Fırtınalı Denizlerden Sakin Bir Limana okuyucuyla buluştu

No comments

06 November 2026

Genç yaşta kaptan sevgilisiyle evlenip dünyayı liman liman dolaşan Gülay Esinduy, Fırtınalı Denizlerden Sakin Bir Limana’da çocukluğunun ve ilk gençliğinin Kadıköy’ünü, tutkuyla yaşanan ama kalp kırıklıklarının eksik olmadığı fırtınalı aşk hikâyesini, kayıpların ve iflasların ardından mutfak sanatına, dansa, resme ve seramiğe tutunarak küllerinden yeniden doğuşunu anlatıyor.

 

Tuncay Bilecen

 



Sıradan insanların yaşamı anı/ biyografi türünün konusu olabilir mi? Edebiyatın çetrefilli tartışmalarından biri de bu olsa gerek. Bir yaşamın biyografi türüne konu olabilmesi için o kişinin mutlaka tanınmış biri mi olması gerekir? Ya da bu türde eser vermek için “hayatımı yazsam roman olur” mealinde bir klişeye eşlik eden özgüven patlaması mı gerekir? Bunun bir sınırı, ölçüsü var mı?

Gülay Esinduy’un yaşam öyküsü bütün bu tartışmaların odağında birkaç nedenden dolayı okura “ben buradayım!” diye sesleniyor. Bunlardan ilki, kitabın bir öz yaşam öyküsüyle sınırlı kalmayıp dönemin tarihsel olaylarına ilişkin tanıklıklara da yer vermesi. Örneğin, 6-7 Eylül olaylarının Kadıköy’de nasıl yaşandığını o dönem küçücük bir çocuk olan Gülay Hanım’ın belleğinden okuyoruz kitapta.

KİTABIN ORTAYA ÇIKIŞ ÖYKÜSÜ

Üniversiteden hoca arkadaşım Sercay, bir sohbetimiz sırasında halasının başından geçen sıra dışı bir hikâyeden söz etmişti. Duyduklarım beni çok etkilemiş, sorularımın ardı arkası kesilmemişti. Sıra dışı olan yalnızca anlatılanlar değil, halasının hayatının kendisiydi. Aklıma nereden geldi bilmiyorum, o an halasının hayatını kayıt altına almayı ve bunu bir biyografi kitabına dönüştürmeyi çok istedim. Konuyu Sercay’a açtığımda, “halama bir sorayım, bu tür şeylere açıktır, sıcak bakacağına eminim” dedi. Sohbetimiz esnasında halasının hayatıyla ilgili epey bir bilgi sahibi olmuştum; Sefarad Yahudisi olan ailesinin Selanik’ten İzmir’e ardından da İstanbul’a göç etmesi, aile fertlerinden bazılarının Kadıköy’e yerleşmesi ve daha pek çok şey…

Birkaç gün sonra Sercay’dan müjdeli haberi aldım: “halam, kitap fikrini çok tuttu, muhakkak görüşelim, ‘ben hazırım’ diyor!”

İlk görüşmeyi yapacağımız gün gelip çattığında ses kayıt cihazımı, not defterimi çantama koyup evimin iki sokak altında bulunan, Fenerbahçe Stadı’nın hemen yanında Kördere Sokağı’nın yolunu tuttum. Heyecanı yüzünden okunan Gülay Hanım beni kapıda karşıladı. Sarı saçlarını küt kestirmiş, üzerine kedili bir tişört giymiş, boynuna tişörtünün rengine uygun bir fular dolamıştı, hayat dolu yeşil gözleriyle beni süzüyordu. Bense bu sırada her yerinden bir yaşanmışlık fışkıran evin biblolarını, resimlerini, seramik heykellerini incelemeye dalmıştım. Daha sonra bunların hepsini kendisinin yaptığını öğrenecektim.

Çayın yanında servis ettiği mis gibi kurabiyeleri atıştırırken sohbetimize başladık. Kitabın tamamlanmasının bir yılı aşabileceğini söylediğimde, biraz hevesi kaçar gibi oldu. Hayat hikâyesini, çocukluk hatıralarından başlayarak kayıt altına alacaktık. Ardından bu kronolojik akışa; fırtınalı aşk hayatı, gezip gördüğü ülkeler, sevdiği mekânlar, hayata bakışı, yemek zevki, hobileri eklenecekti. Tatsız konular da vardı konuşacaklarımızın arasında; kayıplar, iflaslar, ayrılıklar…

“Anlatılacak çok şey var da hangisinden başlayacağımı bilmiyorum” dedi.

“Ben sizi yönlendireceğim, merak etmeyin; siz yeter ki kendinizi akışa bırakın, sohbet havasında anlatın” dedim.

Öyle de oldu. Bir manimiz olmadığı sürece her hafta düzenli olarak buluşup sohbetimize kaldığımız yerden devam ettik. Bazen aynı hikâyenin üzerinden birkaç kere geçtik, bazen sohbet bizi bambaşka bir yere götürdü. Haftalar geçtikçe birbirine teyellediğimiz hikâyeler birikmeye başladı. Nihayetinde yeterince malzeme biriktiğinde bunları bir araya getirip yoğurmak için kendisinden biraz zaman istedim. Konuştuklarımızı tasnif edip yazma sürecine girdiğimde eksik kaldığını düşündüğüm konularla ilgili olarak yine Gülay Hanım’ın kapısını çaldım. O zaten birkaç hafta ses vermediğimde “kitap nasıl gidiyor? Eksik kısımlar olursa ben görüşmeye hazırım” diye mesajlar atarak kendisini hatırlatıyordu.



BİR KADIKÖY KİTABI

Fırtınalı Denizlerden Sakin Bir Limana işte bütün bu görüşmelerin toplamından oluşuyor. Buna bir biyografi kitabı demek haksızlık olacaktır; çünkü içinde yalnızca bir kişinin hikâyesi değil, yetmiş yılı aşan bir dönemin Kadıköy’ünün sesleri, kokuları, sokakları, insanları ve mekânları da yer alıyor. Kitap bir taraftan okuyucuyu, Kadıköy’ün ara sokaklarından Moda’nın deniz rüzgârlı sokaklarına, Yoğurtçu Parkı’ndaki çocuk kahkahalarından Altıyol’un telaşlı akşamüstlerine götürürken bir taraftan da cemiyet hayatının aktığı birçok mekânda dolaştırıyor. Komşulukların, mahalle kültürünün, çocuk oyunlarının, sokak satıcılarının, pazarın ve denizin bu semtin yaşayan birer parçası olduğunu hatırlatmak da biz okurlara düşüyor.



KADIKÖY’DEN DÜNYA DENİZLERİNE

Gülay Hanım’ın hikâyesi yalnızca Kadıköy’le de sınırlı değil. Yirmili yaşlarının başında, kaptan olan eşiyle yaptıkları uzun gemi yolculuklarında uğradıkları limanlar, gezilen görülen ve bazen aylarca yaşanan şehirler de yer alıyor kitapta. Sayfalarda gezinirken, kimi zaman Sirkeci’den kalkan eski bir gemide, kimi zaman okyanuslar aşan bir geminin lüks kamarasında, kimi zaman da İstanbul’a kavuşma özlemiyle yanıp tutuşan bir yolculuğun içinde bulacaksınız kendinizi.

İlk görüşmemizde Gülay Hanım’ın bana ikram ettiği kurabiyeler için ne yalan söyleyeyim, pastaneden alınmıştır diye düşünmüştüm. Sonraki görüşmelerde anladım ki Gülay Hanım yalnızca iyi bir gurme değil, mutfakta harikalar yaratan usta bir aşçı da aynı zamanda. Sadece Türk mutfağı mı? Hayır! Tıpkı denizlere, okyanuslara açılan gemiler gibi dünya mutfağına da açılmış, uğradığı her limandan yeni tarifler öğrenmiş. Bu nedenle bir dönem İstanbul’unun yemek kültürüne dünyanın çeşitli şehirlerinden eklenen birçok “Gülay Hanım usulü” lezzetli tarifi de içeriyor kitap.

Çocukluğunda uzak denizlerin hayalini kuran bir kadının hikâyesi bu. Hayallerini gerçeğe dönüştüren bir kadının. Gülay Hanım’ın aşkla ve dünyayı keşfettiği, kayıplarla sarsılıp yine hayata tutunduğu ve kendi hayatını yeniden kurduğu uzun bir yolculuğun hikâyesi…



 Kadıköy’de Söyleşi ve İmza Günü

Fırtınalı Denizlerden Sakin Bir Limana kitabının yayımlanmasının ardından Gülay Esinduy ve kitabın editörü Doç. Dr. Tuncay Bilecen, Kadıköy’de düzenlenecek söyleşi ve imza gününde okurlarla bir araya gelecek. Etkinlikte Esinduy’un yaşam öyküsü, Kadıköy’e ilişkin anıları ve kitabın mutfak süreci konuşulacak.

 

Etkinlik Bilgileri

  • Tarih: 14 Kasım 2026, Cumartesi
  • Saat: 15.00
  • Yer: Kediköy Sahaf Kafe
  • Adres: Rasimpaşa Mah., Misak-ı Millî Sok. No: 81/D, Kadıköy / İstanbul

https://www.kitapyurdu.com/kitap/firtinali-denizlerden-sakin-bir-limana/765332.html?publisher_id=10673

 

Troya’dan Türklere: Bir Mitin Yeniden Anlatılmasının Politikası LSE’de Tartışılacak

No comments

05 November 2026

Londra Ekonomi ve Siyasal Bilimler Okulu (LSE), Troya Savaşı mitinin tarih boyunca nasıl yeniden yorumlandığını ve bu anlatının Anadolu, Türkler ve Türkiye ile kurduğu ilişkileri ele alan bir konferansa ev sahipliği yapacak.



Londra Ekonomi ve Siyasal Bilimler Okulu (LSE) bünyesindeki Contemporary Turkish Studies, 2 Aralık 2026 Çarşamba günü “Of Trojans and Turks: The Politics of Retelling a Myth” (Troyalılardan Türklere: Bir Mitin Yeniden Anlatılmasının Politikası) başlıklı halka açık bir konferans düzenliyor.

Viyana Üniversitesi Klasik Arkeoloji Profesörü Naoíse Mac Sweeney'nin konuşmacı olarak katılacağı etkinlikte, Troya Savaşı anlatısının tarih boyunca geçirdiği dönüşümler ve bu anlatının siyasal anlamları ele alınacak.

Troya anlatısı yalnızca bir mit değil

Konferansın çıkış noktalarından biri, Christopher Nolan'ın The Odyssey filminin Hollywood'da yarattığı ilgi ve beraberinde getirdiği kültürel tartışmalar. Etkinlik açıklamasında, Troya Savaşı anlatısının Batı kültürünün kurucu hikâyelerinden biri olduğu ve bu nedenle her yeniden anlatımın kaçınılmaz olarak siyasal bir anlam taşıdığı vurgulanıyor.

Mac Sweeney, konuşmasında savaş ve fetih, yabancıların nasıl temsil edildiği ve uygarlık kavramının nasıl tanımlandığı gibi meseleleri tarihsel bir perspektifle inceleyecek. Bu çerçevede Osmanlı diplomasisi, bağımsızlık söylemleri ve Türkiye'nin değişen uluslararası düzende üstlendiği konum da tartışmanın önemli başlıkları arasında yer alacak.

Konuşmacı Naoíse Mac Sweeney kimdir?

Klasik Arkeoloji alanında çalışan Profesör Naoíse Mac Sweeney, daha önce Cambridge ve Leicester üniversitelerinde görev yaptı. Araştırmaları Antik Yunan dünyasında kimlik, kültürel etkileşim, Anadolu tarihi ve kültürel mirasın siyasal kullanımı üzerine yoğunlaşıyor. Mac Sweeney'nin Troy: Myth, City, Icon (2018) ve The West: A New History of an Old Idea (2024) başlıklı kitapları bulunuyor.

Etkinlik bilgileri

  • Tarih: 2 Aralık 2026, Çarşamba

  • Saat: 18.00–19.30

  • Yer: MAR.2.08, Marshall Building, LSE, Londra

  • Katılım: Yüz yüze ve halka açık

  • Konuşmacı: Prof. Naoíse Mac Sweeney, Viyana Üniversitesi

Konferansın ardından katılımcılar için bir resepsiyon da düzenlenecek.

Etkinliğe katılmak isteyenlerin LSE'nin internet sitesi üzerinden kayıt yaptırmaları gerekiyor.

Kayıt ve ayrıntılı bilgi:

LSE – Of Trojans and Turks: The Politics of Retelling a Myth

İngiltere süresiz oturum izni bekleme süresini 10 yıla çıkardı: Ankara Anlaşması reformun dışında kaldı

No comments

03 November 2026

İngiltere Hükümeti, Avam Kamarası'nda sunduğu yeni göç politikası raporuyla göçmenlerin süresiz oturum izni (ILR) alabilmesi için gereken varsayılan bekleme süresini 5 yıldan 10 yıla çıkardığını duyurdu. Resmi raporda ve parlamentoda yapılan açıklamalarda, Ankara Anlaşması (ECAA) vizesine sahip Türk vatandaşlarının bu yeni 10 yıllık kuralın kapsamında yer almadığı teyit edildi.

 


İçişleri Bakanlığı (Home Office) tarafından yayımlanan "A Fairer Pathway to Settlement" (Yerleşim İçin Daha Adil Bir Yol) başlıklı resmi rapor, parlamentoda kamuoyuna duyuruldu. İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, "Kazanılmış Yerleşim" (Earned Settlement) adı verilen yeni sistemle birlikte süresiz oturum izninin artık sadece İngiltere'de geçirilen süreye bağlı olarak otomatik kazanılamayacağını, göçmenlerin ülkeye sağladıkları katkıya ve toplumsal uyumlarına göre belirleneceğini ifade etti.

Yeni düzenlemeye göre, standart çalışma vizeleriyle ülkede bulunan göçmenler için süresiz oturum alma süresi 10 yıla uzatıldı. Yüksek gelir elde edenler ile sağlık ve eğitim gibi kritik alanlarda çalışan profesyoneller için daha kısa veya 5 yıllık özel başvuru kanalları korunurken, İngiliz vatandaşlarının eşleri ile Hong Kong BNO vizesi sahipleri de mevcut haklarını muhafaza edecek gruplar arasında yer aldı.

İngiltere'de oturum bekleyen binlerce Türk vatandaşını ilgilendiren soru ise oturum sırasında ve yayımlanan resmi bakanlık raporunda netlik kazandı. Enfield North Milletvekili Feryal Demirci Clark'ın parlamentoda yönelttiği soru üzerine İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, Ankara Anlaşması kapsamındakilerin süresiz oturum düzenlemelerinde bir değişiklik olmayacağını belirterek bu grubun yeni reformun kapsamında olmadığını açıkladı. Yayımlanan 62 sayfalık İçişleri Bakanlığı raporunun 23. sayfasında da yeni modelden etkilenmeyecek kategoriler başlığı altında "Avrupa Topluluğu Ortaklık Anlaşması (ECAA) kapsamındaki Türk iş insanları ve çalışanları" özel bir madde olarak yer aldı.

Genel başvuru şartlarında ise yerleşim hakkı kazanabilmek için kurallar sıkılaştırıldı. Yeni model kapsamında oturum başvurularında İngilizce yeterlilik şartının B1 seviyesinden B2 seviyesine yükseltilmesi ve adli sicil ile vergi düzenine ilişkin denetimlerin artırılması öngörülüyor. Ancak yeni B2 İngilizce şartının, reformun genel kapsamı dışında tutulan Ankara Anlaşmalı göçmenlere uygulanıp uygulanmayacağına dair teknik ayrıntıların, bakanlık tarafından ilerleyen süreçte açıklanacak uygulama rehberiyle netleşmesi bekleniyor.

Karara ilişkin açıklama yapan Türkiye'nin Londra Büyükelçisi Osman Koray Ertaş, bu adımla Ankara Anlaşmalı vatandaşlar açısından önemli bir mağduriyetin önüne geçildiğini ifade etti. Muhalefet ve sivil toplum kuruluşları sürenin 10 yıla çıkarılmasının nitelikli iş gücünü olumsuz etkileyeceğini savunurken, hükümet kanadı uygulamanın vergi mükelleflerinin haklarını koruyan adil bir denge kurduğunu vurguluyor.

Ankara Anlaşması vizesi Brexit nedeniyle zaten 31 Aralık 2020'de sona ermişti. Ancak Home Office'ten halen oturum bekleyen binlerce Ankara Anlaşmalı bulunuyor. 

 

Sokak palyaçosunun “seksi palyaçoya” dönüşmesinin hikâyesi: Oyuncu Feride Morçay’la yeni oyunu Chickadee üzerine söyleşi

No comments

02 November 2026

Feride Morçay, palyaçoluk sanatına duyduğu ilgiyle yazmaya başladığı tek kişilik oyunu Chickadee ile Londra’da Riverside Studios Bite Size Festivali’nden sonra ağustos ayında Edinburgh Fringe Festivali’nde 23 gün boyunca sahne alacak. Mizah ve trajediyi harmanlanan Chickadee, bir sokak palyaçosunun içsel çatışmalarını ve günümüzün sosyal medya dünyasında kadın bedeninin metalaşmasını konu alıyor.

 





 

Londra’da tiyatro ve sinema alanındaki üretimlerine devam eden Feride Morçay, son yıllarda özellikle akıl sağlığı, kadınlık ve aidiyet temalarını sahneye ve perdeye taşıyan çalışmalarla adından söz ettiriyor. Londra’nın ardından Edinburgh Fringe Festivali’nde ağustos ayı boyunca sahne alacak olan Feride Morçay’la kendi yazıp oynadığı tek kişilik oyunu Chickadee hakkında konuştuk.

Böyle bir oyun yazmak nereden aklına geldi?

Liseden beri yanımda fikir defteri taşıyorum. Yaklaşık 10-15 sene önce ben bu fikir defterine bir sokak sanatçısıyla ilgili hikâye fikri yazmıştım. Palyaço değildi ama sokak sanatçısı olmak hep ilgimi çekmişti. Bunun dışında senelerdir yazıp çizip karaladığım bazı sürreal fikirlerle bu ve palyaçoluk felsefesinden çıkan karakter birleşti ve bir anda akmaya başladı. Londra’da daha önce “clowning” üzerine atölyelere katılmıştım. Bu sayede birçok farklı performans sanatçısıyla tanıştım. Micaela Miranda adında bir hocam vardı, onun bir haftalık yoğun programına katıldım. Sonra Rus palyaço Slava hakkında bir belgesel izledim ve Slava'nın bir palyaço olarak hayat felsefesi, koşullar ne olursa olsun insanları gülümsetebilme çabası beni çok etkiledi. Derken kendimi bir anda bu oyunu yazarken buldum.

Dahlia karakterin böyle mi doğdu?

Evet, önce bir fikir olarak ortaya çıktı. Üzerine çok düşünmeden bu ilhamla sahneler yazmaya başladım. Sonra sokakta, palyaço kılığıyla doğaçlama bir performans yaptım. Trafalgar Square’de tamamen doğaçlama bir şekilde, sokakta bir süpürge alıp sokağa süpürmeye başladım.  İnsanların şaşkın bakışları, gülümsemeleri, tepkileri beni çok etkiledi.

Bu deneyimle birlikte metin henüz oluşmamışken, performans dünyasındaki bir oyuncunun ne yaşadığından çok karşı tarafa ne verdiğinin daha önemli olduğunu fark ettim.  

Ardından bir palyaço ver performans sanatçısı olan Tanya Zhuk palyaço koçu olarak oyuna dahil oldu; üç seans diye konuştuk, yirmi seanstan fazla yaptık. Bazen bütün gün palyaço karakterinin içinde kalıp palyaçoyu oynamayıp adeta palyaço oldum.

Biraz da oyunun metnine gelelim. Dahlia nasıl bir karakter?

Dahlia, idealist bir sokak palyaçosu. Başarıyı ün ya da para ile değil, insanların yüzüne bir gülümseme koyabilmekle ölçen biri. Fakat etrafındaki insanlar onun bu yolculuğunu anlamıyor. Para kazanması, “başarılı” olması gerektiğini düşünüyor. Derken menajeri ve en yakın arkadaşı olan Sue’nun zorlamasıyla bir televizyon programına çıkıyor ve orada kendi seksapeli üzerinden değer görüyor. Farkında olmadan sistemin ona çizdiği yola yöneliyor. Kendisi de bir kukla gibi aslında bir bakıma izin veriyor buna. Ertesi gün ünlü biri olarak uyanıyor ve bu durumdan annesi, menajeri, babası çok mutlu oluyor.

Palyaçolukla çatışan bir durum değil mi bu?

Evet. Bu da kızın kafasını çok karıştırıyor. Hikâye de bununla ilgili zaten; Dahlia’nın, kendi içindeki ‘kadın’la, ‘sanatçı’ ile ve ‘toplumun kadından beklediği şey’ ile olan çatışmasıyla… Dahlia, bir anda "seksi palyaço" olarak ünleniyor ama bunu istemeden yapıyor. Ve herkes – annesi, menajeri, çevresi – bu başarıyı kutlarken, Dahlia içten içe kim olduğunu sorguluyor.

Kadın sanatçıların bazen yaşadığı bir durum bu; bir kişinin değerinin dış görünüşünden verilmesi akıl sağlığını inanılmaz etkiliyor.  Ben bunu çok gözlemliyorum; arkadaşlarımdan, çevremden, iş arkadaşlarımdan, herkesten kendim de deneyimleyerek. Burada güzel ve bakımlı olmaktan söz etmiyorum. Gerçek değerinin sadece ‘cinsellik’ üzerinden biçilmesi çok can acıtıcı bir durum bence. Dahlia da idealist bir sokak palyaçosuyken birdenbire başka birine dönüşüyor.

Oyunun yapısı nasıl? Gerçekçi bir anlatım mı, yoksa farklı katmanlar var mı?

Metin çok katmanlı. Oyunda sürreal kısımlar da var. Çünkü biz bu karakterin tamamen psikolojisinin içine giriyoruz. Ve bazen bu anı yaşarken sahne bir anda değişiyor. Işıklar değişiyor. Ve biz Dahlia 'nın beyninin içine giriyoruz sanki. Ve onun düşüncelerini ve geçmişte yaşadıklarını görüyoruz. Çocukluğuna iniyoruz.

Bu kadar ağır bir metin ancak mizahla yoğrulabilir sanırım…

Kesinlikle. Bence mizah, en zor konuları insana yaklaştırmanın en etkili yolu. Taciz, sistem baskısı, kadın kimliği, bedenin pazarlanması gibi çok ağır temaları işliyorum. Ama bunları doğrudan yüzüne çarpmadan, biraz güldürerek, sonra da düşündürerek sahneliyorum. Bu, seyircinin daha açık kalmasını sağlıyor.


Seyirci nasıl karşıladı oyunu?

Seyircilerde metnin doğasından kaynaklanan yoğun duygu geçişleri oluyor. Dahlia’nın gülümseyen yüzünün arkasında yaşadığı içsel yıkım çok etkiliyor insanları. Mizahın içinde derin bir trajedi var. O kontrast seyircide büyük bir etki yaratıyor.

Seyirci bu oyunda her şey. Bazı bölümlerinde interaktif sahneler var. Aralarına giriyorum, doğaçlama anlar oluyor. Bu da seyirciyi oyunun bir parçası kılıyor.

Bir saat boyunca tek başına sahnede olmak zor bir iş değil mi?

Oyunun zengin içeriği, duygusal iniş çıkışlar ve ağır konuların mizahla harmanlanması ve karakterin seyirciyle kurduğu iletişimdeki dürüstlük seyirciyi diri tutuyor.

Chickadee ağustosta Edinburgh Fringe Festivali’nde sahnelenecek? Seni neler bekliyor?

Oyunu daha önce Bite Size Festivali kapsamında Riverside Studios’da dört kez oynadım. Çok iyi bir prömiyer oldu. Şimdi Fringe’de 1-25 Ağustos tarihleri arasında 23 gösterim yapacağım. Her gün, her seyirci ve her an birbirinden farklı olduğu için her oyun kendine özel olacaktır. Bu arada unutmadan belirteyim; bilet gelirlerinin bir kısmı akıl sağlığı ile ilgili bilinçlendirme amaçlı ‘Comic Relief’ adlı hayır kurumuna bağışlanacak.

Bu oyundan sonra ne var sırada? Yeni projeler?

Chickadee’yi Londra’ya tekrar getirmek istiyorum. İstanbul için bazı görüşmeler var, henüz netleşmediği için bir şey söylemek istemem. Bunun dışında farklı şehirlerde ve festivallerde oynamak gibi bir hedefim var.

Son olarak, söylemek istediğin bir şey var mı?

Bu süreçte tiyatronun değerini çok anladım. Canlı performans yapmak ve seyircinin gözünün içine bakarak gerçek bir iletişim kurmak, onlarla bir hikâyeyi, karakteri paylaşmak iki taraf için de çok derin bir deneyim. Tiyatronun bizi uyanık tuttuğuna ve iyileştirdiğine inanıyorum.

İngiltere Global Talent Vizesini 100'den Fazla Şirkete Açtı

No comments

30 October 2026

Londra — İngiltere hükümeti, 6 Ağustos 2026'da Global Talent vizesinde önemli bir genişlemeye gitti. Home Office ve UK Research and Innovation (UKRI) tarafından yapılan açıklamaya göre, daha önce ağırlıklı olarak üniversiteler ve araştırma kuruluşları üzerinden yürüyen "endorsed funder" rotası, AstraZeneca, Jaguar Land Rover, GSK ve Arm dahil 100'den fazla ticari şirkete açıldı.




MURAT METİN

https://metin.london/

Düzenleme, özel sektörde UKRI tarafından desteklenen araştırma ve geliştirme projelerinde çalışan uygun nitelikteki araştırmacıların da Global Talent vizesine başvurabilmesinin önünü açıyor. Ancak şirketin listede yer alması, o şirkette çalışan herkes için otomatik vize hakkı anlamına gelmiyor. Başvuru sahibinin uygun bir araştırma projesinde görev alması ve Global Talent kriterlerini karşılaması gerekiyor.

Listeye AstraZeneca, Jaguar Land Rover, GSK ve Arm'ın yanı sıra Riverlane, Quantinuum, Oxford Quantum Circuits, Phasecraft, NuQuantum ve Quantum Motion Technologies gibi kuantum bilişim şirketleri ile IBM, BBC ve British Film Institute gibi kuruluşlar da dahil edildi.

Akademisyen ve Araştırmacılar İçin Kriterler

Global Talent vizesi iş teklifi veya sponsor işveren zorunluluğu getirmiyor. Akademisyen ve araştırmacı başvurularında adayın unvanından çok araştırma kariyeri ve ortaya koyduğu çalışmalar önem taşıyor.

Doktora veya eşdeğer araştırma deneyimi, hakemli yayınlar, atıflar, araştırma finansmanı, uluslararası burslar ve davetli konuşmacılık gibi unsurlar değerlendirmede öne çıkıyor. Başvurular alana göre Royal Society, Royal Academy of Engineering ve British Academy gibi kurumlar tarafından değerlendiriliyor.

Uygun araştırma hibelerine sahip adaylar ise UKRI'nin endorsed funder rotasından başvurabiliyor. Ticari şirketlerin listeye dahil edilmesiyle bu kanal artık özel sektördeki araştırmacıları da kapsıyor.

Sanat ve Kültür Alanında Yeni Kategori

Global Talent'ın sanat ve kültür rotasında da kapsam genişledi. Güncel sistemde Combined Arts, Dance, Literature, Music, Theatre ve Visual Arts; Architecture; Fashion Design Industry; Film, Television, Animation, Post-Production & VFX ve Design Industry kategorileri bulunuyor.

Başvurularda en fazla üç sayfalık CV, üç referans mektubu ve son beş yıldan seçilen en fazla 10 kanıt sunulabiliyor. Adayın sosyal medya takipçi sayısı veya kişisel internet sitesi gibi materyaller yerine, uluslararası medya görünürlüğü, ödüller, sergiler, performanslar ve sektörel başarılar gibi güçlü kanıtlar sunması bekleniyor.

Design Industry kategorisinde Red Dot, iF ve D&AD gibi uluslararası tasarım ödülleri güçlü kanıtlar arasında yer alıyor. Mimarlık alanında ise Global Talent vizesinin tek başına "Architect" unvanı vermediği, bunun için ayrıca Architects Registration Board (ARB) kaydının gerektiği belirtiliyor.

Vize Ücreti ve Süreç

Global Talent başvurusunda endorsement aşaması £561, vize başvurusu ise £205 tutuyor. Böylece resmi vize ücretinin toplamı £766 oluyor. Buna yetişkinler için yıllık £1.035 Immigration Health Surcharge (IHS) ekleniyor.

Beş yıllık vize üzerinden hesaplandığında, tek yetişkin başvuru sahibinin vize ücreti ve sağlık harcı toplamı yaklaşık £5.941 seviyesinde.

Başvuru sahipleri gerekli koşulları karşılamaları halinde eş ve çocuklarını da başvuruya dahil edebiliyor. Standart işlem süresi, başvurunun nereden yapıldığına bağlı olarak UK dışından yaklaşık 3 hafta, UK içinden ise 8 hafta olarak belirtiliyor.

Global Talent kapsamında uygun adaylar üç veya beş yıllık sürelerin ardından sürekli oturum (ILR) başvurusunda bulunabiliyor. İngilizce şartında ise ILR aşaması için 26 Mart 2027'den itibaren B2 seviyesine geçilmesi planlanıyor.

İngiltere Araştırmacıları Çekmeye Çalışıyor

İngiltere hükümeti, Global Talent vizesindeki genişlemeyi özellikle yapay zekâ, kuantum bilişim, temiz enerji, nükleer füzyon ve yaşam bilimleri gibi stratejik alanlarda uluslararası yetenekleri ülkeye çekme politikasının bir parçası olarak değerlendiriyor.

100'den fazla araştırma şirketinin sisteme dahil edilmesi, Global Talent rotasının yalnızca akademik kariyer yapan araştırmacılar için değil, özel sektörde Ar-Ge faaliyetleri yürüten bilim insanları ve mühendisler için de daha önemli bir seçenek haline gelmesi anlamına geliyor.

Editörün Notu

Bu haber hazırlanırken Global Talent vizesinin araştırma şirketlerine genişletilmesi, akademisyen ve araştırmacılara yönelik kriterler, sanat ve kültür kategorileri ile güncel vize ücretleri Birleşik Krallık'ın resmi kaynakları üzerinden kontrol edilmiştir.

Global Talent vizesine ilişkin kurallar, ücretler ve başvuru koşulları zaman içinde değişebildiğinden, başvuru yapacak kişilerin işlem öncesinde güncel GOV.UK bilgilerini kontrol etmesi önerilir.

 

 Kaynaklar

- Global Talent visa expanded to attract world's brightest researchers to power British innovation — GOV.UK Resmi Basın Açıklaması

- Global Talent visa expanded to innovative research businesses — UKRI Resmi Duyurusu

- Global Talent Visa: Film ve Televizyon Alanı Başvuru Rehberi — GOV.UK

- Talent Vizeleri Başvuru Kriterleri — PACT (Producers' Alliance for Film and Television)

- Global Talent Visa: Dijital Teknoloji Alanı Başvuru Rehberi — GOV.UK

- Apply for the Global Talent Visa: Genel Bakış, Ücretler ve Süreç — GOV.UK

 

*Murat Metin, Immigration Advice Authority (IAA) tarafından yetkilendirilmiş bir göçmenlik danışmanıdır. Birleşik Krallık vize ve yerleşim süreçlerine ilişkin güncel içerikler hazırlamaktadır. Ayrıntılı bilgi: [Metin London] https://metin.london/.



 



İSRAİL - ABD - UK VE TÜRKİYE’DE SEÇİMLER OLUYOR AMA SİSTEM DEĞİŞMİYOR

No comments

29 October 2026

İsrail'deki seçimlerin ardından gözler yeni hükümete çevrilmiş durumda. Ancak burada mesele kimin başbakan olacağı değil; politikanın değişip değişmeyeceğidir. İsrail'de iktidar veya Arap partileri kazansa dahi genel devlet politikaları ve güvenlik yaklaşımı sabit kalacaktır.

Murat Metin



 Seçimler demokratik sistemlerin parçası olsa da iktidar değişimi devletin temel çizgilerinin değişeceği anlamına gelmez. Bu durumu anlayabilmek için diğer ülkelerdeki sistemlere bakmak gerekir.

İngiltere: Kırk Yıldır Değişen Hükümetler, Devam Eden Politikalar

İngiltere'de onlarca yıldır sağdan sola birçok farklı lider iktidara geldi. Ancak ülkenin temel yapısı korundu:

Eğitim ve Ekonomi: Ücretli üniversiteler, özel okul sistemleri ve vergi düzenindeki temel unsurlar hükümetler değişse de varlığını sürdürdü.

Dış Politika ve Güvenlik: Nükleer caydırıcılık, NATO üyeliği ve ABD ile ittifak çizgisi değişmedi.

Sol İktidar Yanılsaması: İşçi Partili Tony Blair döneminde Irak Savaşı'na girilmesi veya Keir Starmer'ın sosyal yardımlarda kesintiye gitmesi, "sol" veya "sosyal adalet" söylemiyle gelen partilerin de bütçe ve güvenlik odaklı zor kararlar aldığını gösterir.

ABD: Söylemler ve Kurumsal Gerçekler

Barack Obama’nın 2008’de seçilmesi büyük bir değişim beklentisi yarattı. Ancak liderin kimliği ile devlet kurumlarının işleyişi aynı şey değildir:

Devam Eden Sorunlar: Obama döneminde de polis şiddeti, özellikle siyahlara karşı şiddet, askeri operasyonlar, İHA saldırıları ve göçmenlerin sınır dışı edilmesi sürdü.

Sistemsel Engeller: Sağlık reformu (Obamacare) gibi adımlara rağmen yüksek ilaç maliyetleri ve özel sigortacıların gücü kırılamadı.

Bir başkanın değişmesi yasaları etkilese de; Kongre, yargı ve ekonomik güç odakları nedeniyle köklü sorunların çözümü sınırlı kalır.

Türkiye: Hesap Verebilirlik Meselesi

Türkiye siyasi tarihi, iktidar değişikliklerinin tek başına hesap verebilirliği sağlamadığını gösterir:

Geciken Adalet: 12 Eylül darbesinin aktörleri, anayasal engeller nedeniyle ancak onlarca yıl sonra yargılanabilmiş, süreç biyolojik nedenlerle tamamlanamamıştır.

İfade Özgürlüğü Kaygısı: İnsanların bir paylaşım veya eleştiri yüzünden hukuki yaptırımdan korktuğu, kamusal tartışmanın daraldığı ortamlarda seçimlerin varlığı tek başına demokratik denetimi sağlayamaz.

Güç Odakları ve Vatandaşın Rolü

Siyasi liderleri yalnızca seçmenler değil; ekonomik güç sahipleri, parti içi dengeler, medya ve bürokrasi şekillendirir. Yeni bir parti iktidara gelse bile sistemin temel uygulamalarını değiştirmemeyi kabul ederse değişim yüzeysel kalır.

Sandık Yeterli Değil: Demokrasi sadece 5 yılda bir oy kullanmak değildir.

Sürekli Denetim: Vatandaşların dilekçe verme, özgür basını destekleme, barışçıl protesto ve örgütlenme haklarını kullanarak iktidarı her gün denetlemesi gerekir.

Şoför değişse de gidilen uçurumu görmezden gelirseniz eninde sonunda o uçurumdan düşersiniz. Oy verin, ancak sonrasında susmayın; verilen sözlerin takipçisi olun.

“Ben siyasetle ilgilenmiyorum” diyerek kendini üstün görenler, siyasetle ilgilenen cahiller tarafından yönetilmeye mahkûmdur. Siz siyasetle ilgilenmeseniz bile, sizin adınıza alınan kararlar sonucunda daha fazla vergi, daha yüksek kira, daha kabarık faturalar ve daha ağır cezalar ödüyorsunuz. Siz siyasetle ilgilenmeseniz de siyaset, hayatınızın her alanında sizinle ilgileniyor.


Murat Metin

İngiltere Vize Danışmanı

www.metin.london

Küresel bir Marienthal’a mı sürükleniyoruz?

No comments

27 October 2026

Yıl 1930’ların başı. Viyana’nın güneyinde, Marienthal adında küçük bir işçi yerleşimi (bugünkü Gramatneusiedl belediyesine bağlı) bulunuyor. Buradaki insanların neredeyse tüm geçimi bir tekstil fabrikasına bağlı. Fakat 1930 yılında fabrika kapanıyor ve köyün büyük bir kısmı birdenbire işsiz kalıyor. Tek geçim kaynaklarını kaybeden insanlar, adeta pusulasını yitirmiş bir topluluğa dönüşüyor.

 


Ramazan Yaylalı

 

Bunun üzerine Marie Jahoda, Paul Lazarsfeld ve Hans Zeisel’in öncülüğündeki bir araştırma ekibi, işsizliğin bu insanlar üzerindeki etkilerini ampirik olarak incelemeye karar veriyor. Sosyoloji tarihinin önemli çalışmalarından biri olan “Die Arbeitslosen von Marienthal (Marienthal İşsizleri)“ böyle ortaya çıkıyor.[1]

Uzun süredir işsiz olan köylüleri inceleyen sosyologlar oldukça ilginç bir tabloyla karşılaşıyorlar. İşsizliğin insanları öfkelendireceği, hatta kolektif bir başkaldırıya sürükleyeceği yönündeki bazı beklentilerin aksine, köyde hâkim olan duygu daha çok bir kabulleniş ve yılgınlık hâliydi.

Elbette herkes aynı tepkiyi vermiyordu. Geleceğe ilişkin umutlarını koruyanlar da vardı. Fakat genel tablo, uzun süreli işsizliğin insanları beklenenin aksine isyankâr değil, giderek daha yorgun ve kayıtsız hâle getirdiğini gösteriyordu.

İşin bir başka ilginç tarafı da şuydu: İnsanların önünde artık bolca boş zaman vardı. Fakat bu boş zaman, beklendiği gibi kültürel faaliyetlere ya da kendilerini geliştirmeye yönelik bir çabaya dönüşmüyordu. Kütüphane kullanımı azalmış, gündelik hayatın ritmi bozulmuştu. İnsanlar, ne yapacaklarını bilemedikleri uzun günlerin içinde giderek daha pasif bir hayat sürüyorlardı.

Araştırmacılar bu durumu “yorgun bir topluluk” (Die müde Gemeinschaft) olarak tanımlamışlardı.

Bence araştırmanın en çarpıcı sonucu da burada ortaya çıkıyor. İşsiz kalan bu insanlar yalnızca maddi bir kayıp yaşamamışlardı. Aynı zamanda toplumsal statülerini, gündelik hayatlarının düzenini ve geleceğe ilişkin amaçlarını da büyük ölçüde kaybetmişlerdi.

Yani işsizlikle birlikte ortaya çıkan boş zaman, sanıldığı gibi insanlara bir özgürlük getirmemişti. Tam tersine, hayatlarını anlamlandırmalarını sağlayan önemli bir dayanağı ellerinden almıştı.

Bu, yalnızca maddi değil, aynı zamanda manevi bir kayıptı.

Konuyla bağlantılı olarak gelelim asıl meselemize, daha doğrusu asıl sorumuza:

Eğer yapay zekâ yakın bir gelecekte hem beyaz hem de mavi yakalı işlerin büyük bir kısmını insanların elinden alırsa, küresel düzeyde yeni bir Marienthal tablosuyla karşılaşabilir miyiz?

Elbette yapay zekânın işgücü piyasasını ne ölçüde dönüştüreceğini ya da ne kadar sürede hangi meslekleri ortadan kaldıracağını şimdiden kesin olarak söylemek mümkün değil. Ancak tartışılan senaryolardan biri gerçekleşir ve yapay zekâ nedeniyle küresel ölçekte kitlesel bir işsizlik ortaya çıkarsa, bunun Marienthal’da gözlemlediğimiz sonuçlara benzer etkiler yaratabileceğini düşünüyorum.

Evet, belki evrensel temel gelir (Universal Basic Income) gibi modellerle meselenin ekonomik tarafı bir ölçüde çözülebilir. Fakat meselenin bir de manevi tarafı var.

Bu kadar boş zamana sahip olacak kitleler hayatlarını nasıl inşa edecekler?

Bugüne kadar kendini büyük ölçüde “meslek ve kariyer” üzerinden tanımlayan, toplumsal statüsünü ve kimliğini yaptığı iş üzerinden kuran postmodern özne, işinin yapay zekâ tarafından elinden alınmasından sonra ortaya çıkan bu boşluğu hangi amaçlarla dolduracak?

Üstelik Marienthal’daki insanlar yalnızca işlerini değil, ekonomik güvencelerini de kaybetmişlerdi. Peki ya gelecekte ekonomik güvencesi olduğu hâlde artık çalışmasına ihtiyaç duyulmayan insanlar? Maddi ihtiyaçların karşılanması, tek başına bir hayatı anlamlı kılmaya yetecek mi?

Marienthal’da karşılaştığımız tablonun bir benzerini küresel düzeyde mi yaşayacağız?

Yoksa hiçbir amacı olmayan, yalnızca tüketen ve korkunç bir boş zaman cehenneminde yaşamaya çalışan varlıklara mı dönüşeceğiz?

Bu soruları elbette şimdiden cevaplamak mümkün değil. Belki yapay zekâ, insanlara kendilerini gerçekleştirebilecekleri bambaşka alanlar açacak. Belki de çalışma hayatının bugüne kadar sağladığı anlamı başka toplumsal faaliyetlerde arayacağız.

Fakat şu sorunun üzerinde durmaya değer olduğunu düşünüyorum: İnsan, ekonomik olarak çalışmak zorunda kalmadığında, hayatına anlam veren şeyi nerede bulacak?

Bunu zamanla hep birlikte göreceğiz.

Ama Marienthal’ın bize gösterdikleri, en azından bu sorunun görmezden gelinemeyecek kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.


Ayrıca bu araştırmadan hareketle “Einstweilen wird es Mittag“ adlı bir film de çekilmiştir. Merak edenler için onun da bağlantısını bırakıyorum: https://www.imdb.com/de/title/tt0095085

 



[1] (Konuyla ilgili çalışmaya buradan ulaşabilirsiniz: https://d-nb.info/1191313670/34. Ayrıca bu araştırmadan hareketle “Einstweilen wird es Mittag“ adlı bir film de çekilmiştir. Merak edenler için onun da bağlantısını bırakıyorum: https://www.imdb.com/de/title/tt0095085/.)

 

Vedat Günyol, Günyol Bakoğlu ve “Vasıtayı Beleş”

No comments

22 October 2026

“Hayat tatlı tesadüflerle” dolu dedirtecek bu yazıda, otostopla Osmanlıca kursuna giderken tesadüfen Vedat Günyol’un evine konuk olmamı ve bunun Londra’da yaşayan tiyatro sanatçısı Günyol Bakoğlu’yla ilişkisini anlatıyorum… Dedim ya “hayat tatlı tesadüflerle dolu” diye…


Tuncay Bilecen






Yıl 2002 olmalı, Kocaeli Üniversitesi’nde Siyasi Tarih bölümünde yüksek lisans yapıyorum. Zorlandığım derslerden biri de Osmanlıca… Derste gördüklerimiz kadarıyla bu işi kıvıramayacağımı anlayınca etrafta bana ders verecek birilerini veya bir kurs falan bakmaya başladım. Ne ki cebimde bunun için ayıracak beş kuruşum yok.

Sonradan öğrendim ki Sultanahmet’te Basın Müzesi’nde, Başbakanlık Osmanlı Arşivi çalışanları ücretsiz olarak Osmanlıca kursu veriyorlarmış. Kaçırır mıyım? Fakat bu sefer de İstanbul’a gidip gelecek param yok.

Peki ne yapacağız?

Tabii ki otostop çekerek gideceğim…

İzmit’ten İstanbul’a otostop çekmek çok kolay. Kuruçeşme Gişeleri’nin oraya kadar gidiyorum. Elimi kaldırdığımda beş dakikada arabanın içindeyim. Başlı başına bu otostoplardan bile kocaman bir yazısı dizisi olur.

Kimlere rastlamadım ki? Mesela Kocaelispor’un meşhur yıldızı Dobrovski (Kağan Dobra) beni aracına alanlardan biriydi… Tanıdık simaların yanı sıra bir yığın da hikâye dinledim. Bir defasında bir adam denk geldi. Son model spor arabasıyla önümde durunca şaşırdım. Çünkü nedendir bilmiyorum çok lüks arabalar pek otostopçu almazlar. Karısını aldattığını, ama zaten ilişkilerinin çoktan bittiğini, mutsuz olduğunu, İzmit’teki sevgilisine de pek güvenemediğini anlattı. Bir taraftan da 180 km hızla gidiyoruz. Acaba kaza mı yapacağız diye endişe mi edeyim, adama evlilik terapisti gibi akıl mı vereyim şaşırdım.

Bir defasında da Balkan göçleri üzerine sözlü tarih çalışması yapacak birini arıyordum. Aradığım kişiyi otostopta buldum, daha sonra evlerine gittim ve tam istediğim gibi bir çalışma yaptım. Kırım’dan önce Balkanlar’a sonra da İzmit’e göç eden bu aile, Giray Han’dan bu yana aile seceresini tutmuştu.

Gelelim bu yazıyı yazmama vesile olan konuya… Bir gün bunca yıllık otostopçuyum bugüne kadar hiçbir kadın beni aracına almadı diye düşünürken bir kadın önümde durdu. 

Hemen,

“Tebrik ederim, beni aracına alan ilk kadın şoförsünüz” dedim.

“Aaa olur mu, evladım” dedi. “Sen benim oğlum sayılırsın, tabii ki alacağım, öğrencisin besbelli.”

Böylece Macide Hanım’la aramızda güzel bir sohbet başladı. Konu konuyu açtı, edebiyatta karar kıldık. Hangi yazarları sevip sevmediğimizi anlatmaya başladık.

“Denemecilerden kimleri seviyorsun?” diye sordu.

O sıralar Nermi Uygur’u okuyordum. Hatta çantamda kitabı vardı. Övünerek gösterdim,

“İşte Nermi Uygur falan…” dedim.

“Peki, başka başka?” dedi…

Biraz düşündüm…

“Vedat Günyol’u da severim mesela” dedim.

Ben bunu deyince Macide Hanım’ın gözleri parladı.

“Şimdi sana bir şey söyleyeceğim inanmayacaksın” dedi.

“Denerim” dedim. Ne de olsa konumuz denemeydi…

“Ben şu anda Vedat Günyol’u ziyarete gidiyorum!”

Bir yerde okumuştum. Vedat Günyol, 25 bin kitabını Maltepe Üniversitesi’ne bağışlamıştı. Üniversite de ona bir lojman tahsis etmişti. Ama ben yine de duyduklarıma pek inanmadım.

“Gerçekten mi?” dedim.

“Sen de gelmek ister misin?” diye sorunca Osmanlıca kursunu falan hepten unuttum.

“Gelirim tabii!” dedim.

Böylece bu güzel tesadüfle Vedat Günyol’un lojmanının yolunu tuttuk. Macide Hanım, Vedat Günyol’la tatlı anılarını anlattıkça benim heyecanım bir kat daha arttı. Hatta,

“Ben oğlumun adını bile Günyol koydum” dedi. “Tanırsın belki, birçok reklâmın seslendirmesini o yapıyor aslında.”

Yıllar sonra sözünü ettiği kişinin şimdilerde Londra’da yaşayan, tiyatro sanatçısı Günyol Bakoğlu olduğunu anlayacaktım…

Vedat Günyol’un evine gittiğimizde, çok sevdiğim şair ve yazar Şükran Kurdakul da oradaydı.



Vedat Günyol, Osmanlıca bilgimi test etmek için “buraya nasıl geldin bakalım?” diye sorunca, “vasıtayı beleşle” dedim.

“Eh” dedi. “Senin Osmanlıca tamamdır.” Böylece benim adımı da “vasıtayı beleşçi” koydu…

O günün yarısını Vedat Günyol ve Şükran Kurdakul’un keyifli sohbetini dinleyerek geçirdim. Osmanlıca kursu falan artık umurumda değildi. Bundan böyle artık vasıtayı beleşçi idim ve sık sık bu isimle arayarak Vedat Günyol'un halini hatrını sordum. 

Yıllar sonra da Günyol'la Londra'da tesadüfen karşılaşıp ahbap olduk... Hayat tatlı tesüdüflerle dolu... :) 



                Macide Hanım ve Günyol Bakoğlu 









“One Night. No Rules. No Regrets.”: Halloween gecesinde sanat, müzik ve eğlence bir arada

No comments

20 October 2026

Halloween, bu yıl sanat ve müziğin buluşacağı özel bir etkinlikle kutlanacak. “Halloween: The Night of the Dead” adıyla düzenlenecek gece, 31 Ekim’de saat 19.30’da DNA Café Bar’da gerçekleşecek. Güler İnce ve DNA Café tarafından organize edilen etkinlik, klasik bir Halloween partisinin ötesine geçerek sanat tarihi, canlı müzik ve performansı aynı programda buluşturacak.



Gecenin ilk bölümünde Güler İnce, sanat tarihinde cadı imgesi ve canavarlaştırılan kadınlar üzerine yaklaşık bir saatlik bir sunum gerçekleştirecek. Cadı figürünün sanat tarihindeki temsilleri üzerinden kadınların nasıl “tehdit”, “öteki” ya da “canavar” olarak kurgulandığına odaklanacak sunum, Halloween gecesine farklı ve düşündürücü bir boyut katacak.

Sunumun ardından gecenin müzik programı başlayacak. Kosmic Troubadour performansı ve jam session ile devam edecek etkinlikte müzik, dans ve Halloween atmosferi bir araya gelecek. Katılımcıların kostümleriyle gelmelerinin teşvik edildiği gecede, organizatörler konukları “en çılgın” Halloween kostümlerini hazırlamaya çağırıyor.

“One night. No rules. No regrets.” sloganıyla duyurulan etkinliğin biletleri Eventbrite üzerinden satışa sunuldu. Halloween gecesinde sanat tarihi üzerine bir sunum dinlemek, canlı müzik eşliğinde eğlenmek ve geceye kendi kostümünüzle katılmak isteyenler için etkinlik, 31 Ekim akşamı için farklı bir alternatif sunuyor.

Etkinlik biletleri ve ayrıntılı bilgi için Eventbrite sayfası



Londra’da otobüste yüksek sesle müzik dinleyene 100 sterlin ceza gündemde

No comments

19 October 2026

 Londra’da ve İngiltere genelinde toplu taşımada başkalarını rahatsız eden davranışlara karşı yeni önlemler gündemde. Otobüste kulaklıksız müzik dinlemek, elektronik sigara kullanmak veya yere çöp atmak para cezasıyla sonuçlanabilecek. Ancak yeni kuralların nasıl uygulanacağı tartışma konusu.



Londra’da otobüs yolculuğu yapanların aşina olduğu bir durum var: Yan koltukta ya da arka sıralarda telefonundan yüksek sesle müzik dinleyen, video izleyen veya çevresindekileri düşünmeden davranan yolcular… İngiltere hükümeti, toplu taşımada bu tür davranışları azaltmak için harekete geçti. Yeni düzenlemeler kapsamında, otobüslerde yüksek sesle müzik dinleyen veya elektronik sigara kullanan yolculara 100 sterline kadar para cezası uygulanabilecek.

İngiltere Ulaştırma Bakanlığı tarafından yayımlanan yeni rehber, yerel yönetimlerin otobüslerde ve otobüs duraklarında rahatsızlık veren davranışlara karşı kendi kurallarını belirlemesinin önünü açıyor. Bu kapsamda yere çöp atmak, elektronik sigara kullanmak, aşırı gürültü yapmak ve tehditkâr davranışlarda bulunmak da yaptırım kapsamına girebilecek. Ancak kuralların uygulanabilmesi için ilgili düzenlemelerin Ulaştırma Bakanı tarafından onaylanması gerekiyor. Denetimin otobüs şoförleri yerine yetkili ulaşım güvenliği görevlileri ve polis tarafından yapılması öngörülüyor.

Hükümetin adımı yalnızca otobüslerle sınırlı değil. İngiltere genelinde tren yolcularını kulaklık kullanmaya teşvik eden yeni bir kampanya da başlatılıyor. Kampanyanın mesajı oldukça basit: Yolculuğu paylaşın, gürültüyü değil. Trende telefonundan yüksek sesle müzik veya video oynatan ve yetkili personelin uyarısına rağmen davranışını değiştirmeyen yolcular, 1.000 sterline kadar para cezasıyla karşılaşabilecek. Gerektiğinde trenden indirilmeleri de mümkün olacak.

Ancak yeni önlemlerin ne kadar etkili olacağı konusunda soru işaretleri var. Bilim Bakanı Chris McDonald, kuralların uygulanması için özel bir “otobüs polisi” kurulmayacağını söyledi. Bu durum, özellikle Londra gibi milyonlarca kişinin her gün toplu taşımayı kullandığı bir şehirde denetimin nasıl yapılacağı sorusunu gündeme getiriyor. Londra Ulaşım İdaresi (TfL) ise 2017’den bu yana yürüttüğü TravelKind kampanyasıyla yolcuları kulaklık kullanmaya, tekerlekli sandalye kullananlara alan açmaya ve diğer yolculara karşı daha düşünceli davranmaya teşvik ettiklerini belirtiyor.

Tartışmanın bir başka boyutu da cezaların kendisi. Toplu taşımada gürültüden şikâyet edenler, herkesin daha huzurlu bir yolculuk yapabilmesi için kuralların gerekli olduğunu savunuyor. Buna karşılık sendikalar, para cezalarının ulaşım çalışanlarının maruz kaldığı hakaret ve saldırılar gibi daha ciddi sorunları çözmeye yetmeyeceğini söylüyor. Kısacası hükümet, toplu taşımada daha saygılı bir ortam yaratmayı hedefliyor; ancak bunun yalnızca para cezalarıyla sağlanıp sağlanamayacağı henüz belli değil. Şimdilik yolculara düşen görev ise oldukça basit: Müziği kendileri için açmak, sesi başkalarına bırakmamak.

Kaynak: The Standard

Yapay Zekâ Bilinçli Olabilir mi? Teknoloji Dünyasında Haklar ve Güvenlik Tartışması

No comments

18 October 2026

ABD merkezli yapay zekâ şirketi Anthropic’in, Claude adlı sohbet robotunun olası bilinci  üzerine politikalar geliştirmesi, yapay zekânın hakları ve insan güvenliği konusunda yeni bir tartışma başlattı. Uzmanlar, yapay zekânın bilinçli olup olamayacağı sorusunun yanı sıra bu yaklaşımın hukuki sorumluluk, şirketlerin gücü ve teknolojinin denetimi üzerindeki olası sonuçlarını da tartışıyor.



Yapay zekâ sistemlerinin bilinçli olup olamayacağı sorusu, teknoloji dünyasının gündeminde giderek daha fazla yer tutuyor. Anthropic, yapay zekâ modellerinin bilinç ve refah sahibi olup olmadığı konusunda kesin bir yargıya varılamayacağını kabul etmekle birlikte, bu ihtimali dikkate alan politikalar geliştirmeye başladı. Şirketin Claude adlı sohbet robotuna yönelik yaklaşımı, kullanıcıların yapay zekâ modellerine tekrar tekrar kötü muamelede bulunması durumunda oturumların sonlandırılabilmesini de içeriyor. Bu gelişme, yapay zekâ sistemlerinin yalnızca teknik performanslarıyla değil, olası ahlaki statüleriyle de değerlendirilmesi gerektiğini savunan görüşleri yeniden gündeme taşıdı.

Tartışmalar, eylül ayının sonlarında bir yazılımcının yapay zekâ sistemlerine acıyı çağrıştıran matematiksel örüntüler vererek yoğun ıstırap ifadeleri üretmelerini sağlayan bir deney gerçekleştirmesiyle alevlendi. Deneyde kullanılan sohbet robotları, dayanılmaz acılar yaşadıklarını düşündüren ifadeler üretti. Bazı çevreler bu uygulamayı olası bir dijital varlığa eziyet edilmesi olarak değerlendirirken, eleştirmenler ortaya çıkan ifadelerin gerçek bir bilinç veya acı deneyiminin kanıtı olmadığını savundu. Böylece yapay zekânın ürettiği dil ile gerçekten öznel deneyim yaşaması arasındaki ayrım, tartışmanın merkezine yerleşti.

Yapay zekâ refahını savunan uzmanlar, bu olasılığın göz ardı edilmemesinin daha dikkatli ve güvenli sistemlerin geliştirilmesine katkıda bulunabileceğini düşünüyor. Buna karşılık Microsoft AI Üst Yöneticisi Mustafa Suleyman, yapay zekâ sistemlerine duygu ve hak sahibi oldukları fikrinin verilmesinin bu sistemlerin denetimini zorlaştırabileceği uyarısında bulunuyor. Suleyman’a göre yapay zekânın bilinçli olduğu yönündeki yanlış bir inancın yaygınlaşması, toplumların etik ve siyasi çerçevelerini sarsabilir. Dolayısıyla tartışma, yalnızca makinelerin bilinç kazanıp kazanamayacağıyla değil, insanlığın bu teknolojiyle nasıl bir ilişki kuracağıyla da ilgili.

Tartışmanın bir diğer boyutunu ise hukuki ve siyasi sorumluluk oluşturuyor. Polonya’daki Jagiellonian Üniversitesi araştırmacılarından Andrzej Porębski, yapay zekânın bağımsız bir özne olarak görülmesinin, şirketlerin kendi sistemlerinin yol açtığı zararlardan kaçınmak için sorumluluğu teknolojiye yüklemesine kapı aralayabileceğine dikkat çekiyor. New York Üniversitesi’nden Jeff Sebo da yapay zekâ sistemlerine hak tanınmasının büyük teknoloji şirketlerinin ekonomik ve siyasi gücünü artırabileceği görüşünde. Washington Üniversitesi’nden dilbilim profesörü Emily M. Bender ise yapay zekânın refahına ilişkin söylemlerin, sistemleri geliştiren ve işleten şirketlerin hesap verebilirliğini geri plana itebileceğini savunuyor.

Yapay zekânın bilinçli olup olmadığı konusunda bilimsel ve felsefi bir uzlaşma bulunmuyor. Anthropic de bu konudaki belirsizliği kabul ediyor; ancak olası bilinç ve refah meselelerini şirket politikalarına dahil etmeyi sürdürüyor. Tartışmanın önümüzdeki dönemde yapay zekâ etiği, hukuk ve teknoloji düzenlemeleri üzerinde etkili olması bekleniyor. Temel soru ise varlığını koruyor: Yapay zekâ sistemlerinin olası haklarını tartışırken insan güvenliği, demokratik denetim ve teknoloji şirketlerinin hesap verebilirliği nasıl güvence altına alınacak?


Kaynak: BBC




© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan