Şiir, sema ve müziği aynı sahnede buluşturan The Rose & The Thorn (Gül ve Diken), farklı kültürel geleneklerden kadın sanatçıları ortak bir üretimde bir araya getiriyor. Dünya Dance Collective ile String of Pearls Ensemble'ın ortak yapımı olan gösteri, 31 Temmuz'da Londra'daki The Space Theatre'da seyirciyle buluşacak.
AYTEN TEKIN
BAGOK / LONDRA
Mevlânâ'nın
şiirlerinden ilham alan The Rose & The Thorn (Gül ve Diken), 31 Temmuz'da
Londra'daki The Space Theatre'da izleyiciyle buluşacak. Dünya Dance Collective
ile String of Pearls Ensemble'ın ortak yapımı olan gösteri, şiir, sema ve canlı
müziği aynı sahnede buluşturarak Kürt, İran ve Anadolu'nun tasavvuf ve müzik
geleneklerini çağdaş sahne diliyle yeniden yorumluyor.
Gösterinin
sanat yönetmenliğini, İrlandalı annesi ile Bingöllü Kürt Alevi babasından
aldığı kültürel mirası çağdaş dans ve tasavvufla buluşturan Anna Rüya Yıldız
üstleniyor. Yıllardır Londra başta olmak üzere farklı ülkelerde sema atölyeleri
ve zikir buluşmaları düzenleyen Yıldız, Dünya Dance Collective'i de farklı
kültürlerden sanatçıların ortak üretim yapabileceği bir alan yaratma fikriyle
kurdu.
Gösterinin
müzikal omurgasını ise İran'da def ve tombak eğitimi alan, uluslararası
festivallerde sahneye çıkan ödüllü perküsyon sanatçısı Sara Fotros oluşturuyor.
String of Pearls Ensemble üyesi olan Fotros, uzun yıllardır Mevlânâ'nın
şiirlerini müzik, hikâye anlatıcılığı ve tasavvuf geleneğiyle buluşturan
çalışmalar yürütüyor.
Yeni Özgür Politika'nın sorularını yanıtlayan iki sanatçı, The Rose & The Thorn'un yalnızca sahnelenen bir performans değil, izleyiciyi de içine alan ortak bir deneyim olarak tasarlandığını söylüyor.
"Müzik
burada yalnızca dansa eşlik etmiyor; hikâyeyi anlatıyor, duyguyu taşıyor ve
seyirciyi bu yolculuğun içine davet ediyor" diyen Sara Fotros'a göre
gösteri, farklı kültürel geleneklerin birbirini tamamladığı ortak bir anlatı
kuruyor.
Anna Rüya
Yıldız ise Dünya Dance Collective'i kurarken en büyük hayalinin farklı
disiplinlerden sanatçıların ortak bir dil geliştirebileceği bir alan oluşturmak
olduğunu belirtiyor. "Sema benim için sahnede sergilenen bir performans
değil; insanın kendi özüne doğru yaptığı içsel bir yolculuk. Seyircinin
yalnızca bir gösteri izlemesini değil, şiir, müzik ve hareket aracılığıyla
kendisiyle de karşılaşmasını umut ediyorum" diyor.
Gül ile diken neden bir arada?
Gösterinin
adı, Mevlânâ'nın şiirlerinde sıkça rastlanan iki güçlü metafora gönderme
yapıyor. Gül ile diken, yalnızca güzellik ve acının değil; aşk ile hüznün,
kayıp ile umudun da birbirini tamamlayan iki yüzü olarak yorumlanıyor.
Sara
Fotros'a göre bu ikilik, insan olmanın ayrılmaz bir parçası. "Güzellik ile
acı, umut ile kayıp çoğu zaman aynı yolun parçalarıdır. En hüzünlü ezgiler bile
bazen en büyük umudu taşır" diyen Fotros, gösterinin izleyiciyi yaşamın bu
iki yönünü birlikte kucaklamaya davet ettiğini söylüyor.
Anna Rüya
Yıldız ise tasavvufun gül ile dikeni karşıtlık olarak değil, aynı hakikatin
birbirini tamamlayan iki yüzü olarak gördüğünü vurguluyor. "Diken olmadan
gülün kıymetini anlayamayız. Bizi dönüştüren şey çoğu zaman en çok
zorlandığımız deneyimlerdir" diyen Yıldız'a göre, insanı olgunlaştıran da
çoğu zaman acının içinden geçme cesareti.
Kadim gelenekler çağdaş sahnede
The Rose
& The Thorn, tasavvufun yüzyıllardır yaşatılan mirasını çağdaş sahne
diliyle yeniden yorumluyor. Anna Rüya Yıldız'a göre amaç, geçmişi yeniden
üretmek değil; bu kadim öğretilerin bugünün insanıyla yeniden buluşabileceği
bir alan açmak. "Sema ve Alevi-Bektaşi geleneği yalnızca estetik biçimler
değil; yaşayan manevi gelenekler. Amacımız onları sahneye taşırken özlerinden
koparmadan bugünün insanıyla buluşturabilmek" diyen Yıldız, sanatın
gelenekle bugün arasında canlı bir köprü kurabileceğine inanıyor.
Gösterinin
müzikal dünyasını oluşturan Sara Fotros da benzer bir yaklaşımla, defi yalnızca
ritim üreten bir çalgı olarak değil, güçlü bir anlatı dili olarak gördüğünü
belirtiyor. "Ritim doğrudan bedene ulaşır. Bazen tek bir vuruş, uzun bir
cümlenin anlatamayacağı bir duyguyu taşıyabilir" sözleriyle müziğin
sözcüklerin ötesine geçen bir ifade biçimi olduğunu vurgulayan Fotros'a göre,
The Rose & The Thorn şiir, müzik ve hareket aracılığıyla izleyiciyle ortak
bir duygu ve hafıza alanı kurmayı amaçlıyor.
Müzik ile semanın diyaloğu
Gösteride
müzik ve dans birbirine eşlik eden iki ayrı unsur olarak değil, aynı anlatının
iki sesi olarak kurgulanıyor.
Sara
Fotros, "Ritim bazen dönüşü taşıyor, bazen de semanın açtığı boşlukta yeni
bir nefes buluyor" derken, Anna Rüya Yıldız da "Birbirimizi takip
etmekten çok aynı akışın içinde birlikte hareket ediyoruz" sözleriyle bu
ortak üretimi anlatıyor.
Her iki sanatçı da gösterinin sonunda seyircinin yalnızca bir performans izlemiş değil, ortak bir yolculuğa katılmış gibi hissetmesini umut ediyor.
Fotros,
insanların kendileriyle, birbirleriyle ve gösteride karşılaştıkları kültürel
geleneklerle yeni bir bağ kurarak salondan ayrılmalarını dilerken, Yıldız ise
"Eğer insanlar biraz daha yumuşamış, biraz daha anda kalabilen ve hem
kendilerine hem de başkalarına daha açık bir kalple ayrılıyorlarsa, bu gösteri
amacına ulaşmış demektir" diyor.
















