Showing posts with label politika. Show all posts
Showing posts with label politika. Show all posts

Trump yönetimi dünya genelinde göçmen vizesi randevularını durdurdu

No comments

30 August 2026

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, dünya genelindeki Amerikan büyükelçilikleri ve konsolosluklarında göçmen vizesi başvurularına ilişkin randevuları geçici olarak durdurma kararı aldı. Karar, aile birleşimi ve ABD'ye kalıcı olarak yerleşmek isteyen binlerce kişinin vize sürecinde yeni gecikmelere yol açabilir.



ABD Dışişleri Bakanlığı, konsolosluk görevlileri için dünya çapında yeni bir eğitim programı başlatıldığını ve vize hizmetlerine ilişkin randevuların bu eğitim sürecine uyum sağlamak amacıyla yeniden düzenleneceğini açıkladı. Ancak uygulamanın ne kadar süreceğine ilişkin net bir tarih verilmedi.

Reuters'ın haberine göre, daha önce görüşme tarihi belirlenmiş bazı göçmen vizesi başvuru sahiplerine randevularının ertelendiğine ilişkin e-postalar gönderildi. Başvuru sahiplerine yeni görüşme tarihleriyle ilgili daha sonra bilgi verileceği bildirildi.

Amaç: Kamu yardımlarına bağımlı olabilecek kişileri elemek

ABD Dışişleri Bakanlığı, yeni eğitim programının konsolosluk görevlilerinin ABD'de kamu yardımlarına bağımlı hale gelme ihtimali bulunan başvuru sahiplerini daha iyi değerlendirmesini amaçladığını belirtti.

Yetkililere göre eğitim, vize başvurularının daha “kapsamlı ve tutarlı” biçimde değerlendirilmesini sağlayacak. Ancak insan hakları savunucuları ve göç politikası uzmanları, bu tür kriterlerin özellikle düşük gelirli ülkelerden gelen başvuru sahipleri açısından yeni engeller yaratabileceği uyarısında bulunuyor.

Trump'ın göç politikalarında yeni aşama

Karar, Trump'ın ikinci başkanlık döneminde yürüttüğü geniş kapsamlı göç politikalarının son halkası olarak değerlendiriliyor. Trump yönetimi göreve gelmesinden bu yana sınır dışı uygulamalarını artırırken, vizelerin ve oturma izinlerinin iptal edilmesi ile bazı göçmenlik başvurularının reddedilmesine yönelik politikaları da sıkılaştırdı.

Trump yönetimi özellikle düzensiz göçle mücadele söylemiyle iktidara gelmiş olsa da son dönemdeki uygulamalar, yasal yollarla ABD'ye göç etmek isteyenleri de doğrudan etkilemeye başladı.

Associated Press'in analizine göre, yeni uygulama özellikle aile temelli göçmenlik süreçlerinde bulunan kişileri etkileyebilir. ABD vatandaşı veya ülkede yasal olarak yaşayan kişilerin eşleri, çocukları ve diğer aile üyeleri için yürütülen göçmenlik süreçlerinde görüşmelerin ertelenmesi, zaten uzun süren başvuru süreçlerinin daha da uzamasına neden olabilir.

Mahkemeden Trump yönetimine engel

Vize politikalarındaki yeni durdurma kararı, Trump yönetiminin göçmen vizelerine yönelik başka bir uygulamasının federal mahkeme tarafından engellenmesinden sadece birkaç gün sonra geldi.

Bir ABD federal yargıcı, Trump yönetiminin 75 ülkeden gelen başvuru sahiplerine yönelik göçmen vizesi düzenlemesini askıya alma politikasını geçtiğimiz günlerde iptal etmişti. Mahkeme, dönemin Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun söz konusu uygulamayla yasal yetkilerini aştığına hükmetmişti.

İnsan hakları örgütleri ise Trump yönetiminin göç politikalarının ayrımcı olduğunu ve ifade özgürlüğü ile adil yargılanma gibi temel hakları tehdit ettiğini savunuyor.

Yeni kararın ne zaman sona ereceği henüz bilinmezken, dünya genelinde ABD'ye göçmen vizesiyle gitmeyi bekleyen binlerce kişi için süreç şimdilik belirsizliğe girmiş durumda.



Jason Arday’ın ölümü: İngiliz akademisinde ırkçılık tartışmalarını yeniden alevlendirdi

No comments

20 August 2026

 Cambridge’in en genç siyah profesörü unvanını taşıyan Jason Aday’ın ölümü, yalnızca akademik etik tartışmasını değil, siyah akademisyenlerin İngiltere’de karşı karşıya kaldığı ırkçı baskıyı ve medyanın rolünü de İngiltere gündemine taşıdı.

 


İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nin en genç siyah profesörü olarak tarihe geçen sosyolog Jason Arday’ın ölümü, ülkenin akademi ve medya dünyasında haftalardır devam eden tartışmayı yeni bir aşamaya taşıdı. 41 yaşındaki Arday, akademik çalışmaları ve özgeçmişindeki bazı iddialar hakkında art arda yayımlanan haberlerin ardından 5 Ağustos’ta Cambridge’deki görevinden istifa etmiş, dokuz gün sonra Güney Londra’daki evinde ölü bulunmuştu. Polis ölümünü şu aşamada “beklenmedik ancak şüpheli olmayan” bir ölüm olarak değerlendiriyor. Ailesi ise Arday’ın Cambridge’de profesör olarak göreve başlamasından bu yana “sürdürülen taciz ve itibarsızlaştırma kampanyasına” maruz kaldığını ve “yanlış bilgi kampanyasının Jason için çok ağır olduğunu” açıkladı.

Tartışmanın merkezindeki iddiaların ortaya çıkmasında Cambridge’de daha önce görev yapmış akademisyen Nathan Cofnas’ın önemli bir rolü bulunuyor. Kendisini “race realist” olarak tanımlayan Cofnas, siyah insanların zekâsı ile beyaz insanların zekâsı arasında biyolojik farklılıklar bulunduğunu savunan görüşleriyle tanınıyor. Cofnas’ın Arday’ın doktora tezindeki bazı bölümlerin daha önce yayımlanmış çalışmalardan alındığını ileri sürmesinin ardından konu hızla akademik bir soruşturmadan ulusal bir medya kampanyasına dönüştü. Cambridge daha önce Arday’ı “iğrenç bir kampanyanın kurbanı” olarak savunmuş olsa da daha sonra akademisyenin akademik geçmişi ve üniversiteye atanma süreci hakkında soruşturma başlattı. Arday intihal suçlamalarını reddetti; doktora yaptığı Liverpool John Moores University tarafından yürütülen önceki incelemede ise doktora derecesinin korunmasına karar verilmişti.

Ancak Arday dosyasını tartışmalı hale getiren asıl mesele, akademik etik kurallarının ihlal edilip edilmediğinden daha geniş bir soruya işaret ediyor: Neden bazı akademisyenlere yöneltilen iddialar üniversite içinde yürütülen soruşturmalar olarak kalırken, Arday’ın dosyası günlerce gazete manşetlerinin merkezinde yer aldı? Guardian yazarı Hugh Muir, 19 Ağustos tarihli değerlendirmesinde bu ayrımı özellikle vurguladı. Muir, Cofnas ve sağ kanat medya çevrelerinin Arday’ı kültür savaşlarının sembolüne dönüştürdüğünü savunurken, aynı zamanda gazetecilerin akademik dürüstlük konusunda gerçek soruları araştırma hakkının bulunduğunu da kabul ediyor. Ona göre sorun, meşru gazetecilik ile ırkçı bir “cadı avının” birbirine karışmış olması.

Bu tartışmayı yalnızca Arday’ın kişisel hikâyesi üzerinden okumak ise İngiltere akademisindeki daha büyük tabloyu gözden kaçırmak anlamına geliyor. Universities UK verilerine göre 2020/21 akademik yılında ülkedeki akademik personelin yalnızca yüzde 2,5’i siyahtı; aynı yıl İngiltere üniversitelerinde sadece 160 siyah profesör bulunuyordu. Daha güncel HESA verilerini kullanan University and College Union ise 2023/24’te siyahların Birleşik Krallık profesörlerinin yalnızca yaklaşık yüzde 1’ini oluşturduğunu belirtiyor. Universities UK ayrıca üniversitelerde ırkçı taciz ve saldırıların hâlâ önemli bir sorun olduğunu vurguluyor. Bu tablo, siyah akademisyenlerin akademinin üst kademelerinde hâlâ son derece az olduğu bir ülkede, siyah bir profesörün başarısının neden yalnızca bireysel bir akademik başarı olarak değil, aynı zamanda “DEI”, liyakat ve temsil tartışmalarının sembolü olarak görülmeye başladığı sorusunu gündeme getiriyor.



Bu nedenle Arday’ın ölümü sonrasında ortaya çıkan tepkinin yalnızca akademisyenler arasında kalmaması şaşırtıcı değil. 17 Ağustos’ta Londra’daki Trafalgar Square, Arday’ı anmak için düzenlenen büyük bir anma töreninde on binlerce kişi katıldı. Siyah giyinen kalabalık ellerinde çiçekler ve “Rest in Power Professor Jason Arday” yazılı pankartlarla toplandı; konuşmaların ardından bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Arday’ın arkadaşları, akademisyenler, milletvekilleri ve ırkçılık karşıtı aktivistler, onun ölümünden önce maruz kaldığı yoğun medya baskısının araştırılması çağrısında bulundu.



Arday vakasının bundan sonra bırakacağı en önemli soru belki de “Arday haklı mıydı, haksız mıydı?” sorusu olmayacak. Akademik etik iddiaları elbette araştırılmalı; üniversiteler akademik dürüstlükten taviz vermemeli ve gazeteciler de kamu yararını ilgilendiren iddiaları soruşturabilmeli. Fakat aynı zamanda şu sorunun da sorulması gerekiyor: Bir siyah akademisyen hata yaptığında, onun hatası ne zaman bireysel bir mesele olmaktan çıkıp bütün bir siyah akademisyenler kuşağının yeterliliğini sorgulamak için kullanılan bir araca dönüşüyor? Arday’ın cenaze sonrası anmasında Trafalgar Square’i dolduran binlerce insanın taşıdığı öfke tam da bu sorudan kaynaklanıyordu. İngiltere akademisinin önündeki asıl sınav, yalnızca Arday’ın kariyerinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu ortaya çıkarmak değil; siyah akademisyenlerin hem yükselirken hem de hata yaptıklarında neden hâlâ beyaz meslektaşlarından farklı bir mercek altında değerlendirildiğini sorgulamak olacak.



 

Farage, Clacton’da yeniden milletvekili seçildi

No comments

14 August 2026

 Reform UK lideri Nigel Farage, Clacton ara seçiminde oyların yüzde 63,34’ünü alarak yeniden milletvekili oldu. Ana akım partilerin aday göstermediği seçimde Farage’ın en ciddi rakibi ise komedyen Jonathan Harvey’nin canlandırdığı Count Binface oldu.



Nigel Farage, geçen ay milletvekilliğinden istifa ederek yeniden aday olduğu Clacton ara seçiminde büyük bir farkla kazandı. Reform UK lideri 22 bin 239 oy alarak oyların yüzde 63,34’ünü elde etti. Bu sonuç, Farage’ın geçen seçimdeki oy oranına göre yaklaşık 17 puanlık bir artış anlamına geliyor. Komedyen Jonathan Harvey’nin canlandırdığı Count Binface ise yaklaşık 10 bin oyla yüzde 26,9 oranında destek aldı.

Seçim, Birleşik Krallık’ın ana siyasi partilerinin aday göstermemesi nedeniyle sıra dışı bir yarışa dönüştü. Toplam 34 adayın yarıştığı seçimde oy pusulasının uzunluğu 90 santimetreyi buldu. Labour ve Muhafazakâr Parti, Farage’ın zaten temsil ettiği bir sandalye için yeniden seçime gitmesini siyasi bir gösteri olarak nitelendirmişti. Clacton Belediye Meclisi ise seçimin yaklaşık 250 bin sterline mal olacağını ve bu maliyetin kamu tarafından karşılanacağını açıkladı.

Farage, seçim kampanyasını "halk ile düzen arasındaki mücadele" olarak sundu ve Clacton seçmenlerinin kendisini değerlendirmesi gerektiğini söyledi. Ancak Reform UK lideri, zaferinin ilan edildiği sırada seçim merkezinde bulunmadı. Farage, gece boyunca Reform destekçilerine yaptığı konuşmada, seçim sonucunu "sekteye uğratmaya ve değersizleştirmeye yönelik organize bir kampanya" olduğu yönünde kendisine bilgi verildiğini ve "hiç kimse tarafından aşağılanmak ve küçük düşürülmek istemediğini" söyledi. Reform UK, polisin Farage’a seçim merkezine gitmemesini tavsiye ettiğini öne sürerken, BBC'nin aktardığına göre Essex Polisi hiçbir adaya böyle bir tavsiyede bulunmadı.

Farage’ın yeniden seçilmesi, hakkında devam eden soruşturmaları ise sona erdirmiyor. Reform UK’ye yapılan bağışlarla ilgili Metropolitan Polisi soruşturması sürerken, Parlamento Standartlar Komiseri de Farage’ın 2024 genel seçimlerinden kısa süre önce kripto para milyarderi ve Reform bağışçısı Christopher Harborne’dan aldığı 5 milyon sterlinlik hediyeyi neden kayda geçirmediğini araştırıyor. Farage, paranın "koşulsuz bir hediye" olduğunu ve herhangi bir yanlış yapmadığını savunuyor. Sandalyesinden istifa etmesinin ardından geçici olarak duran soruşturma, yeniden milletvekili seçilmesinin ardından tekrar başlatıldı.


Göçmen olmak: olan biteni ‘dışarıdan’ izlemenin ağırlığı

No comments

09 August 2026

Türkiye’nin günden güne otoriterliğe savrulması nedeniyle son yıllarda birçok kişi çareyi ülkeyi terk etmekte buldu. Bu yazıda, son dönem göçlerin nedenlerini ve olup biteni dışarıdan izleyen göçmenlerin yaşadığı burukluğu tartışıyorum.

 Tuncay Bilecen




Tıpkı doğa kanunları gibi toplumsal yapıyı oluşturan koşullar da bazı kurallara tabidir. Örneğin siyasal iktidar otoriterleştikçe göç etme kabiliyetine sahip olan kesimler dalga dalga ülkeyi terk ederler. Bu, bazen daha iyi ekonomik koşullarda, daha sağlıklı bir toplumda yaşamak arzusuyla gerçekleşir bazen de güvenlik endişesi o kadar ağır basar ki kervan yolda düzülür misali, bir an önce kaçıp kurtulalım, sonrasına bakarız düşüncesi ağır basabilir.

Otoriter iktidarlar züccaciye dükkânına giren fil zarafetiyle menfaat gördüğü kurumları istila edip rant gördüğü alanları yağmalarken buna muhalefet edenler de eğer zindana düşmekten kurtulabilirlerse çareyi göç etmekte bulurlar. Böylece otoriter rejim kendisini tahkim ettikçe ülke yetişmiş insan gücünü yavaş yavaş yitirir, çoraklaşma ve yozlaşma adım adım her yere sirayet eder. Liyakat ortadan kalkar, nepotizm (ahbap çavuş kapitalizmi) yayılır, ekonomik, sosyal ya da beşeri sermayesi olmadığı için göç edemeyenler bile bir şekilde kaçıp gitmenin derdine düşer.

Sadece Türkiye’ye özgü olmayan bu durum yurt dışında yaşayan hatırı sayılır diasporik toplulukların oluşmasına yol açmaktadır. Rusya gibi, İran gibi ülkelerde muhalefet artık sınırların dışında yapılıyor. Nedeni çok basit; çünkü içeride kimsenin sesini çıkarmaya cesareti ve mecali yoktur, ikincisi de bu ülkelerin muhalefetinin önemli bir kısmı zindanda değilse yurt dışındadır. Dolayısıyla siyasal iktidar, otoriterliğin cıvatalarını her sıktığında yurt dışında yaşayan ve artık diasporik nitelik taşıyan toplulukların hem çoğalmasına hem de hareketlenmesine neden olur.

Son beş yılda, Londra’da yaşayan Türkiye’den göç etmiş göçmenlerle yaptığım saha çalışmalarında “neden göç etme kararı aldınız?” sorusuna çok benzer cevaplar verildiğini fark ettim. Aile olarak göç edenler ağız birliği etmişçesine aynı cevabı veriyorlardı bu soruya: “çocuklarımızın geleceği için geldik!

ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ İÇİN GELDİK

Bir görüşmeci şöyle diyordu: “Ben çocuklarımın bu kadar siyasetin konuşulduğu bir yerde büyümesini istemedim. (…) Yani iki laf muhabbet ediyoruz, ondan sonra sözümüz Türkiye'nin siyasetine geliyor, ekonomisine geliyor. Bunları konuşmaman lazım. Sosyal bir devletsen bunları konuşmaman lazım.”

Başka bir görüşmeci ise Türkiye’de son birkaç yılda yaşanan değişimin çocuklarının davranışlarına nasıl sirayet ettiğini ve bunun göç kararlarını nasıl etkilediğini şöyle anlatıyordu: “Çocuğumu devlet okuluna, anaokuluna gönderdim. Ama o sıralar dünyadaki ve Orta Doğu'daki IŞİD zihniyetinin palazlandırılması ile birlikte Türkiye'ye İslamist, cihadist bir dalga geldi. Biz kimliğimiz dolayısıyla bunu yaşadık açıkçası, bunu fark ettik. Çocuğun okulunda birtakım olaylar oldu. Biz tabii bunun farkına daha sonra varıyoruz ama böyle küçük çocukların birbirleri arasında böyle kafa kesme şekilleri yapmaları, bu şekilde birbirleriyle konuşmaları. Bizi böyle bir karar almaya itti. Bir çocuğumuz var, evet Türkiye'de neler verebiliriz? Türkiye'de bir tapu verebiliriz çocuğa, bir araba verebiliriz, güzel bir okulda okuturuz. Ama başka hiçbir şey veremeyiz. Çocuk kaybolup gidebilir. (…) İki buçuk yıl önceye kadar hep eşimle konuşuyorduk ki çok şükür çocuğu kurtardık, çocuğu kurtardık, diyorduk. İki sene önce anladık ki çok şükür çocuk bizi kurtarmış. Çocuk olmasaydı, biz o ekonomik buhranda, o sıkıntılı haldeki ülkede hâlâ kalıyorduk.

BOĞUCU POLİTİK GÜNDEM

Gezi olayları, 7 Haziran 2015 seçimleri, patlayan bombalar, 15 Temmuz darbe girişimi, tek adam yönetimine geçiş, muhalefete yönelik operasyonlar derken ülke gündeminden yorulan birçok kişi göç etmeyi ciddi ciddi gündemine aldı. Bunu gerçekleştiren yakınlar, komşular, arkadaşlar da birçok insan için tetikleyici bir motivasyon kaynağı oldu.

Bir görüşmeci göç etmesine neden olan iklimi şöyle tarif ediyordu: “15 Temmuz’dan önce de Gezi’nin etkilediğini hatırlıyorum. Gezi’den sonra çatlaklar oluştu. Örneğin saat 10’dan sonra içkinin yasaklanması biraz dokundu insanlara. İnsanların özel hayatlarına müdahale edildi. Çok kısa bir süre bu bir öfkeye ve umutsuzluğa dönüştü.”

Başka bir görüşmeci ise bu konuda yine benzer şeyleri söylüyordu: “Kimseyle siyasetten veya ekonomiden başka bir şey konuşamadık. Zaman zaman boğucu çevresi nedeniyle insanın kendisi de sıkıcı bir hale gelebilir. (…) Nereye gidersek gidelim, dolar kaç para oldu, Recep Tayyip Erdoğan yine ne dedi, vs. Kısacası eğitim kalitesi, bunu harcanan para, ülke gündemi ve göçmen problemi nedeniyle Türkiye'den ayrılmak istedim. Ailem ve daha çok benden ziyade eşim ve çocuğumun farklı bir hayatı deneyimlemesini istedim.”

Bazı görüşmeciler ise ekonomik durumlarının daha kötüye gideceğini bildikleri halde göç etmeyi tercih ettiklerini belirtiyordu: “Dinci bir yönetimin iktidarı giderek ele geçirmesi. Biz Demirel’in zamanını da gördük, başka iktidarlar da gördük. Hepsi sağ iktidardı, hiç sol iktidar yoktu ama bunlar kadar haddini bilmezini ilk defa gördük. Yani ne dedilerse yaptılar adamlar. Hiçbir şeklide çekinmediler açıkçası. Bu beni korkuttu. Ekonomik durumumuz çok iyiydi. Tam tersine burada sürünüyoruz. Orada işyerimiz vardı. Arabam vardı, eşimin arabası vardı. Evim var hâlâ. Orada ekonomik durumum gayet iyiydi. Ama ben tamamen tüm her şeyi satıp döküp sermaye edip buraya geldim. Eğer çocuğum olmasaydı bu kararı almazdım. Orada direnirdim belki de. Çocuğumu buraya getirdim ki orada hiçbir şekilde gelecek görmedim.”

Bir görüşmeci ise Türkiye’nin değişen demografik ve sosyal yapısı nedeniyle Türkiye’de ırkçı bir zihniyete savrulduğunu fark ettiğini belirtiyordu: “Ekonomik olarak açıkçası hiçbir sorunumuz yoktu. Hatta hep diyorum keşke sorun ekonomiyle ilgili olsaydı, çünkü çözülebilirdi. Ama değişen sosyal yapı, huzursuzluk, yönetim, siyaset artık hepsi içten içe beni etkilemeye başladı ve hatta çok net ırkçı olmaya başladım. Aslında okuduğum kitaplar, ilgi alanlarım tamamen bunlardan soyutlanmak üzerineydi. Ama insanları etiketlemeye başladım; Suriyeli, Afgan gibi... Dışarıda gördüğüm insanları sırf kıyafetleri ya da tipleri nedeniyle yargıladığımı fark ettim.”

OLAN BİTENİ DIŞARIDAN İZLEMENİN AĞIRLIĞI

Peki, ülkeyi terk edince bütün bu dertler bitiyor mu? Elbette bitmiyor. Bu sefer de ülkenin yıkıcı gündemini takip etmenin, öğrenilmiş çaresizlik duygusuyla sürekli kötü haber almanın yılgınlığı, geride kalan yakınlar için endişelenmenin ve bir şey yapamamanın öfkesi çörekleniyor insanın içine. İşte tam da bu noktada tuhaf, karmaşık bir duyguya kapılıyor çoğu göçmen. “İyi ki gelmişiz, iyi ki kendimizi kurtarmışız” ile “elimden hiçbir şey gelmiyor, acaba orada mı olmalıydım?” düşüncelerinin harman olduğu, tarif etmesi zor, yakıcı bir duygu bu.

 

 

 

Göçmenler olmazsa Avrupa’yı büyük bir nüfus krizi bekliyor

No comments

03 August 2026

Avrupa Birliği (AB) genelinde aşırı sağ partilerin yükselişi ve göçmen karşıtı politikalar, kıtanın demografik geleceğini tehdit ediyor. 2024 seçimlerinde aşırı sağ partilerin kazandığı başarılar, göçmen karşıtı söylemlerin siyasi gündemi şekillendirdiğini gösteriyor. Ancak uzmanlar, göçmenleri dışlayan politikaların Avrupa'nın nüfus krizini daha da derinleştireceği konusunda uyarıyor. 

 


AB'nin resmî istatistik kurumu Eurostat'ın tahminlerine göre, mevcut eğilimler devam ederse AB nüfusu 2100 yılına kadar %6 azalarak 447 milyondan 419 milyona düşecek. Ancak göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda bu düşüş çok daha sert olacak. Eurostat, göçmenlerin olmadığı bir durumda AB nüfusunun 295 milyona kadar gerileyebileceğini öngörüyor. Bu, kıtanın nüfusunun üçte birinden fazlasının kaybedilmesi anlamına geliyor. 

Göçmenler Olmadan İş Gücü ve Ekonomi Tehlikeye Giriyor 

Göçmen karşıtı politikaların yükseldiği İtalya, Fransa ve Almanya gibi ülkeler, göçmenlerin tamamen dışlandığı bir senaryoda ciddi nüfus kayıpları yaşayacak. Örneğin yapılan nüfus projeksiyonlarına göre; İtalya'nın nüfusu 2100 yılına kadar yarıya inebilirken, Almanya'nın nüfusu 83 milyondan 53 milyona düşebilir. Fransa'da ise nüfus 68 milyondan 59 milyona gerileyebilir. Bu durum, iş gücünün azalması ve yaşlı nüfusun artması nedeniyle ekonomik büyümeyi yavaşlatacak ve emeklilik ile sağlık harcamalarını artıracak. 

Avrupa'nın yaşlanan nüfusu, özellikle sağlık ve sosyal hizmetler sektöründe göçmenlere olan ihtiyacı artırıyor. Birçok AB ülkesinde doktor ve hemşire açığının göçmenler tarafından kapatıldığı biliniyor. Uzmanlar, göçmenlerin iş gücüne katılımının artırılmasının, yaşlanan toplumun ihtiyaçlarını karşılamada kritik bir rol oynayacağını vurguluyor. 

Göçmenlerin Katkısı: Camini Köyü Örneği 

İtalya'nın güneyindeki Camini köyü, göçmenlerin nüfus azalmasına karşı bir çözüm olabileceğini gösteren umut verici bir örnek sunuyor. 20. yüzyılın sonlarında genç nüfusun göç etmesiyle neredeyse terk edilme noktasına gelen köy, mültecilerin yeniden yerleştirilmesi projesi sayesinde yeniden hayat buldu. Bugün, 50 mültecinin kalıcı olarak yerleştiği Camini'nin nüfusu 350'ye ulaştı. Köydeki okulun yeniden açılması da projenin sembolik başarılarından biri oldu. 

Camini projesinin kooperatif başkanı Rosario Zurzolo, "Köy yavaş yavaş ölüyordu. Evler, içinde yaşayan olmadığı için yıkılıyordu" diyerek projenin önemini vurguluyor. Köydeki mülteciler, yalnızca nüfusu artırmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni iş alanları ve ekonomik faaliyetlerin gelişmesine de katkı sağlıyor. 

Göçmenlerin Ekonomiye Entegrasyonu Kritik Öneme Sahip 

Uzmanlar, göçmenlerin Avrupa'nın demografik sorunlarını tek başına çözemeyeceğini, ancak bu sorunların hafifletilmesinde önemli bir rol oynayabileceğini belirtiyor. Göçmenlerin iş gücüne etkin bir şekilde entegre edilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve vergi reformları gibi diğer önlemlerle birlikte, göçmenlerin katkısı daha anlamlı hale gelebilir. 

LSE’den Profesör Alan Manning, "Göçmenlerin iş bulması ve çalışması kritik öneme sahip. Aksi takdirde, göçmenlerin sosyal yardıma ihtiyaç duyması durumunda bu, sorunu daha da kötüleştirebilir" diyor. 

Göçmenler Avrupa'nın Geleceği İçin Hayati Öneme Sahip 

Avrupa'nın nüfus krizi, göçmenlerin katkısı olmadan çözülemeyecek kadar derin. Göçmen karşıtı politikaların kısa vadeli siyasi kazanımlar sağlasa da, uzun vadede ekonomik ve sosyal maliyetleri ağır olacak. Camini örneği, göçmenlerin yalnızca nüfusu artırmakla kalmayıp, toplumları yeniden canlandırabileceğini gösteriyor. Avrupa'nın geleceği, göçmenlerin entegrasyonunu sağlayacak akılcı politikaların hayata geçirilmesine bağlı.

 

Kaynak: The Guardian

Otoriter liderler beyin göçünü niçin umursamaz?

1 comment

23 July 2026

Bu yazıda otoriter liderlerin “beyin göçünü” neden umursamadıklarını tartışıyorum.

 





Tuncay Bilecen


Beyin göçü, bir ülkenin eğitimli, vasıflı yetişmiş işgücünün çeşitli nedenlerle yurt dışında yaşamayı tercih etmesi olarak ifade edilebilir. Bu nedenler neler olabilir? Örneğin yurt dışına eğitim amacıyla giden birinin bu ülkenin koşullarına alışarak kalıcı olmaya karar vermesi çok sık rastlanılan bir durumudur. Yine  daha iyi imkânlara sahip olma, daha iyi ücret alma arzu da beyin göçünü tetikleyebilir. Aralarındaki kolonyal bağ olması nedeniyle emperyalist ülkelerin eski sömürgelerinin yetişmiş işgüçlerini kendisine çekmesi hatta bunu yaparken de “puanlama” yapması çok sık rastlanılan bir durumdur.

Beyin göçünün güzergahı diğer emek göçlerinde olduğu gibi az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğrudur.  Kendi ülkesinde kalsa her anlamda daha kötü koşullarda yaşayacak insanların beşerî sermayelerini kullanarak daha iyi koşulların olduğu yerlere doğru hareket etmeleri gayet anlaşılır bir mevzudur.



Peki otoriter ülkelerden beyin göçü nasıl gerçekleşiyor?

Baskıcı yönetimlerin olduğu ülkelerde öncelikle liyakat sistemi bozuluyor. Liyakate değil sadakate göre yapılan niteliksiz personel atamaları ve partizanlaşma yüzünden sistem gün geçtikçe çürüyor. Mesleki saygınlık, profesyonellik, kurum kültürü tuzla buz olurken artan baskıya eşlik eden boğulmuşluk hissiyatı her geçen gün daha da artıyor. Ardından buna bütün otoriter yönetimlerin yaşadığı ekonomik kriz ekleniyor ve göç baskısı kaçınılmaz hale geliyor.

Son altı yılda İngiltere’de yaptığım onlarca göçmen görüşmesinden çıkacak en temel sonuçlardan biri “insanî güvencesizlik” idi. Bu yüzden “çocuklarımın geleceği için geldim”, “rahat bir nefes almak için geldim” ve “artık ekonomik ve politik olarak yaşama imkânımız kalmamıştı” sözlerini birçok görüşmecinin ağzından defalarca duydum.

Türk lirasının rekorlar kırarak değer kaybetmesinin ardından da bu sefer Türkiye’de yaşayan çoğu kişi şu soruyu sorar oldu: “biz nasıl yapar, nasıl ederiz de yurt dışına çıkabiliriz?” Türk Tabipleri Birliği’nin verilerine göre, 18 ayda yaklaşık 8 bin sağlık çalışanı görevinden istifa etmiş. Yurt dışına çıkmayı kafasına koyan bazı sağlık çalışanları Almanca kurslarına gidiyor. Ülkeden umudu kesenler çaresizce yurt dışında yaşayan yakınlarını arayarak “ben nasıl gelebilirim?” diye soruyorlar.



Otoriter liderler beyin göçünü neden umursamaz?

Sanıldığının aksine otoriter liderler beyin göçünü çok umursamaz. Hatta çoğu durumda ülkedeki nitelikli işgücünün yurt dışına göç etmesi işlerine de gelir diyebiliriz.

Peki, neden?

Öncelikle otoriter liderler iktidarlarını sürekli kılmak dışında uzun vadeli planlar yapmazlar. Yani nitelikli işgücünün yarattığı ekonomik, sosyal, kültürel hasar onları çok ilgilendirmez.

Otoriter liderler, beyin göçünü umursamaz çünkü gidenlerin çoğu “muhalif” olacağı için politik anlamda bu göçlerin ardından -sayısal olarak- ülkedeki gücünü daha da artırır. Buna pekâlâ “beğenmeyen gider, böylece de bir oy eksilir” gözüyle bakabilir.

Otoriter lider beyin göçünü umursamaz çünkü gidenlerin bıraktığı işleri, statülerini, yaşadıkları yerleri kısaca onların boşluğunu kendi yandaşlarıyla doldurabilir. Böylece yandaşlarının nazarında popülaritesini biraz daha artırma imkânı bulur. Çünkü bütün otoriter ülkelerde suyun başını tutan niteliksiz güruh iktidar değişirse artık o pozisyonda kalamayacağını çok iyi bilir.  

Otoriter liderler beyin göçünü umursamaz çünkü bilirler ki göç etmiş olsalar da bu insanların ülkeleriyle ekonomik ve kültürel ilişkileri kesilmeyecektir. Dolayısıyla göçmen demek aynı zamanda göçmen dövizi (remittance) demektir. Göçmen dövizi ise bir ülkenin zor zamanlarında imdadına yetişen en önemli kaynaklardan biridir. Bugün Ukrayna ve Moldova gibi ülkelerinin ekonomileri göçmen dövizleri sayesinde ayakta durmaktadır.

Otoriter liderlerin beyin göçünü umursadıkları bir tek nokta olabilir; o da bu kişilerin bulundukları ülkelerde de kendi ülkelerinin politik gelişmelerini takip edip burada bir lobi gücü (diaspora) oluşturmalarıdır. Eşyanın tabiatı gereği, esasında bütün otoriter ülkelerin fıtratında ülke dışında hatırı sayılır diasporik topluluklar oluşturmak vardır. Ancak bunun da kolayı vardır. Bu kesimler “dış güçler”, “terörist”, “kökü dışarıda” diye yaftalanır ve sorun en azından iç kamuoyu nazarında çözülmüş olur.

 



Bir şehrin dönüşümü: Bisiklet, siyaset ve cesaret

No comments

04 May 2026

Londra’da bu hafta yerel meclis üyeleri seçimleri var. Ülke gündemi ekonomi, savaş, dış politika, ırkçılığın artışı, ev krizi ve benzeri konularla epey yoğun olsa da bu seçim, yereldeki hizmetlere ulaşmamızda önemli rol oynayacak.




Özgür Korkmaz


Ağır siyasî konuların değerlendirilmesini abiler, ablalar yapa dursun; bizim duruşumuz amasız, fakatsız net: “Mutluluk iki bacak arasındadır” diyoruz… Evet, kastettiğimiz şeyi doğru anladınız; elbette bisikletten bahsediyoruz…

Bisiklet meselesi sadece ulaşım değil; aynı zamanda eşitlik, sağlık ve şehir vizyonu meselesidir. Örneğin Paris’te son 12 yılda, sosyalist Belediye Başkanı Anne Hidalgo öncülüğünde bisikletli ulaşım çok ileri bir noktaya taşındı. Paris, Avrupa’nın en iddialı kentsel dönüşümlerinden birine imza atarak otomobil merkezli şehir modelini geride bırakıp bisiklet ve yaya odaklı bir yaşama geçiş yaptı. “15 dakikalık şehir” konseptiyle bisiklet altyapısına ciddi yatırımlar yapıldı. Bu değişim Paris’in sokaklarını kökten şekillendirdi. Şehir yönetimi, yüzlerce kilometrelik yeni bisiklet yolu inşa ederken araç trafiğini önemli ölçüde azalttı. 2026’da göreve gelen Emmanuel Grégoire da zaferini bisikletle kutlayarak bu politikayı sürdürme kararlılığını gösterdi.

Londra’da ise bugün konuştuğumuz bisiklet altyapısının temelleri, 2000–2008 yılları arasında dönemin “Kızıl Ken” lakaplı yine sosyalist Belediye Başkanı Ken Livingstone tarafından atıldı. Livingstone:

* Bisikleti bir “alternatif” değil, ulaşımın ana bir parçası olarak gördü.

* Bisiklet kullanımını artırmayı hedefledi.

* Transport for London (TfL) üzerinden ilk büyük yatırımları başlattı.

En önemlisi de ilk adımı atarken politik risk aldı. Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu görüyoruz: Eğer o vizyon ve cesaret olmasaydı, Londra bisikletli ulaşım konusunda bugün bulunduğu noktanın çok daha gerisinde kalırdı.

Peki sorun ne?

Yedi yıldır Londra Bisiklet Kulübü’nün direktörlüğünü yapıyorum. On beş yıl boyunca Enfield bölgesinde sürüş eğitmenliği yaptım ve altı yıldır da London Cycling Campaign’in aktif bir üyesiyim. Bu konulara hem bisiklet hem de araba kullanan biri olarak iki perspektiften bakabiliyorum. Yüzlerce insanla yaptığım sohbetlere, gözlemlerime, okumalarıma ve tecrübelerime dayanarak şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Şehir merkezlerimizin bisiklet ve yaya kullanımına uygun şekilde yeniden tasarlanması gerekiyor. Okullarda, parklarda çocukların, ailelerin bisiklete ve bisiklet eğitimine ulaşabileceği fırsatlar artırılmalı.

Pandemi sonrası dünyanın birçok önemli şehrinde olumlu adımlar atıldı. Aslında insanların büyük bir çoğunluğu bisiklet sürmek istiyor ancak çoğu zaman önlerinde ciddi bariyerler var:

* Yetersiz ve bağlantısız bisiklet altyapısı,

* Trafikte araçların tehlikeli kullanımı,

* Güvenli bisiklet park alanı eksikliği,

* Hırsızlık riski,

* Trafik korkusu,

Tüm bunlar, insanların bisiklete başlamasının ya da devam etmesinin önündeki gerçek engelleri oluşturuyor. Bir diğer engel de bu yukarıdaki sorunları çözmek için gereken politik cesaret eksikliği.

Siyaset ve Cesaret

Tarih bize şunu gösteriyor: Doğru siyasi irade olduğunda şehirler gerçekten değişir. En yakın örneğimiz Paris, en iyi örneğimiz ise dünyanın bisiklet başkenti Amsterdam’dır. Amsterdam’ın dönüşümü, 1970’lerde trafikte artan çocuk ölümleri sonucu halkın araba egemenliğine başkaldırması ve hükümetin güvenli altyapıya yatırım yapmasıyla başladı. Sonuç alması uzun yıllar sürdü ama gelinen noktada tüm dünyanın örnek aldığı marka bir şehir hâline geldi.

Londra’da yaklaşan 7 Mayıs yerel seçimlerine ve adayların “aktif ulaşım” (bisiklet, yürüyüş, scooter) konusundaki vaatlerine bakıyorum:

Muhafazakâr Parti (Conservative Party): Enfield bölgesinde, Edmonton’dan başlayan Hertford Road bisiklet yolunu kaldırmayı, LTN’leri (Düşük Trafikli Mahalleler) iptal etmeyi ve 20 mph hız limitlerini yükseltmeyi vaat ediyorlar. Yani duruşları çok net; neredeyse “kahrolsun bisikletçiler” demedikleri kalıyor.

Bağımsız Adaylar: Your Party ile bağlantılı bazı bağımsız adaylar ise LTN konusunda daha temkinli ve siyasi risk almaktan kaçınan bir yaklaşım sergiliyorlar. “Yerel halkın görüşleri alınmadan uygulanan düzenlemelere karşıyız” diyerek daha dengeli bir pozisyon almaya çalışıyorlar. Özetle bu yaklaşım, Paris’teki sosyalist cesur belediyecilik anlayışıyla örtüşmemektedir. LTN karşıtlığı kısa vadede Türkiyeli toplum içinde oy getirebilir; ancak bu doğru bir yöntem değil. Nitekim bu görüşü savunan bazı adayların bağlı olduğu kurum yöneticileri, yakın zamanda Hackney ve Haringey’deki LTN karşıtı gösterilere aktif olarak katılmış; bunu kuruma ait sosyal medya platformlarında ve gazetelerinde paylaşmışlardır. 2022 yılında, LTN konularında toplumumuzun eksik bilgilendirildiğini dile getirip bizzat o dost kurumda bir panel organize edilmesini Londra Bisiklet Kulübü olarak önermiştik; ancak bu talebimiz kabul görmedi.

İşçi Partisi (Labour Party): 2010 yılından itibaren Enfield’ı yöneten İşçi Partisi, bisikletli ulaşım ve genel olarak aktif ulaşım konularında diğer partilere göre daha cesur adımlar attı. 2014 yılında TfL’in verdiği 30 milyon sterlinlik “Mini Holland” fonu ile yeni bisiklet yolları yapıldı. School Street uygulamaları, 20 mph hız limitleri ve bazı LTN’lerle olumlu bir ilerleme kaydedilse de Waltham Forest’taki dönüşümün biraz gerisinde kalındı. Belediyenin bisiklet bölümü olan “Journeys and Places” ile yedi yıldır iş birliği yapıyoruz. Bölge meclis üyeleri ile gerçekleştirdiğimiz toplantılarda, aktif ulaşımı destekleyici söylemlerin ötesinde somut adımlar atıldığını gözlemledik; elbette daha fazlası da yapılabilirdi. Enfield’ın geniş coğrafyası, A10 ve A406 North Circular gibi yoğun trafik akışı, M25 bağlantısı ve yüksek araç kullanımı gibi faktörler, daha radikal adımlar atılmasını zorlaştırdı.

Yeşiller Partisi (Green Party): Genel olarak aktif ulaşım ve özellikle LTN konularında tüm partiler içinde en pozitif ve cesur söylemlere sahipler. Ancak Enfield bölgesinde çok etkin ve görünür olmadıkları için iktidara geldiklerinde bu vaatlerin ne kadarını hayata geçirebilirler, kestirmek güç.

💬 Kendi Deneyimim

En başta ne demiştik: Bisiklet meselesi sadece ulaşım değil; eşitlik, sağlık ve şehir vizyonu meselesidir.

Bu konuları savunduğumuz için bir parçası olduğumuz Türkiyeli toplum içinde, özellikle işi dolayısıyla sürekli araç kullanmak zorunda kalan, ana yollarda trafikte vakit kaybeden, bisikletçilerden hoşlanmayan kesimlerden ciddi tepkiler aldık ve almaya devam ediyoruz. ULEZ’i (Düşük Emisyon Bölgesi) desteklediğimiz için en yakın çevremizden de eleştiriler geldi. Öyle ki mesela küçük kardeşim eski dizel karavanıyla Londra'ya her gelişinde günlük £12.50 ödüyor ve hep sizin yüzünüzden diyerek laf çakıyor… Aslında herkes bir nevi bu duruma kendi penceresinden bakıyor olsa da biz bisikletçiler haklıyız ve doğru bildiğimizi savunmaya devam edeceğiz. 

Son olarak siyasetin daha cesurca  yapılması ve kısa vadeli oy hesapları yerine, çocuklarımız için daha yaşanabilir, temiz ve sağlıklı bir şehir hayal etmeliyiz.

Daha az korku, daha çok cesaret.

Daha çok bisiklet, daha yaşanabilir şehirler. 


Mutluluk iki bacak arasındadır 🚲


7 Mayıs seçimleri yaklaşırken Enfield'ta Türkçe konuşan toplumdan rekor sayıda belediye meclis üyesi adayı yarışacak

No comments

03 May 2026

Londra’da oransal olarak Türkçe konuşan toplumun en yoğun yaşadığı belediye olan  Enfield’ta 7 Mayıs 2026’da yapılacak yerel seçimler yaklaşırken 50’den fazla Türk / Kürt kökenli aday belediye meclis üyesi olmak için yarışacak. 




7 Mayıs yerel seçimlerine sayılı günler kala partiler arasındaki  yarışma da hız kazanıyor. Bu seçimde Türkçe konuşan toplum farklı partilerden 50'den fazla meclis üyesi adayı çıkardı. Bu geniş temsil, Enfield’ta Türk ve Kürt toplumunun yerel siyasette giderek daha görünür hale geldiğini gösteriyor.

2022’deki son seçimlerde İşçi Partisi 38 sandalye ile çoğunluğu korurken, Muhafazakârlar 25 sandalyeye yükselmişti. Ancak sonrasında yaşanan parti içi ayrılıklar nedeniyle mecliste üç bağımsız üye bulunuyor. Bu durum, Enfield’ı hâlâ iki büyük parti arasında gidip gelen “kritik” bir bölge haline getiriyor.

Siyasi analizler, 2026 seçimlerinde de benzer bir rekabetin yaşanacağını ve küçük oy kaymalarının bile sonuçları değiştirebileceğini ortaya koyuyor. Bu noktada Türkçe konuşan toplumun  seçmenlerin tercihleri çoğu  bölgede belirleyici olabilir.

Londra genelinde ise İşçi Partisi 32 belediyenin 21’ini yönetirken, Muhafazakârlar sadece 5 belediyede iktidarda. Ancak uzmanlara göre bu seçimler, başkentte siyasi dengelerin daha parçalı bir yapıya evrilmesine yol açabilir.

Londra’daki yerel seçimler 7 Mayıs 2026 Perşembe günü yapılacak. Altı milyondan fazla seçmen sandık başına gidecek ve tüm 32 Londra belediyesi için oy kullanılacak. Ayrıca Croydon, Hackney, Lewisham, Newham ve Tower Hamlets’te belediye başkanlığı seçimleri de gerçekleştirilecek.

Epstein, Etnoseksizm ve AFD

No comments

03 February 2026



Almanya'nın aşırı sağcı siyasi partisi AfD, yine ülkede yaşayan göçmenlere yönelik ırkçı bir öneriyle gündeme geldi. AfD'li Carina Schiessl, Almanya'da yabancı yetişkin erkeklerin (burada kastedilen özellikle Ortadoğu'lu Müslüman erkekler) yüzme havuzları, tren istasyonları ve parklar gibi kamusal alanlara girişlerinin yasaklanması gerektiğini savundu.[1] 

AfD, bu öneriyi bilerek belirli bir etnik grubu işaret ederek ortaya koyarken, aynı zamanda dünya gündemi de ABD Adalet Bakanlığı'nın Yahudi asıllı J. Epstein dosyalarını ifşa etmesiyle sarsılmış durumda. Bu dosyalar, belirli bir elit beyaz ve zengin kesimin pedofil ve sapık eylemlerini gözler önüne sererek adeta dünyayı ayağa kaldırdı.

Ein Bild, das Text, Schrift, Screenshot enthält.

KI-generierte Inhalte können fehlerhaft sein.

Yani bir yandan AfD gibi batılı beyaz faşist siyasi örgütler, belirli bir etnik ve cinsiyetçi grubu (Müslüman, Orta Doğulu erkekler) hedef alarak sosyolog Gabriele Dietze'nin[2] literatüre kazandırdığı yeni bir ayrımcı ideolojiyi, yani "etnoseksizm"i uygularken; tarihin cilvesi mi diyelim ne diyelim bilmiyorum öte yandan Epstein dosyalarıyla birlikte beyaz elit bir erkek grubunun iğrenç ötesi eylemlerine tanık oluyoruz.


O zaman sözü fazla uzatmadan şu soruyu sormak gerekiyor: AfD gibi faşist ırkçı siyasi partiler, Epstein dosyalarıyla ifşa olan beyaz batılı elit bir erkek grubunu da “etnoseksizm”[3] kategorisi altında tıpkı Ortadoğu'lu göçmenlere yaptıkları gibi dışlamaya kalkışacak mı? Almanya'da kamusal alanlara bu elit kesimin girişlerini yasaklayacak mı? 😊

Ramazan Yaylai



[1] https://www.welt.de/politik/ausland/article256360280/nach-sexueller-belaestigung-auslaender-verbot-in-schweizer-freibad-viele-buerger-haben-sich-bedankt-sagt-der-stadtrat.html

[2] Gabriele Dietze (2016): Ethnosexismus. Sex-Mob-Narrative um die Kölner Sylvesternacht. In: movements. Journal for Critical Migration and Border Regime Studies 2 (1). URL: http://movements-journal.org/issues/03.rassismus/10.dietze--ethnosexismus.html.

[3] Etnoseksizm terimi, araştırmacı Gabriele Dietze tarafından aynı adlı makalesinde ortaya atılmıştır. Etnsoeksiz kısaca etnik köken ve cinsiyete dayalı bir ayrımcılık biçimidir.

Süresiz oturumu 10 yıla çıkaracak tasarı Parlamentoda tartışıldı: Geriye dönük uygulama adil mi?

No comments

 Birleşik Krallık Parlamentosu’nda 2 Şubat 2026 tarihinde yapılan oturumda, süresiz oturum izni (Indefinite Leave to Remain – ILR) için gereken sürenin 5 yıldan 10 yıla çıkarılması yönündeki plan, kamuoyunda toplanan 330 bini aşkın imza üzerine Westminster Hall’da tartışıldı.

 






Tartışmada, önerinin özellikle halihazırda Birleşik Krallık’ta yaşayan ve mevcut kurallara göre başvuru sürecine girmiş göçmenler açısından adil olup olmadığı öne çıktı.

Tartışmayı açan İşçi Partisi milletvekili Tony Vaughan, hükümetin bu değişiklikle göçmenlere verilen açık bir vaadi bozduğunu savundu. Vaughan, “Bu ülkeye gelen insanlara, beş yıl sonunda kalıcı statüye geçebilecekleri söylendi. Kurallara uyan, çalışan ve vergisini ödeyen insanlar için bu sözleşmenin tek taraflı olarak değiştirilmesi güven sarsıcıdır,” dedi.

İşçi Partisi milletvekili Tanmanjeet Singh Dhesi ise değişikliğin geriye dönük uygulanmasının ciddi bir adaletsizlik yaratacağını vurguladı. Dhesi, “İnsanlar hayatlarını, ailelerini ve geleceklerini mevcut kurallara göre planladı. Oyunun ortasında kuralları değiştirmek, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz,” ifadelerini kullandı.

Tartışmada söz alan Bağımsız milletvekili Iqbal Mohamed, ILR süresinin uzatılmasının göçmenler üzerinde uzun süreli bir belirsizlik baskısı yarattığını söyledi. Mohamed, “On yıl hatta bazı durumlarda on beş yıla uzayan bir bekleme süresi, insanları kalıcı bir güvenceden mahrum bırakıyor. Bu durum, topluma aidiyet duygusunu zedeliyor,” değerlendirmesinde bulundu.

İşçi ve Kooperatif Partisi milletvekili Gareth Thomas, özellikle sağlık ve sosyal bakım sektörünün bu değişiklikten olumsuz etkileneceğini dile getirdi. Thomas, “Hemşireler, bakım çalışanları ve sağlık personeli zaten ağır koşullar altında çalışıyor. Kalıcı oturum için sürenin uzatılması, bu insanların başka ülkelere yönelmesine neden olabilir,” dedi.

İşçi Partisi milletvekili Patricia Ferguson da katkının yalnızca maaş veya gelir üzerinden değerlendirilmesine karşı çıktı. Ferguson, “Topluma katkı sadece kazançla ölçülemez. NHS ve bakım sektörü, göçmen emeği olmadan ayakta kalamaz,” ifadelerini kullandı.

Muhafazakâr Parti milletvekili Matt Vickers ise önerilen değişikliği savundu. Vickers, “Kalıcı oturum ciddi bir statüdür ve uzun vadeli bağlılık gerektirir. Daha uzun bir süre, bu bağlılığın daha sağlıklı değerlendirilmesini sağlar,” dedi. Bu yaklaşım, oturumda söz alan birçok milletvekili tarafından eleştirildi.

Tartışmanın sonunda İçişleri Bakanlığı’nı temsilen söz alan İşçi Partisi milletvekili Mike Tapp, ILR süresine ilişkin değişikliklerin henüz kesinleşmediğini ve kamuoyu danışma sürecinin devam ettiğini belirtti. Tapp, parlamentoya sunulan görüşlerin politika oluşturma sürecinde dikkate alınacağını ifade etti.

 

Watch the debate: https://www.youtube.com/live/yRZnXiYnZ1Q?si=nzQy_-BAtn0r9S3b&t=254

Read the transcript: https://hansard.parliament.uk/commons/2026-02-02/debates/A0693D73-AD95-418E-86A6-FAB882454522/IndefiniteLeaveToRemain

Read the research: https://commonslibrary.parliament.uk/research-briefings/cdp-2026-0006/

The petition: https://petition.parliament.uk/petitions/727372

Zohran Mamdani: Trump'a karşı bir meydan okuma mı?

No comments

06 November 2025

Aşırı sağın, Batı Avrupa ve ABD’de göçmen karşıtlığı üzerinden siyaseti belirlediği bir dünyada,  34 yaşındaki Zohran Mamdani'nin New York’un yeni belediye başkanı seçilmesi Donald Trump döneminin sertleşen siyaset diline karşı sessiz ama güçlü meydan okuma olarak okunabilir.

 


Uganda’da doğan, Hint asıllı bir ailenin çocuğu olan Mamdani, Amerika’da büyüdü ve sekiz yıl önce vatandaşlık alarak siyasete adım attı. Babası bir akademisyen, annesi uluslararası çapta tanınan bir film yönetmeni olan Mamdani güler yüzlü ve etkili kampanyasıyla belediye başkanı seçilmeyi başardı.

Mamdani, kampanyası boyunca ekonomik eşitsizlik, konut krizi ve kamu hizmetlerine erişim gibi konulara odaklandı, politik söyleminde radikal bir tonu değil, katılımcı ve adil bir dili tercih etti. Genç seçmenlerle kurduğu dijital bağ ve sosyal adalet vurgusu, onu New York’un kalabalık siyasi sahnesinde öne taşıdı.

Demokrat Parti ön seçiminde eski vali Andrew Cuomo’yu geride bırakarak dikkat çekici bir başarı elde etti, ardından Cumhuriyetçi rakibi iş insanı Mark Thompson’ı genel seçimde açık farkla yenerek belediye başkanlığına ulaştı.

Zohran Mamdani, artık dünyanın en kozmopolit şehirlerinden birinin başında. Ancak önünde kolay bir yol yok. Trump’ın gölgesinde, ulusal düzeyde giderek daralan bir siyasi atmosferde, Mamdani’nin başarısı yalnızca New York’un değil, Amerika’nın da kimlik arayışına dair çok şey söylüyor.

 

Filistin için bisiklet sürüş etkinliği 9 Ağustos’ta gerçekleştirilecek

No comments

03 August 2025


İngiltere merkezli dayanışma hareketi The Big Ride for Palestine, 2015 yılından bu yana her yaz düzenlediği bisiklet sürüşleriyle Filistin halkına destek vermeyi sürdürüyor. Sivil toplum gönüllülerinden, aktivistlerden ve bisiklet severlerden oluşan bu oluşum, Gazze’deki insan hakları ihlallerine dikkat çekmek için bu yıl 9 Ağustos, Cumartesi günü Londra’da bir sürüş etkinliği gerçekleştirecek.

 



 

Kuruluşundan bu yana 10 yılı geride bırakan The Big Ride, bugüne dek binlerce gönüllünün katıldığı etkinliklerle Filistin’deki insan hakları dramına dikkat çekmeyi hedefliyor.  MECA (Middle East Children's Alliance) ve Gaza Sunbirds gibi kuruluşlara destek sağlanan etkinliklerde toplanan bağışlar Gazze’deki çocukların eğitimi, sağlığı ve psikososyal desteği için kullanılıyor.

Bu yıl 10. yaşını kutlayan hareketin 2025 sürüş takvimi kapsamında Londra’daki “büyük sürüş etkinliği” 9 Ağustos Cumartesi günü gerçekleşecek. Katılımcılar sabah saatlerinde Paddington, King's Cross ve Burgess Park olmak üzere üç farklı noktadan yola çıkacak. Yaklaşık 30 millik (48 kilometre) parkur boyunca yüzlerce bisikletli, Filistin bayraklarıyla kenti turlayarak dayanışma mesajı verecek. Sürüş, Doğu Londra’da tüm katılımcıların birleşmesiyle sona erecek.

Organizatörler, etkinliğin sadece bir spor faaliyeti değil, aynı zamanda Filistin halkının sesi olma çabası olduğunu vurguluyor. Londra’daki sürüşe hem bireysel hem de grup olarak katılım mümkün. Ayrıca gönüllü olarak destek sunmak ya da bağışta bulunmak isteyenler, The Big Ride’ın resmi web sitesi üzerinden detaylı bilgiye ulaşabiliyor.

Filistin’e yönelik farkındalığı artırmak isteyen herkesin katılımına açık olan bu etkinlik, sporun barışçıl ve kitlesel gücünü toplumsal adalet için kullanmanın etkili bir örneği olarak öne çıkıyor.

 

Detaylar & katılım: thebigride4palestine.com

Trump Yönetiminden Çinli Öğrencilere Vize Kısıtlaması: Akademik Gelecek Tehlikede

No comments

06 June 2025

ABD Başkanı Donald Trump'ın yürürlüğe koyduğu yeni göç politikaları, Çinli öğrencilerin eğitim hayallerini tehdit ediyor. Dışişleri Bakanlığı'nın geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, Çin ve Hong Kong'dan gelen öğrencilere yönelik vizelerin "agresif" bir şekilde iptal edileceği ve yeni başvuruların daha sıkı denetleneceği belirtildi. Bu karar, özellikle Harvard Üniversitesi gibi prestijli kurumları hedef alarak, Çin ile bağlantılı olduğu iddia edilen okullara uluslararası öğrenci alımını yasaklamayı amaçlıyor.




Bu politika, Çinli öğrenciler arasında büyük bir belirsizlik ve endişe yaratmış durumda. Örneğin, UCLA'da uygulamalı matematik eğitimi alan 22 yaşındaki Jerry, Harvard'da sağlık veri bilimi yüksek lisans programına kabul edilmişti. Ancak Trump yönetiminin Harvard'ın uluslararası öğrenci kabulünü durdurma girişimi, Jerry ve onun gibi birçok öğrencinin planlarını altüst etti. Her ne kadar bir federal yargıç bu yasağı geçici olarak durdurmuş olsa da, Trump yönetimi farklı yasal yollarla bu tür kısıtlamaları sürdürmeye kararlı görünüyor.

Trump yönetimi, bu kısıtlamaları ulusal güvenlik gerekçesiyle savunuyor. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Çin Komünist Partisi ile bağlantılı olduğu düşünülen öğrencilerin ve kritik alanlarda eğitim görenlerin vizelerinin iptal edileceğini belirtti. Ancak eleştirmenler, bu adımların ırksal profilleme ve ayrımcılık içerdiğini, akademik özgürlüğü zedelediğini ve ABD'nin küresel rekabet gücünü olumsuz etkilediğini vurguluyor.

Çinli öğrenciler, ABD'deki uluslararası öğrencilerin yaklaşık dörtte birini oluşturuyor ve üniversiteler için önemli bir gelir kaynağı sağlıyor. Ancak 2020'den bu yana Çinli öğrenci sayısında %25'lik bir düşüş yaşandı. Bu durum, araştırma projeleri ve üniversite bütçeleri üzerinde ciddi etkiler yaratabilir. Uzmanlar, bu tür politikaların uzun vadede ABD'nin bilimsel ve teknolojik ilerlemesini yavaşlatabileceği konusunda uyarıyor.

Trump'ın göçmenlik politikaları, sadece Çinli öğrencileri değil, genel olarak uluslararası akademik camiayı da etkiliyor. Öğrenciler ve akademisyenler, artan belirsizlik ve güvensizlik ortamında alternatif ülkelerde eğitim ve araştırma fırsatları aramaya başladı. Bu gelişmeler, ABD'nin uzun süredir sahip olduğu "bilim ve eğitimde lider ülke" imajını zedeleyebilir.


Kaynak: The Guardian

Göçmen karşıtı Reform Partisi yerel seçimlerden zaferle çıktı

No comments

02 May 2025

İngiltere’nin bazı bölgelerinde gerçekleştirilen yerel seçimlerde, Nigel Farage liderliğindeki Reform Partisi önemli bir başarı kazandı. Northumberland yerel meclisinde 23 sandalye elde eden parti, ilk kez bu düzeyde temsil gücüne ulaştı. Muhafazakâr Parti 26, İşçi Partisi ise sadece 8 sandalye kazanırken, bağımsızlar ve diğer partiler geride kaldı.




 

İngiltere'de 23 şehirde yerel seçim, 1 bölgede ise ara seçim yapıldı.  İktidardaki Labour Parti,  Runcorn and Helsby bölgesindeki bir milletvekilini sadece 6 oy farkla Reform Partisi'ne kaptırdı.

 “SIĞINMACILAR Otelde değİl çadırda kalsın”

Reform Partisi’nin Greater Lincolnshire belediye başkanı seçilen Andrea Jenkyns, zafer konuşmasında göçmen politikalarına sert eleştiriler yöneltti: "Yumuşak politikalarla yönetilen Birleşik Krallık dönemi sona erdi. İltica başvurusunda bulunanlar lüks otellerde değil, Fransa’daki gibi çadırlarda kalmalı." Jenkyns, Trump’ın söyleminden esinlenerek partisinin "ülkeyi görkemli geçmişine döndüreceğini" ve Nigel Farage’ın bir gün başbakan olacağını savundu.

Farage: "Artık Ana Muhalefet Bİzİz"
Reform lideri Nigel Farage, Runcorn’daki zaferin ardından yaptığı açıklamada, "Muhafazakar Parti’yi geride bırakarak ana muhalefet olduk" iddiasında bulundu. İşçi Partisi’nin geleneksel kalelerinde bile etkili olduklarını vurgulayan Farage, "Artık hem Muhafazakarlara hem de İşçi Partisi’ne eşit düzeyde tehdit oluşturuyoruz" dedi. Göçmen karşıtı politikaların seçmenlerden destek gördüğünü belirten Farage, "İngiltere’nin kontrolünü yeniden ele alacağız" mesajı verdi.

İşçi Partisİ’nde Şok: "Lİderlİk Değişimi Gerekebİlİr"
Reform’un yükselişi, İşçi Partisi’nde şok etkisi yarattı. Northumberland’da sandalye sayısını 17’den 8’e düşüren parti yetkilileri, "Seçmenlerin tepkisini ciddiye almalıyız" açıklaması yaptı. Kabine üyesi Peter Kyle, "Muhafazakar seçmenin çöküşü şaşırtıcı, ancak Reform ile ittifak tartışmaları da oy kaybettirdi" ifadelerini kullandı.

Yeşİller: "Hükümet Zenginlerİ Vergilendirmelİ"
Yeşiller Partisi, yerel seçimlerde rekor sayıda temsilci kazanırken, eş lider Adrian Ramsay, İşçi Partisi’ni "Reform’a taviz vermekle" eleştirdi. Ramsay, "Sağlık hizmetleri ve sosyal konutlar için servet vergisi şart. Hükümet, çalışanların sorunlarına odaklanmalı" çağrısı yaptı. Öte yandan, Liberal Demokratlar’ın da bazı bölgelerde güçlenmesi bekleniyor.

Sonuçlar, İngiltere’de siyasetinde göçmen karşıtı politikaların yeniden gündeme geleceğini gösteriyor. 


Kaynak: BBC

Muhafazakâr Parti’nin önerisine karşı imza kampanyası başlatıldı

No comments

09 February 2025

İngiltere’de Reform Partisi’nin anketlerde birinci parti olmasının ardından Muhafazakâr Parti, göçmen karşıtlarını konsolide etmek için süresiz oturuma başvuru süresini beş yıldan on yıla çıkarmayı teklif etmişti. Muhafazakâr Parti’nin bu önerisine karşı change.org üzerinden imza kampanyası başlatıldı.

 


"Adil Göçmenlik Politikaları Talep Ediyoruz: Oturma ve Vatandaşlık Bekleme Sürelerinin Uzatılmasına Hayır!" başlığıyla başlatılan kampanya, süresiz oturma izni (ILR) için bekleme süresini 10 yıla, vatandaşlık hakkı için ise 15 yıla çıkaran düzenlemeye karşı başlatıldı. Düzenlemeye karşı çıkanlar, bu sert önlemlerin göçmenlerin entegrasyonunu zorlaştıracağını, aileleri parçalayacağını ve Birleşik Krallık’ın çok kültürlü yapısına zarar vereceğini savunuyor.

Temel İnsan Hakları İhlal Ediliyor

Kampanyayı destekleyenler, önerilen değişikliklerin temel insan haklarına aykırı olduğunu vurguluyor.

Change.org üzerinden paylaşılan kampanya metninde şu hususlar vurgulanıyor:

15 yıl boyunca vatandaşlık hakkı elde edememek, göçmenlerin sosyal hayata tam anlamıyla katılımını engelleyecek. Göçmenler de bu toplumun bir parçasıdır ve eşit muamele görmelidir. Ayrıca, bekleme süresinin uzaması, aile birleşimini zorlaştıracak ve binlerce ailenin ayrılmasına neden olabilecektir. Çocukların ebeveynlerinden, eşlerin birbirlerinden kopmasına yol açacak bu düzenleme, insan hayatını zorlaştıracaktır.

Ekonomik Katkılar Görmezden Geliniyor

Birleşik Krallık ekonomisine büyük destek sağlayan göçmenler, önerilen düzenlemelerle birlikte sosyal yardımlardan yararlanma hakkını kaybetme riskiyle karşı karşıya. Bu durum, özellikle düşük gelirli göçmenleri daha da zor duruma sokacak. İşsizlik gibi sorunlar çözülmeden göçmenlere "net katkı sağlama" gibi şartlar koşulması, hayatlarını daha da zorlaştıracaktır. Göçmenler, ülkenin ekonomik ve sosyal yapısına önemli katkılar sağlamaya devam ederken, bu tür kısıtlamaların adil olmadığını belirtiyor.

Göçmenler Ne Talep Ediyor?

Kampanyayı başlatanlar, mevcut bekleme sürelerinin korunmasını talep ediyor. Mevcut kurallar gereği 5 yıl sonunda süresiz oturma izni alınabiliyor ve 1 yıl sonra vatandaşlık başvurusu yapılabiliyor. Bu düzenlemenin korunması, entegrasyon süreçlerinin sağlıklı işlemesi açısından hayati önem taşıyor. Ayrıca, göçmenlerin topluma entegrasyonunu kolaylaştıran, aile birleşimini destekleyen ve insan haklarına saygılı bir göçmenlik politikası benimsenmesi gerektiği vurgulanıyor.

Siyasi Çıkarlar İnsan Haklarının Önüne Geçmemeli

Kampanya destekçileri, siyasi çıkarların insan haklarının önüne geçmemesi gerektiğini savunuyor. Muhafazakâr Parti’nin bu önerisi, Reform Partisi’nin göçmen karşıtı söylemlerine karşı seçmen desteğini geri kazanma amacı taşıyor. Ancak, insanların hayatlarının siyasi hesaplarla tehlikeye atılması kabul edilemez bir durumdur. Göçmenler, siyasi çekişmelerin mağduru olmamalı ve adil bir şekilde muamele görmelidir.

 

Kampanyayı imzalamak için aşağıdaki linke tıklayın

https://chng.it/LFTCWyHqLz

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan