Showing posts with label kültür. Show all posts
Showing posts with label kültür. Show all posts

Fırtınalı Denizlerden Sakin Bir Limana okuyucuyla buluştu

No comments

06 November 2026

Genç yaşta kaptan sevgilisiyle evlenip dünyayı liman liman dolaşan Gülay Esinduy, Fırtınalı Denizlerden Sakin Bir Limana’da çocukluğunun ve ilk gençliğinin Kadıköy’ünü, tutkuyla yaşanan ama kalp kırıklıklarının eksik olmadığı fırtınalı aşk hikâyesini, kayıpların ve iflasların ardından mutfak sanatına, dansa, resme ve seramiğe tutunarak küllerinden yeniden doğuşunu anlatıyor.

 

Tuncay Bilecen

 



Sıradan insanların yaşamı anı/ biyografi türünün konusu olabilir mi? Edebiyatın çetrefilli tartışmalarından biri de bu olsa gerek. Bir yaşamın biyografi türüne konu olabilmesi için o kişinin mutlaka tanınmış biri mi olması gerekir? Ya da bu türde eser vermek için “hayatımı yazsam roman olur” mealinde bir klişeye eşlik eden özgüven patlaması mı gerekir? Bunun bir sınırı, ölçüsü var mı?

Gülay Esinduy’un yaşam öyküsü bütün bu tartışmaların odağında birkaç nedenden dolayı okura “ben buradayım!” diye sesleniyor. Bunlardan ilki, kitabın bir öz yaşam öyküsüyle sınırlı kalmayıp dönemin tarihsel olaylarına ilişkin tanıklıklara da yer vermesi. Örneğin, 6-7 Eylül olaylarının Kadıköy’de nasıl yaşandığını o dönem küçücük bir çocuk olan Gülay Hanım’ın belleğinden okuyoruz kitapta.

KİTABIN ORTAYA ÇIKIŞ ÖYKÜSÜ

Üniversiteden hoca arkadaşım Sercay, bir sohbetimiz sırasında halasının başından geçen sıra dışı bir hikâyeden söz etmişti. Duyduklarım beni çok etkilemiş, sorularımın ardı arkası kesilmemişti. Sıra dışı olan yalnızca anlatılanlar değil, halasının hayatının kendisiydi. Aklıma nereden geldi bilmiyorum, o an halasının hayatını kayıt altına almayı ve bunu bir biyografi kitabına dönüştürmeyi çok istedim. Konuyu Sercay’a açtığımda, “halama bir sorayım, bu tür şeylere açıktır, sıcak bakacağına eminim” dedi. Sohbetimiz esnasında halasının hayatıyla ilgili epey bir bilgi sahibi olmuştum; Sefarad Yahudisi olan ailesinin Selanik’ten İzmir’e ardından da İstanbul’a göç etmesi, aile fertlerinden bazılarının Kadıköy’e yerleşmesi ve daha pek çok şey…

Birkaç gün sonra Sercay’dan müjdeli haberi aldım: “halam, kitap fikrini çok tuttu, muhakkak görüşelim, ‘ben hazırım’ diyor!”

İlk görüşmeyi yapacağımız gün gelip çattığında ses kayıt cihazımı, not defterimi çantama koyup evimin iki sokak altında bulunan, Fenerbahçe Stadı’nın hemen yanında Kördere Sokağı’nın yolunu tuttum. Heyecanı yüzünden okunan Gülay Hanım beni kapıda karşıladı. Sarı saçlarını küt kestirmiş, üzerine kedili bir tişört giymiş, boynuna tişörtünün rengine uygun bir fular dolamıştı, hayat dolu yeşil gözleriyle beni süzüyordu. Bense bu sırada her yerinden bir yaşanmışlık fışkıran evin biblolarını, resimlerini, seramik heykellerini incelemeye dalmıştım. Daha sonra bunların hepsini kendisinin yaptığını öğrenecektim.

Çayın yanında servis ettiği mis gibi kurabiyeleri atıştırırken sohbetimize başladık. Kitabın tamamlanmasının bir yılı aşabileceğini söylediğimde, biraz hevesi kaçar gibi oldu. Hayat hikâyesini, çocukluk hatıralarından başlayarak kayıt altına alacaktık. Ardından bu kronolojik akışa; fırtınalı aşk hayatı, gezip gördüğü ülkeler, sevdiği mekânlar, hayata bakışı, yemek zevki, hobileri eklenecekti. Tatsız konular da vardı konuşacaklarımızın arasında; kayıplar, iflaslar, ayrılıklar…

“Anlatılacak çok şey var da hangisinden başlayacağımı bilmiyorum” dedi.

“Ben sizi yönlendireceğim, merak etmeyin; siz yeter ki kendinizi akışa bırakın, sohbet havasında anlatın” dedim.

Öyle de oldu. Bir manimiz olmadığı sürece her hafta düzenli olarak buluşup sohbetimize kaldığımız yerden devam ettik. Bazen aynı hikâyenin üzerinden birkaç kere geçtik, bazen sohbet bizi bambaşka bir yere götürdü. Haftalar geçtikçe birbirine teyellediğimiz hikâyeler birikmeye başladı. Nihayetinde yeterince malzeme biriktiğinde bunları bir araya getirip yoğurmak için kendisinden biraz zaman istedim. Konuştuklarımızı tasnif edip yazma sürecine girdiğimde eksik kaldığını düşündüğüm konularla ilgili olarak yine Gülay Hanım’ın kapısını çaldım. O zaten birkaç hafta ses vermediğimde “kitap nasıl gidiyor? Eksik kısımlar olursa ben görüşmeye hazırım” diye mesajlar atarak kendisini hatırlatıyordu.



BİR KADIKÖY KİTABI

Fırtınalı Denizlerden Sakin Bir Limana işte bütün bu görüşmelerin toplamından oluşuyor. Buna bir biyografi kitabı demek haksızlık olacaktır; çünkü içinde yalnızca bir kişinin hikâyesi değil, yetmiş yılı aşan bir dönemin Kadıköy’ünün sesleri, kokuları, sokakları, insanları ve mekânları da yer alıyor. Kitap bir taraftan okuyucuyu, Kadıköy’ün ara sokaklarından Moda’nın deniz rüzgârlı sokaklarına, Yoğurtçu Parkı’ndaki çocuk kahkahalarından Altıyol’un telaşlı akşamüstlerine götürürken bir taraftan da cemiyet hayatının aktığı birçok mekânda dolaştırıyor. Komşulukların, mahalle kültürünün, çocuk oyunlarının, sokak satıcılarının, pazarın ve denizin bu semtin yaşayan birer parçası olduğunu hatırlatmak da biz okurlara düşüyor.



KADIKÖY’DEN DÜNYA DENİZLERİNE

Gülay Hanım’ın hikâyesi yalnızca Kadıköy’le de sınırlı değil. Yirmili yaşlarının başında, kaptan olan eşiyle yaptıkları uzun gemi yolculuklarında uğradıkları limanlar, gezilen görülen ve bazen aylarca yaşanan şehirler de yer alıyor kitapta. Sayfalarda gezinirken, kimi zaman Sirkeci’den kalkan eski bir gemide, kimi zaman okyanuslar aşan bir geminin lüks kamarasında, kimi zaman da İstanbul’a kavuşma özlemiyle yanıp tutuşan bir yolculuğun içinde bulacaksınız kendinizi.

İlk görüşmemizde Gülay Hanım’ın bana ikram ettiği kurabiyeler için ne yalan söyleyeyim, pastaneden alınmıştır diye düşünmüştüm. Sonraki görüşmelerde anladım ki Gülay Hanım yalnızca iyi bir gurme değil, mutfakta harikalar yaratan usta bir aşçı da aynı zamanda. Sadece Türk mutfağı mı? Hayır! Tıpkı denizlere, okyanuslara açılan gemiler gibi dünya mutfağına da açılmış, uğradığı her limandan yeni tarifler öğrenmiş. Bu nedenle bir dönem İstanbul’unun yemek kültürüne dünyanın çeşitli şehirlerinden eklenen birçok “Gülay Hanım usulü” lezzetli tarifi de içeriyor kitap.

Çocukluğunda uzak denizlerin hayalini kuran bir kadının hikâyesi bu. Hayallerini gerçeğe dönüştüren bir kadının. Gülay Hanım’ın aşkla ve dünyayı keşfettiği, kayıplarla sarsılıp yine hayata tutunduğu ve kendi hayatını yeniden kurduğu uzun bir yolculuğun hikâyesi…



 Kadıköy’de Söyleşi ve İmza Günü

Fırtınalı Denizlerden Sakin Bir Limana kitabının yayımlanmasının ardından Gülay Esinduy ve kitabın editörü Doç. Dr. Tuncay Bilecen, Kadıköy’de düzenlenecek söyleşi ve imza gününde okurlarla bir araya gelecek. Etkinlikte Esinduy’un yaşam öyküsü, Kadıköy’e ilişkin anıları ve kitabın mutfak süreci konuşulacak.

 

Etkinlik Bilgileri

  • Tarih: 14 Kasım 2026, Cumartesi
  • Saat: 15.00
  • Yer: Kediköy Sahaf Kafe
  • Adres: Rasimpaşa Mah., Misak-ı Millî Sok. No: 81/D, Kadıköy / İstanbul

https://www.kitapyurdu.com/kitap/firtinali-denizlerden-sakin-bir-limana/765332.html?publisher_id=10673

 

Sokak palyaçosunun “seksi palyaçoya” dönüşmesinin hikâyesi: Oyuncu Feride Morçay’la yeni oyunu Chickadee üzerine söyleşi

No comments

02 November 2026

Feride Morçay, palyaçoluk sanatına duyduğu ilgiyle yazmaya başladığı tek kişilik oyunu Chickadee ile Londra’da Riverside Studios Bite Size Festivali’nden sonra ağustos ayında Edinburgh Fringe Festivali’nde 23 gün boyunca sahne alacak. Mizah ve trajediyi harmanlanan Chickadee, bir sokak palyaçosunun içsel çatışmalarını ve günümüzün sosyal medya dünyasında kadın bedeninin metalaşmasını konu alıyor.

 





 

Londra’da tiyatro ve sinema alanındaki üretimlerine devam eden Feride Morçay, son yıllarda özellikle akıl sağlığı, kadınlık ve aidiyet temalarını sahneye ve perdeye taşıyan çalışmalarla adından söz ettiriyor. Londra’nın ardından Edinburgh Fringe Festivali’nde ağustos ayı boyunca sahne alacak olan Feride Morçay’la kendi yazıp oynadığı tek kişilik oyunu Chickadee hakkında konuştuk.

Böyle bir oyun yazmak nereden aklına geldi?

Liseden beri yanımda fikir defteri taşıyorum. Yaklaşık 10-15 sene önce ben bu fikir defterine bir sokak sanatçısıyla ilgili hikâye fikri yazmıştım. Palyaço değildi ama sokak sanatçısı olmak hep ilgimi çekmişti. Bunun dışında senelerdir yazıp çizip karaladığım bazı sürreal fikirlerle bu ve palyaçoluk felsefesinden çıkan karakter birleşti ve bir anda akmaya başladı. Londra’da daha önce “clowning” üzerine atölyelere katılmıştım. Bu sayede birçok farklı performans sanatçısıyla tanıştım. Micaela Miranda adında bir hocam vardı, onun bir haftalık yoğun programına katıldım. Sonra Rus palyaço Slava hakkında bir belgesel izledim ve Slava'nın bir palyaço olarak hayat felsefesi, koşullar ne olursa olsun insanları gülümsetebilme çabası beni çok etkiledi. Derken kendimi bir anda bu oyunu yazarken buldum.

Dahlia karakterin böyle mi doğdu?

Evet, önce bir fikir olarak ortaya çıktı. Üzerine çok düşünmeden bu ilhamla sahneler yazmaya başladım. Sonra sokakta, palyaço kılığıyla doğaçlama bir performans yaptım. Trafalgar Square’de tamamen doğaçlama bir şekilde, sokakta bir süpürge alıp sokağa süpürmeye başladım.  İnsanların şaşkın bakışları, gülümsemeleri, tepkileri beni çok etkiledi.

Bu deneyimle birlikte metin henüz oluşmamışken, performans dünyasındaki bir oyuncunun ne yaşadığından çok karşı tarafa ne verdiğinin daha önemli olduğunu fark ettim.  

Ardından bir palyaço ver performans sanatçısı olan Tanya Zhuk palyaço koçu olarak oyuna dahil oldu; üç seans diye konuştuk, yirmi seanstan fazla yaptık. Bazen bütün gün palyaço karakterinin içinde kalıp palyaçoyu oynamayıp adeta palyaço oldum.

Biraz da oyunun metnine gelelim. Dahlia nasıl bir karakter?

Dahlia, idealist bir sokak palyaçosu. Başarıyı ün ya da para ile değil, insanların yüzüne bir gülümseme koyabilmekle ölçen biri. Fakat etrafındaki insanlar onun bu yolculuğunu anlamıyor. Para kazanması, “başarılı” olması gerektiğini düşünüyor. Derken menajeri ve en yakın arkadaşı olan Sue’nun zorlamasıyla bir televizyon programına çıkıyor ve orada kendi seksapeli üzerinden değer görüyor. Farkında olmadan sistemin ona çizdiği yola yöneliyor. Kendisi de bir kukla gibi aslında bir bakıma izin veriyor buna. Ertesi gün ünlü biri olarak uyanıyor ve bu durumdan annesi, menajeri, babası çok mutlu oluyor.

Palyaçolukla çatışan bir durum değil mi bu?

Evet. Bu da kızın kafasını çok karıştırıyor. Hikâye de bununla ilgili zaten; Dahlia’nın, kendi içindeki ‘kadın’la, ‘sanatçı’ ile ve ‘toplumun kadından beklediği şey’ ile olan çatışmasıyla… Dahlia, bir anda "seksi palyaço" olarak ünleniyor ama bunu istemeden yapıyor. Ve herkes – annesi, menajeri, çevresi – bu başarıyı kutlarken, Dahlia içten içe kim olduğunu sorguluyor.

Kadın sanatçıların bazen yaşadığı bir durum bu; bir kişinin değerinin dış görünüşünden verilmesi akıl sağlığını inanılmaz etkiliyor.  Ben bunu çok gözlemliyorum; arkadaşlarımdan, çevremden, iş arkadaşlarımdan, herkesten kendim de deneyimleyerek. Burada güzel ve bakımlı olmaktan söz etmiyorum. Gerçek değerinin sadece ‘cinsellik’ üzerinden biçilmesi çok can acıtıcı bir durum bence. Dahlia da idealist bir sokak palyaçosuyken birdenbire başka birine dönüşüyor.

Oyunun yapısı nasıl? Gerçekçi bir anlatım mı, yoksa farklı katmanlar var mı?

Metin çok katmanlı. Oyunda sürreal kısımlar da var. Çünkü biz bu karakterin tamamen psikolojisinin içine giriyoruz. Ve bazen bu anı yaşarken sahne bir anda değişiyor. Işıklar değişiyor. Ve biz Dahlia 'nın beyninin içine giriyoruz sanki. Ve onun düşüncelerini ve geçmişte yaşadıklarını görüyoruz. Çocukluğuna iniyoruz.

Bu kadar ağır bir metin ancak mizahla yoğrulabilir sanırım…

Kesinlikle. Bence mizah, en zor konuları insana yaklaştırmanın en etkili yolu. Taciz, sistem baskısı, kadın kimliği, bedenin pazarlanması gibi çok ağır temaları işliyorum. Ama bunları doğrudan yüzüne çarpmadan, biraz güldürerek, sonra da düşündürerek sahneliyorum. Bu, seyircinin daha açık kalmasını sağlıyor.


Seyirci nasıl karşıladı oyunu?

Seyircilerde metnin doğasından kaynaklanan yoğun duygu geçişleri oluyor. Dahlia’nın gülümseyen yüzünün arkasında yaşadığı içsel yıkım çok etkiliyor insanları. Mizahın içinde derin bir trajedi var. O kontrast seyircide büyük bir etki yaratıyor.

Seyirci bu oyunda her şey. Bazı bölümlerinde interaktif sahneler var. Aralarına giriyorum, doğaçlama anlar oluyor. Bu da seyirciyi oyunun bir parçası kılıyor.

Bir saat boyunca tek başına sahnede olmak zor bir iş değil mi?

Oyunun zengin içeriği, duygusal iniş çıkışlar ve ağır konuların mizahla harmanlanması ve karakterin seyirciyle kurduğu iletişimdeki dürüstlük seyirciyi diri tutuyor.

Chickadee ağustosta Edinburgh Fringe Festivali’nde sahnelenecek? Seni neler bekliyor?

Oyunu daha önce Bite Size Festivali kapsamında Riverside Studios’da dört kez oynadım. Çok iyi bir prömiyer oldu. Şimdi Fringe’de 1-25 Ağustos tarihleri arasında 23 gösterim yapacağım. Her gün, her seyirci ve her an birbirinden farklı olduğu için her oyun kendine özel olacaktır. Bu arada unutmadan belirteyim; bilet gelirlerinin bir kısmı akıl sağlığı ile ilgili bilinçlendirme amaçlı ‘Comic Relief’ adlı hayır kurumuna bağışlanacak.

Bu oyundan sonra ne var sırada? Yeni projeler?

Chickadee’yi Londra’ya tekrar getirmek istiyorum. İstanbul için bazı görüşmeler var, henüz netleşmediği için bir şey söylemek istemem. Bunun dışında farklı şehirlerde ve festivallerde oynamak gibi bir hedefim var.

Son olarak, söylemek istediğin bir şey var mı?

Bu süreçte tiyatronun değerini çok anladım. Canlı performans yapmak ve seyircinin gözünün içine bakarak gerçek bir iletişim kurmak, onlarla bir hikâyeyi, karakteri paylaşmak iki taraf için de çok derin bir deneyim. Tiyatronun bizi uyanık tuttuğuna ve iyileştirdiğine inanıyorum.

Vedat Günyol, Günyol Bakoğlu ve “Vasıtayı Beleş”

No comments

22 October 2026

“Hayat tatlı tesadüflerle” dolu dedirtecek bu yazıda, otostopla Osmanlıca kursuna giderken tesadüfen Vedat Günyol’un evine konuk olmamı ve bunun Londra’da yaşayan tiyatro sanatçısı Günyol Bakoğlu’yla ilişkisini anlatıyorum… Dedim ya “hayat tatlı tesadüflerle dolu” diye…


Tuncay Bilecen






Yıl 2002 olmalı, Kocaeli Üniversitesi’nde Siyasi Tarih bölümünde yüksek lisans yapıyorum. Zorlandığım derslerden biri de Osmanlıca… Derste gördüklerimiz kadarıyla bu işi kıvıramayacağımı anlayınca etrafta bana ders verecek birilerini veya bir kurs falan bakmaya başladım. Ne ki cebimde bunun için ayıracak beş kuruşum yok.

Sonradan öğrendim ki Sultanahmet’te Basın Müzesi’nde, Başbakanlık Osmanlı Arşivi çalışanları ücretsiz olarak Osmanlıca kursu veriyorlarmış. Kaçırır mıyım? Fakat bu sefer de İstanbul’a gidip gelecek param yok.

Peki ne yapacağız?

Tabii ki otostop çekerek gideceğim…

İzmit’ten İstanbul’a otostop çekmek çok kolay. Kuruçeşme Gişeleri’nin oraya kadar gidiyorum. Elimi kaldırdığımda beş dakikada arabanın içindeyim. Başlı başına bu otostoplardan bile kocaman bir yazısı dizisi olur.

Kimlere rastlamadım ki? Mesela Kocaelispor’un meşhur yıldızı Dobrovski (Kağan Dobra) beni aracına alanlardan biriydi… Tanıdık simaların yanı sıra bir yığın da hikâye dinledim. Bir defasında bir adam denk geldi. Son model spor arabasıyla önümde durunca şaşırdım. Çünkü nedendir bilmiyorum çok lüks arabalar pek otostopçu almazlar. Karısını aldattığını, ama zaten ilişkilerinin çoktan bittiğini, mutsuz olduğunu, İzmit’teki sevgilisine de pek güvenemediğini anlattı. Bir taraftan da 180 km hızla gidiyoruz. Acaba kaza mı yapacağız diye endişe mi edeyim, adama evlilik terapisti gibi akıl mı vereyim şaşırdım.

Bir defasında da Balkan göçleri üzerine sözlü tarih çalışması yapacak birini arıyordum. Aradığım kişiyi otostopta buldum, daha sonra evlerine gittim ve tam istediğim gibi bir çalışma yaptım. Kırım’dan önce Balkanlar’a sonra da İzmit’e göç eden bu aile, Giray Han’dan bu yana aile seceresini tutmuştu.

Gelelim bu yazıyı yazmama vesile olan konuya… Bir gün bunca yıllık otostopçuyum bugüne kadar hiçbir kadın beni aracına almadı diye düşünürken bir kadın önümde durdu. 

Hemen,

“Tebrik ederim, beni aracına alan ilk kadın şoförsünüz” dedim.

“Aaa olur mu, evladım” dedi. “Sen benim oğlum sayılırsın, tabii ki alacağım, öğrencisin besbelli.”

Böylece Macide Hanım’la aramızda güzel bir sohbet başladı. Konu konuyu açtı, edebiyatta karar kıldık. Hangi yazarları sevip sevmediğimizi anlatmaya başladık.

“Denemecilerden kimleri seviyorsun?” diye sordu.

O sıralar Nermi Uygur’u okuyordum. Hatta çantamda kitabı vardı. Övünerek gösterdim,

“İşte Nermi Uygur falan…” dedim.

“Peki, başka başka?” dedi…

Biraz düşündüm…

“Vedat Günyol’u da severim mesela” dedim.

Ben bunu deyince Macide Hanım’ın gözleri parladı.

“Şimdi sana bir şey söyleyeceğim inanmayacaksın” dedi.

“Denerim” dedim. Ne de olsa konumuz denemeydi…

“Ben şu anda Vedat Günyol’u ziyarete gidiyorum!”

Bir yerde okumuştum. Vedat Günyol, 25 bin kitabını Maltepe Üniversitesi’ne bağışlamıştı. Üniversite de ona bir lojman tahsis etmişti. Ama ben yine de duyduklarıma pek inanmadım.

“Gerçekten mi?” dedim.

“Sen de gelmek ister misin?” diye sorunca Osmanlıca kursunu falan hepten unuttum.

“Gelirim tabii!” dedim.

Böylece bu güzel tesadüfle Vedat Günyol’un lojmanının yolunu tuttuk. Macide Hanım, Vedat Günyol’la tatlı anılarını anlattıkça benim heyecanım bir kat daha arttı. Hatta,

“Ben oğlumun adını bile Günyol koydum” dedi. “Tanırsın belki, birçok reklâmın seslendirmesini o yapıyor aslında.”

Yıllar sonra sözünü ettiği kişinin şimdilerde Londra’da yaşayan, tiyatro sanatçısı Günyol Bakoğlu olduğunu anlayacaktım…

Vedat Günyol’un evine gittiğimizde, çok sevdiğim şair ve yazar Şükran Kurdakul da oradaydı.



Vedat Günyol, Osmanlıca bilgimi test etmek için “buraya nasıl geldin bakalım?” diye sorunca, “vasıtayı beleşle” dedim.

“Eh” dedi. “Senin Osmanlıca tamamdır.” Böylece benim adımı da “vasıtayı beleşçi” koydu…

O günün yarısını Vedat Günyol ve Şükran Kurdakul’un keyifli sohbetini dinleyerek geçirdim. Osmanlıca kursu falan artık umurumda değildi. Bundan böyle artık vasıtayı beleşçi idim ve sık sık bu isimle arayarak Vedat Günyol'un halini hatrını sordum. 

Yıllar sonra da Günyol'la Londra'da tesadüfen karşılaşıp ahbap olduk... Hayat tatlı tesüdüflerle dolu... :) 



                Macide Hanım ve Günyol Bakoğlu 









Adil Yıldırım “Toksik İlişki” ile Londra’ya geliyor

No comments

25 September 2026

 Yazar ve mentor Adil Yıldırım, “Neyin Peşindesin? – Toksik İlişki” gösterisiyle 11 Ekim’de ilk kez Londra’da sahne alacak



Yazar ve mentor Adil Yıldırım, yeni sezon sahne gösterisi “Neyin Peşindesin? – Toksik İlişki” ile Londra seyircisinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Gigue Production ve BKM Mutfak tarafından sunulan gösteri, 11 Ekim 2026 Pazar günü saat 19.30’da Londra’daki 21Soho’da gerçekleştirilecek.

Yıldırım, sahneden uzak kaldığı dört aylık dönemde yaşadığı olayları ve insan ilişkilerinden doğan yeni hikâyeleri kendine özgü anlatımıyla seyirciyle paylaşacak. Yaklaşık 90 dakika sürecek ve Türkçe gerçekleştirilecek gösteride mizahın yanı sıra ilişkilerin düşündüren ve duygusal yönleri de ele alınacak.

İlişkiler ve “toksik” deneyimler sahnede

“Neyin Peşindesin? – Toksik İlişki”; evlilikten bekârlığa, ayrılıktan aldatmaya ve modern ilişkilerde yaşanan kafa karışıklıklarına kadar farklı deneyimleri sahneye taşıyor.

Gösterinin interaktif bölümlerinde seyirciler, ilişkiler konusunda merak ettikleri soruları Adil Yıldırım’a doğrudan yöneltme fırsatı da bulacak. Organizasyon ayrıca gösteriye çift olarak katılan izleyiciler için içeriği önceden açıklanmayan özel bir sürpriz hazırlandığını duyurdu.

Yazarlıktan televizyon ve sahneye

İstanbul doğumlu Yıldırım, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Fransızca Kamu Yönetimi Bölümünden mezun olduktan sonra yaklaşık 10 yıl İtalya’da yaşadı. Kendisi tarafından paylaşılan biyografiye göre bu dönemde Politecnico di Milano’da International Marketing alanında yüksek lisans yaptı ve Birleşmiş Milletler’in Roma ofisinde iki yıl görev aldı.

İnsan ilişkileri ve davranış bilimleri alanındaki çalışmalarının yanı sıra edebiyatla da ilgilenen Yıldırım’ın ilk romanı “Gecede Saklı Yalnız Aşklar” 2017’de yayımlandı. Bunu “Zamanın Sessiz Ruhu”, “Med Cezir”, “Şeytan Tüyü”, “Elli Maddede İlişkiler”, “Flört Etme Sanatı”, “40+ İtiraf Hikayeleri”, “Elli Maddede Sosyal Medya Aşkları”, “Farkındalık Okyanusu”, “Elli Maddede Evlilik” ve “Bana Gelsene” gibi çalışmalar izledi. Tanıtım dosyasında da Yıldırım’ın yazarlık, televizyon, dijital yayıncılık ve sahne çalışmalarını birlikte sürdürdüğü belirtiliyor.

 Yeni sezonun “Toksik İlişki” temalı Londra buluşması, 11 Ekim 2026 Pazar günü saat 19.30’da 21Soho’da yapılacak.

Londra’daki gösteri, 11 Ekim 2026’da 21Soho’da saat 19.30’da başlayacak.

Adres: 3-5 Sutton Row, London W1D 4NR 

SÖZÜN KIYISI: “Hayat, geriye doğru anlaşılır fakat ileriye doğru yaşanır”

No comments

23 September 2026

 



SÖZÜN KIYISI


“Hayat, geriye doğru anlaşılır fakat ileriye doğru yaşanır” 

S. Kierkegaard

 

Geçenlerde birinin ağzından çok tanıdık bir cümle duydum:

“Biraz işlerim düzelsin, yapacağım.”

Cümle o kadar sıradan ki üzerinde durmaya değmez sanırsınız. Hepimiz benzerlerini söylüyoruz zaten.

Şu dosya bitsin.
Bu borç kapansın.
Çocuklar büyüsün.
Emekli olayım.
Biraz para biriktireyim.
Havalar düzelsin.
Pazartesi gelsin.

Sonra...

Sonrası nedense hep daha güzel olacak.

İnsanın kendisine kurduğu en zarif tuzaklardan biri belki de budur: Hayatı gelecekte bir yere koymak.

Oysa hayat, bizim ona ayırdığımız zamanı beklemiyor.

Biz plan yaparken annemizin saçına biraz daha ak düşüyor. Çocuğumuz biraz daha büyüyor. Sevdiğimiz insanın yüzüne yeni bir çizgi ekleniyor. Bir zamanlar yorulmadan çıktığımız merdivende bir gün nefesimiz değişiyor.

Ve bütün bunlar olurken takvim büyük bir gürültü çıkarmıyor.

Belki zamanın en ürkütücü tarafı da bu.

Sessiz geçmesi.

Bir kapı çarpması gibi geçseydi fark ederdik. Bir bardak kırılması gibi ses çıkarsaydı dönüp bakardık.

Ama zaman parmaklarının ucunda yürüyor. Ve bunu büyük bir zarafetle yapıyor.

Bu yüzden insan çoğu zaman yaşlandığını aynadan değil, hatıralarından anlıyor.

“Daha dün...” diye başlayan cümleler çoğaldığında, dünün aslında hiç de dün olmadığını fark ediyor.

Belki de hayatın büyük trajedisi ölmek değildir.

Yaşamayı sürekli sonraya bırakmaktır.

Üstelik biz hayatı çoğu zaman büyük şeylerde arıyoruz. Büyük aşklarda, büyük başarılarda, büyük paralarda, büyük yolculuklarda...

Oysa yıllar geçtikçe insan başka bir şey öğreniyor:

Hayat büyük anlardan değil, fark edilmemiş küçük anların toplamından oluşuyor.

Bir sabah kahvesinden.

Yolda yüzünüze vuran rüzgârdan.

Annenizin hâlâ sizi merak etmesinden.

Bir arkadaşınızın “Eve vardın mı?” mesajından.

Sevdiğiniz insanın kalabalığın içinde gözleriyle sizi aramasından.

Koşarken bir an için bedeninizin hâlâ size itaat ettiğini hissetmekten.

Bunların hiçbirinin üzerine “önemli” yazmıyor.

Belki bu yüzden değerlerini ancak kaybettikten sonra anlıyoruz.

İnsan garip bir varlık.

Sahip olduklarına hayat, kaybettiklerine hatıra diyor.

Ve çoğu zaman bir şeyin kıymetini anlayabilmek için önce onun hatıraya dönüşmesini bekliyor.

Belki mutluluk konusunda da yanılıyoruz.

Mutluluğu sürekli ulaşılması gereken bir yer sanıyoruz. Bir gün bütün sorunlarımız bitecek, bütün taşlar yerine oturacak ve nihayet huzur başlayacakmış gibi.

Oysa hayat hiçbir zaman tamamen düzelmiyor.

Bir mesele bitiyor, başka biri başlıyor.

Bir kapı açılıyor, başka bir kapı kapanıyor.

İnsan bir şeyi kazanırken başka bir şeyden vazgeçiyor.

Belki olgunlaşmak, hayatın kusursuz hale gelmesini beklemekten vazgeçtiğimiz yerde başlıyor.

Eksik bir hayatın içinde tam bir an yaşayabilmek.

Bütün mesele belki de bu.

Çünkü bir gün geriye dönüp baktığımızda, kaç dosya bitirdiğimizi, kaç toplantıya yetiştiğimizi, kaç e-postaya cevap verdiğimizi hatırlamayacağız.

Başka şeyler kalacak.

Kimlerin elini tuttuk.

Kimin yanında sustuk.

Kime geç kaldık.

Neyi söyleyemedik.

Neyi gereğinden fazla önemsedik.

Ve belki en çok da...

Yaşamak için neyi bekledik?

Hayatın bam teli tam da burada titreşiyor bence.

İnsan dünyaya zamanı geçirmek için değil, zamanın içinden geçerken bir iz bırakmak için geliyor. Ve hepimizin kendine özgü bir iz düşümü oluşuyor.

Ama o izin büyük olması gerekmiyor. Kendine özgü olması kıymetli kılıyor onu.

Bazen bir insanın hayatında bıraktığınız küçücük bir iyilik, dünyada bıraktığınız en büyük iz olabilir.

O yüzden belki de kendimize zaman zaman tek bir soru sormamız gerekiyor:

“Bugün, bir gün özleyeceğim hangi şeyin içindeyim?”

Bu sorunun cevabını gerçekten verebilirsek, belki yaşamayı yarına bırakmayız.

Çünkü hayat beklemiyor.

Biz bekliyoruz. Ve zaman büyük bir zarafet ve hızla akıyor.

 

                                                                                                         Sözün kıyısından selamlar…

                                                                                                                    Av. Sibel YAZICI




PARÇALANMA romanın yazarı Gül Özen'le Söyleşi

No comments

27 August 2026

 F. Gül Özen, Parçalanma adlı romanında Türkiye’den Almanya’ya, Naime’den Naomi’ye uzanan yolculukta geçmişiyle bugünü arasında gidip gelen göçmen bir kadının yaşadığı ruhsal parçalanmayı ele alıyor. Danimarka’da yaşayan F.Gül Özen’le İngiltere’nin ardından geçtiğimiz günlerde Türkiye’de de yayımlanan PARÇALANMA hakkında sohbet ettik.




👉 Söyleşiyi Spotify'dan dinlemek için tıklayın!


👉Gül Özen'le Edebiyat Haber sitesinde yapılan söyleşiyi okumak için tıklayın!




Güler İnce, Open House Festival kapsamında Green Lanes’in göç hikâyesini anlatacak

No comments

20 August 2026

Sanat tarihçisi Dr. Güler İnce, Londra’nın çok kültürlü yerleşim yerlerinden biri olan Harringay Green Lanes’in göç, kentleşme ve toplumsal değişim tarihini ele alan özel bir yürüyüş turu düzenleyecek.



İnce’nin rehberliğinde gerçekleştirilecek “Green Lanes: A street shaped by migration” başlıklı tur, bu yıl 12-20 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek Open House Festival programında yer alıyor. Tur, 16 Eylül Çarşamba günü saat 14.00’te Manor House Station yakınındaki Park View Cafe önünden başlayacak ve yaklaşık bir buçuk saat sürecek.

Green Lanes’in bugünkü kimliğinin oluşumunda göçün belirleyici rolüne dikkat çekilecek turda, bölgenin son 150 yıllık dönüşümü ele alınacak. Tarihî haritalar, eski fotoğraflar ve bölgedeki yapılar üzerinden gerçekleştirilecek yürüyüşte, Green Lanes’in  Londra’nın hareketli ve çok kültürlü caddelerinden birine nasıl dönüşümünün hikâyesi anlatılacak.

Turun önemli başlıklarından birini ise Kürt toplumunun Green Lanes’in sosyal ve kültürel yapısının oluşumundaki rolü oluşturuyor. Katılımcılar, göçün yalnızca nüfus hareketliliği anlamına gelmediğini; mahallelerin ekonomik, kültürel ve sosyal yapısını da dönüştürdüğünü bölgenin gündelik hayatı üzerinden gözlemleme fırsatı bulacak.

Dr. Güler İnce, yürüyüş boyunca Victorian dönemi evleri, yerel alışveriş alanları ve Green Lanes çevresindeki kentsel dokuyu göç, hafıza ve aidiyet kavramları çerçevesinde ele alacak.

Yaklaşık bir saatlik yürüyüş ve duraklamalardan oluşan tur, Londra’nın bugününü anlamak için kentin geçmişine ve farklı göçmen topluluklarının kente bıraktığı izlere bakmayı amaçlıyor. Open House Festival kapsamında gerçekleştirilen etkinlik, Open City tarafından yürütülen ve Londra’nın mimari, tarihî ve toplumsal hikâyelerini farklı perspektiflerden anlatmayı amaçlayan Golden Key Academy programının bir parçası olarak düzenleniyor.

Tur, 16 Eylül 2026 Çarşamba günü saat 14.00’te başlayacak. Katılım için önceden bilet alınması gerekiyor. Yürüyüş, Green Lanes’in kuzey bölümünde, toplu ulaşım bağlantılarının bulunduğu bir noktada sona erecek.

Dr. Güler İnce, Londra’da uzun süredir sanat tarihi, müze ve şehir turları düzenliyor. Daha önceki turlarında Victoria & Albert Museum ve British Museum gibi Londra’nın önemli kültür kurumlarını sanat tarihi perspektifiyle ele alan İnce, bu kez kentin kültürel mirasını göç ve kentleşme üzerinden okumaya odaklanıyor.

https://programme.openhouse.org.uk/listings/13798


Annesi yazdı, küçük kızı çizdi, ortaya bu kitap çıktı!

2 comments

16 August 2026

Kuzey Londra’da yaşayan Çağrı Oral, kızı Zehra’ya her akşam kendi zihninden hikâyeler anlatıyordu. Kızı anlattığı hikâyeleri çok beğenince diğer çocuklar da sever diye “The Little Girl with a Big Heart” isimli bir kitap yazdı. Yola çıktığı illüstratörle yaşadığı anlaşmazlık nedeniyle çizim işi yarıda kalınca 6 yaşındaki kızı “Anne sen üzülme kitabın resimlerini ben çizerim!” dedi ve ortaya bu tatlı ve duygusal resimli çocuk kitabı çıktı.

Fotoğraflar: Deniz Kavalalı


Halil Yetkinlioğlu

İngilizce olarak Londra merkezli yayınevi Press Dionysos tarafından okuyucuyla buluşturulan kitabın yayımlanma hikâyesi de gerçekten çok ilginç! The Little Girl with a Big Heart’ı yazan Çağrı Oral ve resimleyen Zehra ile kitabın ortaya çıkış serüveni hakkında sohbet ettik.

 

Bu sizin ilk çocuk kitabınız? Çocuk kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Ben çok uzun yıllar Türkiye’de reklam yazarlığı yaptım. Birçok ünlü markanın reklam kampanyalarında yaratıcı ekipte yer aldım. Ayrıca üniversitede sinema okudum. Dolayısıyla yazma eylemini farklı bir kulvarda zaten gerçekleştiriyordum. Yayınlanmış öykülerim de var. Sözlü yazılı hikâye anlatmayı seven biriyim. Hikâyenin etkisine çok inanırım. Çocuk kitabı konusuna gelince asıl itici güç kızım oldu. Ona hikâyeler anlatıyor, kitaplar okuyor, masallar uyduruyordum. Bildiğimiz klasik masalların beğenmediğim bölümlerini değiştiriyor, adapte ediyordum. Ama çoğunlukla uyduruyordum ve kızımın çok hoşuna gidiyordu anlattıklarım. Bir gün dedim ki ya ben her akşam uyku saati değişik değişik hikâyeler uyduruyorum doğaçlama, bunu kâğıda döksem ya. Kızım seviyorsa diğer çocuklar da sevebilir. Sonra bir akşam bilgisayarın başına oturdum ve yazdım.

Peki, The Little Girl with a Big Heart’ın hikâyesinin çıkış noktası ne?

Aslında bu öykü için gerçek hayattan alınmıştır desem çok yanlış olmaz. Tamamen kızımdan esinlendim. Kitap, küçük bir kızın koşarken birden durup kalp atışını duyup çocuk merakıyla yüreğine yolculuğunu anlatıyor. Mesela anneannesi kızım Zehra’yı bahçede salıncakta sallarken kızım “ben kelebek oldum ben kelebek oldum” demişti ve bunu hikâyemde kullandım. Zehra ne zaman bir kedi görse çok mutlu olur ve onları beslemek şefkat göstermek ister bu da kitapta yer alan bir bölüm. Çocuklar o kadar doğal ve etkileyici ki onlardan ilham almamak ne mümkün! Benim esinlenmem de bana bu hikâyeyi yazdıran şey oldu.

The Little Girl with a Big Heart İngilizce bir kitap. Neden anadilinizde değil de İngilizce yazdınız kitabı?

Onun da hikâyesi enteresan. Ben aslında hikâyeyi önce Türkçe yazdım. Hatta ismi “Kalbinin Derinliklerine Giden Kız”dı. Sonra Türkiye’de üç farklı yayınevine gönderdim dosyayı. Hepsi reddetti. Bunun için de çeşitli gerekçeler sıraladılar. Örneğin, biri “hikâye çok güzel ve samimi” dedi. Çok sevindim. “Ama basamayız” dedi sevincim kursağımda kaldı. “Neden?” diye sordum. “Ya sosyal medyada çok takip edilen biri ya da aktiviteler düzenleyen ünlü bir öğretmen olmanız lazım” dedi. Dedim ki “bu saatten sonra öğretmen olmam zor.” Güldük beraber. Bir diğeri “kâğıt çok zamlandı, maliyetler arttı” dedi. Öbürü de benim ritim olsun, metne şiirsellik katsın diye kullandığım tekrarları fazla buldu. Oysaki bir sürü yabancı çocuk kitabında bu tarz tekrarları görmüş ve okumuştum. 

Türkiye’deki yayınevleri tarafından reddedilmek sizi nasıl etkiledi?

Ben aslında çok çabuk demoralize olan biriyimdir. Oldum da. Demek ki hikâyem o kadar da güzel değil diye düşündüm. Neyse ki etrafımda edebiyat dünyasından yazar çevirmen ve çocuk kitapları konusunda bilirkişi diyebileceğimiz insanlar vardı. Onlara reddedildiğimi anlattığımda yazar arkadaşım “Türkiye’de yayınevlerinde de çeteleşme yok mu sanıyorsun” dedi. Diğer konusunda uzman arkadaşlarım da hikâyemin iyi olduğu konusunda beni ikna etti. Ve ben de ikna olmuş olmalıyım ki Türkiye olmadıysa Dünya olur deyip oturup hikâyeyi İngilizceye çevirdim. Anlayacağınız bana kendi dilimde bir hikâye kitabı çıkartmadılar. :)

Sonrasında süreç nasıl gelişti?  

Ben metni İngilizceye çevirdim ama edebi çeviri bambaşka bir şey. Türkçedeki müzik ve ritimli formu yakalamak her İngilizce bilenin yapacağı şey değil. Bir arkadaşım beni Özge Çalık Spike ile tanıştırdı. Özge zaten Türkçeden İngilizceye çeviriler yapan çok başarılı bir çevirmen. Eşi Matt de Edinburgh Üniversitesi Dil Bilimi Bölümü’nde kürsüsü olan bir akademisyen. Onlara gönderdim metni. Özge de Matt de çok beğendiler metni. Yalan yok, özellikle Matt’in bana videolu bir görüşmemizde Türkçe olarak hikâyeyi çok beğendiğini söylemesi beni çok cesaretlendirdi. Sonra Özge çeviriyi yaptı bana gönderdi metni bir okudum. İnanamadım. Öyle bir dokunmuş ki hikâyeye bazı kelimeleri o kadar özenle seçmişti ki çok etkilendim. Benim Türkçede yapmaya çalıştığım müzikli anlatımı o İngilizce yapmıştı. Hatta İngilizcesi Türkçesinden daha etkileyici oldu diye bile düşündüm.

Peki, kitabın İngiltere’de basımı nasıl oldu?

Çizer bir arkadaşım hikâyeyi çok beğenmişti. Beraber yola çokalım dedim. Çünkü hikâyenin yanında görseller olduğu zaman yayınevlerini ikna etmek daha kolay olur diye düşünüyordum. Nitekim öyle oldu. Sunum dosyasını birkaç görselle birlikte gönderdim. Press Dionysus çok kısa sürede yanıt verdi. Ben bu kitabı basarım dedi. İmzalar atıldı.

Kitabın illüstrasyonlarını kızınız yaptı, buna nasıl karar verdiniz?

Kitabın yayınlanmasına çok az bir zaman kala çizer arkadaşımla yollarımızı ayırmak zorunda kaldık. Çizdiklerini çok beğenmiştim ve benimsemiştim ama bazen ilişkileri yönetebilmek zor olabiliyor. Çok üzülmüştüm çünkü kitapla ilgili özellikle yayıneviyle anlaştıktan sonra çok hayal kurmuştum. Umut bağlamıştım. Kitabın çıkmasına çok az kalmıştı ama ortada çizimler yoktu. Çok üzgün olduğum anda kızım Zehra geldi yanıma ve “Ağlama anne, üzülme kitabın resimlerini ben çizerim hem de çok güzel çizerim” dedi. Altı yaşındaydı o zaman ve hayatım boyunca o anı unutmayacağım. Ve hemen bir kalem kâğıt alıp bana nasıl şeyler çizebileceğini gösterdi. Sonra gerçekten düşündüm kitap küçük bir kızın kalbine yolculuğunu anlatıyor. Kız kalbine gidiyor ve yüreğinde gördüklerini resmediyor. Çok güzel örtüştü hikâyeyle. Yayımcıyı aradım. “Çok iyi fikir Çağrı” dedi. “Hiç acele etme, zaman problemin yok; çünkü insan her zaman kitap çıkaramıyor” dedi. Çok rahatladım. Minnettarım. Zehra üzerinde zaman baskısı oluşsun istemedim. Böylelikle kızım kitabın illüstratörü oldu. İyi ki de öyle oldu.

Zehra için süreç nasıl geçti? 

Uzun zamana yaydık çizimleri. Bazen iki hafta bir şey çizmedi. Ben ona paragraf okudum, o zaman ben buraya şöyle bir şey çizeyim dedi çoğunlukla… Benim de müdahalelerim oldu zaman zaman. “Acaba şuraya bir de pusula mı çizsen” dedim mesela… Bana “Sen karışma anne, bu kitabın çizeri benim demişliği” de var ayrıca… İşi sahiplendi gerçekten ve sorumluluk hissetti ve beğenmediği çizimini olmadı bu diyerek yırtıp attı. Ben de hayretler içinde onu izleyip kızımla gurur duydum.

Kitap ile ilgili ilk tepkiler nasıl?

Aslında Zehra’nın çizimleri hikâyenin önüne geçti. Kitabın yazarı olarak kendimi ikinci planda hissediyorum (gülerek). Bu da beni çok gururlandırıyor. Örneğin bir çocuk terapistinin yorumu geldi şu an aklıma. “Tam bir terapi kitabı hem çok güçlü mesajı var hem de bu mesajı çok yalın bir şekilde veriyor” dedi. Çok hoşuma gitti. Okuyan herkes çok beğeniyor. Zehra’nın hayranları bir hayli fazla. Sık rastladığım bir başka yorum da bu sadece bir çocuk kitabı değil, büyükler de okumalı. Evet doğru zaten biz yetişkinlerin çocuk kitaplarından öğreneceği çok şey var. Büyüdükçe unuttuğumuz şeyler hatırlatıyorlar bize çünkü.

 


Zehra sen nasıl çizmeye karar verdin?

Zehra: Annemin kitabını ilk çizen kişi bıraktı. Annem çok üzüldü. Ben de “Ben çizerim anne” dedim. Annemin üzülmesini istemedim.

Peki nasıl çizdin kitabı?

Zehra: Çok eğlenerek çizdim. Çizerken annem bana hangi konuyla ilgili çizeceğimi okudu. Ben de aklıma gelenleri çizdim.

Kitapta en çok sevdiğin bölüm hangisi?

Zehra: Bir tane et yiyen bitki çizdim. Kızın elinde kalpten balon var. Ben en çok o sayfayı beğendim.

Hangi boya kalemlerini kullandın?

Zehra: Kuru kalemlerle çizdim. Annem bana yeni illüstrasyon kalemleri aldı. 

Çizerken en çok neyde zorlandın?

Zehra: Kızı her sayfada aynı çizmem lazımdı. Başka kişi olduğunu zannetmesinler diye.

Anne ve kız çok güzel bir işe imza attınız. Çok güzel bir duygu olmalı…

İnanılmaz. Tarifi yok. Her şeyden önce çok kıymetli bir anı ikimiz için de. Bir de şöyle güzel bir yanı var bu kitabın. Bu ülkede bandrollü bir kitap yayınladığınızda başta British Library olmak üzere ülkenin çok önemli kütüphanelerine kitabı yollamanız gerekiyor ve kitap arşivleniyor. Yani yıllar sonra Zehra’nın torunu British Library’e gitse The Little Girl with a Big Heart’ı bulup okuyabilecek. Bunu ilk duyduğumda çok etkilendim. Dünyaya dikili bir ağaç bırakmışız gibi geldi.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Teşekkür etmek isterim. Başta kızıma. Beni yüreklendiren arkadaşlarıma, Kitabın sanat yönetmenliğini yapan arkadaşım Jülide Lokman’a, editör ve çevirileri yapan Özge Calik Spike’a, yayınevim Press Dionysos’a, emeği geçen herkese. 

Bu kitap gönüllü olarak saatini, emeğini, çocuğuyla geçireceği vakti bu öykü için özveriyle paylaşan ve beni yüreklendiren kadın arkadaşlarım sayesinde gerçekleşti. Kadın dayanışmasının güzel bir örneği oldu. Buradan teşekkür ediyorum hepsine. 

 

https://pressdionysus.com/product/the-little-girl-with-a-big-heart-cagri-oral/




SUBJ:MEDEA, Medea Mitini Çağdaş, Politik ve İronik Bir Yorumla Londra’daki Camden Fringe Festivali’ne Taşıyor

No comments

04 August 2026

Yaklaşık 2500 yıldır başkalarının sesiyle anlatılan Medea, bu kez kendi hikâyesini anlatmak üzere sahneye çıkıyor.

NYUAD Faculty Research Grant desteğiyle hazırlanan ve Mavi Productions UK koordinasyonunda Londra’da sahnelenecek olan SUBJ:MEDEA, 7 Ağustos’ta Camden Fringe Festivali kapsamında Theatro Technis’te izleyiciyle buluşuyor.



Özlem Özhabeş’in yazıp tek kişilik performansıyla sahneye taşıdığı oyun; Medea mitine kadınların sesi, göç, aidiyet ve görünmez şiddet odağında çağdaş, politik ve yer yer ironik bir yorum getiriyor.

Mitolojik Bir Karakterden Çağdaş Bir Kadına

Erkek anlatılarının şekillendirdiği Medea miti, bu kez tarihin en çok yargılanan kadınlarından birinin kendi sesiyle yeniden kuruluyor. SUBJ:MEDEA, karakteri yalnızca mitolojik bir figür olarak değil; göçün, dışlanmanın, anneliğin, aidiyet arayışının ve görünmez şiddetin içinde sıkışmış çağdaş bir kadın olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Fiziksel tiyatro, anlatı ve kara mizahın iç içe geçtiği bu dinamik yapımda Özlem Özhabeş, antik metni günümüzün toplumsal ve politik meseleleriyle buluşturuyor. Türkiye'den çıkan çağdaş bir tiyatro üretimi olan oyun, seyirciyi Medea’yı yeniden yargılamaya değil, onu ilk kez kendi sesinden dinlemeye çağırıyor.

GÖSTERİM BİLGİLERİ

  • Oyun: SUBJ:MEDEA
  • Tarih: 7 Ağustos 2026
  • Saat: 19:00 (7:00 PM)
  • Festival: Camden Fringe Festival
  • Mekân: Theatro Technis, Londra
  • Dil: İngilizce
  • Süre: 60 Dakika
  • Biletler & Detay: www.camdenfringe.com


Özlem Özhabeş Hakkında

Özlem Özhabeş; oyuncu, yazar, tiyatro yönetmeni, performans sanatçısı ve tiyatro eğitmenidir. Kimlik, hafıza, göç, aidiyet ve kadınların toplumsal konumunu odağına alan çalışmalarında fiziksel tiyatro, görsel anlatım ve disiplinlerarası performans tekniklerini bir araya getiren özgün bir sahne dili geliştirmektedir. Yazıp sahneye taşıdığı SUBJ:MEDEA, sanatçının mitolojiyi çağdaş politik tiyatroyla buluşturan çalışmalarının son örneklerinden biridir.

Mavi Productions UK Hakkında

Mavi Productions UK, Londra merkezli bağımsız bir tiyatro yapım şirketidir. Uluslararası iş birlikleriyle tiyatro, film ve disiplinlerarası performans projeleri üreten şirket; farklı kültürler arasında sanatsal köprüler kurmayı ve çağdaş hikâyeleri uluslararası izleyiciyle buluşturmayı amaçlamaktadır.


SUBJ:MEDEA, NYUAD Faculty Research Grant desteğiyle hazırlanmıştır.

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan