Showing posts with label kültür. Show all posts
Showing posts with label kültür. Show all posts

Tony Howson’dan Londra’da şiir, müzik ve söyleşi gecesi

No comments

19 May 2026

 Londra’nın bağımsız kültür mekânlarından Hoxton Cabin, 24 Mayıs Pazar akşamı şair ve yazar Tony Howson’ı ağırlayacak. Press Dionysus tarafından düzenlenen “Love, Hate & Fragility” başlıklı etkinlikte şiir, müzik ve söyleşi bir araya gelecek. Etkinlik, Howson’ın aynı adlı yeni şiir kitabının lansmanı kapsamında gerçekleştirilecek.



“Love, Hate & Fragility”, insan ilişkileri, kırılganlık, hafıza, arzu ve dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan toplumsal çatışmalar üzerine kurulu şiirlerden oluşuyor. Etkinlik boyunca Tony Howson şiirlerinden okumalar yapacak, katılımcılarla söyleşecek ve kitaplarını imzalayacak. Kitaplar etkinlik sırasında okurlarla buluşacak.

Tony Howson kimdir?

1956 yılında Slough’da doğan Tony Howson, çocukluk hayalini gerçekleştirerek dünyanın 140 ülkesini ziyaret etti. BBC ve BBC Media Action bünyesinde çalışan Howson, özellikle çatışma bölgeleri ve yoksulluk coğrafyalarında gazetecilik yaptı; Somali, Sierra Leone, Libya, Ukrayna ve Gazze gibi bölgelerde medya projelerinde görev aldı.

Şiirlerinde ve düzyazılarında savaş, insanlık halleri, aşk, kayıp ve politik gerçeklikler iç içe geçerken; metinlerinde bir gazetecinin tanıklığı ile bir şairin iç dünyası buluşuyor. Daha önce The Crow Road from Eden ve Walking with Camels adlı eserleri yayımlanan Howson, aynı zamanda hikâye anlatıcılığı ve performans geceleriyle de tanınıyor.

Etkinlik Bilgileri

📍 Hoxton Cabin, 132 Kingsland Road, London E2 8DY
🗓 24 Mayıs 2026 Pazar
⏰ Saat 20.00
🎟 Etkinlik linki: Hoxton Cabin Events
📚 Kitap bilgisi: Love, Hate & Fragility – Press Dionysus

Sokak palyaçosunun “seksi palyaçoya” dönüşmesinin hikâyesi: Oyuncu Feride Morçay’la yeni oyunu Chickadee üzerine söyleşi

No comments

18 May 2026

Feride Morçay, palyaçoluk sanatına duyduğu ilgiyle yazmaya başladığı tek kişilik oyunu Chickadee ile Londra’da Riverside Studios Bite Size Festivali’nden sonra ağustos ayında Edinburgh Fringe Festivali’nde 23 gün boyunca sahne alacak. Mizah ve trajediyi harmanlanan Chickadee, bir sokak palyaçosunun içsel çatışmalarını ve günümüzün sosyal medya dünyasında kadın bedeninin metalaşmasını konu alıyor.

 





 

Londra’da tiyatro ve sinema alanındaki üretimlerine devam eden Feride Morçay, son yıllarda özellikle akıl sağlığı, kadınlık ve aidiyet temalarını sahneye ve perdeye taşıyan çalışmalarla adından söz ettiriyor. Londra’nın ardından Edinburgh Fringe Festivali’nde ağustos ayı boyunca sahne alacak olan Feride Morçay’la kendi yazıp oynadığı tek kişilik oyunu Chickadee hakkında konuştuk.

Böyle bir oyun yazmak nereden aklına geldi?

Liseden beri yanımda fikir defteri taşıyorum. Yaklaşık 10-15 sene önce ben bu fikir defterine bir sokak sanatçısıyla ilgili hikâye fikri yazmıştım. Palyaço değildi ama sokak sanatçısı olmak hep ilgimi çekmişti. Bunun dışında senelerdir yazıp çizip karaladığım bazı sürreal fikirlerle bu ve palyaçoluk felsefesinden çıkan karakter birleşti ve bir anda akmaya başladı. Londra’da daha önce “clowning” üzerine atölyelere katılmıştım. Bu sayede birçok farklı performans sanatçısıyla tanıştım. Micaela Miranda adında bir hocam vardı, onun bir haftalık yoğun programına katıldım. Sonra Rus palyaço Slava hakkında bir belgesel izledim ve Slava'nın bir palyaço olarak hayat felsefesi, koşullar ne olursa olsun insanları gülümsetebilme çabası beni çok etkiledi. Derken kendimi bir anda bu oyunu yazarken buldum.

Dahlia karakterin böyle mi doğdu?

Evet, önce bir fikir olarak ortaya çıktı. Üzerine çok düşünmeden bu ilhamla sahneler yazmaya başladım. Sonra sokakta, palyaço kılığıyla doğaçlama bir performans yaptım. Trafalgar Square’de tamamen doğaçlama bir şekilde, sokakta bir süpürge alıp sokağa süpürmeye başladım.  İnsanların şaşkın bakışları, gülümsemeleri, tepkileri beni çok etkiledi.

Bu deneyimle birlikte metin henüz oluşmamışken, performans dünyasındaki bir oyuncunun ne yaşadığından çok karşı tarafa ne verdiğinin daha önemli olduğunu fark ettim.  

Ardından bir palyaço ver performans sanatçısı olan Tanya Zhuk palyaço koçu olarak oyuna dahil oldu; üç seans diye konuştuk, yirmi seanstan fazla yaptık. Bazen bütün gün palyaço karakterinin içinde kalıp palyaçoyu oynamayıp adeta palyaço oldum.

Biraz da oyunun metnine gelelim. Dahlia nasıl bir karakter?

Dahlia, idealist bir sokak palyaçosu. Başarıyı ün ya da para ile değil, insanların yüzüne bir gülümseme koyabilmekle ölçen biri. Fakat etrafındaki insanlar onun bu yolculuğunu anlamıyor. Para kazanması, “başarılı” olması gerektiğini düşünüyor. Derken menajeri ve en yakın arkadaşı olan Sue’nun zorlamasıyla bir televizyon programına çıkıyor ve orada kendi seksapeli üzerinden değer görüyor. Farkında olmadan sistemin ona çizdiği yola yöneliyor. Kendisi de bir kukla gibi aslında bir bakıma izin veriyor buna. Ertesi gün ünlü biri olarak uyanıyor ve bu durumdan annesi, menajeri, babası çok mutlu oluyor.

Palyaçolukla çatışan bir durum değil mi bu?

Evet. Bu da kızın kafasını çok karıştırıyor. Hikâye de bununla ilgili zaten; Dahlia’nın, kendi içindeki ‘kadın’la, ‘sanatçı’ ile ve ‘toplumun kadından beklediği şey’ ile olan çatışmasıyla… Dahlia, bir anda "seksi palyaço" olarak ünleniyor ama bunu istemeden yapıyor. Ve herkes – annesi, menajeri, çevresi – bu başarıyı kutlarken, Dahlia içten içe kim olduğunu sorguluyor.

Kadın sanatçıların bazen yaşadığı bir durum bu; bir kişinin değerinin dış görünüşünden verilmesi akıl sağlığını inanılmaz etkiliyor.  Ben bunu çok gözlemliyorum; arkadaşlarımdan, çevremden, iş arkadaşlarımdan, herkesten kendim de deneyimleyerek. Burada güzel ve bakımlı olmaktan söz etmiyorum. Gerçek değerinin sadece ‘cinsellik’ üzerinden biçilmesi çok can acıtıcı bir durum bence. Dahlia da idealist bir sokak palyaçosuyken birdenbire başka birine dönüşüyor.

Oyunun yapısı nasıl? Gerçekçi bir anlatım mı, yoksa farklı katmanlar var mı?

Metin çok katmanlı. Oyunda sürreal kısımlar da var. Çünkü biz bu karakterin tamamen psikolojisinin içine giriyoruz. Ve bazen bu anı yaşarken sahne bir anda değişiyor. Işıklar değişiyor. Ve biz Dahlia 'nın beyninin içine giriyoruz sanki. Ve onun düşüncelerini ve geçmişte yaşadıklarını görüyoruz. Çocukluğuna iniyoruz.

Bu kadar ağır bir metin ancak mizahla yoğrulabilir sanırım…

Kesinlikle. Bence mizah, en zor konuları insana yaklaştırmanın en etkili yolu. Taciz, sistem baskısı, kadın kimliği, bedenin pazarlanması gibi çok ağır temaları işliyorum. Ama bunları doğrudan yüzüne çarpmadan, biraz güldürerek, sonra da düşündürerek sahneliyorum. Bu, seyircinin daha açık kalmasını sağlıyor.


Seyirci nasıl karşıladı oyunu?

Seyircilerde metnin doğasından kaynaklanan yoğun duygu geçişleri oluyor. Dahlia’nın gülümseyen yüzünün arkasında yaşadığı içsel yıkım çok etkiliyor insanları. Mizahın içinde derin bir trajedi var. O kontrast seyircide büyük bir etki yaratıyor.

Seyirci bu oyunda her şey. Bazı bölümlerinde interaktif sahneler var. Aralarına giriyorum, doğaçlama anlar oluyor. Bu da seyirciyi oyunun bir parçası kılıyor.

Bir saat boyunca tek başına sahnede olmak zor bir iş değil mi?

Oyunun zengin içeriği, duygusal iniş çıkışlar ve ağır konuların mizahla harmanlanması ve karakterin seyirciyle kurduğu iletişimdeki dürüstlük seyirciyi diri tutuyor.

Chickadee ağustosta Edinburgh Fringe Festivali’nde sahnelenecek? Seni neler bekliyor?

Oyunu daha önce Bite Size Festivali kapsamında Riverside Studios’da dört kez oynadım. Çok iyi bir prömiyer oldu. Şimdi Fringe’de 1-25 Ağustos tarihleri arasında 23 gösterim yapacağım. Her gün, her seyirci ve her an birbirinden farklı olduğu için her oyun kendine özel olacaktır. Bu arada unutmadan belirteyim; bilet gelirlerinin bir kısmı akıl sağlığı ile ilgili bilinçlendirme amaçlı ‘Comic Relief’ adlı hayır kurumuna bağışlanacak.

Bu oyundan sonra ne var sırada? Yeni projeler?

Chickadee’yi Londra’ya tekrar getirmek istiyorum. İstanbul için bazı görüşmeler var, henüz netleşmediği için bir şey söylemek istemem. Bunun dışında farklı şehirlerde ve festivallerde oynamak gibi bir hedefim var.

Son olarak, söylemek istediğin bir şey var mı?

Bu süreçte tiyatronun değerini çok anladım. Canlı performans yapmak ve seyircinin gözünün içine bakarak gerçek bir iletişim kurmak, onlarla bir hikâyeyi, karakteri paylaşmak iki taraf için de çok derin bir deneyim. Tiyatronun bizi uyanık tuttuğuna ve iyileştirdiğine inanıyorum.

“Yok kardeşim, yok, insan bulamayacağız..."

No comments

09 May 2026

Askerliğimi “sakıncalı piyade” olarak Kartal’da yaptım. Ama ne şanslıyım ki, Türkiye’nin en berbat sürgün yeri olarak bilinen “2nci Zırhlı Tugay”ın  tam karşısında yani Anadolu yakasının yüksek tepelerinde Adalar sere serpe uzanıyordu.

Tuncay Bilecen




Daha öncesinde Adalar’a gitmiş miydim? İnanın hatırlamıyorum. Ama bu sekiz ay boyunca çarşı izinlerimde neredeyse her hafta (bazen çift çarşı izni) Adalar’a mütemadiyen gittim.

“Hangisine?” diye soracak olursanız, hepsine gitmekle birlikte en çok Burgazada’ya diyebilirim.

Peki niye?

Sait Faik’in adası olduğu için elbette…

Bütün öykülerinden ezbere bildiğim bir ada olduğu için…



Kalpazankaya’ya yokuşunu çıkıp hangimiz izlemedi gün batımını?

Sabahın erken saatlerinde Sait Faik Müzesi’nin en erken ziyaretçisi oluyor, yaşlı bir o kadar da takatsiz, topuklarına kadar çilli olan kadının peşi sıra ama onu da yormak istemeyerek müzeyi bir çırpıda geziyordum…

Müze dediğim Sait Faik’in evi… Ardından sırt çantama biraları doldurur, tepelere kiraladığım bisikletim elimde tırmanır, ormanın içinde kaybolarak bira eşliğinde kitap, dergi elimde ne varsa okur, bazen de birkaç satır bir şeyler karalardım… Sonrasında da akşam yedideki sayıma geri yetişmek için koşturmacam başlardı…



Kartal’ın sırtlarındaki tugaya yetiştikten sonra içimdeki saat kendiliğinden Ada’ya geri dönüşümün bir haftalık geri sayımını başlatırdı…

O ziyaretlerin birinde tam da ustanın ölüm yıldönümünde şu notları almışım: “Sarı çiçeklerin, kuş cıvıltılarının, tatlı tatlı esen rüzgârın ve patırtısı bir türlü kesilmeyen şu denizdeki takanın kokularının ve seslerinin birbirine karıştığı tepedeyim yine… Burgazada’dayım…”




O vakitler akıllı telefon yoktu… Bilincimle baş başa Adalar’da kendimle bir başıma kalırdım… Çantama koyduğum 3-4 bira, o ayki edebiyat dergileri, okuduğum kitaplar, not defterim ve kalemim yoldaşım olurdu…  

Gelsin dinginlik… Geçsin saadet dolu dakikalar…

Tam 19 yıl olmuş dile kolay… Hemen ardından yanmıştı/ yakılmıştı Burgazada sırtları… Kel kalmıştı… Neyse ki şimdi yeniden fidan vermiş. Doğa insanoğlu dokunmadığı müddetçe kendini yenileyebiliyor.



Dini bir mekânı tavaf eder gibi geliyordum Sait Faik’in evine…
Sait Faik’in etten kemikten bizim gibi bir ademoğlu olacağı aklıma gelmezdi o müzeyi gezene kadar… Çocukluk fotoğraflarından gençlik fotoğraflarına kadar çekik gözlerinde hep o mahcubiyeti görmüştüm. Hele o koskoca hikâyecinin küçücük bir yatakta yattığını öğrenmek daha da sarsmıştı beni…

Bu duyguyu yıllar sonra Lizbon’da Pessoa’nın müze evini gezerken yaşamıştım. Pessoa’nın yatağı nerdeyse bir bebek beşiği kadar küçücüktü…

Yere göğe sığdıramadığımız yazarların gündelik hayatlarına dahil olmanın şaşkınlığı bunlar hep…

Sonra biramı içip dergi ya da kitaplarımı okurken aklımın bir köşesinden hep bu düşünceler geçerdi… Ben ağaçların arasından bir sesin bana “hişt hişt” demesindense insana dair bir çaresizlik sezerdim Sait Faik’in evini gezdikten sonra…

Bir anda içimizi sarıp sarmalayan ama yine ansızın gelip geçen bir duygu kırıntısı gibi… Hani ben bu anı daha önce yaşamıştım dedirtecek kadar yakın ama bir o kadar da uzak… Aynı zamanı yaşamayıp benzer duygularla örselenmenin ruh bezginliği diyelim…

Sonra dönüş yolunda, kafam biraz da dumanlıysa koşar adımlarla müzenin kapanma saatinden önce yine orada olur… Aynı gün içinde ikinci kez ziyaret ederdim müzeyi... Bu sefer aceleyle birinci katla ikinci kat arasında duran ziyaretçi defterine ustanın sözlerini yazardım:

“Çekilecek bir köşemiz olacak. Yatağımız olacak. Yorganı gözlerimize çekeceğiz. Belki bir deniz kenarı, bir ağaç altı, bir rüzgâr, bir sessiz kahve, bir bardak çay, bir simit, bir dilim kaşar peyniri, bir yarım kilo şarap bulursak dost olarak bu en iyisi. Ama insan..? Yok kardeşim, yok, insan bulamayacağız...






Akın Olgun’un yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi okuyucuyla buluştu

No comments

26 April 2026

Gazeteci-yazar Akın Olgun’un yeni kitabı, Ege’nin iki yakasında sıkışan hayatları ve cezaevi deneyimleri üzerinden göç, sürgün ve “ötekilik” meselelerine güçlü bir tanıklık sunuyor.



Londra’da yaşayan gazeteci-yazar Akın Olgun, yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi Tekin Yayınevi etiketiyle okurla buluştu. Yazarın altıncı kitabı olan eser, anı ile öykü türlerini bir araya getirirken, bireysel bir deneyimden yola çıkarak daha geniş bir toplumsal hikâyeye uzanıyor.

Kitap, Olgun’un İngiltere’den tatil için gittiği Rodos’ta kendisini beklenmedik biçimde gözaltı ve cezaevi sürecinin içinde bulmasıyla başlıyor. Bu kişisel deneyim, zamanla Ege’nin iki yakasında sıkışıp kalan göçmenlerin, mültecilerin ve “öteki” olarak görülen insanların hikâyelerine açılıyor. Yazar, hem geçmişte Türkiye cezaevlerinde yaşadığı travmalarla hem de Yunanistan’daki hapishane koşullarıyla yüzleşerek çok katmanlı bir anlatı kuruyor.

Eserde yalnızca bir tutukluluk hikâyesi değil, aynı zamanda sınır politikalarının, göç rejimlerinin ve adalet mekanizmalarının yarattığı yapısal sorunlar da ele alınıyor. “Kaptanlar” olarak anılan ve göçmen kaçakçılığı suçlamasıyla yargılanan kişilerin hikâyeleri üzerinden, sistemin ürettiği mağduriyetler görünür kılınıyor. Bu yönüyle kitap, bireysel bir anlatının ötesine geçerek politik ve etik bir yüzleşme metni niteliği taşıyor.

Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi, cezaevi atmosferini, dayanışmayı ve insan onurunu merkeze alan diliyle dikkat çekerken, okuru rakamların ve haber başlıklarının ötesindeki gerçek insan hikâyeleriyle karşı karşıya bırakıyor. Olgun’un anlatısı, karanlık koşullar içinde bile var olabilen umut ve dayanışma anlarını görünür kılarak çağdaş edebiyat içinde güçlü bir tanıklık örneği sunuyor.

 

Vedat Günyol, Günyol Bakoğlu ve “Vasıtayı Beleş”

No comments

25 April 2026

“Hayat tatlı tesadüflerle” dolu dedirtecek bu yazıda, otostopla Osmanlıca kursuna giderken tesadüfen Vedat Günyol’un evine konuk olmamı ve bunun Londra’da yaşayan tiyatro sanatçısı Günyol Bakoğlu’yla ilişkisini anlatıyorum… Dedim ya “hayat tatlı tesadüflerle dolu” diye…


Tuncay Bilecen






Yıl 2002 olmalı, Kocaeli Üniversitesi’nde Siyasi Tarih bölümünde yüksek lisans yapıyorum. Zorlandığım derslerden biri de Osmanlıca… Derste gördüklerimiz kadarıyla bu işi kıvıramayacağımı anlayınca etrafta bana ders verecek birilerini veya bir kurs falan bakmaya başladım. Ne ki cebimde bunun için ayıracak beş kuruşum yok.

Sonradan öğrendim ki Sultanahmet’te Basın Müzesi’nde, Başbakanlık Osmanlı Arşivi çalışanları ücretsiz olarak Osmanlıca kursu veriyorlarmış. Kaçırır mıyım? Fakat bu sefer de İstanbul’a gidip gelecek param yok.

Peki ne yapacağız?

Tabii ki otostop çekerek gideceğim…

İzmit’ten İstanbul’a otostop çekmek çok kolay. Kuruçeşme Gişeleri’nin oraya kadar gidiyorum. Elimi kaldırdığımda beş dakikada arabanın içindeyim. Başlı başına bu otostoplardan bile kocaman bir yazısı dizisi olur.

Kimlere rastlamadım ki? Mesela Kocaelispor’un meşhur yıldızı Dobrovski (Kağan Dobra) beni aracına alanlardan biriydi… Tanıdık simaların yanı sıra bir yığın da hikâye dinledim. Bir defasında bir adam denk geldi. Son model spor arabasıyla önümde durunca şaşırdım. Çünkü nedendir bilmiyorum çok lüks arabalar pek otostopçu almazlar. Karısını aldattığını, ama zaten ilişkilerinin çoktan bittiğini, mutsuz olduğunu, İzmit’teki sevgilisine de pek güvenemediğini anlattı. Bir taraftan da 180 km hızla gidiyoruz. Acaba kaza mı yapacağız diye endişe mi edeyim, adama evlilik terapisti gibi akıl mı vereyim şaşırdım.

Bir defasında da Balkan göçleri üzerine sözlü tarih çalışması yapacak birini arıyordum. Aradığım kişiyi otostopta buldum, daha sonra evlerine gittim ve tam istediğim gibi bir çalışma yaptım. Kırım’dan önce Balkanlar’a sonra da İzmit’e göç eden bu aile, Giray Han’dan bu yana aile seceresini tutmuştu.

Gelelim bu yazıyı yazmama vesile olan konuya… Bir gün bunca yıllık otostopçuyum bugüne kadar hiçbir kadın beni aracına almadı diye düşünürken bir kadın önümde durdu. 

Hemen,

“Tebrik ederim, beni aracına alan ilk kadın şoförsünüz” dedim.

“Aaa olur mu, evladım” dedi. “Sen benim oğlum sayılırsın, tabii ki alacağım, öğrencisin besbelli.”

Böylece Macide Hanım’la aramızda güzel bir sohbet başladı. Konu konuyu açtı, edebiyatta karar kıldık. Hangi yazarları sevip sevmediğimizi anlatmaya başladık.

“Denemecilerden kimleri seviyorsun?” diye sordu.

O sıralar Nermi Uygur’u okuyordum. Hatta çantamda kitabı vardı. Övünerek gösterdim,

“İşte Nermi Uygur falan…” dedim.

“Peki, başka başka?” dedi…

Biraz düşündüm…

“Vedat Günyol’u da severim mesela” dedim.

Ben bunu deyince Macide Hanım’ın gözleri parladı.

“Şimdi sana bir şey söyleyeceğim inanmayacaksın” dedi.

“Denerim” dedim. Ne de olsa konumuz denemeydi…

“Ben şu anda Vedat Günyol’u ziyarete gidiyorum!”

Bir yerde okumuştum. Vedat Günyol, 25 bin kitabını Maltepe Üniversitesi’ne bağışlamıştı. Üniversite de ona bir lojman tahsis etmişti. Ama ben yine de duyduklarıma pek inanmadım.

“Gerçekten mi?” dedim.

“Sen de gelmek ister misin?” diye sorunca Osmanlıca kursunu falan hepten unuttum.

“Gelirim tabii!” dedim.

Böylece bu güzel tesadüfle Vedat Günyol’un lojmanının yolunu tuttuk. Macide Hanım, Vedat Günyol’la tatlı anılarını anlattıkça benim heyecanım bir kat daha arttı. Hatta,

“Ben oğlumun adını bile Günyol koydum” dedi. “Tanırsın belki, birçok reklâmın seslendirmesini o yapıyor aslında.”

Yıllar sonra sözünü ettiği kişinin şimdilerde Londra’da yaşayan, tiyatro sanatçısı Günyol Bakoğlu olduğunu anlayacaktım…

Vedat Günyol’un evine gittiğimizde, çok sevdiğim şair ve yazar Şükran Kurdakul da oradaydı.



Vedat Günyol, Osmanlıca bilgimi test etmek için “buraya nasıl geldin bakalım?” diye sorunca, “vasıtayı beleşle” dedim.

“Eh” dedi. “Senin Osmanlıca tamamdır.” Böylece benim adımı da “vasıtayı beleşçi” koydu…

O günün yarısını Vedat Günyol ve Şükran Kurdakul’un keyifli sohbetini dinleyerek geçirdim. Osmanlıca kursu falan artık umurumda değildi. Bundan böyle artık vasıtayı beleşçi idim ve sık sık bu isimle arayarak Vedat Günyol'un halini hatrını sordum. 

Yıllar sonra da Günyol'la Londra'da tesadüfen karşılaşıp ahbap olduk... Hayat tatlı tesüdüflerle dolu... :) 



                Macide Hanım ve Günyol Bakoğlu 









Sinan Kanemir ve Gule İnce’den Kürtçe ve Türkçe Oyunculuk Atölyesi İçin Ücretsiz Tanışma Dersi

No comments

16 April 2026

Mayıs ayında başlayacak 4 haftalık oyunculuk atölyesi öncesinde düzenlenecek ücretsiz tanışma dersi, katılımcılara kolektif üretim ve ifade alanını deneyimleme fırsatı sunacak.



Londra'da oyunculuğa ilgi duyanlar için yeni bir buluşma kapısı aralanıyor. Kürtçe ve Türkçe olarak yürütülecek oyunculuk atölyesi öncesinde, katılımcıların birbirini tanıması ve çalışma yöntemine dair fikir edinmesi amacıyla ücretsiz bir “taster session” gerçekleştirilecek.

Sinan Kanemir ve Gule İnce’nin yürütücülüğünü üstlendiği atölye, tiyatroyu yalnızca bir performans alanı olarak değil; aynı zamanda ifade, karşılaşma ve kolektif üretim zemini olarak ele almayı hedefliyor. Katılımcılar bu tanışma dersinde beden, ses ve hikâyeler aracılığıyla birlikte düşünme ve üretme pratiğini deneyimleme fırsatı bulacak.

Organizatörler, etkinliğin yalnızca bir ön buluşma olmadığını, aynı zamanda birlikte bir öğrenme ve üretim alanı kurmanın ilk adımı olduğunu vurguluyor. Tanışma dersine katılan ve devam etmek isteyenler için Mayıs ayında başlayacak 4 haftalık kapsamlı oyunculuk atölyesi planlanıyor.

Çalışma dili, katılımcıların ihtiyaçlarına göre Kürtçe ve Türkçe olarak şekillenecek. Bu yönüyle atölye, çok dilli ve kapsayıcı bir sanat pratiği sunmayı amaçlıyor.

Etkinlik Bilgileri:

  • Etkinlik: Oyunculuk Atölyesi Tanışma Dersi (Taster Session)

  • Tarih: 25 Nisan

  • Saat: 17:00

  • Yer: Idea Fabrika

  • Eğitmenler: Sinan Kanemir, Gule İnce

  • Katılım: Ücretsiz

  • İletişim: 0737 6576907 / 07565 684099

“Çektiğim her fotoğrafın romanını yazabilirim”

No comments

29 March 2026

Fotoğrafı bir yaşam tarzı haline getiren Vehbi Koca, Londra’da yaşayan Türkiyeli toplumun tarihine fotoğraflarıyla notlar düşmeye devam ediyor. 





Röportaj: Tuncay Bilecen, tuncaybilecen@gmail.com

Göçmenlerin yaratıcı bir etkinliği sürdürmeleri özellikle göçün ardından geçen meşakkatli yıllarda hiç de kolay değildir. Bu yüzden çoğu göçmen uğraşılarını, sanatsal yaratıcı etkinliklerini bırakmak zorunda kalır. Vehbi Koca, tutkusunun peşini bırakmayan ender  insanlardan biri. Fotoğrafı bir yaşam tarzı haline getiren Vehbi Koca, özellikle Londra’da yaşayan Türkiyeli toplumun tarihine fotoğraflarıyla notlar düşmeye devam ediyor. 


Fotoğrafa olan merakın nasıl başladı? 


Çocukluğumda resim çizerdim hatta resim eğitimi de aldım diyebilirim İngiltere’ye gelmeden önce. İyi de resim yapardım. Fakat bir gün, o dönemdeki  kadın arkadaşım bana doğum günü hediyesi olarak bir fotoğraf makinesi hediye etti. Böylece fotoğraf serüvenim başladı diyebilirim. Fotoğrafın oluşum sürecindeki hızı çok hoşuma gitmişti.  Deklanşöre basıyorsun,  fotoğraf çıkıyor. Resim gibi bir hafta, on gün ya da bira ay beklemene gerek yok. Pek sardı bu durum beni. Sıradan kompakt  bir makineydi, bir de eski, Rus yapımı bir makinem vardı, Lubitel marka, tepeden bakıyordun, çift lensliydi, siyah-beyaz fotoğraflar  çekiyordum. 


Fotoğrafa Türkiye’de başlamışsın o zaman…


Evet, ama Türkiye’de başlama kısmı çok az. Orada üç beş kare çektiysem, o kadar, asıl yoğunluk Londra’da başladı . 


O halde orada başlayan heves İngiltere’de bir yaşam tarzına dönüştü diyebiliriz.


Kesinlikle! Bu çok klişe bir laftır,  ben klişe lafları pek sevmem ama  ‘fotoğraf’ benim hayatımda tam bir yaşam biçimine dönüştü diyebilirim. 1988’de buraya geldiğimde resim yapmaya da devam ettim bir süre. Çok büyük kanvaslara, platformlara yağlı boya resimler yapıyordum. Herkes de çok beğeniyordu. Hatta bir kafede küçük bir sergi de açtım. Daha sonra sonra bir medya okuluna yazıldım. O zamanki adı London  School of Printing idi. Orada Multi Medya okudum bir yıl,  önemli  şeyler öğrendim fotoğraf üzerine. Hiç unutmam, orada benimle mülakat yapan sorumlu hoca “bana her şeyi anlat” demişti. “Seni niye okula alayım?” Bu arada benim yanımda olan bir arkadaş, “Vehbi sen 80’de askerî darbe sırasında Türkiye’de tutuklanmıştın,  böyle bir tecrüben var, anlatmalısın” demişti. “Bu durumun sanatta gelişimine,  katkıları olabileceğini, fotoğraf ve sinema yoluyla da toplumu aydınlatıp dönüştürecek işlerle kendini ifade edebileceğini söyleyebilirsin,” demişti. Ben de bahsettim, hoca da bana “kaç tane Yılmaz Güney tanıyorsun dünyada, onun yaşadığı tecrübeleri yaşayan, tabi ki anlatmalısın yaşadıklarını” demişti. Ve beni okula aldı. Alış o alış, ve tabiişin eğitim yanı yoğun bir şekilde devam etti. A level fotoğraf, arkasından iki yıllık visual dizayn kursu, haber-belgesel program yapımcılığı, sonra da Westminster Üniversitesi’nde multimedia ve sinema okudum. Aynı okulda bir de master yaptım. 


Yeni gelen göçmenler  ilk yıllarda yaşadıkları ağır koşullar nedeniyle ilgi duydukları sanat dalına yeteri kadar zaman ayıramıyorlar ve bir süre sonra da köreliyorlar. Böyle bir dönemden geçtin mi, yoksa bu dönemi çabuk mu atlattın?


Çok önemli bir soru bu gerçekten. Buradaki işin gelişme, eğitim, istediği şeyi elde etmedeki tutarlılık konusunda örnek verebileceğim insanlardan biriyim ben diye düşünüyorum. Hiçbir zaman bırakmadım ve tutkuyla sarıldım.  Sonuçta bambaşka, farklı bir coğrafyada yaşıyorsun. İş sorunların var, dil sorunun var. Buna rağmen fotoğrafı sonuna kadar takip ettim; çünkü bu mereti seviyorum. Kanıma girmiş durumda. Motivasyon tamamen buydu.  Sinema yapacağım, fotoğraf yapacağım, kendimi böyle ifade edebilirim. Bir gün Türkiye’ye döndüğümde çok güzel şeyler yapabileceğim konusunda inançlıydım. Hiçbir zaman bunu yapabilir miyim, iş bulamadım, ekonomik desteğe ihtiyacım var gibi şeyler düşünmedim. Sonuna kadar devam ettirdim. Motivasyonum hep yüksekti. Yıllar sonra beni gören arkadaşlarımın birçoğu “sendeki motivasyona hayranım,  hâlâ aynı çocuksu sevinçle, aynı tutkuyla devam ediyorsun, helal olsun sana” diyorlar bana. 





Belki de seninle birlikte aynı tutkularla gelen insanların bunları zamanla yitirdiklerine de şahit olmuşsundur. 


Üzülerek söylüyorum çoğu öyle oldu ister istemez. Çünkü buranın koşulları hiç de kolay değil. Önce kendini kabullendirmen gerekiyor, ispat etmen gerekiyor buradaki yapıya alışman adapte olman gerekiyor. Ondan sonra ayağı yere basan, kendini ifade edebileceğin, sana dönüşümü olacak olan şeyleri yapmaya çalışıyorsun. Zor oldu ama hiçbir zaman bırakmadım.


Biraz önce Türkiye’ye donanımlı olarak dönmek istiyordum, dedin. Bir gün geri dönerim düşüncesi hâlâ var mı kafanda? 


O düşünce hâlâ var. Aslında garip bir hüzne dönüştü  o düşünce. Bu ülkeye ben geldim geleli, abartmıyorum her yirmi saniyede bir gün ülkeye geri döneceğime ve orada sevdiğim işleri, dostlarımla, arkadaşlarımla yapacağıma o kadar çok inandım ki… Ama şimdi o bir hüzün olarak kaldı, hayal olarak kaldı. Şimdi iki aradayım. Kendimi buraya da ait hissetmiyorum,  oraya da ait hissetmiyorum. Arafta yaşıyorum gerçekten. Bu bir kayboluş değil, bilinçli bir reddediş aslında. Giderek evrensel olmamız gerektiğini anlıyorum. Ben sadece oraya ait değilim, buraya da ait değilim. Bu düşünce bazen korkutuyor beni ama daha üretkenleştiriyor. 


Fotoğrafın ruhuna da yakışıyor aslında değil mi bu evrensellik. Biraz dışarıdan bakmak, o camın dışından bakmak.


Çok doğru. Bu zaten fotoğrafın içeriğinde de var. Mesela vizörden baktığın zaman senin tarafsız, yan tutmadan baktığın bir delik o vizör. Bir de işin böyle bir yönü var. Beni en çok çeken yanı bu. Çünkü oradan baktığın zaman bütün ilkel duyguların şövenizmin, ırkçı bir temelin varsa ya da ne bileyim kadına karşı, doğaya karşı ilkel  ve hoyrat bir tavrın varsa , vizörden baktığında hepsi yok oluyor ve ‘duru’ ve gerçek bir insan oluyorsun. 


Peki, bu vizörden kendi kişisel tarihine de bakabildin mi? Hani terzi kendi söküğünü dikemez derler, fotoğrafçı olarak kendi kişisel tarihinin arşivini yaptın mı? 


Sen bir fotoğrafçı olarak çektiğin fotoğrafsın’. Bir fotoğrafçı olarak deklanşöre bastığın zaman aslında kendini çekiyorsun. Bunu üzerine basarak söylüyorum. Çok önemsiyorum bunu. Ben sadece karşımda gördüğüm şeyi fotoğraflayıp vizörüme alıp onu kalıcılaştıran bir fotoğrafçı değilim. Aynı zamanda çektiğim fotoğrafın kendisiyim. Nedir o, bir protestodur, buradaki LGBT hareketleridir, doğadır, sosyal bir olaydır, bir eğlencedir, bir festivaldir, adaletsizliktir.  Her bir  fotoğrafımı yaşıyorum ben.  Sana bütün fotoğraflarımın hikâyelerini tek tek anlatabilirim. Hatta her bir  fotoğrafımın romanını yazabilirim. 


Belki de iyi fotoğrafın sırrı budur? Karşındaki kişiyi, manzarayı araçsallaştırmayıp içine girdiğinde belki de iyi fotoğrafları böyle yakalıyorsun. 


Haklısın, çok değer verdiğim bir fotoğrafçı vardır Robert Capa. Macar asıllı Amerikalı bir savaş fotoğrafçısı onun şöyle bir lafı vardır, “eğer yakın değilsen çektiğin fotoğraf da iyi değildir ya da fotoğrafın iyi değilse yeterince yakın değilsin demektir .” Bu hem metaforik bir yaklaşımdır  ve hem de fiziksel bir yaklaşım. Benim o yüzden  en çok sevdiğim ve sıklıkla kullandığım lensim, geniş açı lenstir. Bu lenste de şöyle bir şey vardır, (12-24 milimetrelik bir lens kullanırım), konun her neyse çok yakın olmak zorundasın.  Yakın olman gerekir ki çerçeveyi doldurabilesin.  Ben çekim yaparken adamın nefesini hissediyorum,  kadının koltuk altının ter kokusunu hissediyorum. Küfürlerini duyuyorum. O kadar yaklaşıyorum. Mesela en son burada nazilerin sokak gösterisi vardı Black lives matter’a tepki olarak düzenledikleri. Diplerine kadar gittim, küfürler yedim, hatta kafama darbe de yedim. Bunun karşılığında tasarladığım hikâyeyi oluşturdum.  O hikâyeyi ayrıntılı olarak anlatmak istiyorsan, bunu yapmak ve  içine girmek zorundasın karenin, konunun en yakın şahidi olmalısın.  Ama uzakta durup tele-foto ile çektiğinde konunun dışındasın. Ben içinde olmalıyım konunun. Çünkü o çektiğim fotoğraf aynı zamanda benim hikâyem. 


Peki, zaman içinde fotoğraf yolculuğunda değişiklik oldu mu? Fotoğraf felsefen değişti mi? Fotoğraf seni dönüştürdü mü? 


Fotoğraf beni dönüştürdü. Artık daha anlayışlı ve toleranslı bakıyorum bir takım şeylere ve hayata.  Ruhumu eğitti fotoğraf benim. Fotoğraf hem yaşam tarzım oldu benim hem de düşünce tarzım oldu. Şimdilerde daha çok yaratıcı fotoğraflar çekmek istiyorum. Önümüzdeki dönemde belgesel fotoğraf ve (fine art) ve yaratıcı fotoğraflar çekmeyi planlıyorum. 



Türkiyeli toplumun fotoğrafla ilişkisini nasıl gözlemliyorsun?


Burada yaşayan Türkiyeli toplumun fotoğrafla ilişkisine gururla söylemeliyim ki 2006’dan bu yana büyük  katkı sundum kendimce. Onlarca öğrencim oldu. Birlikte çok güzel şeyler yaptık,yaşadığımız kenti tanıyıp fotoğrafladık. 

Türkiyeli toplum içinde çok dinamik bir fotoğraf potansiyeli yok burada maalesef. O hep içimde bir uhdedir, bir kırıklıktır. Bana göre fotoğraf hele hele etnik bir kültürden geliyorsan, kullanabilecek en güzel araçtır aslında. Fotoğraf kadınlar içindir, onları özgürleştirir.  Göçmenler içindir. Kadınlar, göçmenler en çok fotoğraf çekmeli. Bizim toplum bu konuda maalesef üretken değil. Benim bir çabam var. Mesela burada çok dinamik bir Alevi toplumu var. Sanat konusunda da çok açıklar, kapalı bir toplum değil. Sana hoş geldin diyor kollarını açıyorlar. Çok rahat bir çalışma ortamı buluyorum ben Alevilerin içinde. Onların tarihini burada fotoğraflıyorum,  semahlarını,  festivallerini,  anmalarını.  Bunları kitap haline getirmenin çabası  içindeyim. 


Dışarıdan bakan biri olarak senin insan fotoğrafı çekmekten daha çok hoşlandığını gözlemliyorum. 


Kesinlikle öyle. Ben kuş, böcek fotoğrafı çekmem, benim fotoğrafımın temelinde insan vardır. İnsanları, koşulları, politik görüşleri, rengi, dini, dili, ırkı ne olursa hiç ayrım gözetmeden,  fotoğraflarım. 

Biraz verdiğin kurslardan söz edelim.


Üyesi olduğum fotoğraf ajansları var. Bunlar benim fotoğraflarımı pazarlıyorlar, satıyorlar bu benim işimin bir yanı . Dünyanın her yerinde satılıyorlar bu fotoğraflar. Bir de bir İngiliz sanat kurumunda fotoğraf dersi  veriyorum. Tamamıyla İngilizce konuşan  öğrencilere ders veriyorum. Pazar günleri de kendi atölyem var. Orada da dersler veriyorum. Dört saatlik bir ders bu. Sekiz hafta sürüyor. Katılımın yoğunluğuna göre hafta sayısı değişiyor. Kurs süresince konumuza uygun mekânlarda ders yapıyoruz. İki tür ders veriyorum, birisi fotoğrafı keşfetmek diğeri de yaratıcı fotoğrafçılık. 


Verimli oluyor mu kurslar?


Çok verimli oluyor. Çok güzel geri dönüşler alıyorum. Virgin’ün sayfasında, benim reklamlarımı, fotoğraflarımı kullanıyorlar. Orada mesela çok güzel geri dönüşler var. Çok esprili, bilgili, herkesle tek tek ilgilenen, fotoğraf tutkunu ve sayesinde çok şey öğrendik gibi yorumlar göreceksin orada. Bu yorumlar çok çok önemli benim için.



Son olarak bundan sonra fotoğraf adına neler yapmayı planlıyorsun?


Korona meselesi biliyorsun bayağı sekteye uğrattı gidişatı. Öncelikle Alevi Kültür Merkezi’nde bir kurs düzenleniyor. Önümüzdeki cumartesi başlayacak. Bunun haricinde kendi kursum var pazar günleri devam eden. Benim asıl amacım kitap üzerine yoğunlaşıp onu en kısa zamanda çıkartmak. 

Ağustosun sonuna doğru Belfast’a yeniden gitmeyi planlıyorum. Oralarda eski politik kaosu yaşamış insanlarla röportajlar yapmayı düşünüyorum. Bunları kitaba, sergiye ve belgesel filme dönüştürmek gibi bir düşüncem var. Bunu önümüzdeki bir yılda yapmayı planlıyorum.


Peki,  sergi yapıyor musun?


Yaklaşık iki-üç yıldır yapmadım. Çok özledim sergi yapmayı. Bir tanesini Londra’da planlıyorum, bir tanesini de Türkiye’de.  Kuzey İrlanda üzerine olabilir, ayrıca buradaki Türkiyeli toplumun öne çıkmış olan karakterlerini  konu alan, ressam, yazar, akademisyen, tiyatrocu gibi, onların A2 boyutunda, poster boyutunda portrelerini çekmeyi planlıyorum çeşitli mekânlarda. Buda yedi, sekiz yıldır aklımda olan bir projedir. Böylece buranın tarihine’de böyle bir  bir not düşmek istiyorum. 





Londra’da Kürt müziğinin sesi: Suna Alan & Friends sahne alıyor

No comments

27 March 2026


Londra’da yaşayan Kürt sanatçı Suna Alan, “Suna Alan & Friends” başlıklı özel konseriyle 11 Nisan 2026 Cumartesi akşamı müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.



 İrlandalı yazar James Joyce’un “Ben dağların çiçeğiyim” dizesinden ilham alan bu anlamlı performans, hafıza, mekân ve hikâyeyi bir araya getiren güçlü bir anlatı sunacak.

Stoke Newington’daki tarihi The Old Church’te düzenlenecek konser, izleyicilere samimi ve duygusal bir müzik deneyimi vaat ediyor. Kapıların saat 19.00’da açılacağı etkinlikte konser saat 20.00’de başlayacak.

Kürt kimliğinden beslenen müziğiyle dikkat çeken Suna Alan, geleneksel dengbêj kültüründen ilham alarak modern bir yorum sunuyor. Farklı şehirler ve kültürler arasında geçen yaşamının izlerini taşıyan sanatçı, müziğinde hem köklerine bağlı kalıyor hem de evrensel bir ifade dili kuruyor.

Uluslararası sahnelerde de yer alan Alan; Southbank Centre’daki “Women in Music” konser serisi ve Royal Albert Hall gibi prestijli mekânlarda performans sergiledi. 2024 yılında Cambridge’de düzenlenen TEDxKings Parade etkinliğinde “Dönüşüm” temasıyla sahne alan sanatçı, performansıyla büyük ilgi gördü.

“Suna Alan & Friends” konseri yalnızca bir müzik etkinliği olmanın ötesinde, aynı zamanda sosyal bir dayanışma amacı da taşıyor. Etkinlikten elde edilecek gelirin bir bölümü, yaşamlarını yeniden kurmaya çalışanlara destek amacıyla Londra merkezli bir vakfa bağışlanacak.

Kültürel derinliği yüksek ve duygusal açıdan zengin bir gece sunması beklenen konserin biletleri çevrim içi olarak satışta.

Bilet linki: https://buytickets.at/sunaalan/2138913

 

Tottenham Çocukları

No comments

06 March 2026


Dursaliye Şahan, Tottenham Çocukları’nda göç meselesinin ihmal edilen yönlerinden birine göçün arkasında yatan sosyo-politik ilişkilere Keko’nun hikâyesi üzerinden yer veriyor.






Tuncay Bilecen

Göçmen edebiyatının kaderi çoğu zaman göçmenlerin kaderiyle aynıdır. Ne bulundukları ülkede kabul görürler ne de anavatanlarında. Arafta, arada kalmış bir edebiyattır bu. Anadille yazılsa kendi vatanında, göç ettiği toplumun diliyle yazılsa bulunulan ülkede üvey evlat muamelesi görür.

 Göçmen edebiyatçılar farklı kültürleri yaşamanın verdiği tecrübeyle yeni bir dil evreni kurma konusunda daha mahir olsalar da kendilerini kabul ettirmeleri çok daha zordur. Buna ancak bu konuda ısrar ve inat eden dil işçileri direnebilir. İşte bu inatçı yazarlardan biri olan Dursaliye Şahan, hem kendisinin ve içinde yaşadığı toplumun göç deneyimini hem de geride bıraktığı toprakların sosyo-kültürel yapısını, geleneklerini birbiriyle yoğurarak öykü ve romanlar kaleme alıyor uzun yıllardır.

Dursaliye Şahan’ın Tottenham Çocukları başlıklı romanı, bir gazeteci kadının (romanın anlatıcısı) Londra’da bir otobüste tesadüfen Keko’yu (Ali Kemal) tanımasıyla başlıyor. Daha sonra roman boyunca -son bölüm hariç- Keko’nun Türkiye’de içinde büyüdüğü toplumun geleneksel değerlerini, bu değerler içinden güç bela sıyrılarak dedesiyle birlikte İstanbul’a bir gecekondu mahallesindeki amcasının evine gelmesine ve biraz da şansının yardımıyla iyi bir eğitim görmesine şahitlik ediyoruz.

Londra’daki Keko ise, uyuşturucu çetesinin tuzağına düşmüş onlarca gençten biri. Yazar, bu romanda bir dönem Londra’daki Türkiyeli toplumun tanıklık ettiği genç intiharlarına ve bunun arkasında yatan sosyal, politik, ekonomik, geleneksel ilişkilere yer veriyor. Tottenham Çocukları ismi de buradan geliyor zaten. Tottenham Boys olarak bilinen çetenin Türkçedeki adı bu. Büyük bir kısmı Türkiye’de geçen romanda Dursaliye Şahan, Londra’daki çete gerçeğinin gerisindeki ilişkiler zincirini ortaya koyuyor.

Roman bu bakımdan toplumsal cinsiyet penceresinden de irdelenebilir. Keko’nun içinde bulunduğu geleneksel aile ve aşiret yapısı kadınların söz hakkının olmadığı ve kaderlerine boyun eğdikleri bir düzenden başka bir yer değil. Nitekim yazar, bunu sürekli gözler önüne seriyor. “İlk aybaşı baba evinde, ikincisi koca evinde”, “Bir kız on altı dedi mi ya erde ya yerde olacak” gibi sözlerle de vurgulanan bu durum, roman Keko’nun annesi, amca kızı, yengesi gibi roman kişilerinde temsil ediliyor. Bunun karşısında ise erkek egemen değerler yer alıyor. Bu değerler zaman zaman babalar ve oğullar arasında çatışmalara da yol açıyor. Örneğin Keko, İstanbul’da gitmek ve orada eğitim görmek için babasıyla sürekli çatışıyor ve babasından dayak yiyor. Hatta bir an önce geri dönmesi için çocuk yaşta ailesi tarafından alelacele nişanlanıyor.

Romanın merkezine oturttuğu hususlardan biri de politik çatışmalar. Türkiye’deki iç çatışma ortamı Keko’nun Kürt kimliği, ailesi ve aşiretinin devlet ve örgüt arasındaki pozisyonu, babasının zorla korucu olması ve öldürülmesi bu çatışmanın romanın akışı içinde canlı tutulmasına yol açıyor.

Keko’nun hem köylü hem de Kürt kimliğinin burslu olarak okuduğu özel okulda da peşini bırakmaması, burada öğrencilerin sürekli aşağılamalarına maruz bırakılması yazarın meselenin sınıfsal boyutuna ilişkin bir göndermesi olarak okunabilir.

Keko’nun okumasında önemli bir payı bulunan köydeki okuldaki öğretmeni Fatih Öğretmen ile özel okulda ona göz kulak olan Hayrettin Öğretmen romanda idealist öğretmen tipini temsil ediyorlar. Örneğin Fatih Öğretmen “Çalıkuşu” romanından fırlamış bir karakter gibidir.  “(…) köye geldiği ilk gün hepimize, bütün köylüye gülümsemişti. Öyle içten öyle candan gülümsüyordu ki hiçbirimiz, onu yadırgamamıştık.” (s.175)

“Okuldaki en sevdiğim hatta tek sevdiğim diyebileceğim öğretmen Hayrettin Hocaydı. Daha ilk günden bana dostça davranmış; ilk gördüğü anda gülümsemişti. Birine gülümsemenin ya da ona tepeden bakmanın ne demek olduğunu, İstanbul bana öğretmişti.” (S.174).

Kitapta bu bakımdan insana dair birçok betimleme bulmak mümkün. Bu betimlemeler roman kişilerinin karakter yapısını ortaya koyduğu gibi bu insanlık durumunun neye tekabül ettiğine de işaret ediyor. “Amcam, en sakin göründüğü anlarda bile çevresindekilere gerginliğini hissettiriyordu. Yıllar sonra amcamın tek olmadığını, girdiği her ortama kasvet ve huzursuzluk getiren keyifsiz insanların çok olduğunu, çoğunun da insan sevmediğini anlayacaktım.” (S.131)

Dursaliye Şahan, Tottenham Çocukları’nda göç meselesinin ihmal edilen yönlerinden birine göçün arkasında yatan sosyo-politik ilişkilere Keko’nun hikâyesi üzerinden yer veriyor. Özetle yazar bu romanda;  yaşanılan toprakları, buradaki çatışma ortamını terk etmekle sorunların terk edilmediğini, aksine göç edilen yerde başka çatışmaların başladığını ve değerlerinin göçmenlerle birlikte bulundukları ülkeye de geldiğini okuyucuya duyuruyor.  

 

*Dursaliye Şahin, Tottenham  Çocukları, Sola Yayınları, 2017, 304 sayfa.

 

Tottenham Çocukları, Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından İngilizce olarak da yayımlandı. 


👉http://www.bisikletligazete.com/2021/11/tottenham-boys-raflarda-tottenham.html


 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan