirilmesi. Buna göre sığınma başvurusu kabul edilen kişiler için beş yıllık oturum yerine 30 ayda bir gözden geçirilecek bir koruma statüsü uygulanacak.

Yeni sistem kapsamında mültecilerin statüsü belirli aralıklarla yeniden değerlendirilecek. Eğer kişinin geldiği ülkedeki koşulların güvenli olduğu düşünülürse, sığınma hakkı geri çekilerek geri gönderme süreci başlatılabilecek. Bu değişiklik, hükümetin sığınma sistemini daha esnek ve geri dönüşlere açık hale getirmeyi amaçladığını gösteriyor.

Planın bir diğer unsuru ise bazı ülkelere yönelik vize kısıtlamaları. Hükümet, Kamerun, Sudan, Myanmar ve Afganistan vatandaşlarına verilen yeni öğrenci vizelerini geçici olarak durdurdu. Afganistan için ayrıca nitelikli işçi vizeleri de askıya alındı. Yetkililer bu kararın, söz konusu ülkelerden gelen yüksek sığınma başvuruları ve geri kabul konusunda yaşanan işbirliği sorunlarıyla bağlantılı olduğunu belirtiyor. 

Yeni düzenlemeler arasında, sığınma başvurusu reddedilen bazı ailelere yönelik bir pilot program da bulunuyor. Bu program kapsamında yaklaşık 150 aileye, ülkeden gönüllü olarak ayrılmaları halinde 40 bin sterline kadar ödeme yapılması planlanıyor. Programı kabul etmeyen kişiler için ise zorla sınır dışı edilme ihtimali bulunuyor.

Hükümet ayrıca sığınmacılara sağlanan bazı mali destekleri sınırlamayı planlıyor. Buna göre yasa dışı çalıştığı tespit edilen, suç işleyen veya kendi geçimini sağlayabilecek durumda olan kişilere verilen destek kesilebilecek. Bununla birlikte bazı sığınmacıların çalışmasına izin verilmesi de gündeme geldi; ancak bu sürecin karmaşık onay prosedürlerine bağlı olacağı belirtiliyor.  

Tottenham Çocukları

No comments


Dursaliye Şahan, Tottenham Çocukları’nda göç meselesinin ihmal edilen yönlerinden birine göçün arkasında yatan sosyo-politik ilişkilere Keko’nun hikâyesi üzerinden yer veriyor.






Tuncay Bilecen

Göçmen edebiyatının kaderi çoğu zaman göçmenlerin kaderiyle aynıdır. Ne bulundukları ülkede kabul görürler ne de anavatanlarında. Arafta, arada kalmış bir edebiyattır bu. Anadille yazılsa kendi vatanında, göç ettiği toplumun diliyle yazılsa bulunulan ülkede üvey evlat muamelesi görür.

 Göçmen edebiyatçılar farklı kültürleri yaşamanın verdiği tecrübeyle yeni bir dil evreni kurma konusunda daha mahir olsalar da kendilerini kabul ettirmeleri çok daha zordur. Buna ancak bu konuda ısrar ve inat eden dil işçileri direnebilir. İşte bu inatçı yazarlardan biri olan Dursaliye Şahan, hem kendisinin ve içinde yaşadığı toplumun göç deneyimini hem de geride bıraktığı toprakların sosyo-kültürel yapısını, geleneklerini birbiriyle yoğurarak öykü ve romanlar kaleme alıyor uzun yıllardır.

Dursaliye Şahan’ın Tottenham Çocukları başlıklı romanı, bir gazeteci kadının (romanın anlatıcısı) Londra’da bir otobüste tesadüfen Keko’yu (Ali Kemal) tanımasıyla başlıyor. Daha sonra roman boyunca -son bölüm hariç- Keko’nun Türkiye’de içinde büyüdüğü toplumun geleneksel değerlerini, bu değerler içinden güç bela sıyrılarak dedesiyle birlikte İstanbul’a bir gecekondu mahallesindeki amcasının evine gelmesine ve biraz da şansının yardımıyla iyi bir eğitim görmesine şahitlik ediyoruz.

Londra’daki Keko ise, uyuşturucu çetesinin tuzağına düşmüş onlarca gençten biri. Yazar, bu romanda bir dönem Londra’daki Türkiyeli toplumun tanıklık ettiği genç intiharlarına ve bunun arkasında yatan sosyal, politik, ekonomik, geleneksel ilişkilere yer veriyor. Tottenham Çocukları ismi de buradan geliyor zaten. Tottenham Boys olarak bilinen çetenin Türkçedeki adı bu. Büyük bir kısmı Türkiye’de geçen romanda Dursaliye Şahan, Londra’daki çete gerçeğinin gerisindeki ilişkiler zincirini ortaya koyuyor.

Roman bu bakımdan toplumsal cinsiyet penceresinden de irdelenebilir. Keko’nun içinde bulunduğu geleneksel aile ve aşiret yapısı kadınların söz hakkının olmadığı ve kaderlerine boyun eğdikleri bir düzenden başka bir yer değil. Nitekim yazar, bunu sürekli gözler önüne seriyor. “İlk aybaşı baba evinde, ikincisi koca evinde”, “Bir kız on altı dedi mi ya erde ya yerde olacak” gibi sözlerle de vurgulanan bu durum, roman Keko’nun annesi, amca kızı, yengesi gibi roman kişilerinde temsil ediliyor. Bunun karşısında ise erkek egemen değerler yer alıyor. Bu değerler zaman zaman babalar ve oğullar arasında çatışmalara da yol açıyor. Örneğin Keko, İstanbul’da gitmek ve orada eğitim görmek için babasıyla sürekli çatışıyor ve babasından dayak yiyor. Hatta bir an önce geri dönmesi için çocuk yaşta ailesi tarafından alelacele nişanlanıyor.

Romanın merkezine oturttuğu hususlardan biri de politik çatışmalar. Türkiye’deki iç çatışma ortamı Keko’nun Kürt kimliği, ailesi ve aşiretinin devlet ve örgüt arasındaki pozisyonu, babasının zorla korucu olması ve öldürülmesi bu çatışmanın romanın akışı içinde canlı tutulmasına yol açıyor.

Keko’nun hem köylü hem de Kürt kimliğinin burslu olarak okuduğu özel okulda da peşini bırakmaması, burada öğrencilerin sürekli aşağılamalarına maruz bırakılması yazarın meselenin sınıfsal boyutuna ilişkin bir göndermesi olarak okunabilir.

Keko’nun okumasında önemli bir payı bulunan köydeki okuldaki öğretmeni Fatih Öğretmen ile özel okulda ona göz kulak olan Hayrettin Öğretmen romanda idealist öğretmen tipini temsil ediyorlar. Örneğin Fatih Öğretmen “Çalıkuşu” romanından fırlamış bir karakter gibidir.  “(…) köye geldiği ilk gün hepimize, bütün köylüye gülümsemişti. Öyle içten öyle candan gülümsüyordu ki hiçbirimiz, onu yadırgamamıştık.” (s.175)

“Okuldaki en sevdiğim hatta tek sevdiğim diyebileceğim öğretmen Hayrettin Hocaydı. Daha ilk günden bana dostça davranmış; ilk gördüğü anda gülümsemişti. Birine gülümsemenin ya da ona tepeden bakmanın ne demek olduğunu, İstanbul bana öğretmişti.” (S.174).

Kitapta bu bakımdan insana dair birçok betimleme bulmak mümkün. Bu betimlemeler roman kişilerinin karakter yapısını ortaya koyduğu gibi bu insanlık durumunun neye tekabül ettiğine de işaret ediyor. “Amcam, en sakin göründüğü anlarda bile çevresindekilere gerginliğini hissettiriyordu. Yıllar sonra amcamın tek olmadığını, girdiği her ortama kasvet ve huzursuzluk getiren keyifsiz insanların çok olduğunu, çoğunun da insan sevmediğini anlayacaktım.” (S.131)

Dursaliye Şahan, Tottenham Çocukları’nda göç meselesinin ihmal edilen yönlerinden birine göçün arkasında yatan sosyo-politik ilişkilere Keko’nun hikâyesi üzerinden yer veriyor. Özetle yazar bu romanda;  yaşanılan toprakları, buradaki çatışma ortamını terk etmekle sorunların terk edilmediğini, aksine göç edilen yerde başka çatışmaların başladığını ve değerlerinin göçmenlerle birlikte bulundukları ülkeye de geldiğini okuyucuya duyuruyor.  

 

*Dursaliye Şahin, Tottenham  Çocukları, Sola Yayınları, 2017, 304 sayfa.

 

Tottenham Çocukları, Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından İngilizce olarak da yayımlandı. 


👉http://www.bisikletligazete.com/2021/11/tottenham-boys-raflarda-tottenham.html


 

Mavi Production’dan 8 Mart’a Özel “Şahsına Münhasır Buluşmalar”

No comments

 Mavi Production, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Richmond’ta bulunan The Mirror Cafe’de iki ayrı etkinlik düzenliyor. Programda “Caramel” film okuması ve Londra ile Portekiz’de eş zamanlı gerçekleşecek “Kurtların Çağrısı” drama buluşması yer alıyor.



Mavi Production, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında “Şahsına Münhasır Buluşmalar” başlıklı özel bir etkinlik serisi düzenliyor. Etkinlikler, Richmond’ta bulunan The Mirror Cafe’de gerçekleştirilecek.


Program, saat 12.00’de “Caramel” film okumasıyla başlayacak. Günün ikinci etkinliği ise saat 16.00’da yapılacak “Kurtların Çağrısı” olacak. Bu buluşma, Londra ve Portekiz’de eş zamanlı olarak kurulacak bir drama çemberiyle hayata geçirilecek.



“Kurtların Çağrısı”, Ursula K. Le Guin’in ortaya koyduğu anlatı yaklaşımından ve Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından ilham alıyor. Etkinlikte, kültürün yıllarca “kahramanlık” ve “zafer” hikâyeleri üzerinden kurulmuş anlatısına karşı, paylaşmayı, taşımayı ve birlikte var olmayı merkeze alan bir bakış öneriliyor.

Katılımcılar, “Kurtlarla Koşan Kadınlar”daki kırmızı ayakkabı hikâyesinden hareketle; kadının içgüdüsü, kayboluşu ve eve dönüş yolculuğunu drama alanında birlikte keşfedecek. Amaç, yükü paylaşmak, sözü karşılıklı kılmak ve kadınların özne olarak konuştuğu bir çember kurmak.

Londra ve Portekiz’de eş zamanlı kurulacak kadın çemberinde; beden, söz, sessizlik ve hikâye bir araya gelecek. Aynı çemberde buluşmak isteyen herkese açık olan etkinlik, dayanışma ve ortak anlatı kurma çağrısı yapıyor.

Drama çemberine Londra’dan Eda Çatalçam, Portekiz’den ise Pelin Öney rehberlik edecek.

 

Etkinlik Bilgileri:
📍 The Mirror Cafe (Richmond)
🕛 12:00 – Caramel film okuması
🕓 16:00 – Kurtların Çağrısı
📅 8 Mart 2026
🎟️ Bilet linki

 

 


Oyuncu Feride Morçay’la göçmenlik ve tiyatro üzerine söyleşi: “Tiyatro bana var olduğumu hissettirdi”

No comments


 Feride Morçay, 19 yaşında medya ve film eğitimi için geldiği Londra’da araya giren birçok eğitim ve iş deneyiminin ardından bugün hayatını oyuncu olarak sürdürüyor. Başrolünü oynadığı Hayfever aldı oyunun ‘’Keep it Fringe Fund’ ödülünü almasıyla bu sıra dışı oyunu iki hafta boyunca sergilemek üzere Edinburgh’a giden Feride Morçay’la göç hikâyesi, oyunculuk ve tiyatro üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

 


                                                                                               

                                                                                                     Tuncay Bilecen

Feride seni Londra’ya hangi rüzgâr attı?

Londra’ya ilk geldiğimde 19 yaşındaydım. Aslında çok plan yaparak gelmedim. Hayatımı burada geçireceğimi bile düşünmedim, sadece kalbimin sesini dinledim diyebilirim. Daha öncesinde Avusturya Lisesi’nde okurken AFS ile lise değişim programıyla ABD’ye Ohio’ya gitmiştim. Ailem Türkiye'de kalmamı tercih ediyordu aslında. Koç Üniversitesi’nde Medya bölümünü burslu kazanmıştım. Aynı zamanda Londra’daki üniversitelere de başvurdum. Film yönetmeni olmak istiyordum.  Derken buradaki üniversiteden kabul aldım. Zaten içimdeki ses bana gitmem gerektiğini söylüyordu. O rüzgârla Londra’ya geldim.

Daha önce yurt dışı tecrübesi yaşamış olman bu kararında etkili olmuştur diye tahmin ediyorum.

Çok kolay olmadı. Ailem o sırada gitmemi çok istemiyordu. Kimseyi tanımıyordum, daha önce hiç Londra’ya gelmemiştim. Bir gün yanıma gelip "kızım sana güveniyoruz" dediler kendi harçlığımı kendim kazanmam şartıyla Londra maceram başladı. Okurken çalışmaya başladım.

Peki, Londra’da ne umdun ne buldun?

Şunu fark ettim; İstanbul’daki çevremin hep aynı tip insanlardan oluştuğunu, burada hayatın daha zor olduğunu gördüm. Avusturya Lisesi öncesinde de özel okula gidiyordum. Burada ise arkadaşlarım çalışıp ailelerine para gönderiyorlardı. Bunun gibi bir örnekle İstanbul’da kendi çevremde pek karşılaşmamıştım. O küçük yaşta gözüm açıldı. Daha çabuk büyüdüm herhalde.

Londra seni olgunlaştırmış.

Umarım. Tek başına bir hayat kurmaya çalışınca ister istemez hayatının bütün sorumluluğu senin elinde oluyor.

Bu sırada nerede okuyordun?

Goldsmith University of London’da Medya, İletişim ve Film Yapımı okudum üç sene. Bunu yaparken Cambridge’te bulunan Balık Art adında kâr amacı gütmeyen şirkette çalıştım. Proje yönetmenliği yaptım. Yaklaşık beş film şirketinde staj yaptım. Mezun olduktan sonra iş bulmak için çeşitli film şirketlerine mailler attım. Yüzlerce mailden iki tanesine geri dönüş aldım. O sırada bir Rus film şirketinden kabul aldım. Oraya girdiğim için Londra’da kalabildim. Çünkü o zamanlar mezun olduktan sonra öğrenci vizesini devam ettiremiyordun. Böylece full time çalışma hakkını elde ettim ve Ankara Anlaşması’na başvurup freelance çalışmaya başladım. İki sene boyunca film sektöründe yapımcı asistanlığı yaptım.

Bu dönemde hiç oyunculuk tecrüben oldu mu?

Olmadı. Lisede olmuştu. Amerika’da gittiğim okulda, müzikalde, tiyatroda ve koroda yer almıştım. Ama kendime hiç sanatçı gözüyle bakmamıştım, sonradan geldi bu. Ben yönetmen, yapımcı olacağım, sanatçıları çok seviyorum, onların içinde olacağım diyordum. Herhalde kendime karşı çok dürüst değildim ya da kendimi çok tanımıyordum o yaşta.

Peki, ilk şimşek nasıl çaktı oyunculukla ilgili?

Burada yazar, yapımcı, oyuncu olan bir arkadaşım var, müzikal bir oyun yazmıştı. “Bu oyunun yapımcılığını yapar mısın? Cambridge festivaline götürmek istiyorum” dedi. Bir anda çevrem tiyatrocularla doldu. Tiyatro ve oyunculuk üzerine okumaya başladım. Birden aşık oldum. Bir şimşek çaktı, işte bu dedim ve her şeyi geride bıraktım.

Yıllar sonra sahneye çıktığında ne hissettin?

Kendimi denemek için Identiy School of Acting’in seçmelerine katıldım. O seçmelerde özgürlük duygusunu hissettim. Tiyatro bana var olduğumu hissettirdi. Sesimde ve bedenimdeki yılların verdiği alışkanlıkları kırmak için oyunculuk okumayı seçtim Çünkü 'kendinin farkına varmakla' başlıyor bence oyunculuk.

Ardından ben artık oyuncu olurum dedin mi?

Bu sırada yapımcı asistanlığına devam ediyordum. Warner Brothers’la ilgili bir proje vardı. Bu aslında bir dolandırıcılık projesiymiş. Benim bir anda dünyam karardı. Bu işte herkesin düşündüğüm kadar iyi kalpli olmadığını fark ettim. Bir anda Londra’dan gitmeye karar verdim ve apar topar İstanbul’a geldim. İstanbul’da bir sene kalacağım derken üç ay kaldım. Şahika Tekand’ın Nişantaşı’nda bulunan Stüdyo Oyuncuları’na üç ay gittim. Oradaki ortam çok hoşuma gitti. Mehmet Ergen o sırada Gerçek adlı oyunu yapıyordu. Onun gönüllü asistanlığını yaptım. Gerçek oyunundaki metni oyuncularla birlikte çalışırken kendimi gördüm. Sahne önünde olmam gerektiğini fark ettim.

Sonra Identity’den İleri seviye oyunculuk part-time bölümüne kabul aldığıma dair haber geldi.  Gitmezsem vizemi de kaybedecektim böylece üç ay sonra tekrar Londra’ya geldim.

Londra’ya geri döndükten sonra neler yaptın?

Yaklaşık altı ay kadar Identity School of Acting’e giderken, Arcola Tiyatrosu’ndaki Alaturka Türk Oyuncuları’nın seçmelerine şans eseri katıldım, Deli Dumrul oyununu yapıyorlardı. Küçük bir karakter olan Can Kız karakterini oynadım. O zamanlar kendime yeterince güvenmiyordum. Ama sahneye çıkmak bir kapı açtı. Ertesi sene Shakespeare Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda Eleni karakterini oynadım. Bu da benim için çok güzel bir deneyim oldu.

Oyunu izlemeye gelen akademisyen, oyuncu Elif İskender ile tanıştım. Onun da burada atölyesi var. Birebir olarak iki sene çok yoğun çalıştık. Üzerimde çok büyük emeği var. Kamera önü oyunculuk, psikolojik olarak kendimi tanımamla ilgili. Şunu da fark ettim, Londra’da bu işi yapmam çok kolay değil. Benim bedenimle ve sesimle ilgili öğrenmem gereken çok şey var. Üniversiteye gitmeye karar verdim. Drama okullarına başvurdum. Rose Bruford College’de mastera kabul aldım. O sırada halen kendime yüzde yüz güvenim gelmemişti. Oyunculuk yapabilir miyim, bilmiyordum. Master programı iki sene sürdü. Tez projesi olarak Güngör Dilmen’in “Ben Anadolu’yum” oyununu yapayım derken pandemi nedeniyle 40 dakikalık bir film oldu. Elif İskender hocam da benim supervizörüm olarak projeye katıldı. Daha sonra bu film festivallerde ödüller aldı.

Londra’da Lamda’ya gitmeyi çok istiyordum. Shakespeare üzerine üç aylık bir kurs vardı ve pandemi sırasında daha indirimliydi. Eğitime devam edeyim dedim, bu eğitimin yarısı yüz yüze oldu. Sonra bana ücretsiz ‘audition’ hakki verdiler. Mastera kabul alınca, buna devam ettim. Master programı pandemi sebebiyle yaklaşık iki sene sürdü. 2022, Kasım’ında bitti, asıl olarak oyunculuk üzerine beni güçlendiren eğitim bu oldu. Sabahtan akşama kadar hafta sonları dahil sadece oyunculuk üzerine çalışıyordum. İnanılmaz bir fırsat oldu benim için. Mezun olduktan sonra altı kısa filmde oynadım. Mausoom adlı kısa bir filmde Zara karakterini oynadım, film Raindance Film Festivali’nde Kasım’da Londra’da gösterilecek. Son olarak da ANANKE adlı 25 dakikalık bir filmde başrol olarak genç sanatçı uyuşturucu bağımlısı Juliana adlı karakteri oynadım.



Yavaş yavaş ödüllü Hayfever oyununa gelelim mi? Bu oyuna nasıl dahil oldun?

Bir gün Lamda’da koridorda yürürken bir arkadaşım beni durdurdu. “Hayfever adlı oyunun okuması yapılacak. Göçmen bir kızın hikâyesi ve bence bu kız sen olabilirsin. Bence bu oyunun okumasına git” dedi. Dinleyici olarak gittim. En sonunda yönetmen Roxane Cabassut bize ne düşündüğümüzü sordu. Aylar sonra mezuniyete hazırlanırken Roxane’den mesaj aldım, festivalden kabul aldığını, bu oyun için beni düşündüğünü söyledi. Ertesi gün seçmeler oldu. Beraber çalışmaya başladık. Bu sırada okulda da bir oyun yapıyordum. Peckham Frinde Festivali’ne üç hafta vardı. Kendi kendime anı yaşa, yaparsın dedim. Festivalde çok güzel tepkiler aldık. Roxane oyunu Edingburg Frinde’e götürmek istiyordu, bundan önce de Arcola’da bir hafta oynadık.

Seyirci oyuna nasıl tepki verdi?

Oyun, klasik bir oyundan çok farklı. Gidip arkanızı yaslanıp oyunu izlemiyorsunuz. Her an her şey olabilir. Siz de aktif bir şekilde oyunun bir parçası olabilirsiniz. Seyirci oyunu durdurabiliyor, herhangi bir karakterden o anda nasıl hissettiğini şarkı, monolog yoluyla anlatmasını istiyor. Bunun dışında oyunda göçmen kızın İngiliz sevgilisinden ayrılıp ayrılmayacağına sevgilisi karar veriyor. Polisler ölüyor mu ölmüyor mu? Göçmen kız adamı tren istasyonundan atıp öldürüyor mu, öldürmüyor mu? Bunların hepsine seyirci karar veriyor. Oyuncu da o sırada seyirci hangisini seçerse ona göre oynuyor. Aynı zamanda oyundaki her şey satılık. Oyuncu oyunu durdurup “ben şuradaki masayı satın almak istiyorum” diyebiliyor. Bir anda oyun duruyor ve açık arttırma başlıyor, burada günümüzdeki tüketiciliğe bir gönderme yapılıyor. Oyun hayata bütünsel bakış acısıyla bakıyor.

Oyunda aynı zamanda resimler de satılıyor.

Oynadığım karakter Moyna, aynı zamanda bir ressam. Ben de resim yaptığım için bu denk geldi. Set tasarımcının ve benim yaptığım resimler oyundan sonra satılıyor.

Bu resimleri oyun sırasında mı yapıyorsun?

Hayır. Kendimi bu karakter olarak düşünüp evde yapıyorum. Bu resimler, Feride olarak benim yaptığım resimlerden farklı oldu. Bu beni şaşırttı.

Moyna karakterinin göçmen olması senin de bir göçmen olman bu oyunun üstesinden gelmende etkili olmuştur diye düşünüyorum.

Empati kurmamı kolaylaştırdı tabii ki. Ait olmamak hissi, kimlik arayışı, bütün bunlar ilk geldiğim dönemde hissettiğim duygulardı.

Oyunu Edinburgh’ta oynayacaksınız.

11-27 Ağustos arasında Edinburgh’ta TheSpaceUK Venue 45’de oynayacağız.

Ödülden bahsettik mi?

Bahsetmedik. Şöyle, oyunuz yaklaşık 3000 oyun arasından Phoebe Waller Bridge’in organize ettiği funding’de ilk 50 oyun arasına girdi. Phoebe Waller Bridge’in kişisel olarak seçip festivalde yer almasını istediği bir oyun.

Bundan sonra neler yapmayı planlıyorsun?

Eylül ayı için başka bir oyundan kabul aldım. Oyunun adı Düşünce Virüs’ü Çin’de Uygur Türklerinin yaşadıklarını anlatan bir oyun. Önümüzdeki dönemde birkaç film projem daha olacak. Netleşince onları da konuşuruz.

Feride çok teşekkürler katıldığın için.

Ben teşekkür ederim. Biz burada bireysellikten bahsettik ama hepimiz birimiz için varız. Çok uyuşuk bir dönemde yaşıyoruz. Medya bizi uyuşturuyor, televizyon bizi uyuşturuyor. Ne olursa olsun, algılarımızı açıp etrafımızda neler olup bitiyor bakıp kalbimizle hareket etmemiz gerektiğini düşünüyorum. 

 

Söyleşiyi Spotify’dan dinlemek için tıklayın!


 

 

Birleşik Krallık’ta ETA Dönemi Başladı: Çifte Vatandaşlara Belge Şartı

No comments

 Birleşik Krallık, ziyaretçiler için Elektronik Seyahat Yetkilendirmesi (ETA) uygulamasını yürürlüğe aldı. Yeni sistemle birlikte, daha önce vizesiz seyahat edebilen birçok ülke vatandaşı, ülkeye gitmeden önce dijital izin almak zorunda olacak.



ETA, Birleşik Krallık’a seyahat için gerekli dijital onay niteliği taşıyor. Ulaşım şirketleri check-in sırasında ETA kontrolü yapabilecek. Geçerli izni bulunmayan yolcuların seyahate kabul edilmemesi söz konusu olabilecek.

Çifte Vatandaşlar ETA Alamıyor

Birleşik Krallık ve başka bir ülkenin vatandaşı olan kişiler ETA başvurusu yapamıyor. Bu kişilerin ülkeye girişte:

  • Britanya pasaportu veya

  • Certificate of Entitlement (hak belgesi)

ibraz etmeleri gerekiyor.

Yetkililer, söz konusu belgelerin vatandaşlıkla birlikte otomatik verilmediğine dikkat çekiyor. Bu nedenle bazı çifte vatandaşlar yeni kurallar nedeniyle pasaport başvurusu yapmak zorunda kaldı.

Belge ücretleri ise şöyle:

  • Britanya pasaportu (yetişkin): yaklaşık £100

  • Certificate of Entitlement: £589

Her iki belgenin temini birkaç hafta sürebiliyor.

85 Ülke Kapsamda

25 Şubat itibarıyla, daha önce vizesiz seyahat edebilen çoğu yolcu ETA almak zorunda. Sistem 85 ülkeyi kapsıyor.

Onaylanan ETA:

  • 2 yıl geçerli (veya pasaport süresi dolana kadar)

  • 6 aya kadar kalış hakkı

  • Turizm, iş ve kısa süreli eğitim amaçlı ziyaretler için geçerli

Çalışma ve uzun süreli eğitim için vize gerekecek.

Başvuru ve Ücret

ETA başvuruları mobil uygulama üzerinden yapılıyor. Ücret £16 olarak açıklandı. Hükümet, ilerleyen dönemde ücret artışı planlandığını duyurdu.

Yetkililer, başvurunun seyahatten en az üç iş günü önce yapılmasını öneriyor.

Birleşik Krallık hükümeti, ETA sisteminin sınır güvenliğini artıracağını, göç süreçlerini hızlandıracağını ve sistemi daha güvenli hâle getireceğini belirtiyor.

Londra Metrosu Ücretlerine Zam Geliyor: Mart’ta Bilet Fiyatları Artacak

No comments

Londra’da toplu taşıma maliyetleri artıyor — Metrolarda tek yön bilet fiyatları 10–20 peni yükselecek, günlük Travelcard fiyatları ise sabit kalacak.

 


Londra’daki metro (Tube), DLR ve diğer demiryolu ücretlerine 1 Mart 2026 tarihinden itibaren zam yapılması kararlaştırıldı. Yapılan değişikliğe göre, “pay as you go” yani her kullanımda ödenen bilet fiyatları genel olarak yaklaşık %6 civarında artacak. Bu artış, şehir içi yolculuk maliyetlerini yükseltecek ancak günlük ve haftalık üst limitler ile Travelcard ücretleri dondurulacak.

Yeni tarifeye göre, Londra merkezindeki Zone 1 içi tek yön ücret, yoğun saatlerde 2,90 £’dan 3,10 £’ya çıkacak. Pik olmayan saatlerde ise 2,80 £ olan ücret 3,00 £ olacak. Diğer ücret zonlarında da benzer 10–20 peni artışlar göze çarpıyor. Örneğin Zone 1–2 arası tek yön biletler yoğun saatlerde 3,60 £, yoğun olmayan saatlerde 3,10 £ olacak.

Öte yandan, günlük ücret üst limitleri (caps) ve Travelcard fiyatları sabit tutulacak. Bu, sık seyahat edenlerin toplam maliyetinin fazla artmamasını sağlayacak. Ayrıca Londra Belediye Başkanı’nın aldığı kararla otobüs ve tramvay ücretleri de 5 Temmuz 2026’ya kadar değişmeden kalacak.

Yapılan zammın temel gerekçesi, Transport for London’ın (TfL) hükümet tarafından sağlanan yatırım bütçesinin bir parçası olarak ücretlerin enflasyon oranı üzerinde artırılmasının beklendiği bir finansal düzenleme. Bu kapsamda metrodaki artış, ulaşım altyapısının finansmanı için planlanmıştı.

 Bisiklet kullananlar için ise Londra'da her yere ulaşım halen bedava ;) 

Türkiye’den West End’e: Philip Arditti, Soğuktan Gelen Casus Uyarlamasında

No comments

Oyuncu Philip Arditti, usta yazar John le Carré’nin kült romanı Soğuktan Gelen Casus (The Spy Who Came In From The Cold)’un West End’de sahnelenen yeni tiyatro uyarlamasında Fiedler karakteriyle seyirci karşısına çıkıyor.



Soğuk Savaş’ın karanlık ve ahlaki açıdan puslu atmosferinde geçen yapımın yönetmenliğini, çağdaş tiyatronun önde gelen isimlerinden Jeremy Herrin üstleniyor. Herrin, daha önce eleştirmenlerden büyük övgü alan People, Places and Things ile uluslararası alanda dikkat çekmişti. Yapım, The Night Manager ve Tinker Tailor Soldier Spy gibi ses getiren projelere imza atan The Ink Factory tarafından hayata geçiriliyor.

Casusluk edebiyatının mihenk taşlarından biri kabul edilen Soğuktan Gelen Casus, sadakat, ihanet ve ahlaki belirsizlik temalarını merkezine alan güçlü anlatısıyla tanınıyor. Romanın bu yeni sahne uyarlaması, John le Carré’nin dünyasını tiyatronun canlı ve fiziksel diliyle yeniden yorumlayarak, hikâyeyi günümüz seyircisiyle güçlü bir bağ kuracak biçimde sahneye taşıyor.

Uyarlamada Fiedler karakterine hayat veren Philip Arditti, anlatının entelektüel ve politik gerilimini taşıyan kilit figürlerden biri olarak öne çıkıyor. Arditti’nin performansı İngiliz basınında şimdiden dikkat çekmiş durumda. Eleştirmenler oyunculuğu için “ustalıkla inşa edilmiş”, “ironik ve incelikli” ve “tekinsiz derecede etkileyici” gibi ifadeler kullanıyor. Arditti’nin yorumunun, ideolojik sertlik ile insani kırılganlık arasındaki hassas dengeyi güçlü biçimde yansıttığı vurgulanıyor.

Projeyle ilgili düşüncelerini paylaşan Philip Arditti şunları söylüyor:

“İstanbul’da yetişmiş bir oyuncu olarak, John le Carré gibi edebiyat tarihine damga vurmuş bir yazarın eserinde, West End sahnesinde yer almak benim için hem kişisel hem de sanatsal açıdan çok özel bir anlam taşıyor. Soğuktan Gelen Casus, yalnızca bir casusluk hikâyesi değil; insanın vicdanıyla, inançlarıyla ve çelişkileriyle yüzleşmesini talep eden güçlü bir metin. Bu dünyanın bir parçası olmak büyük bir ayrıcalık.”

West End’de sahnelenecek bu büyük prodüksiyon, klasik bir casusluk hikâyesini çağdaş bir estetikle yeniden ele alarak sezonun en merakla beklenen tiyatro yapımları arasında gösteriliyor.

 

Philip Arditti Hakkında

1980 yılında Cenevre’de doğan Philip Arditti, ilköğretim ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladıktan sonra 1999 yılında Londra’ya yerleşti. Oyunculuk eğitimini Kraliyet Dramatik Sanat Akademisi (RADA)’nda aldı ve 2004 yılında mezun oldu.

2004–2007 yılları arasında Arcola Theatre’da kadrolu oyuncu olarak birçok yapımda rol aldı. Ardından Almeida Theatre, Shakespeare’s Globe, Royal Court Theatre ve National Theatre gibi İngiltere’nin önde gelen sahnelerinde çalıştı. National Theatre’da üç oyunun dünya prömiyerinde önemli roller üstlendi.

Televizyonda HBO, BBC, Netflix ve ITV yapımlarında başroller üstlenen Arditti’nin öne çıkan projeleri arasında Day of the Jackal, House of Saddam ve The Honourable Woman yer alıyor. Sinema kariyerinde ise Noah Baumbach, Terrence Malick, Mike Leigh ve Ridley Scott gibi dünyaca ünlü yönetmenlerle çalıştı.

2013 yılında, 12 yıl aradan sonra Türkiye’de ilk kez iki projede yer aldı: Ay Yapım imzalı SON dizisi ve Reha Erdem’in yönettiği Şarkı Söyleyen Kadınlar filmi.

  

Oyun Hakkında

Soğuktan Gelen Casus, Londra West End’de Soho Place Theatre’da sahnelenmektedir.

Oyun, 21 Şubat tarihine kadar izleyiciyle buluşmaya devam edecektir.

Temsil Programı:

  • Pazartesi – Cumartesi: 19.30
  • Perşembe ve Cumartesi: 14.30 (Matine)

West End’in en yeni ve prestijli sahnelerinden biri olan Soho Place Theatre’da sahnelenen yapım, sezonun en merakla beklenen tiyatro prodüksiyonları arasında gösterilmektedir.

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan