Showing posts with label politika. Show all posts
Showing posts with label politika. Show all posts

İSRAİL - ABD - UK VE TÜRKİYE’DE SEÇİMLER OLUYOR AMA SİSTEM DEĞİŞMİYOR

No comments

29 October 2026

İsrail'deki seçimlerin ardından gözler yeni hükümete çevrilmiş durumda. Ancak burada mesele kimin başbakan olacağı değil; politikanın değişip değişmeyeceğidir. İsrail'de iktidar veya Arap partileri kazansa dahi genel devlet politikaları ve güvenlik yaklaşımı sabit kalacaktır.

Murat Metin



 Seçimler demokratik sistemlerin parçası olsa da iktidar değişimi devletin temel çizgilerinin değişeceği anlamına gelmez. Bu durumu anlayabilmek için diğer ülkelerdeki sistemlere bakmak gerekir.

İngiltere: Kırk Yıldır Değişen Hükümetler, Devam Eden Politikalar

İngiltere'de onlarca yıldır sağdan sola birçok farklı lider iktidara geldi. Ancak ülkenin temel yapısı korundu:

Eğitim ve Ekonomi: Ücretli üniversiteler, özel okul sistemleri ve vergi düzenindeki temel unsurlar hükümetler değişse de varlığını sürdürdü.

Dış Politika ve Güvenlik: Nükleer caydırıcılık, NATO üyeliği ve ABD ile ittifak çizgisi değişmedi.

Sol İktidar Yanılsaması: İşçi Partili Tony Blair döneminde Irak Savaşı'na girilmesi veya Keir Starmer'ın sosyal yardımlarda kesintiye gitmesi, "sol" veya "sosyal adalet" söylemiyle gelen partilerin de bütçe ve güvenlik odaklı zor kararlar aldığını gösterir.

ABD: Söylemler ve Kurumsal Gerçekler

Barack Obama’nın 2008’de seçilmesi büyük bir değişim beklentisi yarattı. Ancak liderin kimliği ile devlet kurumlarının işleyişi aynı şey değildir:

Devam Eden Sorunlar: Obama döneminde de polis şiddeti, özellikle siyahlara karşı şiddet, askeri operasyonlar, İHA saldırıları ve göçmenlerin sınır dışı edilmesi sürdü.

Sistemsel Engeller: Sağlık reformu (Obamacare) gibi adımlara rağmen yüksek ilaç maliyetleri ve özel sigortacıların gücü kırılamadı.

Bir başkanın değişmesi yasaları etkilese de; Kongre, yargı ve ekonomik güç odakları nedeniyle köklü sorunların çözümü sınırlı kalır.

Türkiye: Hesap Verebilirlik Meselesi

Türkiye siyasi tarihi, iktidar değişikliklerinin tek başına hesap verebilirliği sağlamadığını gösterir:

Geciken Adalet: 12 Eylül darbesinin aktörleri, anayasal engeller nedeniyle ancak onlarca yıl sonra yargılanabilmiş, süreç biyolojik nedenlerle tamamlanamamıştır.

İfade Özgürlüğü Kaygısı: İnsanların bir paylaşım veya eleştiri yüzünden hukuki yaptırımdan korktuğu, kamusal tartışmanın daraldığı ortamlarda seçimlerin varlığı tek başına demokratik denetimi sağlayamaz.

Güç Odakları ve Vatandaşın Rolü

Siyasi liderleri yalnızca seçmenler değil; ekonomik güç sahipleri, parti içi dengeler, medya ve bürokrasi şekillendirir. Yeni bir parti iktidara gelse bile sistemin temel uygulamalarını değiştirmemeyi kabul ederse değişim yüzeysel kalır.

Sandık Yeterli Değil: Demokrasi sadece 5 yılda bir oy kullanmak değildir.

Sürekli Denetim: Vatandaşların dilekçe verme, özgür basını destekleme, barışçıl protesto ve örgütlenme haklarını kullanarak iktidarı her gün denetlemesi gerekir.

Şoför değişse de gidilen uçurumu görmezden gelirseniz eninde sonunda o uçurumdan düşersiniz. Oy verin, ancak sonrasında susmayın; verilen sözlerin takipçisi olun.

“Ben siyasetle ilgilenmiyorum” diyerek kendini üstün görenler, siyasetle ilgilenen cahiller tarafından yönetilmeye mahkûmdur. Siz siyasetle ilgilenmeseniz bile, sizin adınıza alınan kararlar sonucunda daha fazla vergi, daha yüksek kira, daha kabarık faturalar ve daha ağır cezalar ödüyorsunuz. Siz siyasetle ilgilenmeseniz de siyaset, hayatınızın her alanında sizinle ilgileniyor.


Murat Metin

İngiltere Vize Danışmanı

www.metin.london

Rusya’daki Veri Merkezi Saldırıları Sonrası Bot Trafiği Sert Düştü

No comments

12 October 2026

Ukrayna’nın Yandex’e ait üç veri merkezini hedef alan saldırılarının ardından, şirketin ağındaki otomatik internet trafiği zirve seviyesinin yüzde 99,6 altına geriledi. Zelenskiy sosyal medyada nefret ve provokasyonların azaldığını savunurken, uzmanlar bu verilerin dezenformasyon faaliyetlerinin sona erdiğini kanıtlamadığına dikkat çekiyor.



Ukrayna’nın Rusya’daki veri merkezlerine yönelik insansız hava aracı saldırıları, ülkenin dijital altyapısında aksamalara yol açtı. Rus teknoloji şirketi Yandex’e ait üç veri merkezinin devre dışı kalması, çevrim içi hizmetleri etkilerken otomatik internet trafiğinde de dikkat çekici bir düşüşe neden oldu.

Reuters’ın haberine göre Yandex, 11 Ekim’de Vladimir bölgesindeki veri merkezinin saldırıda hasar gördüğünü ve tesisin tamamen kapatıldığını açıkladı. Daha önce Ryazan bölgesindeki Sasovo tesisinde faaliyetler durdurulmuş, Kaluga’daki veri merkezinde de kesintiler yaşanmıştı.



Bot trafiğinde dikkat çekici düşüş

Tom’s Hardware’ın Cloudflare verilerine dayandırdığı habere göre, Yandex ağı kaynaklı bot trafiği, önceki iki haftada kaydedilen en yüksek HTTP istek hacminin yalnızca yüzde 0,4’üne geriledi. Bu, ölçülen trafiğin zirve seviyesinin yüzde 99,6 altına inmesi anlamına geliyor.

Bu gelişme, Rusya kaynaklı otomatik hesapların ve dezenformasyon faaliyetlerinin azaldığı yönünde yorumlara yol açtı. Ancak The Verge’de yayımlanan değerlendirmelere göre, söz konusu veriler Yandex’in otomatik web tarayıcılarından kaynaklanan trafiği de kapsıyor. Dolayısıyla bu düşüş, sosyal medyadaki dezenformasyon hesaplarının aynı oranda azaldığını göstermiyor.

Çevrim içi hizmetler de aksadı

Veri merkezlerindeki kesintiler, Yandex’in bulut altyapısına bağlı hizmetleri de etkiledi. Şirketin arama motoru, ulaşım, ödeme ve yapay zekâ alanlarındaki faaliyetleri, Rusya’nın dijital ekonomisinde önemli bir yer tutuyor. Kesintiler nedeniyle bazı kullanıcıların çevrim içi hizmetlere ve ödeme işlemlerine erişimde sorun yaşadığı bildirildi.

Hizmetlerin ne zaman tamamen normale döneceği ise belirsizliğini koruyor.



Zelenskiy: Daha az nefret ve provokasyon

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, 12 Ekim’de Varşova Güvenlik Forumu’nda yaptığı açıklamada, saldırıların ardından sosyal medyada nefret, kutuplaşma ve provokasyonların azaldığını savundu. Zelenskiy, bu değişimi Rusya kaynaklı bot faaliyetlerindeki düşüşle ilişkilendirdi.

Yandex ağındaki trafik azalması, Avrupa’daki siyasi tartışmalar ve ABD’de yaklaşan kasım ayı ara seçimleri öncesinde yabancı kaynaklı çevrim içi etki faaliyetlerini yeniden gündeme taşıdı. Bununla birlikte, saldırıların siyasi içeriklerin yayılmasına veya seçmen davranışlarına somut etkisini ortaya koyan bağımsız ve kapsamlı veriler henüz bulunmuyor.

Yaşananlar, dijital altyapının modern savaşlarda stratejik bir hedef hâline geldiğini gösteriyor. Ancak otomatik internet trafiğindeki düşüşü doğrudan dezenformasyonun sona ermesi olarak yorumlamak için mevcut kanıtlar yeterli değil.


Burnham: Rusya Brexit referandumuna müdahale etti

No comments

İngiltere Başbakanı Andy Burnham, 2016’daki Brexit referandumuna Rusya’nın müdahale ettiğinin kendisine açık biçimde bildirildiğini söyledi. Burnham, Moskova’nın dezenformasyon faaliyetlerinin Fransa ve Almanya’daki siyasi süreçleri de etkilediği uyarısında bulundu.



İngiltere Başbakanı Andy Burnham, Rusya’nın 2016’da İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılmasıyla sonuçlanan Brexit referandumuna müdahale ettiğini söyledi. The Rest Is Politics podcast’ine konuşan Burnham, Başbakanlık görevine geldikten sonra konuyla ilgili bilgi istediğini belirterek, “Açık bir yanıt aldım: Evet, müdahale edildi” dedi.

Burnham, İngiltere’nin yabancı ülkelerden kaynaklanan siyasi müdahaleler karşısında yeterince önleyici bir tutum sergilemediğini savundu. Yurt dışından yürütülen faaliyetlerin demokratik süreçleri sekteye uğratmayı amaçladığını belirten Başbakan, kamuoyunun bu girişimlerin boyutu konusunda yeterince bilgilendirilmediğini ifade etti. Ancak Burnham, Rusya’nın referandum sırasında hangi yöntemlerle hareket ettiğine veya bu faaliyetlerin sonuçlar üzerindeki etkisine ilişkin ayrıntı vermedi.

Dışişleri Bakanı Stephen Doughty de BBC Breakfast programında yaptığı açıklamada, Rusya’nın İngiltere’deki demokratik süreçlere müdahale etmeye çalıştığını söyledi. Moskova’nın dezenformasyon ve propaganda faaliyetleri yürüttüğünü belirten Doughty, Rusya’nın bu yıl söz konusu faaliyetlere 1,5 milyar sterlin ayırdığını öne sürdü. Doughty, Burnham’ın açıklamalarının İngiltere’yi yeniden AB’ye katma girişimi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini, asıl meselenin Rusya’nın demokrasiyi istikrarsızlaştırma çabaları olduğunu savundu.

Brexit yanlısı Britain Unbound adlı kampanya grubu ise açıklamaları, 2016’da İngiliz halkının verdiği kararın meşruiyetini sorgulamaya yönelik bir girişim olarak nitelendirdi. Gruba göre, Rusya’nın referandum sonucunu etkilediğine inanmak için yeterli gerekçe bulunmuyor. İngiltere Parlamentosu İstihbarat ve Güvenlik Komitesi’nin 2020’de yayımladığı rapor da Rusya’nın AB referandumunun sonucunu etkilemeye çalışıp çalışmadığı konusunda kesin bir sonuca ulaşmamış, ancak hükümetleri olası müdahale riskini yeterince değerlendirmemekle eleştirmişti.

Burnham, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ile yaptığı görüşmede de Rusya kaynaklı dezenformasyon konusunu gündeme getirdiğini belirtti. Rusya bağlantılı çevrim içi kampanyalarda gazetecileri ve haber kuruluşlarını taklit eden yapay zekâ üretimi sahte videoların kullanıldığına ilişkin haberler de son dönemde gündeme gelmişti. Burnham, geçen ay Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada Rusya’yı yalan ve dezenformasyon yoluyla toplumların korkularından yararlanmakla suçlamış ve İngiltere’nin bu faaliyetlerle mücadele etmek için yeni bir merkez kuracağını açıklamıştı.

Kaynak: BBC

Berlin Başka, Almanya Başka

1 comment

05 October 2026


Elif Eralp’in Berlin’de elde ettiği başarı kuşkusuz önemli. Die Linke’nin Berlin seçimlerinden birinci parti çıkması ve Eralp’in kendi seçim çevresinde güçlü bir sonuçla doğrudan seçilmesi küçümsenecek bir siyasi başarı değil. Fakat Berlin’den çıkan bu sonuç üzerinden Almanya’nın genel siyasi yönelimi hakkında büyük sonuçlara varmadan önce temel bir soru sormamız gerekiyor: Berlin gerçekten Almanya’nın ölçüsü mü?


Ramazan Yaylali




Çünkü Berlin’in politik ve sosyolojik yapısı Almanya’nın geri kalanından birçok açıdan farklı. Berlin uzun yıllardır solun, Yeşillerin ve alternatif siyasi hareketlerin güçlü olduğu bir büyükşehir. Genç nüfusun, öğrencilerin, göçmenlerin ve uluslararası çevrelerin yoğunluğu da şehrin politik karakterini Almanya’nın birçok bölgesinden ayırıyor.

Nitekim federal seçim sonuçlarına baktığımızda da Berlin’in Almanya ortalamasından belirgin biçimde ayrıldığını görüyoruz. Die Linke Berlin’de ülke genelindekinden çok daha güçlü bir seçmen tabanına sahipken AfD’nin desteği Almanya ortalamasının altında kalıyor.

Dolayısıyla Berlin’de Die Linke’nin seçim kazanması elbette önemlidir; fakat buradan hareketle “Almanya sola dönüyor” sonucuna ulaşmak bana fazla kolaycı geliyor. Bir şehrin siyasi tercihi ile bütün bir ülkenin siyasi yönelimi aynı şey değildir.

Komşu Avusturya’da Graz’a bakalım

Bunun neden problemli olduğunu anlamak için Almanya’dan çok uzağa gitmeye gerek yok. Komşu Avusturya’da, Graz’da çok daha çarpıcı bir örnek var.

KPÖ, yani Avusturya Komünist Partisi, Graz’da artık tek seçimlik veya geçici bir başarıdan söz edilemeyecek kadar güçlü bir siyasi aktör. Parti 2021’de belediye seçimlerini kazanmıştı; 2026 seçimlerinde ise desteğini daha da artırarak yeniden açık ara birinci oldu. Elke Kahr da bir kez daha Graz Belediye Başkanı seçildi.

Avusturya komünist bir ülkeye mi dönüşüyor?

Elbette hayır.Çünkü KPÖ’nün Avusturya genelindeki siyasi ağırlığı ile Graz’daki gücü arasında çok büyük bir fark var. Parti ülke çapında parlamentoya girecek desteği dahi bulamazken Graz’da şehrin en güçlü siyasi hareketi olabiliyor. İşte tam olarak anlatmaya çalıştığım mesele burada ortaya çıkıyor:

Bir şehirde seçim kazanmak ile bir ülkede siyasi hegemonya kurmak aynı şey değildir.

Graz nasıl Avusturya değilse, Berlin de Almanya değildir. Graz’da KPÖ’nün başarısını anlamak istiyorsak öncelikle Graz’ın kendisine bakmamız gerekiyor. KPÖ burada uzun yıllardır güçlü bir yerel örgütlenmeye sahip. Özellikle konut, kira ve sosyal meseleler üzerinden geliştirdiği siyaset ile Elke Kahr’ın şehirde oluşturduğu kişisel siyasi profil, bu başarının yalnızca ideolojik tercihlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Grazlı seçmenin KPÖ’ye verdiği oyu doğrudan Avusturya genelinde komünist siyasetin yükselişi şeklinde yorumlamıyoruz. Çünkü bunun önemli ölçüde Graz’a özgü bir siyasi başarı olduğunu biliyoruz.

Öyleyse Berlin konusunda neden farklı düşünelim?

Berlin’de Die Linke’nin başarısının arkasında da şehre özgü toplumsal ve ekonomik koşullar bulunuyor. Konut sorunu, yükselen kiralar, hayat pahalılığı ve özellikle genç nüfusun ekonomik beklentileri Berlin siyasetinin en önemli meseleleri arasında yer alıyor. Die Linke de uzun süredir tam olarak bu alanlarda siyaset yapıyor. Dolayısıyla Berlin’de ortaya çıkan sonucu da öncelikle Berlin’in kendi toplumsal ve siyasi yapısı içerisinde değerlendirmek gerekiyor.

Berlin’den çıkıp Almanya’ya baktığımızda tablo değişiyor

Berlin’in dışına çıktığımızda ise karşımıza çok daha farklı bir siyasi Almanya çıkıyor. Özellikle Doğu Almanya’nın bazı bölgelerinde AfD’nin sahip olduğu siyasi ağırlık, Berlin’de gördüğümüz tablodan oldukça farklı. Federal seçimlerde de bu fark açık biçimde görülüyor. AfD Almanya genelinde Berlin’de olduğundan daha güçlü; Die Linke ise tam tersine Berlin’de ülke ortalamasının oldukça üzerinde destek buluyor.Bu bile Berlin’in siyasi eğilimlerini doğrudan Almanya geneline taşımakta neden dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor.

Ancak burada ters yönde aynı hataya düşmemek de gerekiyor. AfD’nin Almanya genelinde veya özellikle bazı doğu bölgelerinde güçlü olması, “Almanya’nın gerçeği yalnızca AfD’dir” demek için de yeterli değil. Çünkü Almanya siyasi olarak homojen bir ülke değil. Berlin başka türlü oy veriyor, bazı doğu eyaletleri başka türlü; büyükşehirlerle küçük şehirlerin, kırsal bölgelerle metropollerin siyasi öncelikleri arasında ciddi farklılıklar var. Belki de bugünkü Almanya’nın siyasi gerçeğini tek bir partinin yükselişinde değil, tam olarak bu bölgesel ve toplumsal farklılaşmada aramak gerekiyor.

Berlin Berlin’dir, Graz Graz’dır

Elif Eralp’in Berlin’deki başarısı önemlidir. Elke Kahr ve KPÖ’nün Graz’da üst üste seçim kazanması da önemlidir. Bu başarıları küçümsemek yerine, neden özellikle bu şehirlerde böylesine güçlü bir karşılık bulduklarını anlamaya çalışmak gerekir.Fakat bunu yaparken yerel başarı ile ülkenin genel siyasi yönelimi arasındaki farkı da gözden kaçırmamalıyız.

Graz nasıl Avusturya’nın tamamının ölçüsü değilse, Berlin de Almanya’nın tamamının ölçüsü değildir.Belki de iki seçimi birlikte okuduğumuzda çıkarılabilecek en önemli sonuç budur. Bir seçim sonucuna baktığımızda bazen bütün bir ülkenin nereye doğru gittiğini gördüğümüzü düşünüyoruz. Oysa kimi zaman gördüğümüz şey bundan çok daha yerel, fakat aynı zamanda çok daha açıklayıcıdır: Bir ülkenin siyasi geleceğinden çok, belirli bir şehrin neden ülkenin geri kalanından farklı olduğunu görüyoruz. 



“Ben Onlardan Farklıyım”: Geist-Arbeiter’in Göçmenlikle İmtihanı

No comments

01 October 2026

Almanca bilmeyen okurlar için başlıktaki iki kavramı kısaca açıklamak isterim. Gast-Arbeiter, Almancada kelime anlamıyla “misafir işçi” demektir. Özellikle 1960’lardan itibaren Almanya’ya çalışmak üzere gelen yabancı işçileri tanımlamak için kullanılan tarihsel bir kavramdır. Geist-Arbeiter ise burada analojik olarak kullandığım bir adlandırmadır.

Ramazan Yaylali



Bu adlandırmaya tesadüfen rastladım. Twitter’da gezinirken kendini “Geistarbeiter” olarak tanımlayan bir hesapla karşılaştım[1]. İsim çok hoşuma gitti ve bu kavramı, son on yıldır Türkiye’den Avrupa’ya göç eden beyaz yakalı göçmenleri tanımlamak için kullanmaya karar verdim. Almancada Geist “zihin”, “tin” veya “düşünsel yeti” anlamlarına gelir. Bu nedenle Geist-Arbeiter kavramını bilgiye, eğitime ve zihinsel emeğe dayanan beyaz yakalı göçmenleri, başka bir ifadeyle “zihinsel emekçileri” tanımlamak için kullanıyorum. Bu yazıdaki asıl amacım, Gast-Arbeiter ile Geist-Arbeiter karşıtlığı üzerinden iki farklı tarihsel göç biçimi arasında analojik bir bağ kurmak ve göçün geçirdiği sınıfsal dönüşümü dilsel düzeyde görünür kılmak.

Türkiye’den Avrupa’ya yönelen göçün son yıllarda yalnızca niceliksel olarak değil, sosyolojik açıdan da belirgin bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyorum. 1960’lardan itibaren başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa’ya gelen ilk kuşak göçmenlerin önemli bir bölümü, sanayi üretiminin ihtiyaç duyduğu işgücünü karşılayan mavi yakalı çalışanlardan oluşuyordu. Bugün ise Türkiye’den Avrupa’ya göç edenler arasında üniversite mezunları, mühendisler, doktorlar, akademisyenler, yazılımcılar ve farklı profesyonel meslek grupları belirgin bir ağırlık kazanmış durumda. Bu iki göç biçimi arasındaki farkı Gast-Arbeiter ve Geist-Arbeiter ayrımı üzerinden okumak faydalı bir bakış açısı sunuyor.

Bu ayrım yalnızca yapılan işin niteliğiyle ilgili değil. Pierre Bourdieu’nün habitus kavramı üzerinden baktığımızda asıl farkın, iki göçmen grubunun Avrupa’ya beraberinde getirdiği sınıfsal deneyimde, kültürel sermayede ve toplumsal statü beklentisinde ortaya çıktığını düşünüyorum. İlk kuşak Gast-Arbeiter’in önemli bir bölümü Türkiye’nin kırsal veya taşra bölgelerinden, sınırlı eğitim olanaklarına sahip toplumsal çevrelerden geliyordu. Son yıllarda gelen Geist-Arbeiter ise Avrupa’ya çok farklı bir habitusla geliyor. Bu yeni göçmenlerin önemli bir kısmı Türkiye’de yüksek eğitim düzeyine, mesleki uzmanlığa ve belirli bir kültürel ya da sembolik sermayeye sahipti. Kendi toplumunda doktor, mühendis, akademisyen ya da başka bir profesyonel kimlikle tanınan kişi, Avrupa’ya geldiğinde bu sermayenin artık aynı değeri taşımadığını fark ediyor. Kişinin sahip olduğu sermaye ortadan kalkmıyor; fakat içine girdiği yeni alan (Feld), bu sermayenin değerini yeniden belirliyor. Diploma, mesleki deneyim ve yabancı dil bilgisi varlığını korurken, kişinin adı, aksanı, kökeni veya “Ortadoğulu göçmen” kategorisine dâhil edilmesi, göç ettiği toplumun algısında daha belirleyici hale geliyor.

Buradaki temel gerilim, kişinin kendi ülkesinde kendisini toplumsal olarak konumlandırdığı yer ile başkaları (örneğin Alman toplumu) tarafından konumlandırıldığı yer arasındaki mesafede yatıyor. Türkiye’de yüksek kültürel sermayeye sahip bir birey, Almanya’da kendisini öncelikle mesleği üzerinden tanımlıyor; fakat karşısındaki toplumsal bakış onu önce “Türk”, “Kürt”, “Müslüman” veya genel olarak “göçmen” kategorisi içinde görüyor. Yeni kuşak göçmenler olan Geist-Arbeiter’in gündelik ayrımcılık karşısında zaman zaman son derece sert tepki göstermesinin nedeni yalnızca politik duyarlılık değil. Burada açık bir statü uyuşmazlığı olduğunu düşünüyorum: Kişinin habitusuna yerleşmiş olan “Bana nasıl davranılması gerekir?” beklentisi ile yeni toplumsal alanda karşılaştığı muamele arasında doğrudan bir çatışma oluşuyor.

Dikkat çekici bir diğer nokta da Geist-Arbeiter’in Avrupa’daki ilk tepkilerinden birinin, bu durumun sorumluluğunu eski göçmenlere yüklemek olması. Yeni gelen eğitimli göçmenin, Almanya’daki olumsuz “Türk göçmeni” imajının geçmişte gelen eğitimsiz ve taşralı göçmenlerin davranışlarından kaynaklandığını düşündüğünü gözlemliyorum. Kendisini eski Gast-Arbeiter’den ayırarak, açık ya da örtük biçimde “Ben onlardan farklıyım” demeye çalışıyor. Bana göre tam da bu noktada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor: Alman toplumunda göçmenler hakkında tarihsel olarak kurulmuş sınıfsal ve kültürel hiyerarşi, bu kez Geist-Arbeiter’in kendisi tarafından içselleştiriliyor. Kişi, kendisine yöneltilen sembolik sınıflandırmaya itiraz ederken aynı sınıflandırmayı kendisinden daha aşağıda gördüğü Gast-Arbeiter’e yöneltiyor.

Fakat zamanla bu algının dönüştüğünü düşünüyorum. Yeni Geist-Arbeiter, yaşadığı toplumu ve önceki kuşak göçmenleri daha yakından tanıdıkça, eski kuşağın karşılaştığı sorunların yalnızca eğitim eksikliği, dil yetersizliği veya “entegrasyon sorunu” ile açıklanamayacağını görmeye başlıyor. İş piyasasındaki ayrımcılık, konut piyasasındaki eşitsizlikler, eğitim sistemindeki ayrıştırıcı mekanizmalar, etnik kategorileştirme ve gündelik hayattaki sembolik sınırlar zamanla daha görünür hale geliyor. Böylece başlangıçta kendisini Gast-Arbeiter’den ayırmaya çalışan Geist-Arbeiter, zaman içinde kendi deneyimi ile eski kuşağın deneyimi arasındaki sürekliliği keşfediyor.

Bu nedenle Gast-Arbeiter ile Geist-Arbeiter arasındaki temel farkı yalnızca birinin fabrikada, diğerinin ofiste çalışması üzerinden okumuyorum. Asıl farkın, Avrupa’ya hangi habitusla, hangi sermaye bileşimiyle ve hangi toplumsal tanınma beklentisiyle gelindiğinde yattığını düşünüyorum. Zamanla bu iki Fark ya da  iki deneyim sonunda aynı yapısal noktada kesişiyor: Göçmen, sahip olduğu bireysel niteliklerden bağımsız olarak, yeni toplumda önceden kurulmuş kategoriler içinde sınıflandırılıyor. Bourdieu’nün kavramlarıyla düşündüğümüzde mesele yalnızca insanların kim olduğu değil; toplumun onları nasıl adlandırdığı ve bu adlandırmanın hangi sembolik iktidar ilişkileri içinde gerçekleştiğidir.

Dolayısıyla Geist-Arbeiter’in Avrupa’daki en önemli öğrenme süreçlerinden biri tam olarak budur. Başlangıçta mesele “Bizi eski göçmenlerle karıştırıyorlar” şeklinde algılanıyor. Fakat Geist-Arbeiter’ler de zamanla asıl sorunun başka bir yerde olduğunu fark ediyor. Özetle mesele, bir ülkeye mavi yakalı ya da beyaz yakalı olarak göç etmemiz değil. Asıl mesele, bizi, yani göçmenleri, belirli bir toplumsal kategoriye yerleştiren “ev sahibinin” bakışının kendisidir.



[1] Hesaba bu linkten ulaşabilirsiniz: https://x.com/_geistarbeiter?s=20

Başörtüsü ve Sembolik İktidar: Avusturya ve İran Örnekleri

No comments

25 September 2026



Ramazan Yaylalı

 

Avusturya’da 2026/27 öğretim yılıyla birlikte 14 yaşını doldurmamış kız öğrencilerin okulda İslami geleneklere göre başı örten başörtüsü takması yasaklandı. Avusturya Hükümeti, bu düzenlemeyi kız çocuklarının “gelişim özgürlüğünün” korunması adına yaptığını iddia ediyor

 

Fakat meseleye sosyolog Pierre Bourdieu’nün “sembolik iktidar” kavramı açısından baktığımızda, burada mesele yalnızca yasağın kendisi değildir. Daha temel mesele, devletin belirli bir kültürel pratiğe anlam yüklemesi ve bu anlamı hukuken meşru hâle getirmesidir…

Bourdieu’ye göre devlet yalnızca yasa yapan bir kurum değildir. Aynı zamanda “meşruiyet üretme” konusunda bir “sembolik sermayeye” sahiptir. Yani neyin kabul edilebilir, neyin normal veya neyin korunmaya muhtaç olduğunu tanımlayıp bu sınıflandırmaları hukuk aracılığıyla kurumsallaştırır.

İsterseniz konuyu biraz daha somutlaştırmak adına iki farklı ülkeyi, yani Avusturya’ya ve İran’a bakalım. Örneğin hepimizin de bildiği gibi İran Devleti kadınlardan kamusal alanda başlarını örtmelerini talep etmekte ve bu yasağa uymayan kadınları cezalandırmaktadır. Avusturya’da ise devlet, belirli yaştaki kız çocuklarının okulda İslami başörtüsüyle başlarını örtmelerini yasaklamaktadır. İlginç bir durum ortaya çıkıyor: Bir yanda İran devleti kadınların zorla kapanmasını dikte ederken, diğer yanda Avusturya Hükümeti, en azından belli bir yaşa kadar, kız çocuklarının başörtüsü takmamasını talep ediyor. Yani birinde devlet kadına: “Örtünmelisin” diyor, diğerinde ise belirli bir yaş ve kurumsal bağlamda: “Örtünmemelisin” diyor…

Her İki rejimin hukuki yapıları, gerekçeleri ve yaptırım biçimleri elbette aynı değildir. İran’daki zorunlu örtünme uygulamalarının kadınların cezalandırılması, gözaltına alınması ve bazı vakalarda şiddete maruz bırakılmasıyla uygulandığı Birleşmiş Milletler tarafından belgelenmiştir. Avusturya’daki düzenleme ise 14 yaş altındaki kızların okul ortamıyla sınırlıdır ve yasa koyucu tarafından çocukların korunması ve özbelirlenmesi gerekçesiyle savunulmaktadır.

Ancak karşılaştırmanın ilginç tarafı şu: Her iki durumda da devlet, kadın bedeninin hangi görünümünün meşru olduğunu tanımlama yetkisini kullanmaktadır. İran devletinin egemen sınıflandırmasında örtünmüş kadın bedeni ahlaki ve dinsel normla uyumludur; örtünmemek ise normdan sapma olarak tanımlanmaktadır. Avusturya’daki düzenlemede ise belirli yaştaki kız çocukları açısından İslami başörtüsü, devlet tarafından çocuğun gelişim özgürlüğü (pedagojik anlamda) bağlamında müdahale edilmesi gereken bir pratik olarak sınıflandırılmaktadır.

Dolayısıyla aslında mücadele yalnızca bir kumaş parçası üzerinde gerçekleşmiyor; asıl mücadele başörtüsünün “meşru anlamı” üzerinde gerçekleşiyor. Başörtüsü nedir mesela? Dinsel özgürlüğün ifadesi mi? Yoksa ataerkil baskının sembolü mü? ya da kültürel aidiyet mi? Yoksa ailenin çocuk üzerindeki otoritesinin göstergesi mi? Ve belki de en önemlisi, bireysel bir tercih mi?

Bourdieu açısından baktığımızda burada bir “sınıflandırma mücadelesi”, daha doğrusu bir “anlamlandırma süreci” vardır. Farklı toplumsal aktörler aynı pratiğe farklı anlamlar vermekte, devlet ise sahip olduğu sembolik ve hukuki sermaye sayesinde bu anlamlardan birini diğerlerinden daha güçlü biçimde kurumsallaştırıyor…

Paradoks tam da burada ortaya çıkar.

İran devleti kadını özgürleştirdiğini veya ahlaki düzeni koruduğunu ileri sürerek örtünmeyi zorunlu hâle getiriyor. Avusturya devleti ise kız çocuklarının “özgürlüklerini” koruduğunu ileri sürerek belirli koşullarda örtünmeyi yasaklıyor…

Bu nedenle mesele “Başörtüsü özgürlük müdür, baskı mıdır?” ikiliğine indirgenmemelidir. Daha temel sosyolojik soru şudur: “Bir kadının veya kız çocuğunun bedeninin nasıl görünmesi gerektiğine kim karar verir?” Eğer kadın İran’da başını açmak istediğinde devlet müdahale ediyor, Avusturya’da belirli yaştaki bir kız öğrenci okulda başını örtmek istediğinde yine devlet müdahale ediyorsa, üzerinde düşünülmesi gereken ortak nokta devletin “meşru adlandırma ve sınıflandırma tekeli” dir..

Bir devlet “örtünmek ahlaki olandır.” derken, diğeri belirli koşullarda “örtünmemek çocuğun özgür gelişimine uygun olandır.” diyebiliyor. Fakat her iki durumda da şu soru sorulmalı: “Kadının kendi bedeni üzerindeki tercihi nerede başlar ve devletin onu tanımlama hakkı nerede biter?”

Belki de Başörtüsü tartışmasının en çarpıcı meselesi budur. Bir yerde kadın başını açamadığı için, başka bir yerde ise belirli koşullarda örtemediği için devletin sembolik ve hukuki iktidarıyla karşılaşmaktadır. Yani sorun yalnızca burada başörtüsünün takılması veya çıkarılması değildir. Sorun, hangi pratiğin özgürlük, baskı, normal veya sapma olarak adlandırılacağına kimin karar verme gücüne sahip olduğudur…

Dolayısıyla “başörtüsü yasağı” konusunu bu açıdan bakıp değerlendirmek kanımca en önemli felsefi tartışmadır …

 

Lacancı bir perspektiften AfD, Göçmenler ve Almanya’daki yeni Kulturkampf

No comments

22 September 2026

Almanya’da AfD’nin yükselişini yalnızca ekonomik hoşnutsuzluk ya da rasyonel çıkar hesaplarıyla açıklamak yerine, meseleye Lacancı psikanaliz perspektifinden de bakmak yararlı olabilir. 



Ramazan Yaylali


Asıl soru şudur: Alman toplumunun belirli bir kesimi neden solun sunduğu siyasal çözümlere değil de sağın söylemine duygusal olarak bağlanır? Daha da önemlisi, ekonomik koşullar iyileşse bile bu bağ varlığını sürdürür mü? Bu soruların yanıtlarından biri, Lacancı psikanalizin sunduğu kuramsal çerçevede aranabilir.

 

“Kaybedilen Almanya” Fantezisi

Lacan’a göre özne (subject), hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmış ve kendisiyle tam bir uyum içinde değildir. Öznenin yapısında her zaman bir “eksiklik” vardır. Bu düşünce kolektif kimliğe uyarlandığında, AfD’ye oy veren Alman seçmenin, daha önce kaybedildiğini düşündüğü fantastik bir nesneyi ya da imgeyi AfD’nin sunduğu “fantezi” aracılığıyla geri kazanma arzusunu yansıtır...

Sıradan bir AfD seçmeni açısından Almanya’da “Eskiden bir düzen vardı”, “Eskiden kendilerine ait bir Almanya vardı”, gibi söylemlerle kaybedildiği varsayılan bir “bütünlüğün” fantastik temsilini oluşturur. AfD gibi popülist radikal sağ partiler ise bu “kaybedildiği varsayılan bütünlüğü” yeniden tesis etme iddiasıyla kitleleri kendilerine duygusal olarak bağlar: “Bir zamanlar Almanya daha güvenliydi, daha düzenliydi; insanlar birbirini anlıyordu, Alman kültürü daha belirgindi ve toplum daha homojendi.” gibi …

Bu “fantezinin” önemli figürlerinden biri ise “Öteki”dir. Burada “öteki“,  göçmen olarak kurulur: yani sıradan ırkçı bir almanın düşüncesinde “göçmenler “jouissance’larını“ yani daha da basitleştirerek söylersek “mutluluklarını ellerinden çalan bir ötekidir…

Dolasıyla radikal sağın siyasal fantezisinde göçmen yalnızca ülkeye gelen bir yabancı değildir; öteki’nin bizim “jouissance’ımızı” çaldığına ilişkin fantezinin bedenleşmiş figürüne dönüşür. Böylece göçmen, belirli bir ekonomik veya toplumsal sorunun nedeni olmanın ötesinde, aynı zamanda Alman toplumsal düzenindeki “eksikliğin” temel nedenlerinden biri olarak temsil edilir…

AfD gibi aşırı sağ popülist partiler ise bu “eksikliğin” ortadan kaldırılmasıyla birlikte kaybedilmiş olan “jouissance’ın” — yani kaybedildiği düşünülen haz, keyif veya bütünlük hissinin — geri geleceğini siyasal söylemleri aracılığıyla seçmenlerine aktararak onları ikna etmeye çalışır… Dolasıyla Göçmenler bir bütünlüğü bozan onu kirleten bir nesne olarak kitleye dikte edilir…

AfD tarafından aşılan bu fantezi topluma neden kendisini “eksik” hissettiğini açıklayan bir çerçeve sağlar. Böylelikle fantezi, toplumsal düzenin temel belirsizliğini ve antagonizmalarını daha tutarlı ve anlaşılabilir bir hikâyeye dönüştüren bir mekanizma işlevi görür…

Peki “Sınıf-Temelli” sorunlar çözülse bile  AfD varlığını sürdürmeye devam eder mi…?

Bu soruya benim cevabım evettir. Almanya’da büyüme, reel ücretler ve istihdam gibi ekonomik göstergeler iyileşse bile, “Almanya artık bizim Almanya’mız değil” duygusunun otomatik olarak ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Bu bakımdan, bazı sol ve Marksist yaklaşımlara atfedilen, sınıf temelli sorunların çözülmesi halinde ırkçılık ve faşizm gibi olguların da büyük ölçüde silineceği varsayımı bana fazla indirgemeci görünmektedir. Zira siyasal çatışmanın nesnesi artık yalnızca ekonomik refah (Wohlstand) değildir.

Sıradan ırkçı bir Alman seçmen açısından söz konusu “eksiklik”, ekonomik refaha rağmen süreklilik kazanan öznel bir gerçeklik olarak deneyimlenir. Başka bir deyişle, algılanan “kültürel kayıp”, ekonomik iyileşmeye rağmen varlığını korur. Bu durum, “Tamam, ekonomi iyi; fakat hâlâ kendi ülkemizde kendimizi yabancı hissediyoruz” biçimindeki öznel konumda ifadesini bulur. Sorun yalnızca ekonomik değildir; örneğin Ortadoğulu Müslüman bir göçmenin varlığı, bir “kimlik tehdidi” anlatısı olarak kurulmaya devam eder.

Dolayısıyla ekonomik hoşnutsuzluk azalabilir; ancak kimlik kaybı, tehdit ve aidiyet etrafında inşa edilmiş bir siyasal kimlik aynı hızla çözülmez. Göçmenler, Müslümanlar, siyasal elitler ya da “woke” kültür gibi farklı aktör ve olgular, AfD gibi popülist sağ partilerin söyleminde “Öteki” olarak kurulmaya ve siyasal tabanın mobilizasyonunda kullanılmaya devam edecektir. Özetle ekonomik iyileşme maddi hoşnutsuzluğu azaltabilir; buna karşılık bir “eksiklik” etrafında örgütlenmiş Kulturkampf’ın aynı ölçüde gerileyeceğini pek düşünmüyorum.



Jason Arday’ın ölümü: İngiliz akademisinde ırkçılık tartışmalarını yeniden alevlendirdi

No comments

20 September 2026

 Cambridge’in en genç siyah profesörü unvanını taşıyan Jason Aday’ın ölümü, yalnızca akademik etik tartışmasını değil, siyah akademisyenlerin İngiltere’de karşı karşıya kaldığı ırkçı baskıyı ve medyanın rolünü de İngiltere gündemine taşıdı.

 


İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nin en genç siyah profesörü olarak tarihe geçen sosyolog Jason Arday’ın ölümü, ülkenin akademi ve medya dünyasında haftalardır devam eden tartışmayı yeni bir aşamaya taşıdı. 41 yaşındaki Arday, akademik çalışmaları ve özgeçmişindeki bazı iddialar hakkında art arda yayımlanan haberlerin ardından 5 Ağustos’ta Cambridge’deki görevinden istifa etmiş, dokuz gün sonra Güney Londra’daki evinde ölü bulunmuştu. Polis ölümünü şu aşamada “beklenmedik ancak şüpheli olmayan” bir ölüm olarak değerlendiriyor. Ailesi ise Arday’ın Cambridge’de profesör olarak göreve başlamasından bu yana “sürdürülen taciz ve itibarsızlaştırma kampanyasına” maruz kaldığını ve “yanlış bilgi kampanyasının Jason için çok ağır olduğunu” açıkladı.

Tartışmanın merkezindeki iddiaların ortaya çıkmasında Cambridge’de daha önce görev yapmış akademisyen Nathan Cofnas’ın önemli bir rolü bulunuyor. Kendisini “race realist” olarak tanımlayan Cofnas, siyah insanların zekâsı ile beyaz insanların zekâsı arasında biyolojik farklılıklar bulunduğunu savunan görüşleriyle tanınıyor. Cofnas’ın Arday’ın doktora tezindeki bazı bölümlerin daha önce yayımlanmış çalışmalardan alındığını ileri sürmesinin ardından konu hızla akademik bir soruşturmadan ulusal bir medya kampanyasına dönüştü. Cambridge daha önce Arday’ı “iğrenç bir kampanyanın kurbanı” olarak savunmuş olsa da daha sonra akademisyenin akademik geçmişi ve üniversiteye atanma süreci hakkında soruşturma başlattı. Arday intihal suçlamalarını reddetti; doktora yaptığı Liverpool John Moores University tarafından yürütülen önceki incelemede ise doktora derecesinin korunmasına karar verilmişti.

Ancak Arday dosyasını tartışmalı hale getiren asıl mesele, akademik etik kurallarının ihlal edilip edilmediğinden daha geniş bir soruya işaret ediyor: Neden bazı akademisyenlere yöneltilen iddialar üniversite içinde yürütülen soruşturmalar olarak kalırken, Arday’ın dosyası günlerce gazete manşetlerinin merkezinde yer aldı? Guardian yazarı Hugh Muir, 19 Ağustos tarihli değerlendirmesinde bu ayrımı özellikle vurguladı. Muir, Cofnas ve sağ kanat medya çevrelerinin Arday’ı kültür savaşlarının sembolüne dönüştürdüğünü savunurken, aynı zamanda gazetecilerin akademik dürüstlük konusunda gerçek soruları araştırma hakkının bulunduğunu da kabul ediyor. Ona göre sorun, meşru gazetecilik ile ırkçı bir “cadı avının” birbirine karışmış olması.

Bu tartışmayı yalnızca Arday’ın kişisel hikâyesi üzerinden okumak ise İngiltere akademisindeki daha büyük tabloyu gözden kaçırmak anlamına geliyor. Universities UK verilerine göre 2020/21 akademik yılında ülkedeki akademik personelin yalnızca yüzde 2,5’i siyahtı; aynı yıl İngiltere üniversitelerinde sadece 160 siyah profesör bulunuyordu. Daha güncel HESA verilerini kullanan University and College Union ise 2023/24’te siyahların Birleşik Krallık profesörlerinin yalnızca yaklaşık yüzde 1’ini oluşturduğunu belirtiyor. Universities UK ayrıca üniversitelerde ırkçı taciz ve saldırıların hâlâ önemli bir sorun olduğunu vurguluyor. Bu tablo, siyah akademisyenlerin akademinin üst kademelerinde hâlâ son derece az olduğu bir ülkede, siyah bir profesörün başarısının neden yalnızca bireysel bir akademik başarı olarak değil, aynı zamanda “DEI”, liyakat ve temsil tartışmalarının sembolü olarak görülmeye başladığı sorusunu gündeme getiriyor.



Bu nedenle Arday’ın ölümü sonrasında ortaya çıkan tepkinin yalnızca akademisyenler arasında kalmaması şaşırtıcı değil. 17 Ağustos’ta Londra’daki Trafalgar Square, Arday’ı anmak için düzenlenen büyük bir anma töreninde on binlerce kişi katıldı. Siyah giyinen kalabalık ellerinde çiçekler ve “Rest in Power Professor Jason Arday” yazılı pankartlarla toplandı; konuşmaların ardından bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Arday’ın arkadaşları, akademisyenler, milletvekilleri ve ırkçılık karşıtı aktivistler, onun ölümünden önce maruz kaldığı yoğun medya baskısının araştırılması çağrısında bulundu.



Arday vakasının bundan sonra bırakacağı en önemli soru belki de “Arday haklı mıydı, haksız mıydı?” sorusu olmayacak. Akademik etik iddiaları elbette araştırılmalı; üniversiteler akademik dürüstlükten taviz vermemeli ve gazeteciler de kamu yararını ilgilendiren iddiaları soruşturabilmeli. Fakat aynı zamanda şu sorunun da sorulması gerekiyor: Bir siyah akademisyen hata yaptığında, onun hatası ne zaman bireysel bir mesele olmaktan çıkıp bütün bir siyah akademisyenler kuşağının yeterliliğini sorgulamak için kullanılan bir araca dönüşüyor? Arday’ın cenaze sonrası anmasında Trafalgar Square’i dolduran binlerce insanın taşıdığı öfke tam da bu sorudan kaynaklanıyordu. İngiltere akademisinin önündeki asıl sınav, yalnızca Arday’ın kariyerinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu ortaya çıkarmak değil; siyah akademisyenlerin hem yükselirken hem de hata yaptıklarında neden hâlâ beyaz meslektaşlarından farklı bir mercek altında değerlendirildiğini sorgulamak olacak.



 

AfD’nin yükselişinin nedeni “klassenkampf’dan” çok “kulturkampf” mı?

No comments

15 September 2026




Ramazan Yaylali

 

Almanya’da AfD’nin yükselişi bir “Klassenkampf”, yani esas olarak sınıfsal ve ekonomik bir çatışma mı; yoksa giderek derinleşen bir “Kulturkampf”, yani kimlik, göç, güvenlik ve kültürel değerler üzerinden yürüyen bir mücadele mi?

Mevcut veriler ikinci açıklamanın daha güçlü olduğunu gösteriyor:

AfD’nin özellikle işçiler ve ekonomik durumundan memnun olmayan seçmenler arasında yüksek oy alması, ilk bakışta partinin yükselişini klasik bir sınıf tepkisi olarak yorumlamaya elverişli görünüyor. Ancak bir partinin işçilerden yüksek oy alması, o partinin yükselişinin otomatik olarak “sınıf mücadelesi” olduğu anlamına gelmez. Bunun için seçmenin “hangi nedenle” o partiye yöneldiğine bakmak gerekir…

2025 Federal Seçimi sonrasında yapılan Infratest Dimap[1] araştırması bu açıdan oldukça açıklayıcıdır. AfD seçmenlerinin yüzde 38’i  “Göçü**, yüzde 33’ü “Iç güvenliği” oy kararındaki en önemli konu olarak gösterirken, ekonomik büyümeyi söyleyenlerin oranı yalnızca yüzde 8, artan fiyatları söyleyenlerin oranı ise yüzde 6’dır. Kullanılan önceki analizde de bu nedenle AfD’nin temel siyasi ekseninin göç, iltica ve güvenlik olduğu; ekonomik sorunların ise bu yönelişi güçlendiren faktörler olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştı.

 

 

Bu ayrım, AfD’nin tarihsel dönüşümünde de görülüyor. Parti 2013’te Euro krizi ve Avrupa Birliği politikalarına karşı çıkan ekonomik muhafazakâr bir hareket olarak ortaya çıkmıştı. Ancak 2015’teki mülteci krizinden sonra Göç, İslam, sınırların kontrolü ve ulusal kimlik giderek partinin temel gündemi haline geldi. 2013–2017 dönemini inceleyen araştırmalar da göçe yönelik olumsuz tutumların 2013’te AfD oyunun belirleyicisi değilken, birkaç yıl içinde partiyi desteklemenin en güçlü nedenlerinden biri haline geldiğini gösteriyor. [2]

Daha yeni araştırmalar bu yorumu daha da güçlendiriyor. 2025 Alman seçim verilerini kullanan ve 2026’da yayımlanan bir çalışma, hem kırsal hem de kentsel bölgelerde AfD’ye desteğin temel belirleyicilerinden birinin “kültürel tehdit algısı” olduğunu buluyor. Yani belirleyici unsur yalnızca insanların ekonomik olarak ne kadar yoksul olduğu değil, göç ve toplumsal değişimin kendi yaşam biçimlerini veya kültürel konumlarını tehdit ettiği düşüncesidir.[3]

Benzer şekilde European Political Science Review’da yayımlanan güncel bir araştırma, Almanya’da AfD seçmenlerinin klasik ekonomik “piyasa bölünmesinde” alt sınıflardan belirgin biçimde ayrışmadığını gösteriyor. Asıl keskin fark “göç konusunda dışlayıcı tutumlar” ve “siyasi kurumlara duyulan güvensizlikte” ortaya çıkıyor. Araştırmacılar AfD desteğinin sosyoekonomik olarak yalnızca alt veya alt-orta sınıfa özgü olmadığını, farklı ekonomik sınıflara yayıldığını özellikle vurguluyor.[4]

Dolayısıyla AfD olgusunu klasik anlamda bir “Klassenkampf” olarak okumak eksik kalıyor. Ekonomi elbette önemlidir: hayat pahalılığı, sanayide dönüşüm, gelecek kaygısı ve statü kaybı korkusu toplumsal öfkeyi artırmaktadır. Ancak bu öfkenin sidyasal olarak ifade edildiği temel alan giderek ücret, sermaye veya gelir dağılımından çok göç, ulusal kimlik, sınırlar, güvenlik, İslam, toplumsal değerler ve siyasi sisteme duyulan güvensizlik haline gelmektedir.

Bu nedenle AfD’nin yükselişi için en isabetli tanım belkidde “ekonomik zemini bulunan bir Kulturkampf”.  Başka bir ifadeyle Almanya’daki yeni çatışma yalnızca “işçi–sermaye” arasında değildir. Giderek daha fazla “açık toplum–kapalı toplum, göçü kabul eden–sınırlandırmak isteyen, kozmopolit–milliyetçi ve liberal–muhafazakâr değerler” arasında şekillenmektedir. Ekonomik huzursuzluk bu çatışmayı beslemektedir; fakat AfD seçmenini harekete geçiren asıl siyasi dil büyük ölçüde kültürel ve kimlik temellidir. Bu nedenle AfD’nin yükselişini Klassenkampf’dan çok Kulturkampf olarak okumak daha açıklayıcıdır. Ancak bu, ekonomik ve sınıfsal koşulların önemsiz olduğu değil, kültürel çatışmanın ekonomik hoşnutsuzluk üzerinde yükseldiği anlamına gelir.


1)   Infratest dimap / ARD-DeutschlandTREND (2025). https://www.infratest-dimap.de/umfragen-analysen/bundesweit/ard-deutschlandtrend/2025/februar-extra/

2) Arzheimer, Kai & Berning, Carl C. (2019). “How the Alternative for Germany (AfD) and their voters veered to the radical right, 2013–2017.” Electoral Studies, 60, 102040.

3) Brunkert, Lennart Joe; Puranen, Bi; Turska-Kawa, Agnieszka & Welzel, Christian (2025). “The democracy falling narrative: debunking stereotypes about democratic deconsolidation in the EU.” European Political Science Review.



 

 

 

 

Alman Seçmeni Neden AfD’ye Yöneliyor?

No comments

11 September 2026

Bir ülkede aşırı sağın yükselişi genellikle ilk etapta ekonomik sorunlarla açıklanır. En azından yapılan ilk analiz çoğu zaman bu yöndedir. Fakat AfD seçmenini ve partinin seçim propagandasını incelediğinizde, temel vurgunun yalnızca ekonomi olmadığını görürsünüz. AfD’nin siyasal söyleminde “İslamlaşma” (Islamisierung), Radikal İslamcı terör saldırıları, göç, güvenlik ve toplumsal varoluşa yönelik tehdit algısı önemli bir yer tutmaktadır.

Ramazan Yaylali



11 Eylül saldırılarıyla birlikte siyasal İslam ve radikal İslam, Batı kamuoyunun temel gündemlerinden biri hâline geldi. Özellikle 2015 sonrasında Avrupa’da radikal İslamcıların gerçekleştirdiği terör saldırıları, Müslümanlara yönelik korku ve güvensizliği daha da artırdı. Sağ siyaset de söyleminin önemli bir bölümünü bu yeni toplumsal korkular üzerine kurdu ve bu söylem seçmen tabanının belirli kesimlerinde ciddi karşılık buldu.

Elbette Almanya’da son yıllarda yaşanan ekonomik durgunluğun, enflasyonun ve yaşam maliyetlerindeki artışın seçmen davranışı üzerinde etkisi vardır. Bunu göz ardı etmek mümkün değildir. Ancak AfD’ye oy veren seçmenlerin söylemlerine ve partinin kampanyalarına genel hatlarıyla bakıldığında, ekonomi kadar hatta bazı seçmen gruplarında ekonomiden daha fazla göç, İslam ve kültürel değişim kaygılarının öne çıktığı görülmektedir. Burada önemli bir ayrım da var: AfD’nin göç karşıtı siyasetinin hedefi pratikte bütün yabancılar değildir. Söylem özellikle Orta Doğu, Afganistan ve diğer Müslüman çoğunluklu bölgelerden gelen göçmenler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Almanya’da yaşayan bir İspanyol, Kanadalı ya da benzer Batılı göçmen grupları aynı ölçüde siyasal hedef hâline gelmemektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca “yabancı karşıtlığı” olarak değil, aynı zamanda İslam, kültür ve kimlik ekseninde şekillenen seçici bir göç karşıtlığı olarak da değerlendirilmelidir.

Bir diğer önemli faktör ise Almanya’da sağcı veya milliyetçi bir siyasi kimliği açıkça ifade etmenin geçmişe kıyasla daha az tabu hâline gelmesidir. Özellikle AfD’nin yıllar içinde büyümesi, benzer sağ-popülist hareketlerin Avrupa’da güç kazanması ve Donald Trump gibi uluslararası figürlerin yükselişi, bu siyasi söylemlerin normalleşmesine katkıda bulundu. Elon Musk bile AfD’nin seçim başarılarını kendi X (Twitter) hesabından açıkça paylaşan ve partiye yönelik desteğini gizlemeyen küresel ölçekte popüler bir figür hâline geldi. Benzer şekilde ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de Avrupa ülkelerinde aşırı sağ partilerin siyaset yapmasının engellenmemesi gerektiğini açıkça dile getirdi.

Bu tür açıklamalar, Avrupa’daki radikal sağ hareketler açısından yalnızca dışarıdan gelen bir destek anlamına gelmiyor; aynı zamanda bu siyasi çizginin uluslararası düzeyde giderek daha fazla meşruiyet kazandığı algısını da güçlendiriyor. Özellikle AfD seçmeni açısından, dünyanın en etkili siyasi ve ekonomik figürlerinden bazılarının benzer söylemleri açıkça savunması, geçmişte daha çekingen biçimde ifade edilen sağcı görüşlerin bugün çok daha rahat ve görünür şekilde dile getirilmesine katkıda bulunuyor.

Geçmişte, özellikle Almanya’nın Nazi tarihi nedeniyle, açık ırkçı veya dışlayıcı söylemler toplumsal açıdan çok daha güçlü bir tabu ile karşılaşıyordu. Bugün ise bazı seçmenler, sağcı ve hatta radikal sağ görüşlerini daha rahat ifade edebildiklerini düşünüyorlar. Daha önce özellikle kapalı çevrelerde dile getirilen kimi düşünceler artık sosyal medyada, seçim kampanyalarında ve kamusal alanda daha açık biçimde ifade edilebiliyor.

Bu nedenle AfD’nin yükselişini yalnızca “ekonomi kötüye gitti, işçi sınıfı AfD’ye yöneldi” şeklinde açıklamak yetersiz kalır. Ekonomik hoşnutsuzluk önemli bir faktördür; fakat göç, İslam, terör, güvenlik, kimlik kaygıları ve sağcı söylemlerin giderek normalleşmesi de AfD’nin yükselişini anlamak için en az ekonomi kadar dikkate alınması gereken unsurlardır.

 


Trump yönetimi dünya genelinde göçmen vizesi randevularını durdurdu

No comments

30 August 2026

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, dünya genelindeki Amerikan büyükelçilikleri ve konsolosluklarında göçmen vizesi başvurularına ilişkin randevuları geçici olarak durdurma kararı aldı. Karar, aile birleşimi ve ABD'ye kalıcı olarak yerleşmek isteyen binlerce kişinin vize sürecinde yeni gecikmelere yol açabilir.



ABD Dışişleri Bakanlığı, konsolosluk görevlileri için dünya çapında yeni bir eğitim programı başlatıldığını ve vize hizmetlerine ilişkin randevuların bu eğitim sürecine uyum sağlamak amacıyla yeniden düzenleneceğini açıkladı. Ancak uygulamanın ne kadar süreceğine ilişkin net bir tarih verilmedi.

Reuters'ın haberine göre, daha önce görüşme tarihi belirlenmiş bazı göçmen vizesi başvuru sahiplerine randevularının ertelendiğine ilişkin e-postalar gönderildi. Başvuru sahiplerine yeni görüşme tarihleriyle ilgili daha sonra bilgi verileceği bildirildi.

Amaç: Kamu yardımlarına bağımlı olabilecek kişileri elemek

ABD Dışişleri Bakanlığı, yeni eğitim programının konsolosluk görevlilerinin ABD'de kamu yardımlarına bağımlı hale gelme ihtimali bulunan başvuru sahiplerini daha iyi değerlendirmesini amaçladığını belirtti.

Yetkililere göre eğitim, vize başvurularının daha “kapsamlı ve tutarlı” biçimde değerlendirilmesini sağlayacak. Ancak insan hakları savunucuları ve göç politikası uzmanları, bu tür kriterlerin özellikle düşük gelirli ülkelerden gelen başvuru sahipleri açısından yeni engeller yaratabileceği uyarısında bulunuyor.

Trump'ın göç politikalarında yeni aşama

Karar, Trump'ın ikinci başkanlık döneminde yürüttüğü geniş kapsamlı göç politikalarının son halkası olarak değerlendiriliyor. Trump yönetimi göreve gelmesinden bu yana sınır dışı uygulamalarını artırırken, vizelerin ve oturma izinlerinin iptal edilmesi ile bazı göçmenlik başvurularının reddedilmesine yönelik politikaları da sıkılaştırdı.

Trump yönetimi özellikle düzensiz göçle mücadele söylemiyle iktidara gelmiş olsa da son dönemdeki uygulamalar, yasal yollarla ABD'ye göç etmek isteyenleri de doğrudan etkilemeye başladı.

Associated Press'in analizine göre, yeni uygulama özellikle aile temelli göçmenlik süreçlerinde bulunan kişileri etkileyebilir. ABD vatandaşı veya ülkede yasal olarak yaşayan kişilerin eşleri, çocukları ve diğer aile üyeleri için yürütülen göçmenlik süreçlerinde görüşmelerin ertelenmesi, zaten uzun süren başvuru süreçlerinin daha da uzamasına neden olabilir.

Mahkemeden Trump yönetimine engel

Vize politikalarındaki yeni durdurma kararı, Trump yönetiminin göçmen vizelerine yönelik başka bir uygulamasının federal mahkeme tarafından engellenmesinden sadece birkaç gün sonra geldi.

Bir ABD federal yargıcı, Trump yönetiminin 75 ülkeden gelen başvuru sahiplerine yönelik göçmen vizesi düzenlemesini askıya alma politikasını geçtiğimiz günlerde iptal etmişti. Mahkeme, dönemin Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun söz konusu uygulamayla yasal yetkilerini aştığına hükmetmişti.

İnsan hakları örgütleri ise Trump yönetiminin göç politikalarının ayrımcı olduğunu ve ifade özgürlüğü ile adil yargılanma gibi temel hakları tehdit ettiğini savunuyor.

Yeni kararın ne zaman sona ereceği henüz bilinmezken, dünya genelinde ABD'ye göçmen vizesiyle gitmeyi bekleyen binlerce kişi için süreç şimdilik belirsizliğe girmiş durumda.



Farage, Clacton’da yeniden milletvekili seçildi

No comments

14 August 2026

 Reform UK lideri Nigel Farage, Clacton ara seçiminde oyların yüzde 63,34’ünü alarak yeniden milletvekili oldu. Ana akım partilerin aday göstermediği seçimde Farage’ın en ciddi rakibi ise komedyen Jonathan Harvey’nin canlandırdığı Count Binface oldu.



Nigel Farage, geçen ay milletvekilliğinden istifa ederek yeniden aday olduğu Clacton ara seçiminde büyük bir farkla kazandı. Reform UK lideri 22 bin 239 oy alarak oyların yüzde 63,34’ünü elde etti. Bu sonuç, Farage’ın geçen seçimdeki oy oranına göre yaklaşık 17 puanlık bir artış anlamına geliyor. Komedyen Jonathan Harvey’nin canlandırdığı Count Binface ise yaklaşık 10 bin oyla yüzde 26,9 oranında destek aldı.

Seçim, Birleşik Krallık’ın ana siyasi partilerinin aday göstermemesi nedeniyle sıra dışı bir yarışa dönüştü. Toplam 34 adayın yarıştığı seçimde oy pusulasının uzunluğu 90 santimetreyi buldu. Labour ve Muhafazakâr Parti, Farage’ın zaten temsil ettiği bir sandalye için yeniden seçime gitmesini siyasi bir gösteri olarak nitelendirmişti. Clacton Belediye Meclisi ise seçimin yaklaşık 250 bin sterline mal olacağını ve bu maliyetin kamu tarafından karşılanacağını açıkladı.

Farage, seçim kampanyasını "halk ile düzen arasındaki mücadele" olarak sundu ve Clacton seçmenlerinin kendisini değerlendirmesi gerektiğini söyledi. Ancak Reform UK lideri, zaferinin ilan edildiği sırada seçim merkezinde bulunmadı. Farage, gece boyunca Reform destekçilerine yaptığı konuşmada, seçim sonucunu "sekteye uğratmaya ve değersizleştirmeye yönelik organize bir kampanya" olduğu yönünde kendisine bilgi verildiğini ve "hiç kimse tarafından aşağılanmak ve küçük düşürülmek istemediğini" söyledi. Reform UK, polisin Farage’a seçim merkezine gitmemesini tavsiye ettiğini öne sürerken, BBC'nin aktardığına göre Essex Polisi hiçbir adaya böyle bir tavsiyede bulunmadı.

Farage’ın yeniden seçilmesi, hakkında devam eden soruşturmaları ise sona erdirmiyor. Reform UK’ye yapılan bağışlarla ilgili Metropolitan Polisi soruşturması sürerken, Parlamento Standartlar Komiseri de Farage’ın 2024 genel seçimlerinden kısa süre önce kripto para milyarderi ve Reform bağışçısı Christopher Harborne’dan aldığı 5 milyon sterlinlik hediyeyi neden kayda geçirmediğini araştırıyor. Farage, paranın "koşulsuz bir hediye" olduğunu ve herhangi bir yanlış yapmadığını savunuyor. Sandalyesinden istifa etmesinin ardından geçici olarak duran soruşturma, yeniden milletvekili seçilmesinin ardından tekrar başlatıldı.


Göçmen olmak: olan biteni ‘dışarıdan’ izlemenin ağırlığı

No comments

09 August 2026

Türkiye’nin günden güne otoriterliğe savrulması nedeniyle son yıllarda birçok kişi çareyi ülkeyi terk etmekte buldu. Bu yazıda, son dönem göçlerin nedenlerini ve olup biteni dışarıdan izleyen göçmenlerin yaşadığı burukluğu tartışıyorum.

 Tuncay Bilecen




Tıpkı doğa kanunları gibi toplumsal yapıyı oluşturan koşullar da bazı kurallara tabidir. Örneğin siyasal iktidar otoriterleştikçe göç etme kabiliyetine sahip olan kesimler dalga dalga ülkeyi terk ederler. Bu, bazen daha iyi ekonomik koşullarda, daha sağlıklı bir toplumda yaşamak arzusuyla gerçekleşir bazen de güvenlik endişesi o kadar ağır basar ki kervan yolda düzülür misali, bir an önce kaçıp kurtulalım, sonrasına bakarız düşüncesi ağır basabilir.

Otoriter iktidarlar züccaciye dükkânına giren fil zarafetiyle menfaat gördüğü kurumları istila edip rant gördüğü alanları yağmalarken buna muhalefet edenler de eğer zindana düşmekten kurtulabilirlerse çareyi göç etmekte bulurlar. Böylece otoriter rejim kendisini tahkim ettikçe ülke yetişmiş insan gücünü yavaş yavaş yitirir, çoraklaşma ve yozlaşma adım adım her yere sirayet eder. Liyakat ortadan kalkar, nepotizm (ahbap çavuş kapitalizmi) yayılır, ekonomik, sosyal ya da beşeri sermayesi olmadığı için göç edemeyenler bile bir şekilde kaçıp gitmenin derdine düşer.

Sadece Türkiye’ye özgü olmayan bu durum yurt dışında yaşayan hatırı sayılır diasporik toplulukların oluşmasına yol açmaktadır. Rusya gibi, İran gibi ülkelerde muhalefet artık sınırların dışında yapılıyor. Nedeni çok basit; çünkü içeride kimsenin sesini çıkarmaya cesareti ve mecali yoktur, ikincisi de bu ülkelerin muhalefetinin önemli bir kısmı zindanda değilse yurt dışındadır. Dolayısıyla siyasal iktidar, otoriterliğin cıvatalarını her sıktığında yurt dışında yaşayan ve artık diasporik nitelik taşıyan toplulukların hem çoğalmasına hem de hareketlenmesine neden olur.

Son beş yılda, Londra’da yaşayan Türkiye’den göç etmiş göçmenlerle yaptığım saha çalışmalarında “neden göç etme kararı aldınız?” sorusuna çok benzer cevaplar verildiğini fark ettim. Aile olarak göç edenler ağız birliği etmişçesine aynı cevabı veriyorlardı bu soruya: “çocuklarımızın geleceği için geldik!

ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ İÇİN GELDİK

Bir görüşmeci şöyle diyordu: “Ben çocuklarımın bu kadar siyasetin konuşulduğu bir yerde büyümesini istemedim. (…) Yani iki laf muhabbet ediyoruz, ondan sonra sözümüz Türkiye'nin siyasetine geliyor, ekonomisine geliyor. Bunları konuşmaman lazım. Sosyal bir devletsen bunları konuşmaman lazım.”

Başka bir görüşmeci ise Türkiye’de son birkaç yılda yaşanan değişimin çocuklarının davranışlarına nasıl sirayet ettiğini ve bunun göç kararlarını nasıl etkilediğini şöyle anlatıyordu: “Çocuğumu devlet okuluna, anaokuluna gönderdim. Ama o sıralar dünyadaki ve Orta Doğu'daki IŞİD zihniyetinin palazlandırılması ile birlikte Türkiye'ye İslamist, cihadist bir dalga geldi. Biz kimliğimiz dolayısıyla bunu yaşadık açıkçası, bunu fark ettik. Çocuğun okulunda birtakım olaylar oldu. Biz tabii bunun farkına daha sonra varıyoruz ama böyle küçük çocukların birbirleri arasında böyle kafa kesme şekilleri yapmaları, bu şekilde birbirleriyle konuşmaları. Bizi böyle bir karar almaya itti. Bir çocuğumuz var, evet Türkiye'de neler verebiliriz? Türkiye'de bir tapu verebiliriz çocuğa, bir araba verebiliriz, güzel bir okulda okuturuz. Ama başka hiçbir şey veremeyiz. Çocuk kaybolup gidebilir. (…) İki buçuk yıl önceye kadar hep eşimle konuşuyorduk ki çok şükür çocuğu kurtardık, çocuğu kurtardık, diyorduk. İki sene önce anladık ki çok şükür çocuk bizi kurtarmış. Çocuk olmasaydı, biz o ekonomik buhranda, o sıkıntılı haldeki ülkede hâlâ kalıyorduk.

BOĞUCU POLİTİK GÜNDEM

Gezi olayları, 7 Haziran 2015 seçimleri, patlayan bombalar, 15 Temmuz darbe girişimi, tek adam yönetimine geçiş, muhalefete yönelik operasyonlar derken ülke gündeminden yorulan birçok kişi göç etmeyi ciddi ciddi gündemine aldı. Bunu gerçekleştiren yakınlar, komşular, arkadaşlar da birçok insan için tetikleyici bir motivasyon kaynağı oldu.

Bir görüşmeci göç etmesine neden olan iklimi şöyle tarif ediyordu: “15 Temmuz’dan önce de Gezi’nin etkilediğini hatırlıyorum. Gezi’den sonra çatlaklar oluştu. Örneğin saat 10’dan sonra içkinin yasaklanması biraz dokundu insanlara. İnsanların özel hayatlarına müdahale edildi. Çok kısa bir süre bu bir öfkeye ve umutsuzluğa dönüştü.”

Başka bir görüşmeci ise bu konuda yine benzer şeyleri söylüyordu: “Kimseyle siyasetten veya ekonomiden başka bir şey konuşamadık. Zaman zaman boğucu çevresi nedeniyle insanın kendisi de sıkıcı bir hale gelebilir. (…) Nereye gidersek gidelim, dolar kaç para oldu, Recep Tayyip Erdoğan yine ne dedi, vs. Kısacası eğitim kalitesi, bunu harcanan para, ülke gündemi ve göçmen problemi nedeniyle Türkiye'den ayrılmak istedim. Ailem ve daha çok benden ziyade eşim ve çocuğumun farklı bir hayatı deneyimlemesini istedim.”

Bazı görüşmeciler ise ekonomik durumlarının daha kötüye gideceğini bildikleri halde göç etmeyi tercih ettiklerini belirtiyordu: “Dinci bir yönetimin iktidarı giderek ele geçirmesi. Biz Demirel’in zamanını da gördük, başka iktidarlar da gördük. Hepsi sağ iktidardı, hiç sol iktidar yoktu ama bunlar kadar haddini bilmezini ilk defa gördük. Yani ne dedilerse yaptılar adamlar. Hiçbir şeklide çekinmediler açıkçası. Bu beni korkuttu. Ekonomik durumumuz çok iyiydi. Tam tersine burada sürünüyoruz. Orada işyerimiz vardı. Arabam vardı, eşimin arabası vardı. Evim var hâlâ. Orada ekonomik durumum gayet iyiydi. Ama ben tamamen tüm her şeyi satıp döküp sermaye edip buraya geldim. Eğer çocuğum olmasaydı bu kararı almazdım. Orada direnirdim belki de. Çocuğumu buraya getirdim ki orada hiçbir şekilde gelecek görmedim.”

Bir görüşmeci ise Türkiye’nin değişen demografik ve sosyal yapısı nedeniyle Türkiye’de ırkçı bir zihniyete savrulduğunu fark ettiğini belirtiyordu: “Ekonomik olarak açıkçası hiçbir sorunumuz yoktu. Hatta hep diyorum keşke sorun ekonomiyle ilgili olsaydı, çünkü çözülebilirdi. Ama değişen sosyal yapı, huzursuzluk, yönetim, siyaset artık hepsi içten içe beni etkilemeye başladı ve hatta çok net ırkçı olmaya başladım. Aslında okuduğum kitaplar, ilgi alanlarım tamamen bunlardan soyutlanmak üzerineydi. Ama insanları etiketlemeye başladım; Suriyeli, Afgan gibi... Dışarıda gördüğüm insanları sırf kıyafetleri ya da tipleri nedeniyle yargıladığımı fark ettim.”

OLAN BİTENİ DIŞARIDAN İZLEMENİN AĞIRLIĞI

Peki, ülkeyi terk edince bütün bu dertler bitiyor mu? Elbette bitmiyor. Bu sefer de ülkenin yıkıcı gündemini takip etmenin, öğrenilmiş çaresizlik duygusuyla sürekli kötü haber almanın yılgınlığı, geride kalan yakınlar için endişelenmenin ve bir şey yapamamanın öfkesi çörekleniyor insanın içine. İşte tam da bu noktada tuhaf, karmaşık bir duyguya kapılıyor çoğu göçmen. “İyi ki gelmişiz, iyi ki kendimizi kurtarmışız” ile “elimden hiçbir şey gelmiyor, acaba orada mı olmalıydım?” düşüncelerinin harman olduğu, tarif etmesi zor, yakıcı bir duygu bu.

 

 

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan