Showing posts with label Gülseren Daş. Show all posts
Showing posts with label Gülseren Daş. Show all posts

Londra’da bir modern zaman dervişi: Aydın Usta

No comments

28 June 2026

Gülseren Daş’ın hazırladığı Londra Hikâyeleri Bisikletli Gazete’de başlıyor. Bu söyleşinin konuğu saz yapımcısı Aydın Usta…  Saz yaparken kullandığı ağaçların yerine yenilerini dikmeyi görev edinen, “lokman hekim değiliz, ölümsüzlüğü bulmadık” diyerek birikimini sakınmadan herkesle paylaşan saz yapımcısı Aydın Usta’nın hikâyesini kendisinden dinledik.

 


Gülseren DAŞ 

gdas22@yahoo.com 

 



Üç yıl önce dünyada kimsenin hayalini bile kuramayacağı pandemi, yaşattığı kayıpların yanı sıra hepimizin hayatına beklemediğimiz farkındalıklar da getirdi.  Günlük koşuşturmayı bir kenara bıraktığımızda elimizde ne yapacağımızı bilemediğimiz kocaman bir zaman dilimiyle kala kaldık. Endişeler, hayata dair korkular ve eşsiz üzüntülerimizin arasından bazı umutlar, ertelediğimiz hayaller de yeşermeye başladı. Birçok insan için pandemi aynı zamanda kendini ve yeteneklerini gözden geçirip yeni adımlar atma aracı oldu.

Türkiye’den gelip bir hayat kurmaya çalışan, ne buralı ne oralı olabilenler için ise Londra’da kök salmanın, burayı ev edinmenin vesilesi oldu. Chingford’da küçük bir tezgâhla başlayıp şimdi hatırı sayılır bir enstrüman üretim atölyesine hayat veren Aydın Usta’nın hikâyesi de bir yerleşme, kök salma hikâyelerinden biri...  Çalışmayı bitirip, atölyesinden beş metre ilerideki evine gittiğinde atölyeyi özlediğini söyleyen Aydın Usta, bu işi aşkla yapan bir modern zaman dervişi. Saz üretiminde kullandığı ağaçların yerine yenilerini dikmeyi görev edinen, ‘lokman hekim değiliz, ölümsüzlüğü bulmadık’ diyerek  birikimini sakınmadan herkesle paylaşan ve ‘kendimin hem ustası hem çırağıyım’ diyerek öğrenmenin matematiğini ortaya koyan Aydın Usta ile sizin için görüştük. 

 

Aydın Usta, öncelikle bizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Klasik bir soru ile başlayalım, müzik ile tanışıklık nereden geliyor?

Sazı nasıl öğrendiğimle başlayayım, güzel bir hikâyedir. Devlet parasız yatılı okulunda okuyordum, 13 yaşlarındayım; bir gün yurtta garip, tıngır tıngır bir ses duydum, koridora çıktım ve sesin geldiği yere doğru yürüdüm.  Yurtta koğuş sistemi vardı, koridor uzun, baktım bir odadan geliyor ses, canlı olduğunu fark ettim, kaset değildi. İkinci gün yine gittim dinledim, ama cesaret edip odaya giremedim. Ancak birkaç gün sonra kapıyı çalıp içeri girebildim ve Ahmet Korkunç ile tanıştım. Gözleri görmeyen bir arkadaş, görme engelliler okulu müzik bölümünden gelmiş. 

Türkiye koşullarında daha ulaşılabilir ve ucuz olduğu için görme engelliler okulunda bağlama öğrenmeyi seçmiş, benden birkaç sınıf yukardaydı. Arkadaşlığımız ilerledikçe benim bağlamaya ilgim arttı. Tabii ilk zamanlarda sazına dokundurtmazdı, ben uzaktan bakarak öğrenmeye çalışıyordum, sonra bir anlaşma yaptık. Ben onun sazını kullanmaya başladım, karşılığında da derslerini çalışabilsin diye ders kitaplarını okudum ona. Zamanla edebi kitaplar da okudum, şu an Erzincan’da edebiyat öğretmeni.

Bağlama ile tanışıklığımdan sonra hızımı alamadım. O zamanlar enstrümanlara ve internete ulaşım bu kadar kolay değildi. Çevremde müzisyen kimse de yoktu. Ahmet, kara düzen çalıyordu, ben kendi kendime öğrenmeyi denedim, bir gün bir yerde bağlama düzenini gördüm çok ilgimi çekti. Soracak edecek kimse de yok, mantığını kendim çözdüm. Bir sazın kendi içindeki uyumunu, akordunu notalarını gidişatını çözmem bir senemi aldı. Müziği kendin öğrenince aktarması da daha kolay oluyor.

 

‘Sizi kimin alkışladığı önemli’

2002’de üniversiteye gittiğimde canlı müziğe başladım. Türk halk müziğinin yanı sıra sanat müziği de öğrendim.  Üniversitede matematik öğretmenliği okudum, ama müzik hep fonda devam etti, sahne aldım, eğitmenlik yaptım. Mezun olduktan sonra özel sektörde öğretmenliğe başladım, bana göre olmadığına karar verdim. Türkiye’de öğretmenleri çok yıpratıyorlar, özellikle dershaneler. Hayatımı müzisyen olarak sürdürmeye karar verdim. Bu dönemde iki üç yıllık sağlam bir müzik eğitiminden geçtim. Haftanın yedi günü 8-10 saat egzersiz yapıyordum. Sonra atamam oldu ve devlet okulunda öğretmenliğe başladım.

Öğretmenlik yaparken dikkatimi inşaat sektörü çekti. Restorasyon okudum akabinde de mimarlık ve kendi ofisimi açtım. Ama haftanın birkaç gününü yine  müziğe ayırıyordum. Sahne benim için iş değil dinlenme yeriydi. 15 saat çalışmadan sonra sahneye çıktığımda kendimi yenilenmiş hissediyordum.  O dönem sahnedeyken ne kadar çok bağırırsam, müziği ne kadar çok dinleyiciye içirirsem o kadar iyi müzisyen olacağımı düşünüyordum. Alkışlar beğenilmemin ölçütü gibi geliyordu. Ama zamanla olgunlaştıkça aslında alkışın değil seni kimin alkışladığının önemli olduğunu gördüm. Bu nedenle daha kaliteli dinleti müziği yapmayı seçtim.

 


Londra’ya ne zaman geldin, bağlama atölyesi kurma fikri nereden doğdu?

Atölyeden başlayayım, zaten benden bahsetmiş olurum. Yaklaşık üç yıl önce Londra’ya taşındım. 2008 yılında Antep’te bir işyerim vardı, daha çok enstrüman satışı ve eğitimine odaklanmıştım. Ufak tefek tamir işleri yapıyordum ama üretim atölyesi değildi. O zamandan beri içimde yeşeren bir heves, merak. Üretim yapan ustaların yanına gittiğimde oturur onları izlerdim, nasıl yaptıklarına dair fikirler üretir, tahminlerde bulunurdum.

 

‘Pandemi nedeniyle üretime odaklandım’

Pandemi sürecinde baya bir zamanım oldu ve daha da odaklandım. Pandemiden önce evlerine ya da işyerlerine gittiğim eş dostun duvarlarında asılı kırık, kullanılmayan tozlu sazlar dikkatimi çekiyordu, onları tamir etmeye başladım. Güzel, olumlu sonuçlar almaya başladım, Londra’da böyle bir atölye ihtiyacı olduğunu ve benim bu yönde adım atmam gerektiğini söylediler. Bu arkadaşların teşviki ile oldu.

 

Kültürel anlamda zengin bir şehirde yaşıyoruz, arzın bu kadar çeşitli olduğu bir yerde bağlamaya bu kadar talep olacağını düşünüyor muydunuz?

Londra’ya gelirken böyle bir hayalim yoktu aslında, ilk geldiğim zamanlar farklı birkaç iş denedim, dil büyük bir engel. Bağlama ile ilgili ufak tefek tamirlerime olumlu geri dönüşler aldıkça insanlar beni birbirlerine tavsiye etmeye başladılar. Atölye açma fikri aslında tamirlerimden memnun kalan insanların önerileriyle gerçekleşti. Ben de onlardan cesaret alarak başladım, niyetim ufak tamirler ve müzik yapmak, kafa dinleyebileceğim bir alan yaratmaktı. Talep artınca planlar da büyüdü.

Londra’da bu kadar saz aşığı olduğunu asla tahmin etmiyordum. 

Ufak bir tezgâh ile başladım, sonra iş büyümeye, talepler artmaya başladı, ben de daha ciddi tamirler yapma cesareti buldum. Mesela bir enstrümanın ses kapağının değişmesi neredeyse enstrümanın baştan yapılması demek. Bu tarz ağır işlemleri yaptıktan sonra neden üretmeyeyim dedim. Yaklaşık bir senedir de kendi sazlarımı üretiyorum.

 

Bağlama dışında da enstrümanlar var atölyede...

Evet atölyeye her enstrüman geliyor, sebebi de şu; müzisyen kökenli olduğum için ilgi duyduğum, sesini sevdiğim enstrümanları denemek isterim. Her birinin ayrı bir lezzeti var. Bir sazı yapmaya başladığında, ağacı tanıdığında yani işin mantığını çözdüğünde diğer sazların üretimi de kolaylaşıyor. Artık yavaş yavaş denklem kurmaya başlıyorsunuz, farklı yöntemler deniyorsunuz. Ben de araştırmalara yöneldim, bağlamada standart bir formumuz yok hala, dünyada kabul gören bütün enstrümanlara baktığınızda alt eşikten çıkan tel hiçbir zaman kapağa değmiyor. Yalnızca bizim bağlamada kapağa değerek geliyor, bunda bir anormallik var. Bizim de eşiğimiz yüksekte olsa, teller direkt eşikten koparak orta kapağa gelse nasıl bir ses elde ederiz, gibi deneme çalışmalarım var.

 

Matematik öğretmenliği, mimarlık derken kendinizi bambaşka bir ülkede enstrüman üretirken bulmuşsunuz, ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Belli bir tecrübe ve birikimden sonra her şeye sıfırdan başlamak insanı zorluyor, ama geliştiriyor da... Pes etmeden, dişinle tırnağınla başardığın şeylerin tadı da bir başka oluyor.

Ben bu işe aşk ile başladım, kolay olmadı. Çünkü çıraklık yapmadım, okulunu okumadım. Başladığımda yanımda yöremde soru sorduğum üreticiler sağ olsunlar meslek sırrı diyerek bilgilerini ve deneyimlerini benimle paylaşmadılar, hatta yanlış yönlendirenler oldu. Aklıma yatmasa bile ustası böyle önerdi deyip denediğim ve doğru olmadığını gördüğüm birçok yöntem/malzeme vs. denedim.

İnternet eksiklikleri olsa da büyük bir nimet. İnternette Afrikalı bir üreticinin videosunu izledim. Çok ilkel koşullarda sokak ortasında testere ve çivi ile elektro gitar üretiyordu. Fakirliği görseniz inanamazsınız, ama ürettiği enstrümanlar sahnelerde kullanılıyor. Benim için inanılmaz ilham verici oldu o video. İlla bir usta gerekiyorsa bu Afrikalı üretici benim ustam diyebilirim. 

Onlarca deneme yaparak öğreniyorum. Her başarısızlık bile bana artı olarak dönüyor. Şimdi ise internette paylaştığım videolara sorular geliyor,  ‘şunu nasıl yaptın, bunu nasıl yaptın’ diye. Tabii ben meslek sırrı demiyorum, paylaşıyorum. Dünyanın sırrını çözmüş değiliz, bir lokman hekim değiliz ölüme çare bulmadık, elimden gelen bir şey varsa o bilgiyi seve seve paylaşıyorum.

 

Enstrümanı olanlara önerebileceğiniz, sazlarını güvenle muhafaza etmenin  püf noktaları var mı?

Londra’da enstrüman üretmenin zorlukları var. Hammadde bulmak başlı başına bir problem, bin bir güçlükle Türkiye’den getirtmek zorunda kalıyoruz. İngiltere’nin değişken iklimi de hiç yardımcı olmuyor. Oysaki kullandığımız ağacın bir standarda oturması gerekiyor. Ağacı her ne kadar kesip enstrüman da yapsanız hala canlı bir organizma olarak devam ediyor hareket etmeye. Türkiye’den gelen ağaçlarda eğilme bükülmeler oluyor.

Atölyenin her köşesinde nem alıcılar var. Birden fazla sazı olan herkese tavsiye ederim evde bulundursunlar, sazlarının yanlarına asabilecekleri poşetli nem alıcılar bulunuyor.  Sazlarını ısı kaynaklarından uzak tutsunlar. Araba bagajında asla bırakmayın. Hem ağacın sıcak/soğuk duyarlılığı hem de kullandığımız tutkalların erime dereceleri çok belirleyici oluyor.

Ben ağaçlarımı Türkiye’den getirttikten sonra en az iki yıl burada beklettim hava koşullarına uyum sağlasınlar diye, ne kadar bekletirseniz o kadar iyi sonuç alırsınız.

 

Üretim konusunda ilerliyorsunuz, peki bu işi teorik olarak geliştirme çalışmalarınız var mı?

En iyi ustayım diyen bile işin tam sırrına eremiyor, ama ben teoride kötü olduğumu düşünmüyorum. Dünyada özellikle keman ve gitar üretimi standardı gelişmiş, bazı ülkeler kendi keman üretimlerini devlet garantisi altına almış. Ben üretirken onları takip etmeyi tercih ediyorum. Eğitim almaya, ya da alaylı olmaya karşı değilim ancak her ikisinin de handikapları var. Okulda öğrenen, kitapları ve hocalarını, alaylılar ise ustalarını taklit etmekten öteye gidemiyor, kendi özgünlüklerini ortaya koyamıyorlar. Ben deyim yerindeyse kendimin hem ustası hem çırağıyım.

12 yıllık öğretmenlik hayatımın da etkisi var, öğrencilerim hep ‘hocam matematik ne işimize yarayacak’ derlerdi. Ben bu işi öğrenmede kullandım, denklem kurmak, farklı bileşenleri değerlendirip analizler yapabilmek, varsayımlardan bir sonuca ulaşmak matematiktir. Benim de üretimdeki doğrularım matematikten geliyor. Mimarlığın da şöyle bir faydası oldu; böylece görme becerim ve estetik duygularım gelişti.

 

‘Her saz için bir ağaç dikeceğim’

 

Aydın Usta başarılarınızın devamını diliyoruz. Son olarak yakın gelecekle ilgili planlarınız var mı ve insanlar sana nasıl ulaşabilir?

Saz üretimini bırakmayacağım, daha da ilerletip belirli standartlara oturtacağım. Bizde en önemli sorun tekne, çünkü bir standardı yok, tekne öyle olunca sap ve kapağın da standardı olmuyor. Itri’den beri bizim kabul ettiğimiz sistem ‘yerinden’ düzenidir. Bunu elden geçirip daha evrensel bir çerçeveye oturtmak gerek. Ben de önümüzdeki dönemde üretimde ve teoride bunu hedefleyerek çalışacağım. Kullandığım ağaçların yerine her saz için yeni bir ağaç dikmeyi de hedefliyorum. Doğayı korumak gelecek nesillere ve kendimize borcumuz. Dileyenler bana, Instagramda london_luthier hesabından ulaşabilirler. İlginiz için teşekkür ederim.




👉Söyleşiyi podcast olarak dinlemek için tıklayın



 




Rengin Göçmen Kadın Öyküleri kitabı çıktı!

No comments

17 June 2026

Rengin Kadın Korosu’nun düzenlediği, Göçmen Kadınlar Öykü Yarışması sonuçlandı.  Seçici kurulun belirlediği 36 öykü Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından kitap olarak yayımlandı.

 

 


                                                                                       

 

Rengin Kadın Korosu’nun düzenlediği Göçmen Kadınlar Öykü Yarışması’nda dereceye giren isimler açıklandı. Birleşik Krallık ve Avrupa’da yaşayan göçmen kadınların katılımına açık olan yarışmaya ellinin üzerinde öykücü başvurdu. Yarışmada birinciliği eşit puan alan “Kendini Tamamlayan Adam” öyküsüyle Zerrin Bucaklı ve “Yalnızlık Bakanlığı” öyküsüyle Nahide Yaran paylaştı

Londra’da Sosyalist Kadınlar Birliği tarafından oluşturulan ve Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nde 2020 yılından bu yana faaliyetlerini sürdüren Rengin Kadın Korosu yeni projesi ile kadınları yazmaya teşvik ediyor. Rengin, başarı ile gerçekleştirdiği konser ve enstrüman kurslarını bir adım öteye taşıyarak öykü yarışması düzenledi. Birleşik Krallık ve Avrupa’da yaşayan göçmen kadınların katıldığı yarışma başta İngiltere ve Almanya olmak üzere birçok ülkeden yoğun ilgi gördü. 



“İlgi, beklediğimizin üstündeydi”

Rengin Basın Sorumlusu Gülseren Daş, yaptığı açıklamada seçici kurulun belirlediği öykülerin Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından kitap olarak yayımlandığını duyurdu. Değerli kadın edebiyatçılardan oluşan jüri üyelerinin hakkaniyetle gelen öyküleri değerlendirdiklerini ifade eden Daş, beklediklerinin üzerinde bir ilgi ile karşılaştıklarına vurgu yaptı. Yarışmanın kendini yazarak ifade etmek isteyen kadınlar için bir fırsat olduğunu belirten Daş, “Birkaç ay boyunca İngiltere ve Avrupa’dan sayısız göçmen kadın ile tanışma fırsatı bulduk. Coğrafyalar farklı olsa da kadınlık temelinde benzer öykülerimizin olduğunu fark ettik. Yazdıkça, paylaştıkça birbirimize daha çok yaklaştık ve eşit bir gelecek için umudumuz güçlendi” dedi.

Birinci İngiltere’den

Kadın yazarlardan oluşan seçici kurul İngiltere’den katılan ve eşit puan alan iki öyküyü birinciliğe değer buldu. Zerrin Bucaklı’nın “Kendini Tamamlayan Adam” ve Nahide Yaran’ın “Yalnızlık Bakanlığı” adlı öyküleri birinciliği paylaşırken, yine İngiltere’den Aylin Shaffer’in “Sessiz Çığlık” adlı öyküsü ikinciliği, Almanya’dan Tuğba Sena’nın “Alamancı’nın Kızı” öyküsü ise üçüncülüğü aldı.

Yarışmada, İngiltere’den Dilek Dağdelen’in “Alin Motel”, Müge Erdoğmuş Turnbull’un “İrmik Helvası”, Yasemin Güçoğlu’nun “Soba” adlı öyküleri ile Almanya’dan Hülya Karcı’nın “Mavi Gözlü Sarışın Kız” öyküsü mansiyon ödülüne değer bulundu. Jüri Özel Ödülü’nün sahipleri ise Almanya’dan Işılay Karagöz’ün “İnsanlık Ölmedi Ya” ve Zeynep Kılıç’ın “Makbule” adlı öyküleri oldu.

 


Yarışmanın ödül töreni Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nin (GİKDER) düzenleyeceği “Deprem Dayanışma Konseri” kapsamında 24 Haziran’da Alexandra Palace’ta gerçekleştirildi ve gecede öykülerin yer aldığı kitabın tanıtımı da yapıldı.

 

Rengin Göçmen Kadınlar Öykü Yarışması jürisi şu isimlerden oluşuyor:

Gazeteci -Yazar Dursaliye Şahan

Yazar-Heykeltraş Fergül Yücel

Yazar Gülderen Arık

Öykü’nün Kitaplığı Kurucusu Derya Tuncel

Eğitimci-Yazar Aydın Mehmet Ali

Çevirmen-Yazar Sultan Karataş

Gazeteci- Fotoğrafçı Gülseren Daş 


* Gülseren Daş’ın derlediği ve Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından basılan Rengin Göçmen Kadın Öyküleri kitabı aşağıdaki linkten temin edilebilir:

https://pressdionysus.com/product/rengin-gocmen-kadin-oykuleri-der-gulseren-das/

Yönetmen Gülseren Daş ile “Kızkardeşliğin türküsü: Rengin” belgeseli üzerine konuştuk

No comments

09 May 2026

Gülseren Daş’ın hazırladığı “Kızkardeşliğin türküsü: Rengin” adını taşıyan belgesel, Londra’da Rengin Kadın Korosu çatısı altında müziğin ortak dilinde buluşan kadınların umut ve direniş dolu yolculuğunu anlatıyor.  Yönetmen Gülseren Daş’la Rengin Kadın Korosu belgeseli hakkında konuştuk.  

 




Sizi tanıyabilir miyiz?

Sanırım hayattaki zor şeylerden biri kendimizden bahsetmek. Kısaca anlatayım, Elbistan’da doğdum, On beş yaşımda lise eğitimi için ailemle Mersin’e taşındık, sonrasında da Ankara İletişim Fakültesi’nde lisans eğitimimi tamamladım. 

Türkiye’de başta Gündem gazetesi olmak üzere çeşitli gazete, televizyon ve dergilerde haber müdürlüğü, dış haberler editörlüğü, editörlük ve fotoğrafçılık yaptım. 2009 yılında evlenerek yerleştiğim Londra’da belgesel fotoğrafçılığı alanında yüksek lisansımı yaptım. Bütün çocuklar gibi kendileri de çok tatlı olan Welat, Heja ve Eyşan’ın annesiyim. 2020 yılında kurulduğundan bu yana da Rengin Kadın Korosu’nun bir üyesiyim. 

Kızkardeşliğin Türküsü; Rengin, belgeselinizde kadınların koroya katılma hikâyelerine yer verdiniz, siz de koronun bir üyesisiniz ve bir dönem yürütmesinde sorumluluk aldınız, bu kez siz bize Rengin’e katılma hikâyenizi aktarır mısınız?

Pandemi nedeniyle global bir hapis dönemi geçirdiğimiz 2019-20 yıllarında annem Elif Daş, pankreas kanseri ile mücadele ediyordu. Hem Elbistan’da yaşadığı için hem de pandemi yasakları nedeniyle çok az yanında bulunabildim. Vefatı, karantinanın kısa süreliğine kaldırıldığı 2020 Temmuz ayına denk geldi ve kendisi ile vedalaşma imkânı buldum. Her ölüm insanı etkiler, anneminki de ailemizi derinden sarstı. Ben de herkes gibi bir hayat muhasebesi yaptım kendi içimde, hiçbir şeyi ertelememeye karar verdim.

 Annem bağlama çalmamı çok isterdi, yıllarca ertelemiştim, ancak onun anısına öğrenmeye karar verdim. Rengin ile de yolum bağlama aracılığıyla kesişti. Göçmen İşçiler Derneği’nin (GİKDER) Facebook’ta yayınladığı bağlama atölyesi ilanına başvurdum. Derslere başlayınca aynı dernek bünyesinde Rengin Kadın Korosu’nun da bulunduğunu öğrendim ve gerçekten kötü olduğunu düşündüğüm sesime rağmen koroya katıldım. 

Filmin ortaya çıkış sürecinden bahsedelim biraz…

Sanırım basından geldiğim ve fotoğrafa merakım olduğu için biraz mesleki bir deformasyon denebilir, kayıt altına alma alışkanlığım var. Ben de hayatı mercekten bakarak anlamlandıran insanlardanım. Koroya başladıktan kısa bir süre sonra kameramı da çalışmalara getirir oldum. Belgesel fikri ise zamanla oluştu. Benim merakımın dışında aslında belgesel biraz da kendini dayattı diyebilirim. 

Pandemi gibi bir süreç, hepimizin ayarları ile az buçuk oynanmış ve Londra’nın kuzeyinde gettolaşma dediğimiz şeyin dibine kadar yaşandığı bir bölgede kadın türküleri yükseliyor… Siz isteseniz de istemeseniz de belgesel ‘ben buradayım’ diyor. Pandemi sonrasında da İran’daki Mahsa Amini eylemleri, genel olarak mülteci sorunu vs. derken Rengin Kadın Korosu sanırım, bünyesindeki kadınlar için bir dış dünyaya bağlanma köprüsü oldu. Kadınların evden çıkması, özgüvenlerinin gelişmesi, sahnede türkü söylemeleri ve dünyada olup bitenle ilgili bir sözlerinin olması inanılmazdı. Belgesel doğallığında yapılacaktı…

Koronuzda seksenin üzerinde kadın var, tabii herkes ile görüşme yapma ve belgeselde yer erme imkânınız teknik olarak yok, peki belgeselde izlediğimiz kadınları neye göre belirlediniz, bunlarla görüşmeliyim dedirten ne oldu?

Aslında bütün kadınların anlatacakları ve göstermeye değer birer hikâyesi var. Tabii dediğiniz gibi teknik nedenlerle hepsine yer vermek imkânsız. Ama belgeseli kurgularken genel hissiyatı vermeyi ve belli bir temsiliyet oluşturmayı hedefledim. 

Korodaki ve ayrıca İngiltere’de göçmen olarak yaşayan diğer Türkiye kökenli kadınların hem kadın hem anne hem de göçmen olarak ortak bir paydada buluşabileceği hikâyeler olmasına özen gösterdim. Örneğin, neden Londra’ya geldik sorusunu sorarken; Türkiye’deki siyasi atmosferin etkisiyle bavulunu sırtlayan kadınları da, evlenerek aşk uğruna yola düşenleri de ekonomik kaygılarla kendini burada bulanları da temsil etmek istedim. Ya da annelik üzerine düşünürken, koromuzda bile azımsanmayacak sayıda özel ihtiyaçlı çocuk ebeveyni olan kadın varken, ki biri de benim, onların/bizim bu deneyimini de es geçemeyeceğime karar verdim. Koromuzda son dönemde birçok kadın arkadaşımız göğüs kanseri teşhisi ile tedavi görmeye başladı, kadınlık üzerine konuşurken bunu da görmezden gelemezdim. Sonuç itibariyle bütün bu göçmenlik, annelik ve kadınlık hikâyelerimiz Rengin Kadın Korosu’nun mayasını oluşturdu. Ve doğal olarak da belgeselde yer verdim.

Belgeselin aynı zamanda kurgusunu, çekimlerinin büyük bölümünü yaptınız. Rengin Kadın Korosu ile birlikte yapımcılığını da üstlendiniz. Bu deneyimlere bakışınız ne, sizi nasıl etkilediler?

Londra’ya 2009 yılında evlenerek yerleştim ve kısa aralıklarla üç çocuğum doğdu. En büyük çocuğum Welat’ın sağlık sorunları nedeniyle mesleğimi uzun bir süre yapamadım, son birkaç senedir oğlumun da büyümesi ile birlikte, küçük adımlarla korka korka bir şeyler üretmeye başladım. Bu belgesel de sanırım biraz benim mesleğe dönüş, yeniden üretme çabamın bir ürünü. 

Uzun zaman sevdiği şeyleri yapamayınca insan biraz maymun iştahlı oluyor. Onu da yapayım, bunu da yapayım gibi. Ben de hem bu mesleğe dönüş heyecanına kapıldığım için hem de çocuklardan arta kalan zamanlarda üretmek zorunda olduğumdan sanırım tek başına çalışmayı ve birden fazla işi üstlenmeyi alışkanlık edindim. 

Çalışmaların birçoğuna zaten kameram ile gidiyordum, konserde sahnede olduğum zamanlar hariç, büyük bir bölümünü kendim çektim. Amatör bir kamera kullanımına yer yer rastlayacaktır seyirciler, bunun bir sebebi tanıklık etmek, estetik kaygılar duymadan hikâyeyi anlatmak ise diğer bir sebebi de çekerken öğrenmemdir. 

Bir kurgucuyla çalışmak yerine YouTube videolarından kurgu öğrenerek, uygun olduğum zamanlarda kurguyu yaptım. Yapımcılık için Rengin’den destek alarak çalıştım. Bütün bu deneyimler benim için çok öğretici oldu. Özellikle kurgu beni gerçekten zorladı diyebilirim. İki yüz saati aşkın bir görüntüyü elemek ve onu bir hikâyeye oturtmak hele de minimum teknik bilgi ve YouTube videosu ile kurgu yapmak deli işi. Bir sonraki projemde bir ekip ile işleri bölüşerek yapmak sanırım daha zahmetsiz ve aynı zamanda daha sağlıklı olacaktır. Dışardan bakan bir göz, sizin kıyamadığınız görüntülere çok rahat kıyabilir ve daha zahmetsiz bir kurguya ulaşır diye düşünüyorum. 

Yaşadığınız zorluklar oldu mu?

Yukarıda bahsettiğim teknik zorlukların dışında yine altını çizmek isterim; anne olmak ve bütün üretim sürecinizi çocuklardan arta kalan zaman üzerinden planlamak inanılmaz yorucu. Eğer çocuk bakımı konusunda destek alırlarsa kadınların üretim süreçlerine katılımlarının artacağını tekrar tekrar anlamış oldum. 

Diğer bir zorluk da yıllar boyunca yapılan çekimleri elemek oldu. Saatler süren görüntüleri kullanmak tabii ki mümkün değil ama ayrıca seçim yapmak çok sancılı bir süreç. Bu konuda baita koro şefimiz Zuhal Yıldırım olmak üzere Rengin Kadın Korosu’nun yürütmesinde yer alan Bedriye Avcıl, Şirin Akgül, Funda Akça, Hatice Dağdelen, Nukhet Esetekin, Melda Bulat ve Suna Boyraz’ın hakkını teslim etmem gerek. Tıkandığım yerlerde bana yol gösterdiler, hatta elediğim bazı görüntülere yer vermem konusunda beni yönlendirdiler. İyi ki de öyle yapmışlar, sonuçta Rengin’de kollektif üretim esas alınıyor ve belgesel bir istisna olamazdı.

Bu arada eklemek isterim çeviri süreci de uzun sürdü belgeselin. Benim açımdan bir dile hakim olamamak da büyük bir zorluktu. Neyseki Gik-Der bünyesinde oluşturulan bir çeviri grubu bu sorunu çözdü. Başta İbrahim Avcıl olmak üzere çeviri ekibine de tekrar teşekkür etmek isterim.

Şunu da yapsaydım dediğiniz ve belki bir sonraki çalışmanızda size ışık tutacak şeyler oldu mu?

Bu proje biraz doğaçlama oldu, koşullardan dolayı. Belki tek tabanca yerine bir teknik ekip ile çalışmak, hikâyenin yolda oluşmasını beklemektense bir ön araştırma ve planlama yapmak yerinde olurdu… 

Bu aynı zamanda bir göç belgeseli, belki giderek hayatımızdan ve hafızalarımızdan silinmekte olan bir kültürü yaşatma ve aktarma çabası da… Türküler, gurbet ve göç aslında çok iç içe geçen kavramlar, buna bir de Londra’yı ekliyorsunuz…

İngiltere genelinde büyük bir Türkiyeli nüfusu var. Maraş katliamıyla Aleviler, 80 darbesiyle solcular, 90’lardaki katliamlarla Kürtler akın akın İngiltere’ye gelmiş. Buna 2000’li yıllarda ve sonrasında eklenen ekonomik göçü, Ankara Anlaşmalıları, Türkiye’deki rejimin baskısıyla gerçekleşen Gezi sonrası göçü de eklerseniz sayı azımsanmayacak rakamlara ve aynı zamanda binlerce hikâyeye ulaşır. 

Her göçmenin korkulu rüyası asimilasyon olduğundan, ilk etapta içe kapanma ve kültürünü koruma refleksi gösteriliyor. Ancak on yıllardır İngiltere’de yaşayan ve en az üç kuşaktır buralı olan bir topluluk için artık refleksten çıkıp bir entegrasyon sürecine girdiğini görürüz. Dolayısıyla Rengin’de de refleksten ziyade daha bilinçli bir oluşumla göçmen olmanın bilinci ile kültürünü yaşatma ve gelecek kuşağa aktarma amacı var. 

Yüzyıllar boyunca direnişin, sevincin, ölümün taşıyıcısı olan türküler Londra’da ise göç hikâyelerimizi sırtlandı. Biz de Rengin'de türküler aracılığıyla dostluklar kurup, günlük sıkıntılarımızdan sıyrılırken aynı zamanda hem tarihimize hem de birkaç nesil sonrasına köprüler atıyoruz. 

Seyirci bu belgeseli izledikten sonra salondan nasıl bir duygu ile ayrılsın istersiniz, özellikle kadın seyirci için direkt mesajınız veya satır aralarında vermek istediğiniz mesaj nedir?

Genel olarak seyircinin umutlu bir şekilde salondan ayrılmasını diliyorum. Uygun koşullar yaratıldığında kadınların üretmekte sınır tanımadığını fark etmelerini isterim. 

Kadın izleyici ise en yakınındaki kadına sarılsın ve dünyayı birlikte yaşanılabilir bir yer yapacaklarını bilsin.

Bundan sonraki projeleriniz neler?

Aslında temel projem tabii ki çocuklarımı yetiştirmek, ancak fotoğraf ve belgesel sinemanın da büyük bir yeri var hayatımda. Birkaç fotoğraf projem hali hazırda devam ediyor. Onları bitirmeyi ve uzun zamandır yapmak istediğim ama bir türlü imkân yaratamadığım, bir belgesel projesini hayata geçirmeyi umuyorum. Henüz emekleme aşamasında olduğu için şimdilik bahsetmeyeyim konusundan, ama umarım onun üzerine de bir gün söyleşi yapma fırsatımız olur. Röportaj için çok teşekkür ediyorum. 


 Yer: Londra Cemevi, Woodgreen

Tarih: 4 Temmuz, Cuma

Saat: 19:30


“Kızkardeşliğin Türküsü; Rengin” belgeseli ayakta alkışlandı

No comments

06 July 2025

Londra’da faaliyetlerini sürdüren Rengin Kadın Korosu’nu anlatan “Kızkardeşliğin Türküsü; Rengin” ilk kez seyircisi ile buluştu. Geçtiğimiz Cuma günü ilk gösterimini yapan belgesel, seyirciden tam puan aldı.

 



Londra’da Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB) bünyesinde kurulan ve Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nde (GİK-DER) 2020 yılından bu yana faaliyetlerini sürdüren Rengin Kadın Korosu’nu anlatan belgesel 4 Temmuz, Cuma akşamı Londra Cemevi’nde prömiyerini yaptı. Aynı zamanda koro üyesi olan belgesel fotoğrafçı- gazeteci Gülseren Daş’ın yönettiği belgeselin gösterimine iki yüzü aşkın kişi katıldı.

Sunuculuğunu sinema eleştirmeni Seray Genç’in yaptığı gecede konuşan SKB üyesi ve GİKDER eşbaşkanı Bedriye Avcıl, “4 Temmuz 2020’de ilk konserimizi verdik. Sahne deneyimi olmayan 25 - 30 kadın ile sahne aldık, ilk konserden sonra bir anda sayımız 80’ne ulaştı. Rengin, bir koro olmaktan çıkıp kadın çalışmasına dönüştü. Sadece şarkı türkü söyleyen değil, farklı alanlarda üreten bir kadın çalışması oldu” dedi.

Kadınların hayata bakışı değişti

Rengin Kadın Korosu’nun kadınların hayatlarında önemli değişikliklere vesile olduğunu belirten Avcıl, “’Kadın kadının kurdudur’ anlayışını Rengin’de tersine çevirdik. Dayanışma ve motivasyonu gördük, kadınların hayata bakışı değişti. Kimimiz bugüne kadar hiç çalışmamıştık, çalışmaya başladık, kimimiz ilk kez elimize kalem alıp yazdı, yazar oldu. Kimimiz ilk bestesini yaptı. Bugüne kadar iki yüzün üzerinde kadın çalışmalarımızda yer aldı. Rengin aralıksız çalışmalarına devam ediyor” dedi.

Gösterimde konuşan Koro şefi Zuhal Yıldırım da kadın dayanışmasına ve ortak üretimin gücüne vurgu yaparak, “Başlarda belgesel fikri yoktu, sosyal medyada yayınlamak, arşiv oluşturmak ya da anı olsun diye başladığımız kayıtlar zamanla belgesel fikrini doğurdu. Kadınlar öyle nitelikli işler yaptılarki bunların daha geniş kitlelere ulaşması, duyurulması gerektiğini fark ettik. Kadınlara sesimizi duyurmak ve onlara da ses olmak istedik” dedi.

Gülseren Daş

Belgesel festival yolculuğuna çıkacak

Belgesel gösteriminin ardından konuşan belgesel yönetmeni Gülseren Daş, "Koroya başladığımda 10 yıl ara verdiğim kameramı yeniden elime aldım, çünkü çok güzel işler yapılıyordu ve bu beni teşvik etti. Zoru seven kadınlarız, koromuzun üyeleri günlük kovuşturmalarının arasında Rengin'de nefes aldı ve unuttukları birini hatırladı. Bizim içimizde unuttuğumuz bir kadın var, Rengin bunu hatırlattı bizlere. Çocuk sahibi olduğunda, aile kurduğunda, sorumluluklar üzerine yüklendiğinde kendimizi unutuyoruz. Rengin, kadınların evden çıkmasını, yaşı ne olursa olsun eline ilk kez bir enstrüman almasını, beste yapmasını, hikâye yazmasını sağladı. Çalışmaya katılan, destek veren tüm kadınlara teşekkür ediyorum" dedi.

Rengin Kadın Korosu'nun oluşmasında kadınların her birinin rolünün büyük olduğunu belirten Gülseren Daş, "Bu belgesel bu kolektif emeğin ve verilen desteğin bir sonucu" diye konuştu.  Belgesel Avrupa’nın farklı şehirlerinde gösterilecek ayrıca festivallere de yollanacak. 

“Kızkardeşliğin Türküsü; Rengin” belgeseli 4 Temmuz, Cuma akşamı Cemevi'nde gösterilecek

No comments

02 July 2025

 Rengin Kadın Korosu’ndan belgesel film: “Kızkardeşliğin Türküsü; Rengin”

 

Rengin Kadın Korosu başarılı çalışmalarına bir yenisini eklemeye hazırlanıyor. Koronun kuruluş aşamasını ve çalışmalarını kadın hikâyeleri ile harmanlayarak anlatan “Kızkardeşliğin Türküsü; Rengin” adlı belgesel 4 Temmuz’da galasını yaparak seyirci ile buluşacak.

 



Londra’da Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB) bünyesinde kurulan ve Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nde (GİKDER) 2020 yılından bu yana faaliyetlerini sürdüren Rengin Kadın Korosu, sanatsal etkinliklerine bir yenisini ekledi. Kadınların yeteneklerini keşfedip geliştirmeleri için alan açan koro bu kez bir belgesel ile sahnede. 

Aynı zamanda koro üyesi olan belgesel fotoğrafçı- gazeteci Gülseren Daş’ın yönettiği belgeselin gösterimi 4 Temmuz Cuma akşamı Londra Cemevi’nde gerçekleştirilecek. Birçok davetlinin katılması beklenen gösterime koro üyeleri de bir müzik dinletisi ile renk katacak. 

“Belgelemek kaçınılmazdı”

Kuzey Londra'da etkinlik gösteren, seksenin üzerinde üyesiyle her gün daha da büyüyen Rengin Kadın Korosu'nu anlatan belgesel, göçmenlik, annelik, kadınlık nedir, nasıl yaşanıyor bu süreçler ekseninde dolaştırıyor seyirciyi. Koronun kurulduğu 2020 yılından bu yana yaşadığı gelişim ve değişimi koro üyelerinin ağzından aktaran belgeselin çekimleri dört kurgusu ise bir yıl sürdü. 

Belgesel ile ilgili açıklama yapan Yönetmen Gülseren Daş, belgesel fikrinin kendiliğinden ortaya çıktığını belirterek, “Kadınların yoğun üretimine gözümüzü kapatmak mümkün değil. Bu kadar üretimin olduğu bir yerde de elbet belgelemek gerekliydi’’ dedi. Farklı alanlardaki çalışmalarıyla bilinen Rengin’in artık toplumsal bir oluşuma dönüştüğünü ifade eden Daş, “Hikâye yazmaktan kitap çıkarmaya, şarkı söylemekten enstrüman çalmaya uzanan bir süreçte belgesel sinema gibi bir sanatsal yapıya uzak kalmak mümkün değildi. Kadınların emeği, yaratıcılığı ve başarısı belgeseli doğurdu demek yanlış olmaz” dedi. Koroda yer alan bazı kadınların hikâyelerine yer verdiğini ifade eden Daş, bütün koro üyelerinin ve göçmen olarak yaşayan diğer tüm kadınların da belgeselde kendilerinden bir parça bulacaklarını ifade etti.

Zuhal Yıldırım

“Kolektif akıl, üretimi harladı”

Kadınları mutlu etmek, pandemi günlerinde onlara bir nefes alanı yaratmak için yola çıktıklarını söyleyen Koro Şefi Zuhal Yıldırım ise aslında birçok çalışmaya da bu yolda karar verdiklerini söyledi. Yıldırım, bütün üretimin kadınların ihtiyaçları, beklentileri ve yetenekleri çerçevesinde şekillendiğini ifade etti. Rengin’in artık bir kadın dayanışmasına evrildiğine vurgu yapan Yıldırım, kolektif aklın ve emeğin üretimlerini harladığını aktardı.  

Başlangıçta bir film yapma fikrinden çok, arşiv oluşturmak, sosyal medyada paylaşmak, anı olarak saklamak gibi hedeflerle kayıt yapmaya başladıklarını söyleyen Yıldırım, “Fakat Rengin bu alanda gerçekten önemli ve adından söz ettiren başarılı bir model haline geldi. Bu nedenle deneyimlerimizi paylaşmak ve hikâyemizi başka kadınlara da aktarmak istedik. Zor koşullarda çalışmaya omuz veren, pes etmeyen arkadaşlarımızın kişisel hikâyeleri de çok öğretici oldu” dedi.

Rengin’de yer alan bütün kadınları bir belgesele sığdırmanın mümkün olmadığını belirten Yıldırım, şöyle devam etti, “Her şeyin ve herkesin bir hikâyesi var fakat bugüne kadar 300’ ü aşkın kadının sesini buluşturan, evin dört duvarına mahkûm olmayı reddeden, ben de varım ve çalınan hayallerimin izini sürüyorum diyen, yazan, çalıp-söyleyen, beste yapan, sarılan, kahkahalar atan kadınların yurdu oldu Rengin. Galiba hikâyesi bir film olmayı hak ediyor.’’

Bedriye Avcıl

“Baskılara karşın üretmeye devam”

SKB üyesi ve GİKDER Başkanı Bedriye Avcıl ise, belgeselin büyük emekler sonucu ortaya çıktığına vurgu yaptı. Kurum olarak kadınlara ve sanatsal üretimlerine başından beri destek verdiklerini ifade eden Avcıl, “Rengin, Londra’da birçok yapıya örnek teşkil edecek bir oluşum. Başından beri gerek kadın dayanışması gerekse sanatsal üretim konusunda sınırları zorlayan ve hayranlık uyandıran koronun belgeselini yapmamak olmazdı’’ dedi. Son dönemlerde GİK-DER özelinde Avrupa’da kültürel ve toplumsal çalışmalar yürüten demokratik kurumlara yönelik baskılara da değinen Avcıl, üretmeye ve hayatı anlamlandırmaya devam edeceklerini belirterek, “Kızkardeşliğin Türküsü; Rengin” belgeselinin 4 Temmuz’da Cemevinde yapılacak olan galasına tüm duyarlı toplum kesimlerinin katılması çağrısında bulundu. Avcıl, “Biz kadınlar buradayız, ev içi ve dışı bütün baskılara karşı sanatımızla, türkülerimizle var olacağız. Bütün kadınların yurdu olmaya devam edeceğiz” dedi.

 

“Önce bir şey beni çeker, sonra ben onu çekerim”

No comments

26 March 2025

“Deklanşöre basmak teknik bir süreç herkes fotoğraf çekiyor, ama içerik olarak bir şeyler söylemek için farkındalıklarınızın dolayısıyla da iyi bir altyapınızın olması gerekir.” Üç yıl önce Londra’ya yerleşen fotoğraf sanatçısı Nilay İşlek’le göç hikâyesi ve fotoğraf üzerine sohbet ettik.







Gulseren DAŞ

 Londra, Türkiye’deki ekonomik ve siyasal istikrarsızlık nedeniyle son yıllarda yoğun göç aldı.  “Beyin göçü” olarak adlandırılan bu göçün aktörleri, Londra’da zengin bir kültür sanat ortamının oluşmasına da önayak oluyor. Sanatçısından bilim insanına birçok alanda çalışma yürüten yeni kuşak göçmenler Türkiyeli toplumun İngiltere’deki geleceğini inşa ediyor.

Fotoğraf alanında eserler ortaya koyan, aynı zamanda eğitimler düzenleyen Nilay İşlek de yeni kuşak göçmenlerden. Üç yıl önce Londra’ya yerleşen fotoğraf sanatçısı Nilay İşlek’le göç hikâyesi ve fotoğraf üzerine sohbet ettik. Sanatta her dönemin kendi estetiğini yarattığını söyleyen İşlek, göçlerin de kendi toplumunu oluşturduğunu ifade ediyor.

Türkiye’den ayrılma kararı ile ilgili, “Galiba, insan heyecanını kaybettiğinde, kalp kırgınlıkları yaşıyor, mekân değiştirmek istiyor” diyen İşlek, Londra’ya son dönemde gelenlerin daha idealist bir yapıda olduğuna işaret ediyor. Türkiyeli toplumla ilgili proje hazırlıkları devam eden İşlek, kurduğu Artlens atölyesi ile sanat severlere alternatif bir mekânda sanat icra etme imkânı da sunuyor. Disiplinler arası çalışmalar yürütülen Artlens’te fotoğraf, sinema, tiyatro gibi sanat alanlarında eğitimler düzenleniyor. “Önce birşey beni çeker, sonra ben onu çekerim” diyen İşlek, fotoğraf çekebilmek için insanların farkındalıklarının olması gerektiğine vurgu yapıyor.

Sevgili Nilay, sohbetimize en klasik sorudan başlayalım, Nilay İşlek kimdir, kendini nasıl tanımlar, fotoğraf yolculuğu nasıl başlamıştır?

Nilay İşlek ben, yeterli midir?

Gayet yeterli...

Yolculuğum küçük yaşlarda başladı. Bunu her röportajımda anlatıyorum ama gerçekten de öyle oldu, o klasik tanım vardır ya, küçük yaşta elime bir kamera almam, ona heveslenmem ile başladı. Ama tabii fotoğrafçı olacağım diye bir niyetim yoktu. Üniversite çağına gelince, hadi bir bölüm oku dediklerinde ne yapayım diye düşünürken, gıda mühendisliği ilgimi çekti, aslında her şey yolunda gitseydi şu an bir gıda mühendisiydim. Ama aynı zamanda sanata da her zaman ilgi duyan bir insandım, üniversite öncesi uzun yıllar bir fotoğraf stüdyosunda çırak olarak çalıştım.

Alaylısınız o zaman!

Aynen öyle, alaydan okula geçen birisiyim. Fotoğraf stüdyosunda daha çok fotokopi çek, vesikalık çek ya da dükkânı işlet gibi işlere bakıyordum, yine de işin diğer kısmını keşfediyorsun. Ben alaylıyken de ustalarım çok iyiydi. Ama ben bu işi sanat bağlamında yapmak istiyorum dediğimde güzel sanatlara girmeye karar verdim. Güzel sanatları keşfettikten sonra artık o konuda yoğunlaştım, fotoğraf derneklerine gittim, o alanla ilgili insanlarla tanıştım. Dört yıl lisans, yani fotoğraf bölümü okudum sonra durmadım, işin akademisine girmek istiyorum dedim, yüksek lisansımı tamamladım. Akabinde doktoramı sinema televizyon alanında yaptım. Hayatım boyunca fotoğraf üreten bir insan oldum ve bir dakikadan sonra da bu tecrübemi paylaşmaya karar verdiğim. Bu noktada da bir sanat merkezi kurmaya karar verdim. Sadece fotoğraf değil, farklı disiplinlerde işler yapan bir merkez. Ama temelde fotoğraf eğitimi veren bir atölye kurup artık hayatımı yedi yirmi dört buna adadım.

Göç kararı aldığınız zaman Londra’ya gelmenizde ne etkili oldu, şu an burada ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?

Gri havası...

Gri havasını bilmem ama, ışığı güzel, çok güzel kareler çıkabiliyor...

Kesinlikle, şaka bir yana hakikaten ışığı çok etkileyici. Biz defüze ışığı severiz, güneşli havalar sert ışık verir, ama tabii ki sadece neden o değildi. Ne zamanki göç etmeye karar verdim, yaşadığım hayatı değiştirmeye karar verdim, o zaman bir arayışım oldu; nerede olur, nasıl olur diye. Ama aaa ille de Londra olsun diye bir duygum yoktu. Londra’da yaşayan bir arkadaşım sanatçı oturumundan bahsetti. “Exeptional Talent” diye bir vize, şu an “Global Talent” diye geçiyor. Onun önerisiyle araştırma sürecine girdim. Neredeyse karar verdikten üç yıl sonra buraya taşındım. Bu ülkeye, sanatçı kabulü alarak geldiğim için çok mutluyum. Üç yıldır da burada yaşıyorum, üretiyorum, gri havasını seviyorum.

Bir kadın fotoğrafçı olarak ya da göçmen olarak yaşadığın zorluklar var mı?

Açıkçası göç etmekle ilgili bir sıkıntım olmadı, şöyle diyeyim nereye geldiğimi, niçin geldiğimi, neler yapabileceğimi biliyordum. Olası sorunları öngörerek geldim. Tabii alışma süreci, özlem gibi durumlar oldu. Ya da normalde konuşkan biriyken dil bariyeri nedeniyle konuşamadığım zamanlar oldu.  Karakter olarak çok çabuk adapte olan biriyim, o yüzden çok zorluk yaşadığımı söyleyemem. Şanssızlıklar ya da şanslı olduğum durumlarla karşılaştım ama tabii ki bunlar hayatın getirdikleri. Kadın fotoğrafçı tanımını bir kere kabul etmiyorum. Ben fotoğrafçıyım, niye sen orada bir kadın erkek diye ayırıma götürüyorsun ki? Ben fotoğraf üretiyorum, ben yeteneğimle buradayım, yani yeteneğin kadını erkeği yoktur. Kadın olarak değil de bir fotoğrafçı olarak sıkıntılarım oldu. Varolma çabası veriyorsun bir kere. Ha maalesef dünyada kadın olmak bir eksi ya, mesela işte Türkiye’de yarışmalar oluyor, jüriler davet ediliyor ancak kadın jüri üyesi çok az. Fotoğraf üreten kadın mı yok, var, ama jüri olarak orada yok. Ben kendi dönemimde Türkiye’deyken hep jürilerde tek kadındım. Niye tektim ben? Burada da benim çalıştığım çevrede bir tane iki tane fotoğraf işi yapan kadın var. Yine çoğunlukla erkek baktığında.

‘Kadınlara özgüvensizlik aşılanıyor’

Erkek egemen bir kültürü var bu mesleğin. Sen, yeteneğini ispatlamak için çalışıyorsan ya hani, kadın olarak bunun bir iki katı daha çalışıyorsun. Kadınlara hep özgüvensizlik aşılanıyor. Ay yapamazsın, bak çocuk var, tamirhaneye gidip fotoğraf mı çekeceksin, aman o mitinge gidip fotoğraf çekme, tek söyleyebileceğim hayallerinden vazgeçmesinler. Hani kendinde yetenek olduğuna inanıyorsa, diğer kimliklerini bıraksın kenara, kadını erkeği, evlisi bekarı, çoluklusu çocuklusu, annesi yani ben anneysem ya da ben şuysam yapamayacak mıyım, hayır ben o iş karşısında nasıl, ne koyuyorum ortaya ben buna bakarım ve nitekim insanlara bana böyle bakmaları gerektiğini empoze etmeye çalışırım.

Türkiyeli toplumla bir diyaloğun oldu mu, ya da bir aidiyet duygusu geliştirdin mi?

Tabi ki de ilişkilerim var, sonuçta geldiğimde önce kendi toplumumdan insanlarla tanışmayı tercih ettim. Ve şeyi gördüm, bir fark var aslında, önceki dönemde gelen insanlar ile son beş yıl içinde gelenler arasında fark var. Herkes kendi döneminde değişik sebeplerle gelmiş.  Geçen gün mesela, çok sevdiğimiz bir yazarın çok etkileyici bir yazısı vardı, göçle ilgili ‘İnsanlar sadece beyin mi ki, bu sadece beyin göçü değil, kalp göçü’ diye. Şimdi, dert sadece başka bir ülkeye gitmek, para kazanmak, çalışmak değil, yeni gelenler hep idealizm ile geliyorlar. Hep kafalarında planlar, programlarla geliyorlar. Hepsinin ortak noktası heyecan. Galiba, insan heyecanını kaybettiğinde, kalp kırgınlıkları yaşıyor, mekân değiştirmek istiyor. Ben üç yıldır buradayım, beş-on yıldır burada olan insanlarla tanıştım, ama otuz yıldır burada yaşayanları tanımıyorum. Güzel bir topluluk oluşmaya başladı, herkesin idealist tarafı var, o duyguları hala besliyor. Sanatta her dönem kendi estetiğini yarattığı gibi her göç de kendi toplumunu yaratıyor. Benim de bu toplumla ilgili projelerim var ve ilerleyen dönemlerde bunları gerçekleştirdikçe sizinle paylaşacağım.

Artlens’ten biraz bahseder misiniz, bu proje nasıl ortaya çıktı, kimlerle çalışıyorsunuz? Türkiye’de de bir devamı var, hatta burası aslında Türkiye’nin devamı ...

Artlens, art ve lens kelimelerinden türettiğimiz bir isim. Sanatın, lensin gözü anlamında. Okulu bitirdikten sonra, hani herkes akademiye girmeye çalışır ya ben akademik eğitimi dışarı çıkarabilir miyiz derdine düştüm. Atölye mantığıyla çalışacak bir sanat eğitim merkezi kurmaya çalıştım. Eğitim merkezi de demek istemiyorum, bir atölye; gelip oturup iki çay kahve içip sanat konuşabileceğin bir ortam... Ve yaklaşık on iki yıl önce İzmir’de kurdum Artlens’i.  İlk başta fotoğraf eğitimi veriyordum, tek hoca bendim. Sonra sinema, tiyatro vs gibi diğer sanat dallarını da harmanladık ve bambaşka hocalarla çalışmaya başladık.  Hocalarımız hep akademik altyapıya sahip ya da alanında kendisini ispat etmiş kişilerden oluştu. Londra’ya geldiğimde de en iyi bildiğim iş üretmek, o yüzden de Artlens’in Londra ayağını oluşturmaya karar verdim. Geldikten yaklaşık bir yıl sonra burayı açtım. Paneller, söyleşiler, sunumlar yaptık, dersler yaptık. Daha çok fotoğraf, video ve sinema eğitimleri versek de insanlar arası iletişim gücünü arttırdığı için oyunculuk eğitimi de gerçekleştirdik. Ve yapmaya devam ediyoruz.

“Formasyon altyapısı önemli”

Çok değerli eğitmenler ile çalışıyoruz. Ders vermek bambaşka bir şey. Sen mesleğini, sanatını çok iyi icra eden biri olabilirsin, ama bu demek değildir ki sen onu başkasına öğretebilecek yapıdasın. Ben bu noktada biraz seçici davranıyorum. Formasyon altyapısının olması benim için önemli. İnsan ilişkileri iyi olan, eğitmenlik tarafı gelişmiş insanlarla çalışıyorum. Örneğin video derslerimizi yönetmen Suat Eroğlu veriyor. Pandemi öncesi tiyatrocu Melisa Kenter ile temel oyunculuk üzerine bir eğitim düzenledik. En son felsefe atölyesini Pelin Dilara Çolak yaptı. Dilber Duygu Temel var, ressam. Sadece resim değil resim ve diğer sanat dallarını birleştirebildiğimiz çalışmalar yapacağız kendisiyle.

Fotoğraf üreten biri olarak ne tür kaynaklardan besleniyorsunuz, örnek aldığınız sanatçılar var mi?

Örnek aldığın fotoğrafçı yok aslında, beğendiğim, feyz aldığım isimler var. İlham aldığım fotoğraf kuramcıları var. Mesela John Berger, fotoğraf üzerine yazıyor, işte beni en çok etkileyen isimlerden bir tanesi David Bate, Susan Sontag yani bunlar fotoğraf üzerine kuramsal söz söyleyen insanlar. Bence herkesin gözü farklı, ben neden besleniyorum, mesela ben hiçbir zaman fotoğraf ile ilgili teknik kitap okumadım. Çünkü fotoğraf tekniği en kolay öğrenilecek şey.

“Londra inanılmaz renkli bir şehir”

Kamera kullanmayı öğrendin ancak denklaşöre basma sürecinde seni ne itiyor ona? Önce birşey beni çeker, sonra ben onu çekerim. Bir şeylerin beni çekebilmesi için benim farkındalıklarımın olması gerekir. Yani ben sokakta böyle çok boş yürüyorsam, ya da ne bileyim işte yaşadığım yeri farklı görmemeye başlamışsam, bir şeyler beni çekmeyecektir.  Mesela gri havasını seviyorum, ancak Londra inanılmaz renkli bir şehir. Sadece olaya hava durumu olarak bakmıyoruz tabii, burada insanlar rengarenk giyiniyorlar, benim en son bir renk projem vardı, ben o projenin çoğunu Londra’dan çıkardım. Havası gri ama insanları çok renkli. Mesela bana ilham veriyor. Ne yapıyorum çok gözlemliyorum, kuramsal yanından çok gidiyorum, işte dediğim gibi kendime feyz aldığım yazarlar var, işte Susan Sontag fotoğraf üzerine yazar ama tek kare fotoğraf çekmemiş. O söz söylüyor. İzlediğim filimler beni çok etkiliyor, dinlediğim müzikler beni etkiliyor.

Karantinanın başında, bir fotoğraf projesi hazırladın, boş Londra sokaklarını çektin, ondan bahseder misin?

Eugène Atget’in 1927’deki ölümüne kadar sürekli çektiği Paris sokakları vardır, kendisinden sonraki birçok fotoğrafçıyı etkilemiştir, belge niteliğindedir eserleri.  Ben de boş Londra sokaklarını çekmeye karar verdim. Karantinaya gireceğiz, sokaklar boşaldı ve biranda işte herkes böyle evlere kapanacak, bizim bir günde milyonlarca insan gördüğümüz caddelerde kuş uçmuyor olacaktı. Ben de böyle son dakika golü olsun diye makinayı aldım ve çıktım. Baya böyle sekiz dokuz saat hiçbir araca binmeden yürüdüm. Belli noktalara gittim, biraz seçtim. Tower Bridge işte Trafalgar, günlük milyonlarca insanı ağırlayan yerler. Benim gittiğim yerlerde, örneğin Trafalgar’da sadece bir adam ile köpeği yürüyordu. Önce tuhaf duygular hissettim sonra dedim ki ben bunları fotoğraflamalıyım.

“Geleceğe fotoğraf çekiyorum”

Derdim estetik ya da sanat yapmak değildi. Bunlar ilerde bir kanıt oluşturacak, biraz işi belgesel hale getirmekti amacım. Bunun on yıl sonrasında işte Londra bu haldeydi diyebileceğimiz fotoğraflar olsun istedim. Hatta bu fotoğraflar şimdi önemli değil. Mesela şimdi bakıyoruz ya 1930’larda Londra’ya, karantina fotoğrafları da ne zaman değerlenecek biliyor musun bir on yıl sonra on beş yıl sonra. Hatta ben şöyle dedim, ben günümüze fotoğraf çekmiyorum, ben geleceğe fotoğraf çekiyorum. Şimdi konuşulmasalar da olur, ama benden sonra onlar bir belge, kanıt oluşturuyorsa benim için o zaman başarıdır. Çok güzel bir iş oldu. Bu projenin devamını da yapmayı planlıyorum. Eski yoğunluğuna kavuştuklarında bu alanları tekrar fotoğraflayacağım. Belki o zaman bir sergi de düşünebilirim.

Görsel kültür çağında yaşadığımız kabul ediliyor. Fotoğrafçı ya da fotoğraf üretimi, her şeyin artık görüntü üzerine kurulduğu bu dönemde nerede konumlanıyor?

Benim yüksek lisans tezim “Gürsel Kültür ve Toplumsal Bellek Bağlamında Sayısal Fotoğrafın Estetiği” idi. Analok dönemin bittiği ve artık dijitale geçilen 2003’te yazdım, yani herkesin fotoğraf üretmeye başladığı bir evrede... Görsel kültür dediğimiz şey aslında, biz görsel belleğimizi besliyoruz. Yani sen yaşadığın dönemi kayıt altına almak istiyorsun. Mesela “eidetic memory” denen bir şey var. O görsel bellek kareleri kaydediyor, bu bazen çocuğun, bazen bir selfin ya da turistik bir fotoğraf oluyor. Kaydetme duygumuz bir envanter oluşturuyor, tarihsel bir envanter. Her şeyden önce bireysel arşivimizi oluşturuyoruz. O yüzden deklanşöre basma süreçleri çok fazla. Herkes fotoğraf çekiyor. Fotoğraf çekmek için görmemize bile gerek yok, görme engelli fotoğrafçılar da var. Teknik anlamda denklanöire basabiliyorsan fotoğraf üretiyorsun demektir. Bizim derdimiz ürettiğin o fotoğraftaki söylem ne? Kayıt herkes yapabiliyor ama içerik oluşturmak, donanım gerektiriyor, entelektüel birikim istiyor. Farkındalıkların olacak ki sorgulayacaksın, cevaplarını fotoğraf ile ortaya koyabileceksin. O yüzden içerik anlamında çok az fotoğraf çekiliyor. Bakıp, ‘a bunu nasıl çekmiş’ dediğimiz fotoğraflar altyapı gerektiriyor bu da okumakla mümkün oluyor. Felsefe, sosyoloji, psikoloji, matematik bilmek gerekiyor. O zaman sokakta bulduğun bir çöp, senin için artık bir çöp olmaktan çıkıyor. Sen onu küresel ısınmadan tut da kentsel dönüşüme kadar birçok şeyle anlamlandırabiliyorsun. Söz söyleyen bir insan oluyorsun.

Peki Nilaycığım, bu güzel sohbet için teşekkür ediyorum. Son olarak, Londra’da nereler fotoğraflık?

Turist gözüyle bakarsanız, Tower Bridge, Big Ben ya da London Eye ilk akla gelenler. Ancak nereyi çekerseniz çekin, işin püf noktalarını bilmeniz gerekir. Benim “bak gör, bekle çek” diye bir eğitimim var. Neden, çünkü öyle açılar var ki aynı yeri yüzlerce farklı şekilde çekebilirsiniz. Zaman değişebilir, sabah ya da akşam çektiğiniz çok farklı fotoğraflar olacaktır. Yani o ilk gördüğün anda çekmeli misin? Yoksa beklemek ve farklı açılar yakalamak mı gerekir, eğitimin içeriğinde bunları ele alıyoruz. Tabii ki Big Ben gibi turistik mekânlarda fotoğraf çekineceğiz, çekeceğiz ama Londra sokaklarını gezmek de önemli. Mesela ben kitapçıları gezerken Londra’nın eski fotoğraflarının yer aldığı albümler buluyorum. Sanatsal bir ifade koyacaksan ortaya, proje üreteceksen geçmişe bakman gerek, fotoğrafçı olarak nerede durduğunu, ne yapabileceğini görmen lazım. Beni rahatsız eden, söz söylemek istediğim konularda proje yapmaya çalışıyorum. Benim için fotoğraflık konular bunlardır. Söyleyecek bir sözü olan herkesi de Artlens’e beklerim. Instagram adresimizden bize ulaşabilirler (@artlens_london). Teşekkür ediyorum.




“Bir Kaybın Hikâyesi: Hayaletler” fotoğraf sergisi 28 Nisan'a kadar açık

No comments

12 April 2023

Geçtiğimiz hafta Newington Green Meeting House’ta açılışı gerçekleştirilen fotoğraf sanatçıları Gülseren Aksoy, Nicola Pritchard ve Zilan İmşik’in eserlerinin yer aldığı sergi ziyaretçilerden tam not aldı. Sergi, 28 Nisan tarihine kadar ziyaret edilebilir.

 


                                                                                        

 

Londra’da bir araya gelen üç fotoğrafçı Gülseren Aksoy, Nicola Pritchard ve Zilan İmşik ilk grup sergilerini açtı. “Bir Kaybın Hikâyesi: Hayaletler”, başlığı ile düzenlenen sergi, 3 Nisan Pazartesi akşamı Newington Green Meeting House’ta saat 18:30’da ziyaretçilere açıldı.  

Kayıp temasına odaklanan, fotoğraflarını sergilemek için bir araya gelen sanatçılar ziyaretçilerden tam not aldı. Newington Green Meeting House adına açılış konuşması yapan Banu Aydınoğlu, üç kadın sanatçıyı ağırlamaktan büyük mutluluk duyduklarını ifade etti. “Sergimizde yer alan eserler kendi alanlarında radikal ve farklı disiplinleri barındıran çalışmalardan oluşuyor” diyen Aydınoğlu konuşmasını, sergide bir müzik dinletisi yapan Levent Canen, Zeyno Durar, Dilek Dağdelen ve Sultan Sadak’ı sahneye davet ederek sonlandırdı.

Levent Canen ve Zeyno Durar


Dinletinin ardından Pritchard, Aksoy ve İmşek sahne alarak projelerini tanıttı. Video olarak hazırlanan iki projenin izlenmesinin ardından izleyicilerin soruları yanıtlandı ve katılımcılar sergi salonuna davet edilerek serginin açılışı gerçekleştirildi. Londra’daki sanat camiasının büyük ilgi gösterdiği sergi büyük beğeni topladı.

Sergi 28 Nisan tarihine kadar perşembe ve cuma günleri  12:00 – 18:00 saatleri Newington Green Meeting House’ta arasında gezilebilecek. 

Yer: Newington Green Meeting House

Adres:  39A 39A Newington Grn, Newington Green, London N16 9PR

 

 


 Unutma Ölmelisin

Sergide yer alan Unutma Ölmelisin, ölüm, kayıp yas ve acı üzerine odaklanan bir performas çalışması. Annesini 2020’nin yazında pankreas kanseriden kaybeden Gülseren Aksoy’un yaşadığı bu kaybı insan, ölüm ve fotoğraf üçgeninde anlamlandırma çabasını içeriyor. Kürt gelenekleri ve inanışına göre vefat eden kişinin bedeninin yıkanıp aile üyeleri tarafından öbür dünyaya hazırlandığını söyleyen Aksoy, ‘’Dindar bir insan olmasam da geleneklerimizin bir parçası olarak annemin bedenini Türkiye’deki bir cemevinde yıkadım. Bu annemle aramdaki son fiziksel temasımızdı. Bu proje benim annemin kaybının üzerinden gelmem ve kendi ölümlüğümle yüzleşmem için bir çabam.” diyor. Projesinde yıkama ritüelini kendi bedeni üzerinden gerçekleştiren Aksoy’un hazırladığı video çalışmasına babaannesinin yaktığı bir ağıt eşlik ediyor. Babaannesiyle cenazelere gidip onun yaktığı ağıtları dinlemenin çocukluğunun büyük bir parçası olduğunu ifade eden Aksoy, ‘’Ağıtların iyileştirici bir gücü var ve ağıtlar benim büyüdüğüm bölgede yas tutmanın sağlıklı bir yolu’’ diyor.

Prejeksiyonlar

Projeksiyonlar (1966-2025) Doğu Londra’da devlet tarafından vatandaşlarına konaklama imkanı sunmak için inşa edilmiş bir binanın yıkılmadan önceki son günlerinde mekana özgü yaratılmış bir arşivsel instalasyon video çalışması. Artık evlerinde oturmayan ev sakinleriyle işbirliği yaptığını söyleyen sanatçı Nicola Pritchard, bu çalışmasıyla onların yaşamlarının bir parçasını sunduğunu ifade ediyor. Pritchard çalışmayla ilgili, ‘’Onları 50 yıldır yaşadıkları evlere geri götürüyorum ve onları video projeksiyonuyla tekrar diriltiyorum. Bu çalışma artık var olmayan bir geçmişi alıp terkedilmiş şimdiki zamana yansıtarak ve de ardından onu öngörülen bir gelecekte görselleştirerek, zamansal katmanlar inşa eder. Bu iş savaş sonrası yaratılan sosyal model anlayışının terkedilmesi ve bu uzun soluklu topluluğun yok edilmesiyle kaybedilenlere bir toplanma çığlığı yaratır’’ diyor.

Kaybedilenlerin Şehri

Kaybedilenlerin Şehri, 1980 darbesinden sonra Türkiye’de Kürtlerin ağırlıklı olduğu bölgelerde başlayan zorla kaybedilmelerin atmosferini tekrar yaratan bir multimedya çalışması 1990’larda artan çatışma ortamıyla birlikte birlikte zorla kaybedilenlerin sayısı da giderek artmaya başladı. Kaybedilenlerin çoğu ya siyasetçi, yerel topluluk lideri ya da sol görüşlü insanlardı ancak işin gerçeği herkes kaybedilebiliridi ve kimse güvende değildi. Sanatçı Zilan İmşik, özgün çalışmasıyla bu döneme ışık tutuyor. Kaybedilenlerin Şehri bu dünyayı yaratmak için Kürtler için zorla kaybedilmelerle özdeşleştirilen nesnelere, araçlara ve mekanlara yer veriliyor. Kaybedilenlerin zorla bindirilip bir daha geri dönmediği ve ölüm getiren araç olan bilinen Beyaz Toros bu işin merkezinde yer alıyor. Kaybedilenlerin Şehri ölümün, yaşamın ve normal teriminin anlamının değiştiği, nesnelerin ve araçların ölümün bir unsuruna dönüştüğü parallel bir dünya yaratıyor. Fotoğraflar, zorla kaybedilenlerin bedenlerinin bulunduğu yerleri kaydediyor. Telefon, bilinen ama yokmuş gibi davranılan bir geçmişi temsil ediyor ve her çaldığında mekanı şimdiden koparıyor.

 

Biyografiler

Gazeteci ve fotoğrafçı Gülseren Aksoy, Türk-Kürt toplumu üzerine yazılı ve görsel hikâye anlatıcısıdır.  Çalışmalarında varoluş ve ölüm ile bireysel ya da toplumsal düzeyde kurulan ilişkiyi ele alan Aksoy, modern toplumda kadın erkek eşitsizliğinin yanı sıra engellilerin gibi dezavantajlı bireylerin toplumdaki konumlarına odaklanmaktadır. Aksoy çalışmalarında, bu bireylerin önceden belirlenmiş adaletsiz kurallar bütünü içerisindeki mücadelesine yer veriyor. Farklı disiplinleri bir araya getirme perspektifiyle hareket eden Aksoy, fotoğrafın yanı sıra video, ses ve yazının bir arada kullanımıyla hikayelerini boyutlandırıyor. Ankara Ünüversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümü mezunu olan Aksoy, yüksek lisansını Foto-muhabirliği ve Belgesel Fotoğrafçılığı alanında Univercity of Arts London, College of Communication’da tamamlamıştır. Aksoy Hürriyet, Gündem, Dicle Haber Ajansı gibi ulusal gazete ve haber ajanslarında çalışmıştır.

Belgesel fotoğrafçısı ve yönetmen Nicola Pritchard, kar amacı gütmeyen organizyonlar ve kamu sektörü için işler üretmektedir. İşlerinde silinmeye veya kaybolmaya yüz tutmuş toplumlara odaklanır ve mekanları ve insanları birbirine bağlar. Pritchard’ın fotoğrafları fotoğrafın kendisinin en temel özelliğini yansıtır: ışık. Işık fotoğrafları görünür kılar ve Pritchard işlerinde hem fotoğrafı hem hareketli görüntüyü birbirine bağlar. Kendisi Londra’daki farklı topluluk üzerine uzun soluklu çalışmalar üretmiştir ve kamerasını bu toplumları belgelemeye ve haklarında dikkat çekmek için kullanmayı ummaktadır. Projections isimli çalışmasını yapmamış olsa bu mekanın ve insanların hikayeleri kaybolacaktı. Pritchard yüksek lisansını Foto-muhabirliği ve Belgesel Fotoğrafçılığı üzerine London College of Communication’da tamamlamıştır.

Görsel sanatçı Zilan Imsik, mekân ve alana odaklanan işler üretmektedir. Özellikle Kürt toplumunu konu edinen işler üretir ve işlerinde genelliklere fotoğraf, video, ses ve animasyon gibi mecralara yer verir. Lisansını film çalışmaları üzerine yapmış ve yüksek lisansını Belgesel Fotoğraf üzerene London College of Communication’da tamamlamıştır. Kendisi the Prince Claus Seeds Ödülünü kazanan sanatçılardan biridir ve yüksek lisans projesi University of the Arts London’ın sanat koleksiyonunda yer almaktadır. İşleri Tbilisi Fotoğraf Festivali, Angkor Fotoğraf Festivali ve Voies Off gibi uluslararası festival ve galerilerde sergilenmiştir. Imsik Istanbul ve Londra’da yaşamaktadır.

 

 

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan