İngiltere'nin plastik atıkları Adana'ya nasıl ulaşıyor?

No comments

04 August 2026

İngiliz gazeteci Londra'dan yola çıkıp Adana'ya ulaşan Tesco poşetlerinin izini sürdü. Bloomberg için çalışan araştırmacı gazeteci Kit Chellel, Londra’daki Tesco poşetlerine çip taktı ve plastik atıklar iki ay sonra Adana’da açıklık bir alanda sinyal verdi.

 


Gazeteci Kit Chellel, İngiltere’deki plastik atıkların izini sürdü ve bu atıkların hangi rotayı izleyerek Türkiye’ye ulaştıklarını buldu. Tesco’nun plastik atıkları, iki aylık bir yolculuğun ardından Avrupa’nın tonlarca plastik atığının biriktiği Adana'daki açıklık bir alana ulaşıyor.

Çöplerin rotasını takip etmek için üç farklı TESCO poşetine GPS takip cihazı yerleştiren Kit Chellel, bu poşetlerin üç dört gün içerisinde yerlerinin değişmeye başladığını gözlemliyor. Çöplerin nereye gittiğini dijital haritadan takip eden Kit Chellel, cihazlardan birinin Londra’nın doğusuna gittiğini ve Thames nehrinin kenarında kaybolduğunu diğer ikisinin ise Londra çevresindeki TESCO lojistik merkezine gittiklerini fark ediyor. Buradan Harwich uluslararası taşımacılık limanına ulaşan çöpler daha sonra Hollanda’ya geçiyorlar. Hollanda’da çok beklemeden karayolu ile Almanya üzerinden Polonya’ya ulaşan plastik poşetler farklı günlerde aynı noktada buluşuyor. Bu noktanın adı Polonya’da yer alan Zielona Gora tesisi. TESCO poşetindeki cihazla bu tesiste sinyal kesiliyor, ancak bir süre sonra cihazın Adana’da bir sanayi bölgesinde sinyal verdiği görülüyor. Chellel, yaptığı araştırmada bu bölgede herhangi bir geri dönüşüm şirketi ya da tesisi tespit edemiyor. Bunun üzerine alanın iyice araştırılması için gazeteciler yerinde gözlem yapıyor ve Kit Chellel tespitinde haklı çıkıyor; çünkü herhangi bir geri dönüşüm tesisi bulunmayan bu bölgede, Avrupa’dan gelen tonlarca plastik çöpün üst üste yığıldığı görülüyor.

Kit Chellel, 2.000 millik plastik çöp takibine ilişkin şunları söylüyor: “Şimdiye değin üretmediğimiz kadar plastik üretiyoruz ve bunların bir yere gitmesi gerekiyor. Bu yüzden kullandıktan sonra bunların nereye gittiğini bilmemiz gerekiyor. Benim kendi mahallemdeki TESCO süpermarkette beyaz geri dönüşüm kutuları dikkatimi çekti. Bunların tam olarak nereye gittiğini görmek için elektronik olarak takibe aldım. Bunu yaparken en önemli hedefim kötü plastiklerin nereye gittiğini öğrenmekti.”





Kaynak: https://www.bloomberg.com/graphics/2022-tesco-recycle-plastic-waste-pledge-falls-short/?utm_source=twitter&utm_medium=social&utm_campaign=twitter-moments&utm_content=climate

 

SUBJ:MEDEA, Medea Mitini Çağdaş, Politik ve İronik Bir Yorumla Londra’daki Camden Fringe Festivali’ne Taşıyor

No comments

Yaklaşık 2500 yıldır başkalarının sesiyle anlatılan Medea, bu kez kendi hikâyesini anlatmak üzere sahneye çıkıyor.

NYUAD Faculty Research Grant desteğiyle hazırlanan ve Mavi Productions UK koordinasyonunda Londra’da sahnelenecek olan SUBJ:MEDEA, 7 Ağustos’ta Camden Fringe Festivali kapsamında Theatro Technis’te izleyiciyle buluşuyor.



Özlem Özhabeş’in yazıp tek kişilik performansıyla sahneye taşıdığı oyun; Medea mitine kadınların sesi, göç, aidiyet ve görünmez şiddet odağında çağdaş, politik ve yer yer ironik bir yorum getiriyor.

Mitolojik Bir Karakterden Çağdaş Bir Kadına

Erkek anlatılarının şekillendirdiği Medea miti, bu kez tarihin en çok yargılanan kadınlarından birinin kendi sesiyle yeniden kuruluyor. SUBJ:MEDEA, karakteri yalnızca mitolojik bir figür olarak değil; göçün, dışlanmanın, anneliğin, aidiyet arayışının ve görünmez şiddetin içinde sıkışmış çağdaş bir kadın olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Fiziksel tiyatro, anlatı ve kara mizahın iç içe geçtiği bu dinamik yapımda Özlem Özhabeş, antik metni günümüzün toplumsal ve politik meseleleriyle buluşturuyor. Türkiye'den çıkan çağdaş bir tiyatro üretimi olan oyun, seyirciyi Medea’yı yeniden yargılamaya değil, onu ilk kez kendi sesinden dinlemeye çağırıyor.

GÖSTERİM BİLGİLERİ

  • Oyun: SUBJ:MEDEA
  • Tarih: 7 Ağustos 2026
  • Saat: 19:00 (7:00 PM)
  • Festival: Camden Fringe Festival
  • Mekân: Theatro Technis, Londra
  • Dil: İngilizce
  • Süre: 60 Dakika
  • Biletler & Detay: www.camdenfringe.com


Özlem Özhabeş Hakkında

Özlem Özhabeş; oyuncu, yazar, tiyatro yönetmeni, performans sanatçısı ve tiyatro eğitmenidir. Kimlik, hafıza, göç, aidiyet ve kadınların toplumsal konumunu odağına alan çalışmalarında fiziksel tiyatro, görsel anlatım ve disiplinlerarası performans tekniklerini bir araya getiren özgün bir sahne dili geliştirmektedir. Yazıp sahneye taşıdığı SUBJ:MEDEA, sanatçının mitolojiyi çağdaş politik tiyatroyla buluşturan çalışmalarının son örneklerinden biridir.

Mavi Productions UK Hakkında

Mavi Productions UK, Londra merkezli bağımsız bir tiyatro yapım şirketidir. Uluslararası iş birlikleriyle tiyatro, film ve disiplinlerarası performans projeleri üreten şirket; farklı kültürler arasında sanatsal köprüler kurmayı ve çağdaş hikâyeleri uluslararası izleyiciyle buluşturmayı amaçlamaktadır.


SUBJ:MEDEA, NYUAD Faculty Research Grant desteğiyle hazırlanmıştır.

 

Göçmenler olmazsa Avrupa’yı büyük bir nüfus krizi bekliyor

No comments

03 August 2026

Avrupa Birliği (AB) genelinde aşırı sağ partilerin yükselişi ve göçmen karşıtı politikalar, kıtanın demografik geleceğini tehdit ediyor. 2024 seçimlerinde aşırı sağ partilerin kazandığı başarılar, göçmen karşıtı söylemlerin siyasi gündemi şekillendirdiğini gösteriyor. Ancak uzmanlar, göçmenleri dışlayan politikaların Avrupa'nın nüfus krizini daha da derinleştireceği konusunda uyarıyor. 

 


AB'nin resmî istatistik kurumu Eurostat'ın tahminlerine göre, mevcut eğilimler devam ederse AB nüfusu 2100 yılına kadar %6 azalarak 447 milyondan 419 milyona düşecek. Ancak göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda bu düşüş çok daha sert olacak. Eurostat, göçmenlerin olmadığı bir durumda AB nüfusunun 295 milyona kadar gerileyebileceğini öngörüyor. Bu, kıtanın nüfusunun üçte birinden fazlasının kaybedilmesi anlamına geliyor. 

Göçmenler Olmadan İş Gücü ve Ekonomi Tehlikeye Giriyor 

Göçmen karşıtı politikaların yükseldiği İtalya, Fransa ve Almanya gibi ülkeler, göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda ciddi nüfus kayıpları yaşayacak. Örneğin yapılan nüfus projeksiyonlarına göre; İtalya'nın nüfusu 2100 yılına kadar yarıya inebilirken, Almanya'nın nüfusu 83 milyondan 53 milyona düşebilir. Fransa'da ise nüfus 68 milyondan 59 milyona gerileyebilir. Bu durum, iş gücünün azalması ve yaşlı nüfusun artması nedeniyle ekonomik büyümeyi yavaşlatacak ve emeklilik ile sağlık harcamalarını artıracak. 

Avrupa'nın yaşlanan nüfusu, özellikle sağlık ve sosyal hizmetler sektöründe göçmenlere olan ihtiyacı artırıyor. Birçok AB ülkesinde doktor ve hemşire açığının göçmenler tarafından kapatıldığı biliniyor. Uzmanlar, göçmenlerin iş gücüne katılımının artırılmasının, yaşlanan toplumun ihtiyaçlarını karşılamada kritik bir rol oynayacağını vurguluyor. 

Göçmenlerin Katkısı: Camini Köyü Örneği 

İtalya'nın güneyindeki Camini köyü, göçmenlerin nüfus azalmasına karşı bir çözüm olabileceğini gösteren umut verici bir örnek sunuyor. 20. yüzyılın sonlarında genç nüfusun göç etmesiyle neredeyse terk edilme noktasına gelen köy, mültecilerin yeniden yerleştirilmesi projesi sayesinde yeniden hayat buldu. Bugün, 50 mültecinin kalıcı olarak yerleştiği Camini'nin nüfusu 350'ye ulaştı. Köydeki okulun yeniden açılması da projenin sembolik başarılarından biri oldu. 

Camini projesinin kooperatif başkanı Rosario Zurzolo, "Köy yavaş yavaş ölüyordu. Evler, içinde yaşayan olmadığı için yıkılıyordu" diyerek projenin önemini vurguluyor. Köydeki mülteciler, yalnızca nüfusu artırmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni iş alanları ve ekonomik faaliyetlerin gelişmesine de katkı sağlıyor. 

Göçmenlerin Ekonomiye Entegrasyonu Kritik Öneme Sahip 

Uzmanlar, göçmenlerin Avrupa'nın demografik sorunlarını tek başına çözemeyeceğini, ancak bu sorunların hafifletilmesinde önemli bir rol oynayabileceğini belirtiyor. Göçmenlerin iş gücüne etkin bir şekilde entegre edilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve vergi reformları gibi diğer önlemlerle birlikte, göçmenlerin katkısı daha anlamlı hale gelebilir. 

LSE’den Profesör Alan Manning, "Göçmenlerin iş bulması ve çalışması kritik öneme sahip. Aksi takdirde, göçmenlerin sosyal yardıma ihtiyaç duyması durumunda bu, sorunu daha da kötüleştirebilir" diyor. 

Göçmenler Avrupa'nın Geleceği İçin Hayati Öneme Sahip 

Avrupa'nın nüfus krizi, göçmenlerin katkısı olmadan çözülemeyecek kadar derin. Göçmen karşıtı politikaların kısa vadeli siyasi kazanımlar sağlasa da, uzun vadede ekonomik ve sosyal maliyetleri ağır olacak. Camini örneği, göçmenlerin yalnızca nüfusu artırmakla kalmayıp, toplumları yeniden canlandırabileceğini gösteriyor. Avrupa'nın geleceği, göçmenlerin entegrasyonunu sağlayacak akılcı politikaların hayata geçirilmesine bağlı.

 

Kaynak: The Guardian

Londra'da Mevlânâ'nın izinde bir sahne yolculuğu

No comments

30 July 2026

Şiir, sema ve müziği aynı sahnede buluşturan The Rose & The Thorn (Gül ve Diken), farklı kültürel geleneklerden kadın sanatçıları ortak bir üretimde bir araya getiriyor. Dünya Dance Collective ile String of Pearls Ensemble'ın ortak yapımı olan gösteri, 31 Temmuz'da Londra'daki The Space Theatre'da seyirciyle buluşacak.

 


AYTEN TEKIN BAGOK / LONDRA

 

Mevlânâ'nın şiirlerinden ilham alan The Rose & The Thorn (Gül ve Diken), 31 Temmuz'da Londra'daki The Space Theatre'da izleyiciyle buluşacak. Dünya Dance Collective ile String of Pearls Ensemble'ın ortak yapımı olan gösteri, şiir, sema ve canlı müziği aynı sahnede buluşturarak Kürt, İran ve Anadolu'nun tasavvuf ve müzik geleneklerini çağdaş sahne diliyle yeniden yorumluyor.

Gösterinin sanat yönetmenliğini, İrlandalı annesi ile Bingöllü Kürt Alevi babasından aldığı kültürel mirası çağdaş dans ve tasavvufla buluşturan Anna Rüya Yıldız üstleniyor. Yıllardır Londra başta olmak üzere farklı ülkelerde sema atölyeleri ve zikir buluşmaları düzenleyen Yıldız, Dünya Dance Collective'i de farklı kültürlerden sanatçıların ortak üretim yapabileceği bir alan yaratma fikriyle kurdu.

Gösterinin müzikal omurgasını ise İran'da def ve tombak eğitimi alan, uluslararası festivallerde sahneye çıkan ödüllü perküsyon sanatçısı Sara Fotros oluşturuyor. String of Pearls Ensemble üyesi olan Fotros, uzun yıllardır Mevlânâ'nın şiirlerini müzik, hikâye anlatıcılığı ve tasavvuf geleneğiyle buluşturan çalışmalar yürütüyor.


Yeni Özgür Politika'nın sorularını yanıtlayan iki sanatçı, The Rose & The Thorn'un yalnızca sahnelenen bir performans değil, izleyiciyi de içine alan ortak bir deneyim olarak tasarlandığını söylüyor.

"Müzik burada yalnızca dansa eşlik etmiyor; hikâyeyi anlatıyor, duyguyu taşıyor ve seyirciyi bu yolculuğun içine davet ediyor" diyen Sara Fotros'a göre gösteri, farklı kültürel geleneklerin birbirini tamamladığı ortak bir anlatı kuruyor.

Anna Rüya Yıldız ise Dünya Dance Collective'i kurarken en büyük hayalinin farklı disiplinlerden sanatçıların ortak bir dil geliştirebileceği bir alan oluşturmak olduğunu belirtiyor. "Sema benim için sahnede sergilenen bir performans değil; insanın kendi özüne doğru yaptığı içsel bir yolculuk. Seyircinin yalnızca bir gösteri izlemesini değil, şiir, müzik ve hareket aracılığıyla kendisiyle de karşılaşmasını umut ediyorum" diyor.

Gül ile diken neden bir arada?

Gösterinin adı, Mevlânâ'nın şiirlerinde sıkça rastlanan iki güçlü metafora gönderme yapıyor. Gül ile diken, yalnızca güzellik ve acının değil; aşk ile hüznün, kayıp ile umudun da birbirini tamamlayan iki yüzü olarak yorumlanıyor.

Sara Fotros'a göre bu ikilik, insan olmanın ayrılmaz bir parçası. "Güzellik ile acı, umut ile kayıp çoğu zaman aynı yolun parçalarıdır. En hüzünlü ezgiler bile bazen en büyük umudu taşır" diyen Fotros, gösterinin izleyiciyi yaşamın bu iki yönünü birlikte kucaklamaya davet ettiğini söylüyor.

Anna Rüya Yıldız ise tasavvufun gül ile dikeni karşıtlık olarak değil, aynı hakikatin birbirini tamamlayan iki yüzü olarak gördüğünü vurguluyor. "Diken olmadan gülün kıymetini anlayamayız. Bizi dönüştüren şey çoğu zaman en çok zorlandığımız deneyimlerdir" diyen Yıldız'a göre, insanı olgunlaştıran da çoğu zaman acının içinden geçme cesareti.

Kadim gelenekler çağdaş sahnede

The Rose & The Thorn, tasavvufun yüzyıllardır yaşatılan mirasını çağdaş sahne diliyle yeniden yorumluyor. Anna Rüya Yıldız'a göre amaç, geçmişi yeniden üretmek değil; bu kadim öğretilerin bugünün insanıyla yeniden buluşabileceği bir alan açmak. "Sema ve Alevi-Bektaşi geleneği yalnızca estetik biçimler değil; yaşayan manevi gelenekler. Amacımız onları sahneye taşırken özlerinden koparmadan bugünün insanıyla buluşturabilmek" diyen Yıldız, sanatın gelenekle bugün arasında canlı bir köprü kurabileceğine inanıyor.

Gösterinin müzikal dünyasını oluşturan Sara Fotros da benzer bir yaklaşımla, defi yalnızca ritim üreten bir çalgı olarak değil, güçlü bir anlatı dili olarak gördüğünü belirtiyor. "Ritim doğrudan bedene ulaşır. Bazen tek bir vuruş, uzun bir cümlenin anlatamayacağı bir duyguyu taşıyabilir" sözleriyle müziğin sözcüklerin ötesine geçen bir ifade biçimi olduğunu vurgulayan Fotros'a göre, The Rose & The Thorn şiir, müzik ve hareket aracılığıyla izleyiciyle ortak bir duygu ve hafıza alanı kurmayı amaçlıyor.

Müzik ile semanın diyaloğu

Gösteride müzik ve dans birbirine eşlik eden iki ayrı unsur olarak değil, aynı anlatının iki sesi olarak kurgulanıyor.

Sara Fotros, "Ritim bazen dönüşü taşıyor, bazen de semanın açtığı boşlukta yeni bir nefes buluyor" derken, Anna Rüya Yıldız da "Birbirimizi takip etmekten çok aynı akışın içinde birlikte hareket ediyoruz" sözleriyle bu ortak üretimi anlatıyor.

Her iki sanatçı da gösterinin sonunda seyircinin yalnızca bir performans izlemiş değil, ortak bir yolculuğa katılmış gibi hissetmesini umut ediyor.

Fotros, insanların kendileriyle, birbirleriyle ve gösteride karşılaştıkları kültürel geleneklerle yeni bir bağ kurarak salondan ayrılmalarını dilerken, Yıldız ise "Eğer insanlar biraz daha yumuşamış, biraz daha anda kalabilen ve hem kendilerine hem de başkalarına daha açık bir kalple ayrılıyorlarsa, bu gösteri amacına ulaşmış demektir" diyor.

 

Türk sanatçılarından uluslararası başarı: “En Alttakiler" Londra'da Grimeborn Opera Festivali'nde sahnelenecek

No comments

28 July 2026

Besteci Tuluğ Tırpan ile yönetmen ve librettist Mehmet Ergen imzasını taşıyan belgesel opera En Alttakiler (Lowest of the Low), İngiltere prömiyerini Londra'nın saygın çağdaş opera etkinliklerinden Grimeborn Opera Festivali kapsamında gerçekleştirecek

 


 

Her yıl Arcola Theatre tarafından düzenlenen ve yenilikçi opera yapımlarına ev sahipliği yapan festival, 12–15 Ağustos 2026 tarihleri arasında Günter Wallraff'ın dünya çapında ses getiren Ganz Unten adlı araştırma kitabından uyarlanan bu çarpıcı yapımı sanatseverlerle buluşturacak.

En Alttakiler, belgesel opera (docu-opera) türünün güçlü örneklerinden biri olarak, gazetecilik ile müzik tiyatrosunu aynı sahnede buluşturuyor.

1980'li yıllarda Türk bir göçmen işçi kimliğine bürünen Alman araştırmacı gazeteci Günter Wallraff, iki yıl boyunca Batı Almanya'da göçmen işçilerin görünmeyen yaşamını içeriden gözlemledi. Irkçılık, emek sömürüsü, ayrımcılık ve insanlık dışı çalışma koşullarını bizzat deneyimleyerek kaleme aldığı Ganz Unten, yayımlandığı dönemde Avrupa'da büyük yankı uyandırmış, göçmen emeği ve insan hakları üzerine yürütülen tartışmaları derinden etkilemişti.

Aradan kırk yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen Wallraff'ın tanıklığı bugün de çarpıcılığını koruyor. Küresel ölçekte yeniden yükselen göç hareketleri, yabancı düşmanlığı, kimlik tartışmaları ve emek sömürüsü, En Alttakiler’i (Lowest of the Low) yalnızca tarihsel bir anlatı olmaktan çıkararak günümüzün en yakıcı meselelerinden biriyle doğrudan ilişkilendiriyor. Eser, müziğin ve sahnenin dönüştürücü gücüyle izleyiciyi geçmişi yeniden düşünmeye ve bugünün gerçekleriyle yüzleşmeye davet ediyor.

Çağdaş Türk müziğinin önde gelen bestecilerinden Tuluğ Tırpan tarafından bestelenen eserin librettosu ve rejisi, uzun yıllardır İngiltere'de tiyatro ve opera alanında önemli yapımlara imza atan Mehmet Ergen tarafından hazırlandı.

Yaklaşık bir saat süren yapım İngilizce sahnelenecek. 14 Ağustos'taki temsilin ardından Mehmet Ergen'in katılımıyla ve Centre for Investigative Journalism iş birliğiyle, araştırmacı gazetecilik ile sahne sanatlarının kesişimini ele alan özel bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Klasik operalara getirdiği cesur yorumlar ve çağdaş yapımlara açtığı alanla uluslararası saygınlık kazanan Grimeborn Opera Festivali, bu yılın dikkat çeken yapımları arasında gösterilen Lowest of the Low ile göç, kimlik ve adalet üzerine güçlü bir sanatsal tartışmaya ev sahipliği yapacak.

 

Gösterim Bilgileri: 

 

Lowest of the Low (En Alttakiler)

12–15 Ağustos 2026

14 Ağustos’ta, yönetmen ve librettist Mehmet Ergen ile birlikte, Araştırmacı Gazetecilik Merkezi (Centre for Investigative Journalism) katılımıyla oyun sonrası söyleşi gerçekleşecek. 

Arcola Theatre – Londra

Müzik: Tuluğ Tırpan

Libretto ve Reji: Mehmet Ergen

Uyarlama: Günter Wallraff'ın Ganz Unten adlı eserinden

Süre: 60 dakika

Dil: İngilizce

Yaş Sınırı: 14+

 

Biletler: Arcola Theatre gişesi ve resmi internet sitesi üzerinden satışta. https://www.arcolatheatre.com/event/lowest-of-the-low/#event-booking

 

 

“Göçmenseniz hayata 'en alttan’ başlıyorsunuz" (YOUTUBE SÖYLEŞİSİ)

No comments

26 July 2026

 Ramazan Yaylalı, birkaç yıl önce Viyana'ya göç eden Tunceli Belediyesi eski Eşbaşkan Yardımcısı Hüseyin Tunç ile göç deneyimi üzerine konuştu.



Tunceli Belediye Eş Başkan Yardımcısı Hüseyin Tunç, Tunceli Belediye Eş Başkanları Mehmet Ali Bul ve Nurhayat Altun’un tutuklanmasının ardından 17 Kasım 2016 günü belediyeye kayyım olarak atanan Vali Yardımcısı Olgun Öner’in  ‘olur’ yazısıyla görevinden alındı. 

Hakkındaki davalar nedeniyle Avusturya'ya göç eden Hüseyin Tunç, yaşadığı göçmenlik deneyimini Ramazan Yaylalı'ya anlattı. 


👉Avusturya’da göçmenlerin yaşadıkları zorluklar nelerdir?
👉Avusturya’da göçmenler ırkçılığa ve ayrımcılığa uğruyor mu?
👉Avrupa’da her şey güllük gülistanlık mı?
👉Sosyalistler göç meselesine nasıl bakmalılar?
👉Son yıllarda Türkiye’den gelen göçmenler ne umuyor ne buluyorlar?
👉Türkiye’ye geri dönmeyi düşünüyor mu?




👉 Yaşadığı deneyimin Günter Wallraff'ın En Alttakiler kitabıyla ilişkisi ne?







Tottenham Boys raflarda! Dursaliye Şahan'ın Tottenham Çocukları kitabının İngilizce çevirisi yayımlandı

No comments

24 July 2026

Göçmen yazar Dursaliye Şahan’ın Tottenham Çocukları adını taşıyan kitabının İngilizce çevirisi Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından basıldı. Şahan, Tottenham Çocukları’nda göç meselesinin ihmal edilen yönlerinden birine göçün arkasında yatan sosyo-politik ilişkilere Keko’nun hikâyesi üzerinden yer veriyor.

 


Tuncay Bilecen

Göçmen edebiyatının kaderi çoğu zaman göçmenlerin kaderiyle aynıdır. Ne bulundukları ülkede kabul görürler ne de anavatanlarında. Arafta, arada kalmış bir edebiyattır bu. Anadille yazılsa kendi vatanında, göç ettiği toplumun diliyle yazılsa bulunulan ülkede üvey evlat muamelesi görür.

Göçmen edebiyatçılar farklı kültürleri yaşamanın verdiği tecrübeyle yeni bir dil evreni kurma konusunda daha mahir olsalar da kendilerini kabul ettirmeleri çok daha zordur. Buna ancak bu konuda ısrar ve inat eden dil işçileri direnebilir. İşte bu inatçı yazarlardan biri olan Dursaliye Şahan, hem kendisinin ve içinde yaşadığı toplumun göç deneyimini hem de geride bıraktığı toprakların sosyo-kültürel yapısını, geleneklerini birbiriyle yoğurarak öykü ve romanlar kaleme alıyor uzun yıllardır.

Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından İngilizce olarak da yayımlanan Tottenham Boys, bir gazeteci kadının (romanın anlatıcısı) Londra’da bir otobüste tesadüfen Keko’yu (Ali Kemal) tanımasıyla başlıyor. Romanın büyük bir bölümü Türkiye’de geçiyor. Bu kısımlarda Keko’nun Türkiye’de içinde büyüdüğü toplumun geleneksel değerlerinden haberdar oluyoruz.

Londra’daki Keko ise, uyuşturucu çetesinin tuzağına düşmüş onlarca gençten biri. Yazar, bu romanda bir dönem Londra’daki Türkiyeli toplumun tanıklık ettiği genç intiharlarına ve bunun arkasında yatan sosyal, politik, ekonomik, geleneksel ilişkilere yer veriyor. Tottenham Çocukları ismi de buradan geliyor zaten. Şahan bu romanında, Londra’daki çete gerçeğinin gerisindeki ilişkiler zincirini ortaya koyuyor.

Tottenham Boys, toplumsal cinsiyet penceresinden de irdelenebilir. Keko’nun içinde bulunduğu geleneksel aile ve aşiret yapısı kadınların söz hakkının olmadığı ve kaderlerine boyun eğdikleri bir düzenden başka bir yer değil. Nitekim yazar, bunu sürekli gözler önüne seriyor. Bu değerler zaman zaman babalar ve oğullar arasında çatışmalara da yol açıyor. Örneğin Keko, İstanbul’da gitmek ve orada eğitim görmek için babasıyla sürekli çatışıyor ve babasından dayak yiyor. Hatta bir an önce geri dönmesi için çocuk yaşta ailesi tarafından alelacele nişanlanıyor.

Romanın merkezine oturttuğu hususlardan biri de politik çatışmalar. Türkiye’deki iç çatışma ortamı, Keko’nun Kürt kimliği, ailesi ve aşiretinin devlet ve örgüt arasındaki pozisyonu, babasının zorla korucu olması ve öldürülmesi bu çatışmaların romanın akışı içinde canlı tutulmasına yol açıyor.

Keko’nun köylü ve Kürt kimliğinin burslu olarak okuduğu özel okulda da peşini bırakmaması, burada öğrencilerin sürekli aşağılamalarına maruz bırakılması yazarın meselenin sınıfsal boyutuna ilişkin bir göndermesi olarak okunabilir.

Keko’nun okumasında önemli bir payı bulunan köydeki öğretmeni Fatih Öğretmen ile özel okulda ona göz kulak olan Hayrettin Öğretmen romanda idealist öğretmen tipini temsil ediyorlar.

Dursaliye Şahan, Tottenham Çocukları’nda göç meselesinin ihmal edilen yönlerinden birine göçün arkasında yatan sosyo-politik ilişkilere Keko’nun hikâyesi üzerinden yer veriyor. Yazar bu romanında; yaşanılan toprakları terk etmekle buradaki sorunların terk edilmediğini, aksine göç edilen yerde başka çatışmaların başladığını ve göçmenlerin peşi sıra değerlerinin de göç ettikleri topraklara geldiğini okuyucuya duyuruyor.  


👉Kitabı online satın almak için tıklayın




Dursaliye Şahan Kimdir?

Türkiye’nin küçük bir köyünde doğan Dursaliye Şahan, dört yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a daha sonra da Londra’ya göç etti. Anadolu Üniversitesi Radyo Televizyon mezunu olan yazar, küçük yaşlarda başladığı yazın hayatını öyküler, tiyatro oyunları, roman ve karikatür çalışmalarıyla sürdürmektedir.

Şimdiye dek altı öykü, üç roman, bir karikatür ve iki çocuk kitabı yayımlanmıştır. “Güvercin” adını taşıyan öyküsü iki kez televizyon dizisi oldu. “Hacı Murad” ve “Ali Haydar” isimli eserleriyle TC Kültür Bakanlığı’ndan senaryo yazım desteği aldı.

Birçok öyküsü İngilizceye çevrilerek çeşitli dergilerde ve anonim kitaplarda okuyucuyla buluşan yazarın, yurt içinden ve yurt dışından çeşitli öykü ve edebiyat ödülleri bulunmaktadır.

Dursaliye Şahan; çocuklara, engellilere ve yetişkinlere yönelik öykü ve yazı atölyeleri düzenlemeye ve öykü yarışmalarında jüri üyeliği yapmaya devam etmektedir.

 

Şerbet (roman – 2020,) Benekli Vakvak (çocuk masalı – 2018 Sola Yayınları) Ayarsız Kadınlar Cemiyeti (roman – 2018 Sola Yayınları) Parantez Aşklar (öykü – 2017 Sola Yayınları) Tottenham Çocukları (roman – 2016 Sola Yayınları) Ah O Kadınlar (öykü 2016 Akademisyen Yayınları), Hikâye Hırsızı (2012- İşçi Edebiyatı Öykü Ödülü) Zabit Londra’da (Karikatür), Uçan Halı (Çocuk hikâyesi – Hatay Belediyesi sosyal proje) Fakir Cennet (öykü 2007 Crea Yayınları), Döndü (Halkevleri 1988 Öykü Ödülü).

 

Düzenlediği kitaplar:

Asi’den Taşan Öyküler, Ve Tanrı Aşkı Yarattı, Yahya Kanbolat Anısına Öykü Ödülleri

 

Ödülleri:

2020 Luna Yayınları Öykü ve Küçürek Öykü Yarışması mansiyon (Can Yakmak)

2019 Cumba Kültür ve Sanat Platformu Öykü Ödülleri mansiyon (Ayşegül)

2019 Platform Avrupa Öykü Ödülleri birincisi (Asiye)

2019 İstiklâle Vefa Öykü Ödülleri / OKUNMAYA DEĞER ÖYKÜ

2016 Hematolojik Onkoloji Derneği ‘Kökten Değişen Hayatlar Öykü Ödülü’ (Hatice’nin Canı)

2012 Hikâye Hırsızı öykü kitabına; Abdullah Baştürk 2012 İşçi Edebiyatı ödülü
2007 Afyon Kocatepe Öykü Ödülü  ('Alev') 
2006 Hollanda Türk Evi, Hikaye ödülü. (Sakine)

2006 KASİAD(Kadının Sosyal Hayatını Araştırma ve inc. Dern.) Öykü ödülü (2068'de Bir Aşk Hikayesi.)
2006 Anafilya Öykü Ödülü (Kırro.) 
2006 Edebiyat Dünyası Öykü Ödülü (Çay Şekeri.) 
2005 CullTurkey Okuma Kulübü Öykü Ödülü (Takıntılı Kadın.) 
2005 SES (Sağlık Emekçileri Sendikası) Öykü ödülü (Parmaklar.) 
2004 SBS Radyosu Avustralya Öykü Ödülü (Parmaklar.) 
1998 Halk Evleri Öykü Ödülü (Döndü kitabına.) 
1996 Toplum Postası Türkçe Hikaye Ödülü (Kale)

1995 İmece Kadın Derneği Kadın Öykü Ödülü (Parmaklar.) 
1987 Güneş Gazetesi Türkiye Öykü ödülü (Leo.) 
1972 Hayvanları Koruma Cemiyeti Türkiye Orta Öğretim Hikâye Ödülü (Aynı.)

 

 Üye olduğu kuruluşlar:

The Foreign Press Association, İngiltere Göçmen Sanatçılar Derneği (EXILED), Türkiye Yazarlar Sendikası, Kadın Yazarlar Derneği, İLESAM, Türkiye Yazarlar Birliği

 

 

Otoriter liderler beyin göçünü niçin umursamaz?

1 comment

23 July 2026

Bu yazıda otoriter liderlerin “beyin göçünü” neden umursamadıklarını tartışıyorum.

 





Tuncay Bilecen


Beyin göçü, bir ülkenin eğitimli, vasıflı yetişmiş işgücünün çeşitli nedenlerle yurt dışında yaşamayı tercih etmesi olarak ifade edilebilir. Bu nedenler neler olabilir? Örneğin yurt dışına eğitim amacıyla giden birinin bu ülkenin koşullarına alışarak kalıcı olmaya karar vermesi çok sık rastlanılan bir durumudur. Yine  daha iyi imkânlara sahip olma, daha iyi ücret alma arzu da beyin göçünü tetikleyebilir. Aralarındaki kolonyal bağ olması nedeniyle emperyalist ülkelerin eski sömürgelerinin yetişmiş işgüçlerini kendisine çekmesi hatta bunu yaparken de “puanlama” yapması çok sık rastlanılan bir durumdur.

Beyin göçünün güzergahı diğer emek göçlerinde olduğu gibi az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğrudur.  Kendi ülkesinde kalsa her anlamda daha kötü koşullarda yaşayacak insanların beşerî sermayelerini kullanarak daha iyi koşulların olduğu yerlere doğru hareket etmeleri gayet anlaşılır bir mevzudur.



Peki otoriter ülkelerden beyin göçü nasıl gerçekleşiyor?

Baskıcı yönetimlerin olduğu ülkelerde öncelikle liyakat sistemi bozuluyor. Liyakate değil sadakate göre yapılan niteliksiz personel atamaları ve partizanlaşma yüzünden sistem gün geçtikçe çürüyor. Mesleki saygınlık, profesyonellik, kurum kültürü tuzla buz olurken artan baskıya eşlik eden boğulmuşluk hissiyatı her geçen gün daha da artıyor. Ardından buna bütün otoriter yönetimlerin yaşadığı ekonomik kriz ekleniyor ve göç baskısı kaçınılmaz hale geliyor.

Son altı yılda İngiltere’de yaptığım onlarca göçmen görüşmesinden çıkacak en temel sonuçlardan biri “insanî güvencesizlik” idi. Bu yüzden “çocuklarımın geleceği için geldim”, “rahat bir nefes almak için geldim” ve “artık ekonomik ve politik olarak yaşama imkânımız kalmamıştı” sözlerini birçok görüşmecinin ağzından defalarca duydum.

Türk lirasının rekorlar kırarak değer kaybetmesinin ardından da bu sefer Türkiye’de yaşayan çoğu kişi şu soruyu sorar oldu: “biz nasıl yapar, nasıl ederiz de yurt dışına çıkabiliriz?” Türk Tabipleri Birliği’nin verilerine göre, 18 ayda yaklaşık 8 bin sağlık çalışanı görevinden istifa etmiş. Yurt dışına çıkmayı kafasına koyan bazı sağlık çalışanları Almanca kurslarına gidiyor. Ülkeden umudu kesenler çaresizce yurt dışında yaşayan yakınlarını arayarak “ben nasıl gelebilirim?” diye soruyorlar.



Otoriter liderler beyin göçünü neden umursamaz?

Sanıldığının aksine otoriter liderler beyin göçünü çok umursamaz. Hatta çoğu durumda ülkedeki nitelikli işgücünün yurt dışına göç etmesi işlerine de gelir diyebiliriz.

Peki, neden?

Öncelikle otoriter liderler iktidarlarını sürekli kılmak dışında uzun vadeli planlar yapmazlar. Yani nitelikli işgücünün yarattığı ekonomik, sosyal, kültürel hasar onları çok ilgilendirmez.

Otoriter liderler, beyin göçünü umursamaz çünkü gidenlerin çoğu “muhalif” olacağı için politik anlamda bu göçlerin ardından -sayısal olarak- ülkedeki gücünü daha da artırır. Buna pekâlâ “beğenmeyen gider, böylece de bir oy eksilir” gözüyle bakabilir.

Otoriter lider beyin göçünü umursamaz çünkü gidenlerin bıraktığı işleri, statülerini, yaşadıkları yerleri kısaca onların boşluğunu kendi yandaşlarıyla doldurabilir. Böylece yandaşlarının nazarında popülaritesini biraz daha artırma imkânı bulur. Çünkü bütün otoriter ülkelerde suyun başını tutan niteliksiz güruh iktidar değişirse artık o pozisyonda kalamayacağını çok iyi bilir.  

Otoriter liderler beyin göçünü umursamaz çünkü bilirler ki göç etmiş olsalar da bu insanların ülkeleriyle ekonomik ve kültürel ilişkileri kesilmeyecektir. Dolayısıyla göçmen demek aynı zamanda göçmen dövizi (remittance) demektir. Göçmen dövizi ise bir ülkenin zor zamanlarında imdadına yetişen en önemli kaynaklardan biridir. Bugün Ukrayna ve Moldova gibi ülkelerinin ekonomileri göçmen dövizleri sayesinde ayakta durmaktadır.

Otoriter liderlerin beyin göçünü umursadıkları bir tek nokta olabilir; o da bu kişilerin bulundukları ülkelerde de kendi ülkelerinin politik gelişmelerini takip edip burada bir lobi gücü (diaspora) oluşturmalarıdır. Eşyanın tabiatı gereği, esasında bütün otoriter ülkelerin fıtratında ülke dışında hatırı sayılır diasporik topluluklar oluşturmak vardır. Ancak bunun da kolayı vardır. Bu kesimler “dış güçler”, “terörist”, “kökü dışarıda” diye yaftalanır ve sorun en azından iç kamuoyu nazarında çözülmüş olur.

 



Ressam Metin Şenergüç'ün aforizmalarından ve çizimlerinden oluşan kitabı yayımlandı

No comments

21 July 2026

15 Aralık 2018’de genç yaşta aramızdan ayrılan ressam Metin Şenergüç’ün sanata ve yaşama dair aforizmalarının ve çizimlerinin yer aldığı “Orizonun Ötesi” adını taşıyan kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından yayımlandı. 

 





15 Aralık 2018’de Londra’da bir kalp krizi sonucunda hayatını kaybeden ressam Metin Şenergüç, 19 Kasım 1960’da İzmir’de doğmuş, daha lise yıllarında politikayla tanışmıştı. 12 Eylül döneminde iki yıl hapis yatan Şenergüç, kaçak yollardan Yunanistan’a gitmişti. Burada beş yıl politik sürgün olarak yaşadıktan sonra 1987’de Brüksel’e yerleşen, ancak burayı çok muhafazakâr bularak tekrar Yunanistan’a geri dönen Şenergüç, Yunanistan’ın ardından Almanya ve nihayet İngiltere’ye gelmişti.

Kuzey Londra’da yaşamaya başlayan Metin Şenergüç 1994’te Camberwell School of Art’ta resim bölümünde eğitim görmeye başladı. 1998’de ise St.Martins School of Art’ta ise masterını tamamlayan ve sanata ilişkin düşüncelerini Londra merkezli Açık Gazete’deki köşesinde paylaşan ressam, “Bazen okuyup yazıyorum, sonra geri çekilip resim yapmaya başlıyorum. Yazmak da yaratıcı sürecin bir parçası benim için” diyordu.


Orizonunn Ötesi kitabında Şenergüç'ün onlarca çizimine aforizmaları eşlik ediyor


Metin Şenergüç’ün sağlığında çıkaramadığı kitabını arkadaşları Sümer Erek, Mehmet Taş ve Rıfat Güler Londra merkezli yayınevi Press Dionysus aracılığıyla geçtiğimiz günlerde yayımladılar. Kitabın giriş yazısında Erek, Taş ve Güler şunları söylüyor: “Ölüm, bir sanatçımızı, bir sanat düşünürümüzü ve özgürlük savaşçısı bir yoldaşımızı aramızdan aldı gitti. Ölüme inat onu eserlerinde ve kavgamızda yaşatmaya devam edeceğiz.”

Büyük boy ve ciltli olarak yayımlanan kitapta Şenergüç’ün karakteristiğini yansıtan onlarca renkli ve siyah-beyaz çiziminin yanı sıra yazarın; sanata, yaşama ve insanlığa ilişkin aforizmaları da yer alıyor.




Orizonun Ötesi, "Kenar Notları" ya da bir "selfie"

                                



* Bu yazı ilk defa 4 Aralık 2023 tarihinde Olay gazetesinde yayınlanmıştır.

https://olaygazete.co.uk/kultur-sanat/ressam-metin-senerguc-eserleriyle-anilacak.html


İngiltere'de sıcaklıklar düşüyor, ancak sıcak hava mevsim normallerinin üzerinde devam edecek

No comments

17 July 2026

İngiltere'nin bazı bölgelerinde iki haftadır etkisini sürdüren sıcak hava dalgası, son 30 yılın en uzun kurak dönemlerinden birine yol açtı.



Meteoroloji verilerine göre ülkenin orta kesimlerinde son 15 gündür ölçülebilir yağış kaydedilmedi. Bu, Haziran 1996'dan bu yana görülen en uzun yağışsız dönem olarak kayıtlara geçti.

Herefordshire'daki Ross-on-Wye kasabasında sıcaklık, 14 gün üst üste sıcak hava dalgası eşiği olan 27 derecenin üzerinde ölçüldü. Ülke genelinde ise en yüksek sıcaklığın 13 gün boyunca 30 derecenin üzerine çıkması bekleniyor. Böylece İngiltere, 2006'dan bu yana en uzun 30 derece üzeri sıcaklık dönemlerinden birini yaşıyor. Ancak 1976'da kırılan 16 günlük rekorun bu yıl aşılması beklenmiyor.

Meteoroloji uzmanları, sıcak hava dalgasının uzun sürmesini iki temel nedene bağlıyor. Bunlardan ilki iklim değişikliği. Birleşik Krallık'ta ortalama sıcaklıklar 1961-1990 dönemine kıyasla 1,33 derece arttı. En sıcak günlerdeki artış ise daha belirgin. Met Office verilerine göre Büyük Londra'da en yüksek sıcaklıklar yaklaşık 4,5 derece yükseldi.

Diğer etken ise haftalardır etkisini sürdüren yüksek basınç sistemi. Jet akımının İngiltere'nin kuzeyine çekilmesiyle oluşan bu sistem, güneyden gelen sıcak havayı ülke üzerinde tutuyor. Meteorologların "ısı kubbesi" olarak adlandırdığı bu hava düzeninde alçalan hava sıkışarak daha da ısınıyor, bulut oluşumu azalıyor ve güneş ışınları zemini daha fazla ısıtıyor.

2026 yılı, İngiltere açısından şimdiden dikkat çekici bir yıl oldu. Mayıs ve haziran aylarında aylık sıcaklık rekorları kırılırken, ülke bu yıl üçüncü sıcak hava dalgasını yaşıyor. Şimdiye kadar altı gün boyunca sıcaklıklar 35 derecenin üzerine çıktı. Ayrıca ilk kez mayıs, haziran ve temmuz aylarının üçünde de 35 derece eşiği aşıldı.

Met Office, İngiltere'de sıcak hava dalgalarının artık daha sık, daha uzun süreli ve daha şiddetli yaşandığını söylüyor. Kurumun son iklim değerlendirmesine göre özellikle Büyük Londra'da 30 derecenin üzerindeki gün sayısı son yıllarda dört katına çıktı. Sıcak hava dalgalarının artık yalnızca yaz aylarında değil, sonbahar döneminde de görülmeye başlaması, değişen iklim koşullarının bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Önümüzdeki günlerde aşırı sıcakların etkisinin azalması bekleniyor. Ancak sıcaklıkların mevsim normallerinin üzerinde ya da normallere yakın seyretmeye devam edeceği tahmin ediliyor.

18-26 Temmuz arasında İngiltere ve Galler'in büyük bölümünde sıcak ve kurak hava etkisini sürdürecek. Bazı bölgelerde sıcaklıkların 25 ila 28 dereceye ulaşması beklenirken, İskoçya ve Kuzey İrlanda'da daha serin bir hava görülecek. Hafta sonu kuzey kesimlerde yer yer hafif yağmur beklenirken, ülkenin büyük bölümünde hava güneşli ve kuru olacak.

Temmuz ayının sonu ile ağustos ayının başında Atlantik üzerinden gelecek alçak basınç sistemlerinin özellikle İskoçya'da yağış getirmesi bekleniyor. İngiltere'nin güneyinde ise yağış ihtimalinin daha düşük olacağı ve sıcaklıkların mevsim normallerinin üzerinde kalmayı sürdüreceği öngörülüyor.

Uzun vadeli tahminler, ağustos ortasına doğru yüksek basınç sisteminin yeniden güçlenebileceğine ve ülkenin büyük bölümünde sıcak ve daha istikrarlı hava koşullarının geri dönebileceğine işaret ediyor. Meteoroloji uzmanları ise uzun vadeli tahminlerin belirsizlik içerdiğini, ancak bu yazın İngiltere'de son yılların en sıcak ve en kurak yazlarından biri olmaya aday olduğunu belirtiyor.


Kaynak: BBC

İngiltere'nin en çok satan romanlarında dikkat çeken ortak nokta: İlk 10 kitabın 9'unda öldürülen bir kadın var

No comments

16 July 2026

The Guardian'ın, Sunday Times'ın çok satanlar listesini temel alarak yayımladığı analiz, İngiltere'de en çok okunan romanlar arasında dikkat çekici bir ortak temayı ortaya koydu. Güncel listede yer alan ilk 10 romanın dokuzu, öldürülen bir kadını hikâyenin merkezine yerleştiriyor.



Polisiye, psikolojik gerilim ve tarihî kurgu gibi farklı türlerden oluşan listeye bakıldığında, olay örgüsünün çoğunlukla bir kadın cinayeti etrafında şekillendiği görülüyor. Kimi romanlarda cinayet hikâyenin başlangıç noktası olurken, kimilerinde ise tüm anlatının ilerleyişini belirleyen temel unsur olarak öne çıkıyor.

Bu tablo, kadın cinayetlerinin kurgu edebiyatta neden bu kadar yaygın biçimde kullanıldığına ilişkin tartışmaları da yeniden gündeme taşıdı. Bir görüşe göre bu tür hikâyeler, okurların şiddet, korku ve adalet arayışını güvenli bir kurgu dünyasında deneyimlemesine olanak tanıyor. Buna karşılık eleştirmenler ise kadın karakterlerin sürekli mağdur ya da kurban olarak temsil edilmesinin, edebiyatta tekrarlanan sorunlu bir anlatı kalıbı yarattığını savunuyor.

Okur ilgisi ise şimdilik bu tartışmalardan etkilenmiş görünmüyor. Sunday Times'ın güncel çok satanlar listesi, kadın cinayetini merkezine alan romanların hâlâ İngiltere'nin en çok tercih edilen kurgu eserleri arasında yer aldığını gösteriyor.


Kaynak: The Guardian

Londra'da Kürt Kadınlarının Ses Hafızasına İki Günlük Yolculuk

No comments

14 July 2026

 LONDRA – Londra'nın önemli bağımsız sanat mekânlarından Cafe OTO, 17-18 Temmuz tarihlerinde Kürt kadınlarının ses mirasını, arşiv çalışmalarını ve çağdaş müzikal üretimleri bir araya getiren iki günlük "Women's Voices" etkinliğine ev sahipliği yapacak.



İki akşam boyunca gerçekleştirilecek program, Kürtlerin ses hafızası, arşiv anlatıcılığı ve canlı performanslara odaklanarak, geçmişten günümüze Kürt kadınlarının seslerinin zenginliğini ve direncini görünür kılmayı amaçlıyor. Arşiv kayıtlarının dinletileri, panel söyleşileri ve yenilikçi müzik performanslarının yer alacağı etkinlikte ayrıca Kürt müziğine ilişkin özel ürünler de ziyaretçilere sunulacak.

İlk gün: Tarihi Kürt kadın sesleri

17 Temmuz Cuma akşamı saat 19.30'da başlayacak ilk etkinlikte, Amed Müzesi'nden Kürt müzik araştırmacısı ve arşivci Zeynep Yaş Salam ile ekibinin hazırladığı ses sergisi ve panel gerçekleştirilecek.

Program kapsamında, 1905-2000 yılları arasında kaydedilmiş, Bakur, Rojhilat, Başûr ve Rojava'dan derlenen 30 tarihi Kürt kadın sesi kaydı dinleyicilerle buluşacak. Panelde arşivleme süreci, kadınların sözlü kültürdeki yeri ve bu mirasın korunmasına ilişkin çalışmalar ele alınacak.

Gecenin ikinci bölümünde ise geleneksel dengbêj geleneğini arşiv kayıtlarından ilham alarak yeniden yorumlayan canlı performanslar sahnelenecek. Suna Alan ve Heja Netirk, tarihi kayıtları çağdaş müzikal yaklaşımlarla yorumlayarak dinleyicilere sunacak.

İkinci gün: Londra'daki Kürt ev arşivleri

18 Temmuz Cumartesi günü düzenlenecek ikinci etkinlikte ise odak noktası Londra'daki Kürt diasporasının ev arşivleri olacak.

Kürt sanatçı ve araştırmacı Hardi Kurda tarafından hazırlanan panel ve sergide, Londra'da yaşayan Kürtlerin kişisel ses arşivleri üzerinden diaspora ses kültürü ve bunun Kürt kültürel hafızasına etkileri tartışılacak.

Akşamın canlı performans bölümünde Khabat Abas ve Hardi Kurda sahne alırken, Siavash Nameshiri ise Heiran ve dengbêj geleneklerinden ilham alan canlı elektronik müzik performansıyla programa eşlik edecek.

İki günlük etkinlik, Kürt kadınlarının tarihsel ses kayıtlarından diaspora hafızasına uzanan geniş bir perspektifle, arşiv, müzik ve kültürel belleği aynı sahnede buluşturmayı hedefliyor.

Daha fazla bilgi: https://www.cafeoto.co.uk/events/archive-khanah-space21-festival-2026-1/

 

Göçmenlik; “mutlak yalnızlık içinde parasızlık”

No comments

10 July 2026

 Murat Sevinç, Hey Garson’da “bu ülkeden gitmenin vakti geldi” diyenleri ve dışarıdan bir gözle bizim halimizi bize anlatıyor. Hey Garson, sadece Türkiye’nin yeni göç ikliminin aktörlerine seslenmiyor; gidenlere, gitmek isteyenlere ve kalanlara bir arada yaşamak için gerekli asgari nezaketi naif bir dille hatırlatıyor.

Tuncay Bilecen 

                                                




              

 
Murat Sevinç’in 90’lı yılların ilk yarısında Londra’ya dil öğrenmek amacıyla gittiği döneme ilişkin gözlemlerine yer verdiğ Hey Garson adlı kitabından Can Öktemer’le bu konuda yaptığı röportaj vesilesiyle Londra’da doktora sonrası araştırma yaptığım sırada haberdar oldum. Yirmi beş yıl önce, akademisyen olmayı kafasına koyan yirmili yaşlarındaki bir gencin hocasının nasihatını dinleyip dil sorununu halletmek için Londra’nın yolunu tutması ve burada yazarın kendi ifadesiyle “herkesin yaşayabileceği türden, son derece sıradan hikâye”leri gazete yazısı olarak kaleme almasıyla başlıyor kitabın serüveni. Aradan geçen çeyrek asır sonrasında hikâyelerin güncel hale gelmesinin nedeni ise Türkiye’nin yeni göç iklimi… Gezi olaylarıyla başlayan ve 15 Temmuz’la zirveye çıkan “bu ülkeden artık kaçmak lazım furyası”na yönelik bir deneyim aktarımı ve tavsiyeler olarak da okunabilir kitap.

 

TÜRKİYE’Yİ TERK ETME İSTEĞİ

Türkiye’den kaçıp gitmek isteği son birkaç yılda özellikle orta sınıfların ana gündem maddelerinden biri. Bu konuda yapılan akademik çalışmalarda Türkiye’nin istikrarsız politik yapısı ve kendilerini kısıtlanmış hisseden kesimlerin varlığı kadar bu kesimlerin çocuklarının geleceğine ilişkin kaygıları da göç etme nedenleri olarak öne çıkıyor. Sevinç, günümüz dünyasında geçmişe kıyasla mobilize olmanın kolaylığını vurguladıktan sonra kaçıp gitme isteğinin nedenlerini şu şekilde ifade ediyor: “Koca memleket bu niteliklerden ibaret değil kuşkusuz, ancak iyi ve güzel olan her ne varsa görünmez hâle geldi; şirretliğin, kibrin, duyarsızlığın ve kinin, tozu kiri altında.  (…) Sıkıldı çocuklar. Daha fazla imkân var artık ellerinde. Burada bir gelecek görmüyorlar. Bana kalırsa hatalı ve fazla aceleci bir öngörü bu, ama hâl böyle. Yalnızca iş güç seçeneklerinden söz etmiyorum. Eğitimli orta sınıfın yaşam tarzı kaygısı, başlıca umutsuzluk nedeni. Gezi eylemlerindeki ‘bana karışma’ talebinin temsilcilerinden söz ediyorum. Türkiye’ye bakınca tarikatları ve eli palalı serserileri görüyorlar. Kaba sabalık, nobranlık, hoyratlık görüyorlar. İnşaat, top toprak görüyorlar. Trafikte kırmızı ışık yanınca duracak kadar olsun ‘uygarlaşmayı’ reddedenleri görüyorlar.” (s. 75)

Gençlerin çareyi ülkeyi terk etmelerinde bulmalarını Türkiye’ye özgü sebeplerle sıralayarak anlamaya çalışan yazar, kendi kişisel tarihinden verdiği örneklerle kaçıp gitmenin bir kurtuluş olamayacağını kaçılan yerde yaşanacak olası güçlükleri de vurgulayarak anlatıyor.  Bu yüzden daha kitabın başında şunu söylüyor: “Bugün sıklıkla dile getirildiği gibi ‘Türkiye’den kaçmak’ için değil, aksine bir an önce memlekete dönüp istediğim işi yapabilmek için gittim Londra’ya.”  (s.12).

 

“MUTLAK YALNIZLIK İÇİNDE PARASIZLIK”

Zincirleme bir etkileşimle eğitimli kesimlerin bir bir ülkeyi terk etmesinin geride kalanlarda yaratacağı hayal kırıklığı ve ülkenin böylece çoraklaşacak olması kitabın izleğinde yer alan diğer bir husus. “Taş yerinde ağırdır” mesajını örtük alarak kitabın genelinden alıyor okur. Murat Sevinç, Robert Fisk’le tesadüfen tanışmasını ve Fisk’in kendisine bu minvaldeki sözlerini de kitaba konu ediyor: “Çok efendi, kibar tavırla, coğrafyamızı ve Türkiye’yi iyi tanıdığını, çok sevdiğini, şahane bir ülkemiz olduğunu, mutlaka dönmem gerektiğini anlattı. ‘Eğer burada kalırsam, her ne iş yaparsan yap eninde sonunda ikinci sınıf muamelesi görürsün ve hiçbir zaman kendini çok iyi hissetmezsin’ dedi. Şunu ekleyerek; ‘İngiltere’nin sana ihtiyacı yok, ama ülkende yararlı olabilirsin, eğitimli insana ihtiyacınız var.’” (s.72)

Bir buçuk yıllık “göçmenlik” deneyiminin dil öğrenmek, farklı kültürlerden insanları tanımak kadar yazara kattığı bir şey daha var, o da zor koşullarda hayatta kalmayı öğrenmek olarak ifade edilebilir. Bu, bir bakıma göçmenliğin kısa süreli bir tatbikatını yapmak anlamına geliyor. Dil bilmeyen, paraya çevirecek bir vasfı olmayan ve kaçak olarak çalışmak zorunda  kalan milyonlarca göçmenin yaşadıklarının bir benzeri… Yazar bunu Türkiye’de tecrübe edilenle kıyaslayarak “mutlak yalnızlık içinde parasızlık” olarak ifade ediyor: “Orada deneyimlediğim parasızlık, Türkiye’dekinden farklıydı. Burada, başınız sıkıştığında birine gider, borç bulamazsanız bile hiç olmazsa çay kahve içip sohbet edersiniz. Yurtdışında yoksulluğun ileri bir evresi olan, ‘mutlak yalnızlık içinde parasızlık’ duygusuyla tanıştım. İlk zamanlarda en yoğun hissettiğim duygu buydu. Yalnızlık.” (s. 50)

 


“HAYATTA KALMAK İÇİN ÇALIŞMALIYIM”

Dil kursunun ücretini ve kaldığı süre içindeki masraflarını çıkarmak için neredeyse haftanın her günü çalışmak zorunda kalan yazar, bu sayede Londra’daki restoranlarda çalışanların koşullarına ilişkin gözlem ve kıyaslama yapma imkânı da buluyor. “Londra’da dokuz ayrı lokantada çalıştım. Biri Türk, diğer sekizi yabancı mutfaklardı. Yalnızca iki lokantada, akıl almaz bir biçimde emeğimin karşılığı olan bahşişler garsonlara verilmiyordu.” (s. 40). Bu kısımda üstü kapalı olarak Londra’daki Türkiyeli etnik ekonomiye de değinilmiş oluyor; çünkü etnik ekonomiler bir bakıma yeni gelen göçmenlerin hayatta kalmaları için bir sığınak görevi görürken bu ekonominin hızla gelişmesini sağlayan ucuz ve uysal emeği de kolayca bulmuş olurlar. “Orada çalıştığım beş buçuk ay boyunca, iki hafta dışında verilen yemek, pilav ya da makarnaydı. Dedim ya, adamcağız nereden sömüreceğini bilemez hâldeydi. (…) Üç beş kez et yemeği verildiğini hatırlıyorum; o da Ramazan ayındaydı. Müslüman ya bizimki, insafa gelmişti demek ki!” (s. 41).  


Etnik ekonominin içerisinde işletme sahibi olarak çalışmanın da kendine özgü zorlukları vardır. Göçmenliğin ilk yıllarında edinilen “hayatta kalmak için çalışmalıyım” motivasyonu bir süre sonra bir yaşam tarzı haline gelebilir. Aslında böylece göçmen beraberinde getirdiği ne kadar yaratıcı özellik varsa onları körlemekle meşguldür, çünkü ayakta durmaya çalışmaktan kendini gerçekleştirmeye zaman bulamamaktadır. Bu tür özellikleri yoksa bu sefer istikameti para kazanmaktan ibaret olan bir yaşam tarzını benimseyecek, bu defa bitmek tükenmek bilmeyen bir çalışma ve para kazanma hırsı esir alacaktır göçmeni. Murat Sevinç’in tanıdığı restoran sahiplerinden biri de böyle biridir, onlar sıfırdan başlayan ve belli bir servet eden göçmenler gibi yaşamlarını sürekli ertelemekle meşguldürler. Yıllar sonra ziyaret ettiği “patronunu” yine bıraktığı yerde bulur: “Aylarca, artık işi bırakacağını, gönlünce gezeceğini anlattı bana. Yıllar sonra Londra’ya gittiğimde uğradım. Oradaydı. Çok sevindi beni gördüğüne. Kahve içtik. İşi bırakacağını, gezmek istediğini söyledi! Nasıl çok kızabilirim ki bu insana, mümkün mü?” (s. 57).

           

MUTLAK YALNIZLIK

Bunun bir başka yansıması ise göçmenliğin cefa döneminden sefa dönemine geçenlerin bir başka deyişle sınıf anlayıp da bilinç olarak sınıf atlayamayanların başarı öykülerini her önüne gelene bıkmadan usanmadan anlatmalarıdır. “Biz de sıfırdan başladık ve bu hallere geldik” temalı hikâyeyi defalarca dinleyen kişinin ilk defa dinlemiş gibi tepki göstermesi teamüldendir. Kitabın yazarının yolu böyle Türkiyeli bir işverenin sahibi olduğu zincir restoranlardan birine düşer. “Dedikodu gibi olacak ama bu Türk lokantasının sahibi, haftada iki üç kez çalışanlarını toplayıp hayat hikâyesini anlatıyordu. Kabul, sıfırdan başlayıp olağanüstü başarıya ulaşmış. Etkileyici bir yaşamı vardı var olmasına da, bir kez dinleyince anlaşılan bir hikâyeyi defalarca dinlemek bezdiriciydi. O da öyle tatmin oluyordu belli ki.”  (s. 66).

Londra göçmenler açısından ilk yıllarda yaşamanın bir zor olduğu bir şehir olduğu kadar çok kültürlü yaşam tarzıyla bir o kadar da renkli bir şehirdir. “Mutlak yalnızlık” olmasa Londra’nın yoksulluğu daha bir dayanılabilir yoksulluktur. “Orada yaşadığım süre içinde, elimden geldiğince yararlanmak, görmek ve duymak gibi bir hevesim vardı. Tüm bunları, ayda kırk sterline, bolca yürüyerek ve sonrasında çalınacak bisikletim sayesinde yapabiliyordum.” (s. 42).

“Hey Garson”da yirmili yaşlarda Londra’nın çok kültürlü dünyasına ayak basan bir gencin farklılıkların birarada yaşamasına ilişkin deneyimine de yer veriliyor:  “Yalnızca eşya, ev, kıyafet farklılıkları değildi tabii, her ne demekse, o zihin terbiyesine yol açan. İnsanlar. Örneğin, İstanbul’da eşcinsel arkadaşlarım vardı ama bunu gizliyorlardı. Hele ki bizim muhitlerde açıkça o kimlikle yaşamak ne mümkün! Adı anılamıyordu belli ki. Ben biliyordum, onlar da benim bildiğimi biliyordu ama herkes biliyormuş gibi davranıyordu! (…) Oysa Londra’da o yaşta ilk fark ettiğim şeylerden biri, cinsel yönelimlerin başka türlü olabileceği, özgürce dile getirebileceğiydi. İlk karşılaşmalarımda ne yapacağımı bilemedim. Çok yadırgadım, şaşırdım. Hatta, anlamakta zorlandım. (s. 55).

 

ASGARÎ NEZAKETTE BULAŞABİLMEK

Kitap, sadece “bu ülkeden gitmenin vakti geldi” diyenlere seslenmiyor. Dışarıdan bir gözle bizim halimizi bize anlatıyor. Hey Garson’da Türkiye’de sosyal hayatta gördüğümüz nezaketsizliklere dair de “karşılaştırmalı dokundurmalar” yer alıyor. Murat Sevinç, ısrarla bu kabalık meselesini gündemde tutuyor. Bir taraftan da Türkiye’de kamusal alanda şahit olduğu tatsızlıkları böylece gündeme getiriyor.  “Bir de tabii, ‘lütfen’ ve ‘teşekkür ederim’ ifadeleri. İlk paragrafta, Türkiye’deki garsonlar kim bilir neler çekiyor, demiştim ya, işte o mevzu. Dilin ve davranışın parçası bunlar. Ben garsonlara nasıl davranılması gerektiğini ve Türkiye halkının bu konularda ne denli vahim durumda olduğunu Londra’da fark ettim. Vahametin çok önemli bir nedeni, her zaman altını çizmeye çalıştığım, karşısındakini ‘eşit kabul etmeme’ sorunundan kaynaklanıyor. (…) Türkiye’deyse ortalama bir lokanta müşterisi, garson yokmuş gibi davranır. Akıl almaz bir durum bu. Konuşmaz, teşekkür etmez, ‘lütfen’ demez, vesaire. Türkiye’de lokantaya gitmek, hele ki alışık olmadığınız bir mekânsa, pek çok açıdan eziyet aslına bakılırsa ancak beni en çok rahatsız eden ve sinirlendiren şey, müşterilerin garsonları görmezden gelmeleri. (s. 34).  Türkiye’de servis sektöründe çalışan insanların görmezden gelinmesine, kamusal alanda insanların birbirleriyle eşit ilişki kuramamasına birçok yerinde değiniliyor kitabın. “Bu yazı bir öneriyle, ricayla bitsin. Hani torun tombalak AVM’ye gidiyor ve acıkınca üst kattaki atıştırmacılara oturuyorsunuz ya… Hani siz o koridorlarda köftenizi yerken, çevrenizde üniformalar içinde birileri dolaşıyor, tepsilerinizi alıp götürüyor ve sonrasında sizin döküntülerinizi temizliyor… Hatırladınız mı o üniformalı kadın ve erkekleri? İşte o kadın ve erkekler bir iş yapıyorlar ve sizlerle eşit yurttaşlar. Bir gün olsun, o insanların ‘var’ olduklarını fark edip ‘merhaba’ diyebilir, teşekkür edebilir, hâl hatır sorabilirsiniz. Hiçbir farkınız yok. Eşitsiniz. Başka işler yapıyorsunuz yalnızca.”(s. 70).  

 Hey Garson, sadece Türkiye’nin yeni göç ikliminin aktörlerine seslenmiyor; gidenlere, gitmek isteyenlere ve kalanlara bir arada yaşamak için gerekli asgari nezaketi naif bir dille hatırlatıyor.

 

·       Bu yazı Göç Dergisi’nin Ekim sayısında kitap kritiği olarak yayınlanmıştır.

 

Yazar              :           Murat Sevinç

Kitabın Adı    :           Hey Garson!

Yayınevi         :           April Yayınları

Basım Yılı      :           2018

Sayfa Sayısı   :           99


 

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan