Showing posts with label sanat. Show all posts
Showing posts with label sanat. Show all posts

“Sanat benim nefes alma alanım oldu”: Ressam Salime Aslan “Now & Beyond London”da

No comments

12 June 2026

 Londra’da yaşayan ressam Salime Aslan, pandemi döneminde yeniden keşfettiği sanat tutkusunu uluslararası platformlara taşıyor. Aslan, farklı ülkelerden sanatçıların katılımıyla 14-17 Ağustos 2026 tarihlerinde düzenlenecek “Now & Beyond London” Uluslararası Sergisi’nde eserlerini sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor.



Doğayla iç içe büyüdüğünü anlatan Aslan, resimle kurduğu bağın aslında yıllar öncesine dayandığını söylüyor. Ancak bu tutkuyu hayata geçirmesi pandemi dönemine denk gelmiş.

“İnsan bazen bazı duyguları, düşünceleri ve güzellikleri kelimelerle anlatamıyor. Benim için resim tam da bu noktada bir dile dönüştü” diyen Aslan, yıllar boyunca içinde taşıdığı hayallerin ve gözlemlerinin zamanla tuvale yansımaya başladığını ifade ediyor.

Pandemi günlerinde evde geçirdiği zamanın kendisine yeni bir kapı açtığını anlatan Aslan, önce evini boyarken farkında olmadan yeniden sanatla buluştuğunu söylüyor. Küçük detaylarla uğraşırken içinde uzun zamandır sessiz kalan yaratıcılığının yeniden ortaya çıktığını hisseden Aslan, eline aldığı ilk fırçadan sonra bu yolculuğun hızla büyüdüğünü belirtiyor.

Bugün resim, onun hayatında özel bir yere sahip. Bir tabloyu tamamlamadan önce yenisinin hayalini kurduğunu söyleyen Aslan, sanatın artık hayatının doğal bir parçası hâline geldiğini ifade ediyor.

Sanat, yoğun hayatın içinde açılan özel bir alan

Hem çalışan bir anne hem de üretmeye devam eden bir sanat tutkunu olmak kolay değil. Ancak Aslan, zaman yaratmanın mümkün olduğuna inanıyor.

“İnsan gerçekten istediği şey için mutlaka bir alan oluşturabiliyor” diyen Aslan, bazen günün yorgunluğunda, bazen de herkes uyuduktan sonra çalışmalarına devam ettiğini anlatıyor.

Ona göre sanat, yoğun hayatın içinde kendisine ait özel bir alan oluşturmasını sağlıyor. Bu alan yalnızca üretim değil, aynı zamanda düşünme, gözlem yapma ve kendini yenileme fırsatı sunuyor.

Doğadan beslenen bir sanat anlayışı

Aslan’ın çalışmalarında doğanın izleri dikkat çekiyor. Özellikle ağaçlar, ışık, gökyüzü ve mevsimlerin değişimi eserlerine ilham veriyor.

Doğaya duyduğu sevgiyi ailesinden aldığını söyleyen Aslan, özellikle babasının doğaya olan saygısının ve sevgisinin kendi sanat anlayışını şekillendirdiğini düşünüyor.

“Bir ağaca, gökyüzüne ya da ışığın bir yüzeye düşüşüne uzun süre bakabilirim” diyen Aslan, resim yapmanın aynı zamanda doğayı daha dikkatli gözlemlemeyi öğrettiğini ifade ediyor.

Öğrenmeye devam eden bir sanat yolculuğu

Sanat yolculuğunda kendisini geliştirmeye büyük önem veren Aslan, farklı sanatçılar ve eğitmenlerle çalışmanın ufkunu genişlettiğini söylüyor. Bu süreçte özellikle küratör ve sanat eğitmeni Patricia Evangelista’nın rehberliğinin kendisi için değerli olduğunu belirten Aslan, aldığı eğitimlerin eserlerine farklı bir bakış açısı kazandırdığını ifade ediyor.

“Sanatta öğrenmenin sonu yok” diyen Aslan, farklı yaklaşımlarla tanışmanın ve yapıcı eleştiriler almanın gelişimin önemli bir parçası olduğuna inanıyor.

Sergiler yeni kapılar açıyor

Bugüne kadar çeşitli karma sergilerde eserlerini sanatseverlerle buluşturan Aslan, her serginin kendisi için ayrı bir deneyim olduğunu söylüyor.

Farklı sanatçılarla bir araya gelmenin, sanat üzerine sohbet etmenin ve yeni insanlarla tanışmanın üretim sürecine katkı sağladığını belirten Aslan, özellikle uluslararası sergilerin farklı bakış açıları kazandırdığını düşünüyor.

Önümüzdeki dönemde de sanat yolculuğuna yeni sergilerle devam etmeye hazırlanıyor. Bunlardan biri de 14-17 Ağustos 2026 tarihlerinde Londra’da düzenlenecek olan “Now & Beyond London” Uluslararası Sergisi. Farklı ülkelerden sanatçıları bir araya getirecek olan organizasyon, Aslan’ın yer almayı planladığı önemli etkinliklerden biri.

Sanatta özgürlük ve samimiyet

Çalışmalarında kendisini belirli bir konu veya temayla sınırlamak istemediğini söyleyen Aslan, gözüne güzel gelen ve kendisinde güzel duygular uyandıran her şeyi resmedebileceğini ifade ediyor.

Sanata yaklaşımında ise izleyicinin özgürlüğünü ön planda tutuyor.

“Bir esere bakan herkes aynı şeyi hissetmek zorunda değil” diyen Aslan, insanların tablolarına baktıklarında öncelikle huzur ve dinginlik hissetmelerini istediğini söylüyor.

Bir kadın, anne ve göçmen olarak yaşadığı deneyimlerin de sanatını beslediğini belirten Aslan, özellikle anneliğin sabır ve emek kavramlarına bakışını değiştirdiğini ifade ediyor.



Yeni hedefler, yeni hayaller

Aslan’ın gelecek planları arasında Britanya ve Avrupa’daki yeni sergilerde yer almak bulunuyor. Bunun yanı sıra eserlerinden birini North Middlesex Hastanesi’nin kemoterapi bölümüne bağışlamaya hazırlanıyor. Bu projeyi kendisi için manevi değeri yüksek bir çalışma olarak görüyor.

Uzun vadeli hedeflerinden biri ise kendi sanat atölyesini kurmak. İnsanların sanatla buluşabileceği, üretebileceği ve ilham alabileceği bir ortam oluşturmak istediğini söyleyen Aslan, öğrenmeye ve üretmeye devam etmeyi hayatının en önemli hedeflerinden biri olarak görüyor.

Yıllarca içinde taşıdığı resim sevgisini hayata geçirmiş olmanın mutluluğunu yaşayan Aslan, hayallerini erteleyenlere ise şu mesajı veriyor: “İnsan gerçekten istediği bir şeyin peşinden gittiğinde yaşını değil, heyecanını konuşuyor. Önemli olan başlamak ve devam etmek. Ben iyi ki başlamışım diyorum.”

 

Yiğit Özgür’ün “Chronicles of the Everyday” sergisi Londra'da

No comments

05 June 2026

Çağdaş Türk karikatürünün en özgün isimlerinden Yiğit Özgür, “Chronicles of the Everyday” başlıklı kişisel sergisiyle Londra’da izleyici karşısına çıkıyor. Küratörlüğünü İlayda Uzunarslan’ın üstlendiği sergi, 5–13 Haziran 2026 tarihleri arasında Versus Arts’ta ziyaret edilebilir. 




London Gallery Weekend 2026 kapsamında düzenlenen sergi, sanatçının uzun yıllara yayılan üretiminden seçilen eserleri bir araya getiriyor. Sergi, gündelik yaşamın çelişkilerini, alışkanlıklarını, ilişkilerini ve absürt anlarını görünür kılan özgün bir görsel anlatı sunuyor. Yiğit Özgür, sıradan görünen olayları keskin gözlem gücü ve kendine has mizah diliyle yeniden yorumlayarak izleyiciyi hem düşündüren hem de gülümseten bir dünyanın içine davet ediyor.

Küratör İlayda Uzunarslan, sergiyi yalnızca bir mizah seçkisi olarak değil, yaşadığımız dönemin görsel hafızasını oluşturan önemli bir arşiv olarak değerlendiriyor. Bir araya gelen eserler, modern yaşamın tekrar eden ritüellerini, sosyal ilişkilerin kırılganlığını ve çağdaş insanın yalnızlıklarını görünür kılarken, izleyiciyi kendi gündelik deneyimleri üzerine düşünmeye çağırıyor.

Karikatür, illüstrasyon ve çizgi anlatım alanlarında yirmi yılı aşkın süredir üretim yapan Yiğit Özgür, Türkiye’de görsel mizah kültürünün önemli temsilcileri arasında yer alıyor. Mizahı yalnızca eğlenceli bir anlatım biçimi olarak değil, toplumsal ve bireysel deneyimleri görünür kılan eleştirel bir ifade alanı olarak kullanan sanatçı, farklı kuşaklardan geniş bir okur ve izleyici kitlesiyle güçlü bir bağ kurmayı sürdürüyor.

Etkinlik Özeti
Sergi: Chronicles of the Everyday
Sanatçı: Yiğit Özgür
Küratör: İlayda Uzunarslan
Tarih: 5–13 Haziran 2026
Mekân: Versus Arts
Adres: 114A Lower Clapton Rd, London E5 0QR
Kapsam: London Gallery Weekend 2026

Yiğit Özgür Kimdir?
Mehmet Yiğit Özgür, İstanbul’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nden mezun oldu. Öğrencilik yıllarında TÜBİTAK yayınlarında çizer ve karikatürist olarak çalıştı; reklam ajansları için illüstrasyon ve storyboard üretimleri gerçekleştirdi, çocuk kitapları resimledi. Türkiye Karikatürcüler Derneği üyesi olan sanatçı, Hacettepe Üniversitesi’nde ilk karikatür topluluğunu kurdu.

Profesyonel kariyerinin ardından İstanbul’a yerleşen Özgür, çeşitli mizah dergilerinde karikatür ve çizgi hikâyeler üretti. 2007 yılında kurucuları arasında yer aldığı Uykusuz dergisi, kısa sürede Türkiye’nin en çok okunan mizah yayınlarından biri hâline geldi. Karikatür, çizgi roman ve illüstrasyon çalışmalarının yanı sıra televizyon, sinema ve reklam projelerinde de senaryo çalışmaları yürüttü.

Bugün çalışmalarını karikatürist, illüstratör ve yaratıcı danışman olarak sürdüren sanatçı; söyleşi, panel ve atölyeler aracılığıyla deneyimlerini paylaşmaya devam ediyor. Yayımlanmış kitapları arasında Karikatürler (2004), Karikatürler 2 (2010), Çizgi Öyküler (2011), Hunililer (2013), Karikatürler 3 (2014) ve Karikatürler 4 (2019) bulunuyor. Yiğit Özgür, ulusal ve uluslararası birçok yarışmada ödüller kazandı; çeşitli üniversite ve kurumlar tarafından yılın karikatüristi ödüllerine layık görüldü.



Güler İnce ile Londra’da ailelere özel müze turları

No comments

24 May 2026


 


Sanat tarihçisi Dr. Güler İnce rehberliğinde düzenlenen “Londra Sanat Turları”, bu kez ailelere yönelik özel müze keşif günleriyle devam ediyor. Etkinlikler, Londra’da kültür ve sanat alanında çalışmalar yürüten organizatörler tarafından çocuklar ve yetişkinlerin birlikte katılabileceği şekilde hazırlandı.

Program kapsamında 30 Mayıs’ta The British Museum ziyaret edilecek. Tur boyunca Mısır, Mezopotamya ve Antik Yunan uygarlıklarına ait eserler incelenecek; mitolojik hikâyeler, tanrılar ve erken uygarlıkların izleri çocukların da takip edebileceği anlatımlarla ele alınacak.

31 Mayıs’taki ikinci durak ise Victoria and Albert Museum olacak. Bu turda Batı heykel sanatının Ortaçağ’dan Rönesans’a ve Klasik döneme uzanan gelişimi incelenecek. İnsan bedeninin sanattaki dönüşümü, estetik anlayışındaki değişimler ve form arayışları seçili eserler üzerinden değerlendirilecek. Program, Auguste Rodin’in heykelleriyle tamamlanacak.

Yaklaşık yedi yıldır Londra’da müze ve şehir turları düzenleyen Dr. Güler İnce, sanat tarihi alanındaki akademik birikimini bu çalışmalara taşıyor. Klasik müze gezilerinden farklı olarak bu turlarda eserler yalnızca tarihsel bilgilerle değil, dönemsel üslup özellikleri, düşünsel arka planları ve kültürel bağlamlarıyla birlikte ele alınıyor.

Turlar, müzeleri daha bilinçli ve derinlikli bir bakışla gezmek, çocuklarıyla birlikte sanat ve tarih üzerine düşünmek isteyen aileler ile sanatseverlere hitap ediyor.

Etkinliklerle ilgili bilgi almak isteyenler 07565 684099 numaralı telefondan ya da gulerince7@hotmail.com adresinden iletişime geçebiliyor.

Sokak palyaçosunun “seksi palyaçoya” dönüşmesinin hikâyesi: Oyuncu Feride Morçay’la yeni oyunu Chickadee üzerine söyleşi

No comments

18 May 2026

Feride Morçay, palyaçoluk sanatına duyduğu ilgiyle yazmaya başladığı tek kişilik oyunu Chickadee ile Londra’da Riverside Studios Bite Size Festivali’nden sonra ağustos ayında Edinburgh Fringe Festivali’nde 23 gün boyunca sahne alacak. Mizah ve trajediyi harmanlanan Chickadee, bir sokak palyaçosunun içsel çatışmalarını ve günümüzün sosyal medya dünyasında kadın bedeninin metalaşmasını konu alıyor.

 





 

Londra’da tiyatro ve sinema alanındaki üretimlerine devam eden Feride Morçay, son yıllarda özellikle akıl sağlığı, kadınlık ve aidiyet temalarını sahneye ve perdeye taşıyan çalışmalarla adından söz ettiriyor. Londra’nın ardından Edinburgh Fringe Festivali’nde ağustos ayı boyunca sahne alacak olan Feride Morçay’la kendi yazıp oynadığı tek kişilik oyunu Chickadee hakkında konuştuk.

Böyle bir oyun yazmak nereden aklına geldi?

Liseden beri yanımda fikir defteri taşıyorum. Yaklaşık 10-15 sene önce ben bu fikir defterine bir sokak sanatçısıyla ilgili hikâye fikri yazmıştım. Palyaço değildi ama sokak sanatçısı olmak hep ilgimi çekmişti. Bunun dışında senelerdir yazıp çizip karaladığım bazı sürreal fikirlerle bu ve palyaçoluk felsefesinden çıkan karakter birleşti ve bir anda akmaya başladı. Londra’da daha önce “clowning” üzerine atölyelere katılmıştım. Bu sayede birçok farklı performans sanatçısıyla tanıştım. Micaela Miranda adında bir hocam vardı, onun bir haftalık yoğun programına katıldım. Sonra Rus palyaço Slava hakkında bir belgesel izledim ve Slava'nın bir palyaço olarak hayat felsefesi, koşullar ne olursa olsun insanları gülümsetebilme çabası beni çok etkiledi. Derken kendimi bir anda bu oyunu yazarken buldum.

Dahlia karakterin böyle mi doğdu?

Evet, önce bir fikir olarak ortaya çıktı. Üzerine çok düşünmeden bu ilhamla sahneler yazmaya başladım. Sonra sokakta, palyaço kılığıyla doğaçlama bir performans yaptım. Trafalgar Square’de tamamen doğaçlama bir şekilde, sokakta bir süpürge alıp sokağa süpürmeye başladım.  İnsanların şaşkın bakışları, gülümsemeleri, tepkileri beni çok etkiledi.

Bu deneyimle birlikte metin henüz oluşmamışken, performans dünyasındaki bir oyuncunun ne yaşadığından çok karşı tarafa ne verdiğinin daha önemli olduğunu fark ettim.  

Ardından bir palyaço ver performans sanatçısı olan Tanya Zhuk palyaço koçu olarak oyuna dahil oldu; üç seans diye konuştuk, yirmi seanstan fazla yaptık. Bazen bütün gün palyaço karakterinin içinde kalıp palyaçoyu oynamayıp adeta palyaço oldum.

Biraz da oyunun metnine gelelim. Dahlia nasıl bir karakter?

Dahlia, idealist bir sokak palyaçosu. Başarıyı ün ya da para ile değil, insanların yüzüne bir gülümseme koyabilmekle ölçen biri. Fakat etrafındaki insanlar onun bu yolculuğunu anlamıyor. Para kazanması, “başarılı” olması gerektiğini düşünüyor. Derken menajeri ve en yakın arkadaşı olan Sue’nun zorlamasıyla bir televizyon programına çıkıyor ve orada kendi seksapeli üzerinden değer görüyor. Farkında olmadan sistemin ona çizdiği yola yöneliyor. Kendisi de bir kukla gibi aslında bir bakıma izin veriyor buna. Ertesi gün ünlü biri olarak uyanıyor ve bu durumdan annesi, menajeri, babası çok mutlu oluyor.

Palyaçolukla çatışan bir durum değil mi bu?

Evet. Bu da kızın kafasını çok karıştırıyor. Hikâye de bununla ilgili zaten; Dahlia’nın, kendi içindeki ‘kadın’la, ‘sanatçı’ ile ve ‘toplumun kadından beklediği şey’ ile olan çatışmasıyla… Dahlia, bir anda "seksi palyaço" olarak ünleniyor ama bunu istemeden yapıyor. Ve herkes – annesi, menajeri, çevresi – bu başarıyı kutlarken, Dahlia içten içe kim olduğunu sorguluyor.

Kadın sanatçıların bazen yaşadığı bir durum bu; bir kişinin değerinin dış görünüşünden verilmesi akıl sağlığını inanılmaz etkiliyor.  Ben bunu çok gözlemliyorum; arkadaşlarımdan, çevremden, iş arkadaşlarımdan, herkesten kendim de deneyimleyerek. Burada güzel ve bakımlı olmaktan söz etmiyorum. Gerçek değerinin sadece ‘cinsellik’ üzerinden biçilmesi çok can acıtıcı bir durum bence. Dahlia da idealist bir sokak palyaçosuyken birdenbire başka birine dönüşüyor.

Oyunun yapısı nasıl? Gerçekçi bir anlatım mı, yoksa farklı katmanlar var mı?

Metin çok katmanlı. Oyunda sürreal kısımlar da var. Çünkü biz bu karakterin tamamen psikolojisinin içine giriyoruz. Ve bazen bu anı yaşarken sahne bir anda değişiyor. Işıklar değişiyor. Ve biz Dahlia 'nın beyninin içine giriyoruz sanki. Ve onun düşüncelerini ve geçmişte yaşadıklarını görüyoruz. Çocukluğuna iniyoruz.

Bu kadar ağır bir metin ancak mizahla yoğrulabilir sanırım…

Kesinlikle. Bence mizah, en zor konuları insana yaklaştırmanın en etkili yolu. Taciz, sistem baskısı, kadın kimliği, bedenin pazarlanması gibi çok ağır temaları işliyorum. Ama bunları doğrudan yüzüne çarpmadan, biraz güldürerek, sonra da düşündürerek sahneliyorum. Bu, seyircinin daha açık kalmasını sağlıyor.


Seyirci nasıl karşıladı oyunu?

Seyircilerde metnin doğasından kaynaklanan yoğun duygu geçişleri oluyor. Dahlia’nın gülümseyen yüzünün arkasında yaşadığı içsel yıkım çok etkiliyor insanları. Mizahın içinde derin bir trajedi var. O kontrast seyircide büyük bir etki yaratıyor.

Seyirci bu oyunda her şey. Bazı bölümlerinde interaktif sahneler var. Aralarına giriyorum, doğaçlama anlar oluyor. Bu da seyirciyi oyunun bir parçası kılıyor.

Bir saat boyunca tek başına sahnede olmak zor bir iş değil mi?

Oyunun zengin içeriği, duygusal iniş çıkışlar ve ağır konuların mizahla harmanlanması ve karakterin seyirciyle kurduğu iletişimdeki dürüstlük seyirciyi diri tutuyor.

Chickadee ağustosta Edinburgh Fringe Festivali’nde sahnelenecek? Seni neler bekliyor?

Oyunu daha önce Bite Size Festivali kapsamında Riverside Studios’da dört kez oynadım. Çok iyi bir prömiyer oldu. Şimdi Fringe’de 1-25 Ağustos tarihleri arasında 23 gösterim yapacağım. Her gün, her seyirci ve her an birbirinden farklı olduğu için her oyun kendine özel olacaktır. Bu arada unutmadan belirteyim; bilet gelirlerinin bir kısmı akıl sağlığı ile ilgili bilinçlendirme amaçlı ‘Comic Relief’ adlı hayır kurumuna bağışlanacak.

Bu oyundan sonra ne var sırada? Yeni projeler?

Chickadee’yi Londra’ya tekrar getirmek istiyorum. İstanbul için bazı görüşmeler var, henüz netleşmediği için bir şey söylemek istemem. Bunun dışında farklı şehirlerde ve festivallerde oynamak gibi bir hedefim var.

Son olarak, söylemek istediğin bir şey var mı?

Bu süreçte tiyatronun değerini çok anladım. Canlı performans yapmak ve seyircinin gözünün içine bakarak gerçek bir iletişim kurmak, onlarla bir hikâyeyi, karakteri paylaşmak iki taraf için de çok derin bir deneyim. Tiyatronun bizi uyanık tuttuğuna ve iyileştirdiğine inanıyorum.

Sinan Kanemir ve Gule İnce’den Kürtçe ve Türkçe Oyunculuk Atölyesi İçin Ücretsiz Tanışma Dersi

No comments

16 April 2026

Mayıs ayında başlayacak 4 haftalık oyunculuk atölyesi öncesinde düzenlenecek ücretsiz tanışma dersi, katılımcılara kolektif üretim ve ifade alanını deneyimleme fırsatı sunacak.



Londra'da oyunculuğa ilgi duyanlar için yeni bir buluşma kapısı aralanıyor. Kürtçe ve Türkçe olarak yürütülecek oyunculuk atölyesi öncesinde, katılımcıların birbirini tanıması ve çalışma yöntemine dair fikir edinmesi amacıyla ücretsiz bir “taster session” gerçekleştirilecek.

Sinan Kanemir ve Gule İnce’nin yürütücülüğünü üstlendiği atölye, tiyatroyu yalnızca bir performans alanı olarak değil; aynı zamanda ifade, karşılaşma ve kolektif üretim zemini olarak ele almayı hedefliyor. Katılımcılar bu tanışma dersinde beden, ses ve hikâyeler aracılığıyla birlikte düşünme ve üretme pratiğini deneyimleme fırsatı bulacak.

Organizatörler, etkinliğin yalnızca bir ön buluşma olmadığını, aynı zamanda birlikte bir öğrenme ve üretim alanı kurmanın ilk adımı olduğunu vurguluyor. Tanışma dersine katılan ve devam etmek isteyenler için Mayıs ayında başlayacak 4 haftalık kapsamlı oyunculuk atölyesi planlanıyor.

Çalışma dili, katılımcıların ihtiyaçlarına göre Kürtçe ve Türkçe olarak şekillenecek. Bu yönüyle atölye, çok dilli ve kapsayıcı bir sanat pratiği sunmayı amaçlıyor.

Etkinlik Bilgileri:

  • Etkinlik: Oyunculuk Atölyesi Tanışma Dersi (Taster Session)

  • Tarih: 25 Nisan

  • Saat: 17:00

  • Yer: Idea Fabrika

  • Eğitmenler: Sinan Kanemir, Gule İnce

  • Katılım: Ücretsiz

  • İletişim: 0737 6576907 / 07565 684099

Çatışmadan Müzakereye: Vehbi Koca fotoğraflar eşliğinde Kuzey İrlanda deneyimini anlatıyor

No comments

29 March 2026

Londra’da yaşayan fotoğraf sanatçısı Vehbi Koca, 31 Mart 2026 Salı günü saat 19.00’da Day - Mer'de gerçekleşecek söyleşide fotoğraflar eşliğinde Kuzey İrlanda’daki çatışma ve barış sürecini anlatacak. 




Londra’da uzun yıllardır çalışmalarını sürdüren fotoğraf sanatçısı Vehbi Koca, “Çatışmadan Müzakereye: Kuzey İrlanda Deneyimi” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirecek. Sanatçının farklı coğrafyalarda toplumsal çatışmalar, protestolar ve kültürel karşılaşmalar üzerine geliştirdiği görsel anlatım dili, bu etkinlikte Kuzey İrlanda örneği üzerinden yeniden tartışmaya açılıyor. Koca’nın çalışmaları, insan hikâyelerini merkeze alarak toplumsal dönüşümlere tanıklık etmeyi amaçlıyor.

Day-Mer Kültür ve Sanat Etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilecek sunumda; uzlaşma süreçleri, travma ve toplumsal yüzleşme gibi başlıklar ele alınacak.

 Fotoğrafın bir “ortak dil” olarak farklı toplumlar arasında köprü kurabileceğini savunan Koca, daha önce verdiği bir röportajda da her kareyi bir anlatı olarak gördüğünü ifade etmişti. Sanatçının söyleşisi ve görsel sunumu, izleyiciyi barışın uzun ve çok katmanlı bir süreç olduğuna dair düşünmeye davet ediyor.

Vehbi Koca


Etkinlik Bilgileri:

  • Tarih: 31 Mart 2026, Salı
  • Saat: 19:00
  • Yer: North London Community House
  • Adres: 22 Moorefield Road, London N17 6PY
  • Düzenleyen: Day-Mer Kültür ve Sanat Etkinlikleri

Not:
Sanatçıyla daha önce gerçekleştirilen röportaj için:
https://www.bisikletligazete.com/2020/07/cektigim-her-fotografn-romann.html

Ayşe Bayram’dan kişisel sergi: “Beyond the Mask, Behind the Self”

No comments

25 March 2026

Versus Arts Gallery, sanatçı Ayşe Bayram’ın Beyond the Mask, Behind the Self başlıklı kişisel sergisine 28 Mart – 4 Nisan tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü İlayda Uzunarslan’ın üstlendiği sergi, sanatçının ağırlıklı olarak suluboya tekniğiyle ürettiği; maskeler, portreler, sürreal çizgiler ve bilinçaltı çağrışımlarla şekillenen eserlerini bir araya getiriyor.



Ayşe Bayram’ın sanatsal pratiği, geleneksel suluboya disiplinini bilinçaltının akışkan ve katmanlı yapısıyla buluşturuyor. Su ve pigmentin kâğıt üzerindeki öngörülemez hareketini hem teknik hem de kavramsal bir araç olarak kullanan sanatçı, eserlerinde kimlik, görünürlük, saklanma, toplumsal roller ve içsel benlik arasındaki gerilimi araştırıyor. Sergide yer alan maskeler, yalnızca gizlenmeyi değil; aynı zamanda korunmayı, dönüşümü ve bireyin kendi iç dünyasıyla kurduğu karmaşık ilişkiyi simgeliyor.



Beyond the Mask, Behind the Self, izleyiciyi yüzeyin ardına bakmaya, görünen persona ile bastırılmış ya da korunmuş iç gerçeklik arasındaki ince çizgiyi sorgulamaya davet ediyor. Portreler, sürreal detaylar ve sezgisel biçimlerle kurulan bu görsel dünya, bireyin parçalı kimliğine dair sessiz ama güçlü bir yüzleşme alanı yaratıyor.

Muğla’da yaşayan ve üreten Ayşe Bayram, 2007 yılında Cumhuriyet Üniversitesi Resim-İş Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. Sanatçı, üretim pratiğini yıllardır sürdürdüğü sanat eğitimciliği ile birlikte geliştirirken, suluboyanın ifade gücünü psikolojik ve spiritüel katmanlarla derinleştiren özgün bir dil oluşturuyor. Uluslararası Suluboya Topluluğu (IWS) üyesi olan Bayram, uluslararası sergiler ve Londra merkezli projelerle çalışmalarını daha geniş sanat çevreleriyle buluşturmaya devam ediyor.

Sanatçının eserleri, estetik bir deneyimin ötesinde; izleyiciyi kendi içsel maskeleri, kırılganlıkları ve dönüşüm potansiyeli üzerine düşünmeye çağırıyor.



Sergi Bilgileri

Sergi Adı: Beyond the Mask, Behind the Self
Sanatçı: Ayşe Bayram
Tarihler: 28 Mart – 4 Nisan
Mekân: Versus Arts -
114A Lower Clapton Rd, Lower Clapton, London E5 0QR

Web: aysebayram.com
Instagram: @the.aysebayram.art

 

Küratör Notlari - Ilayda Uzunarslan

Beyond the Mask, Behind the Self, Ayşe Bayram’ın suluboyanın akışkan ve öngörülemez doğası üzerinden kimliğin çok katmanlı yapısını araştırdığı bir düşünsel alan açıyor. Maskeler, portreler ve sürreal çizgisel öğeler aracılığıyla kurulan bu seçki, bireyin toplumsal olarak görünür kıldığı yüz ile iç dünyasında taşıdığı kırılgan, bastırılmış ya da dönüşen benlik halleri arasındaki gerilime odaklanıyor.

Bayram’ın eserlerinde maske, yalnızca bir saklanma aracı değil; aynı zamanda korunma, uyumlanma ve dönüşümün simgesine dönüşür. Suluboyanın geçirgenliği ve akışkan yapısı, bu psikolojik ve duygusal katmanları görünür kılarken, izleyiciyi de kendi içsel yüzleşmesine davet eder. Sergi, görünen ile gizlenen, persona ile öz benlik arasındaki ince sınırda dolaşan şiirsel ve sezgisel bir anlatı sunar.

  


“Beyond the Mask, Behind the Self” -  Solo Exhibition by Ayşe Bayram

28 March – 4 April | Versus Arts

Versus Arts is pleased to present Beyond the Mask, Behind the Self, a solo exhibition by visual artist Ayşe Bayram, on view from 28 March to 4 April. Curated by İlayda Uzunarslan, the exhibition brings together a body of works created primarily in watercolor, featuring masks, portraits, surreal linear forms, and imagery shaped by subconscious associations.

Ayşe Bayram’s artistic practice merges the discipline of traditional watercolor with the fluid, layered terrain of the subconscious. Using the unpredictable movement of water and pigment on paper as both a technical and conceptual force, Bayram explores the tensions between identity, visibility, concealment, social roles, and the inner self. In this exhibition, masks emerge not only as symbols of disguise, but also as markers of protection, transformation, and the complex relationship between the individual and their inner world.

Beyond the Mask, Behind the Self invites viewers to look beyond the surface and reflect on the fragile boundary between the visible persona and the hidden or protected inner reality. Through portraits, surreal details, and intuitive forms, the exhibition creates a quiet yet powerful space of confrontation with the fragmented nature of the self.

Based in Muğla, Turkey, Ayşe Bayram graduated from the Department of Art Education at Cumhuriyet University in 2007. Alongside her long-standing role as an art educator, she has developed a distinctive visual language that expands the expressive possibilities of watercolor through psychological and spiritual depth. A member of the International Watercolor Society (IWS), Bayram continues to share her work with wider audiences through international exhibitions and projects in London.

More than an aesthetic experience, Bayram’s work invites viewers to reflect on their own inner masks, vulnerabilities, and potential for transformation.

Exhibition Details

Exhibition Title: Beyond the Mask, Behind the Self
Artist: Ayşe Bayram
Dates: 28 March – 4 April
Venue: Versus Arts -
114A Lower Clapton Rd, Lower Clapton, London E5 0QR

Web: aysebayram.com
Instagram: @the.aysebayram.art



Curator’s Notes -  İlayda Uzunarslan

Beyond the Mask, Behind the Self opens a reflective space in which Ayşe Bayram explores the layered nature of identity through the fluid and unpredictable language of watercolor. Through masks, portraits, and surreal linear forms, the exhibition focuses on the tension between the socially visible self and the fragile, suppressed, or transforming inner states that remain hidden beneath the surface.

In Bayram’s works, the mask becomes more than a symbol of concealment; it emerges as a marker of protection, adaptation, and transformation. The transparency and fluidity of watercolor make these psychological and emotional layers palpable, inviting viewers into an intimate confrontation with their own inner selves. The exhibition offers a poetic and intuitive visual narrative that moves along the delicate threshold between persona and essence.


Oyuncu Feride Morçay’la göçmenlik ve tiyatro üzerine söyleşi: “Tiyatro bana var olduğumu hissettirdi”

No comments

27 February 2026


 Feride Morçay, 19 yaşında medya ve film eğitimi için geldiği Londra’da araya giren birçok eğitim ve iş deneyiminin ardından bugün hayatını oyuncu olarak sürdürüyor. Başrolünü oynadığı Hayfever aldı oyunun ‘’Keep it Fringe Fund’ ödülünü almasıyla bu sıra dışı oyunu iki hafta boyunca sergilemek üzere Edinburgh’a giden Feride Morçay’la göç hikâyesi, oyunculuk ve tiyatro üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

 


                                                                                               

                                                                                                     Tuncay Bilecen

Feride seni Londra’ya hangi rüzgâr attı?

Londra’ya ilk geldiğimde 19 yaşındaydım. Aslında çok plan yaparak gelmedim. Hayatımı burada geçireceğimi bile düşünmedim, sadece kalbimin sesini dinledim diyebilirim. Daha öncesinde Avusturya Lisesi’nde okurken AFS ile lise değişim programıyla ABD’ye Ohio’ya gitmiştim. Ailem Türkiye'de kalmamı tercih ediyordu aslında. Koç Üniversitesi’nde Medya bölümünü burslu kazanmıştım. Aynı zamanda Londra’daki üniversitelere de başvurdum. Film yönetmeni olmak istiyordum.  Derken buradaki üniversiteden kabul aldım. Zaten içimdeki ses bana gitmem gerektiğini söylüyordu. O rüzgârla Londra’ya geldim.

Daha önce yurt dışı tecrübesi yaşamış olman bu kararında etkili olmuştur diye tahmin ediyorum.

Çok kolay olmadı. Ailem o sırada gitmemi çok istemiyordu. Kimseyi tanımıyordum, daha önce hiç Londra’ya gelmemiştim. Bir gün yanıma gelip "kızım sana güveniyoruz" dediler kendi harçlığımı kendim kazanmam şartıyla Londra maceram başladı. Okurken çalışmaya başladım.

Peki, Londra’da ne umdun ne buldun?

Şunu fark ettim; İstanbul’daki çevremin hep aynı tip insanlardan oluştuğunu, burada hayatın daha zor olduğunu gördüm. Avusturya Lisesi öncesinde de özel okula gidiyordum. Burada ise arkadaşlarım çalışıp ailelerine para gönderiyorlardı. Bunun gibi bir örnekle İstanbul’da kendi çevremde pek karşılaşmamıştım. O küçük yaşta gözüm açıldı. Daha çabuk büyüdüm herhalde.

Londra seni olgunlaştırmış.

Umarım. Tek başına bir hayat kurmaya çalışınca ister istemez hayatının bütün sorumluluğu senin elinde oluyor.

Bu sırada nerede okuyordun?

Goldsmith University of London’da Medya, İletişim ve Film Yapımı okudum üç sene. Bunu yaparken Cambridge’te bulunan Balık Art adında kâr amacı gütmeyen şirkette çalıştım. Proje yönetmenliği yaptım. Yaklaşık beş film şirketinde staj yaptım. Mezun olduktan sonra iş bulmak için çeşitli film şirketlerine mailler attım. Yüzlerce mailden iki tanesine geri dönüş aldım. O sırada bir Rus film şirketinden kabul aldım. Oraya girdiğim için Londra’da kalabildim. Çünkü o zamanlar mezun olduktan sonra öğrenci vizesini devam ettiremiyordun. Böylece full time çalışma hakkını elde ettim ve Ankara Anlaşması’na başvurup freelance çalışmaya başladım. İki sene boyunca film sektöründe yapımcı asistanlığı yaptım.

Bu dönemde hiç oyunculuk tecrüben oldu mu?

Olmadı. Lisede olmuştu. Amerika’da gittiğim okulda, müzikalde, tiyatroda ve koroda yer almıştım. Ama kendime hiç sanatçı gözüyle bakmamıştım, sonradan geldi bu. Ben yönetmen, yapımcı olacağım, sanatçıları çok seviyorum, onların içinde olacağım diyordum. Herhalde kendime karşı çok dürüst değildim ya da kendimi çok tanımıyordum o yaşta.

Peki, ilk şimşek nasıl çaktı oyunculukla ilgili?

Burada yazar, yapımcı, oyuncu olan bir arkadaşım var, müzikal bir oyun yazmıştı. “Bu oyunun yapımcılığını yapar mısın? Cambridge festivaline götürmek istiyorum” dedi. Bir anda çevrem tiyatrocularla doldu. Tiyatro ve oyunculuk üzerine okumaya başladım. Birden aşık oldum. Bir şimşek çaktı, işte bu dedim ve her şeyi geride bıraktım.

Yıllar sonra sahneye çıktığında ne hissettin?

Kendimi denemek için Identiy School of Acting’in seçmelerine katıldım. O seçmelerde özgürlük duygusunu hissettim. Tiyatro bana var olduğumu hissettirdi. Sesimde ve bedenimdeki yılların verdiği alışkanlıkları kırmak için oyunculuk okumayı seçtim Çünkü 'kendinin farkına varmakla' başlıyor bence oyunculuk.

Ardından ben artık oyuncu olurum dedin mi?

Bu sırada yapımcı asistanlığına devam ediyordum. Warner Brothers’la ilgili bir proje vardı. Bu aslında bir dolandırıcılık projesiymiş. Benim bir anda dünyam karardı. Bu işte herkesin düşündüğüm kadar iyi kalpli olmadığını fark ettim. Bir anda Londra’dan gitmeye karar verdim ve apar topar İstanbul’a geldim. İstanbul’da bir sene kalacağım derken üç ay kaldım. Şahika Tekand’ın Nişantaşı’nda bulunan Stüdyo Oyuncuları’na üç ay gittim. Oradaki ortam çok hoşuma gitti. Mehmet Ergen o sırada Gerçek adlı oyunu yapıyordu. Onun gönüllü asistanlığını yaptım. Gerçek oyunundaki metni oyuncularla birlikte çalışırken kendimi gördüm. Sahne önünde olmam gerektiğini fark ettim.

Sonra Identity’den İleri seviye oyunculuk part-time bölümüne kabul aldığıma dair haber geldi.  Gitmezsem vizemi de kaybedecektim böylece üç ay sonra tekrar Londra’ya geldim.

Londra’ya geri döndükten sonra neler yaptın?

Yaklaşık altı ay kadar Identity School of Acting’e giderken, Arcola Tiyatrosu’ndaki Alaturka Türk Oyuncuları’nın seçmelerine şans eseri katıldım, Deli Dumrul oyununu yapıyorlardı. Küçük bir karakter olan Can Kız karakterini oynadım. O zamanlar kendime yeterince güvenmiyordum. Ama sahneye çıkmak bir kapı açtı. Ertesi sene Shakespeare Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda Eleni karakterini oynadım. Bu da benim için çok güzel bir deneyim oldu.

Oyunu izlemeye gelen akademisyen, oyuncu Elif İskender ile tanıştım. Onun da burada atölyesi var. Birebir olarak iki sene çok yoğun çalıştık. Üzerimde çok büyük emeği var. Kamera önü oyunculuk, psikolojik olarak kendimi tanımamla ilgili. Şunu da fark ettim, Londra’da bu işi yapmam çok kolay değil. Benim bedenimle ve sesimle ilgili öğrenmem gereken çok şey var. Üniversiteye gitmeye karar verdim. Drama okullarına başvurdum. Rose Bruford College’de mastera kabul aldım. O sırada halen kendime yüzde yüz güvenim gelmemişti. Oyunculuk yapabilir miyim, bilmiyordum. Master programı iki sene sürdü. Tez projesi olarak Güngör Dilmen’in “Ben Anadolu’yum” oyununu yapayım derken pandemi nedeniyle 40 dakikalık bir film oldu. Elif İskender hocam da benim supervizörüm olarak projeye katıldı. Daha sonra bu film festivallerde ödüller aldı.

Londra’da Lamda’ya gitmeyi çok istiyordum. Shakespeare üzerine üç aylık bir kurs vardı ve pandemi sırasında daha indirimliydi. Eğitime devam edeyim dedim, bu eğitimin yarısı yüz yüze oldu. Sonra bana ücretsiz ‘audition’ hakki verdiler. Mastera kabul alınca, buna devam ettim. Master programı pandemi sebebiyle yaklaşık iki sene sürdü. 2022, Kasım’ında bitti, asıl olarak oyunculuk üzerine beni güçlendiren eğitim bu oldu. Sabahtan akşama kadar hafta sonları dahil sadece oyunculuk üzerine çalışıyordum. İnanılmaz bir fırsat oldu benim için. Mezun olduktan sonra altı kısa filmde oynadım. Mausoom adlı kısa bir filmde Zara karakterini oynadım, film Raindance Film Festivali’nde Kasım’da Londra’da gösterilecek. Son olarak da ANANKE adlı 25 dakikalık bir filmde başrol olarak genç sanatçı uyuşturucu bağımlısı Juliana adlı karakteri oynadım.



Yavaş yavaş ödüllü Hayfever oyununa gelelim mi? Bu oyuna nasıl dahil oldun?

Bir gün Lamda’da koridorda yürürken bir arkadaşım beni durdurdu. “Hayfever adlı oyunun okuması yapılacak. Göçmen bir kızın hikâyesi ve bence bu kız sen olabilirsin. Bence bu oyunun okumasına git” dedi. Dinleyici olarak gittim. En sonunda yönetmen Roxane Cabassut bize ne düşündüğümüzü sordu. Aylar sonra mezuniyete hazırlanırken Roxane’den mesaj aldım, festivalden kabul aldığını, bu oyun için beni düşündüğünü söyledi. Ertesi gün seçmeler oldu. Beraber çalışmaya başladık. Bu sırada okulda da bir oyun yapıyordum. Peckham Frinde Festivali’ne üç hafta vardı. Kendi kendime anı yaşa, yaparsın dedim. Festivalde çok güzel tepkiler aldık. Roxane oyunu Edingburg Frinde’e götürmek istiyordu, bundan önce de Arcola’da bir hafta oynadık.

Seyirci oyuna nasıl tepki verdi?

Oyun, klasik bir oyundan çok farklı. Gidip arkanızı yaslanıp oyunu izlemiyorsunuz. Her an her şey olabilir. Siz de aktif bir şekilde oyunun bir parçası olabilirsiniz. Seyirci oyunu durdurabiliyor, herhangi bir karakterden o anda nasıl hissettiğini şarkı, monolog yoluyla anlatmasını istiyor. Bunun dışında oyunda göçmen kızın İngiliz sevgilisinden ayrılıp ayrılmayacağına sevgilisi karar veriyor. Polisler ölüyor mu ölmüyor mu? Göçmen kız adamı tren istasyonundan atıp öldürüyor mu, öldürmüyor mu? Bunların hepsine seyirci karar veriyor. Oyuncu da o sırada seyirci hangisini seçerse ona göre oynuyor. Aynı zamanda oyundaki her şey satılık. Oyuncu oyunu durdurup “ben şuradaki masayı satın almak istiyorum” diyebiliyor. Bir anda oyun duruyor ve açık arttırma başlıyor, burada günümüzdeki tüketiciliğe bir gönderme yapılıyor. Oyun hayata bütünsel bakış acısıyla bakıyor.

Oyunda aynı zamanda resimler de satılıyor.

Oynadığım karakter Moyna, aynı zamanda bir ressam. Ben de resim yaptığım için bu denk geldi. Set tasarımcının ve benim yaptığım resimler oyundan sonra satılıyor.

Bu resimleri oyun sırasında mı yapıyorsun?

Hayır. Kendimi bu karakter olarak düşünüp evde yapıyorum. Bu resimler, Feride olarak benim yaptığım resimlerden farklı oldu. Bu beni şaşırttı.

Moyna karakterinin göçmen olması senin de bir göçmen olman bu oyunun üstesinden gelmende etkili olmuştur diye düşünüyorum.

Empati kurmamı kolaylaştırdı tabii ki. Ait olmamak hissi, kimlik arayışı, bütün bunlar ilk geldiğim dönemde hissettiğim duygulardı.

Oyunu Edinburgh’ta oynayacaksınız.

11-27 Ağustos arasında Edinburgh’ta TheSpaceUK Venue 45’de oynayacağız.

Ödülden bahsettik mi?

Bahsetmedik. Şöyle, oyunuz yaklaşık 3000 oyun arasından Phoebe Waller Bridge’in organize ettiği funding’de ilk 50 oyun arasına girdi. Phoebe Waller Bridge’in kişisel olarak seçip festivalde yer almasını istediği bir oyun.

Bundan sonra neler yapmayı planlıyorsun?

Eylül ayı için başka bir oyundan kabul aldım. Oyunun adı Düşünce Virüs’ü Çin’de Uygur Türklerinin yaşadıklarını anlatan bir oyun. Önümüzdeki dönemde birkaç film projem daha olacak. Netleşince onları da konuşuruz.

Feride çok teşekkürler katıldığın için.

Ben teşekkür ederim. Biz burada bireysellikten bahsettik ama hepimiz birimiz için varız. Çok uyuşuk bir dönemde yaşıyoruz. Medya bizi uyuşturuyor, televizyon bizi uyuşturuyor. Ne olursa olsun, algılarımızı açıp etrafımızda neler olup bitiyor bakıp kalbimizle hareket etmemiz gerektiğini düşünüyorum. 

 

Söyleşiyi Spotify’dan dinlemek için tıklayın!


 

 

Sanat tarihçisi Dr. Güler İnce rehberliğindeki “Londra Sanat Turları” devam ediyor: sıradaki müzeler Victoria & Albert Museum ve British Museum

No comments

19 February 2026

 Sanat tarihçisi Dr. Güler İnce, Londra’da uzun süredir sürdürdüğü sanat turlarına Ocak ayında iki önemli müzeyle devam ediyor. İnce’nin rehberliğinde düzenlenen gezilerde 22 Şubat'ta Victoria & Albert Museum ve 1 Mart'ta da British Museum'un ziyaret edilmesi planlanıyor.

 


Dr. Güler İnce’nin “sanat turları” olarak adlandırdığı bu geziler, klasik müze ziyaretlerinden ayrılıyor. Turlarda eserler yalnızca tarihsel bilgiler eşliğinde tanıtılmıyor; dönemsel üslup özellikleri, estetik yaklaşımlar ve tarihsel bağlamlarıyla birlikte ele alınıyor. İnce, bu turlar aracılığıyla katılımcılara, eserlerin düşünsel, kültürel ve sanatsal arka planlarını aktarmayı hedeflediğini belirtiyor.

22 Şubat'ta Victoria & Albert Museum’da gerçekleştirilecek turda, Batı heykel sanatı Ortaçağ’dan Neoklasik döneme uzanan bir çizgi üzerinden ele alınacak. Müzede yer alan seçilmiş örnekler eşliğinde heykel sanatının tarihsel dönüşümünün irdeleneceği sanat turu, Rodin’in yapıtlarıyla tamamlanacak.



1 Mart'ta British Museum'a gerçekleştirilecek gezide ise Mısır - Mezopotamya ve Yunan uygarlıklarına ait eserler ele alınacak. 

Yaklaşık yedi yıldır Londra’da müze ve şehir turları düzenleyen Dr. Güler İnce, sanat tarihi alanındaki akademik birikimini bu çalışmalara taşıyor. Turlar, müzeleri daha bilinçli ve derinlikli bir bakışla gezmek isteyen, sanatla ilişki kurmak isteyen sanat severlere hitap ediyor.

Turlar hakkında bilgi almak için; telefon: 07565 684099, e-posta: gulerince7@hotmail.com.

 




 

 

Evini sanat galerisine çevirdi

No comments

05 February 2026

Londra’nın doğusunda, Hoxton bölgesinde yaşayan “Veysel Baba” ismiyle tanınan Veysel Yıldırım, binlerce sanat eserinin bulunduğu evinin kapısını sanatseverlerin ziyaretine açtı. Veysel Baba ile “Sistine Chapel London” namı diğer “Veysel Baba Sanatevi”’ni konuştuk.

 


                                                                                                    Tuncay Bilecen

 



Veysel Baba namıyla bilinen Veysel Yıldırım’ın Londra’nın Hoxton bölgesindeki evini sanat galerisine çevirdiğini kendisinden aldığım bir e-posta ile Ağustos ayında öğrenmiş, “Sistine Chapel London Sanatevi 1 Eylül’de açılıyor” başlığıyla bu konuyu Olay gazetesinde haberleştirmiştim.

Aylar sonra kendisinden aldığım davet üzerine bu sanat evini ziyaret ettim ve on beş bini aşkın eserin sergilendiği ve bu nedenle Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye hazırlanan evinde nevi şahsına münhasır kişilik Veysel Baba’dan “Sistine Chapel London”ın hikâyesini dinledim.

Veyse Baba, yaşadığı evi kocaman bir galeriye çevirmiş. Tuvaletinden, banyosuna, mutfağından, balkonuna kadar evin her yanı sanat eserleriyle dolup taşıyor. On beş bine yakın resmin bulunduğu evde saatten, çakmağa, değişik takılardan, oyuncaklara kadar yüzlerce obje de yer alıyor.

Ünlü ressamların resimleri sadece duvarlara asılmamış, mutfak dolaplarının içinden evin her odasının tavanına kadar baştan sona nizami bir şekilde evin her yerini kaplamış durumda. Üzerimdeki şaşkınlığı biraz attıktan sonra sohbete başlıyoruz.

“Veysel Baba, seni biraz tanıyalım. Biraz kendinden bahseder misin?”

“Ben bu ülkeye 1988'de geldim. İlk dönemim biraz sarsıntılı oldu. Londra’ya ilk geldiğimde İngiliz kültüründe çok önemli bir yeri olan pub kültürü beni çok etkilemişti. Bir caddede 10-15 tane pub olurdu. Bizdeki kahveler gibi insanlar orada toplanır, sosyalleşirlerdi. Ben de buralara sık sık gider, II. Dünya Savaşı'nı yaşamış yaşlı insanların anılarını dinlerdim. Londra'nın bombalanma dönemlerini falan anlatırlardı. O kuşak öyle yavaş yavaş vefat edip bu dünyadan çekilince yerlerini farklı insanlar doldurmaya başladı. İrlandalılar gibi direnenler olsa da sonra o kültür yok oldu.

Siz de o kültüre kendinizi kaptırdınız mı?

Kaptırdım yani. Şöyle ki belki 1000'e yakın puba gitmişimdir. Hepsinin başka bir tarafı beni çekerdi; bazılarının dışarıdan görünüşü, bazılarının camları, bazılarının dekorasyonu, bazılarınınsa insanları... Otobüste olsa iner, burada da bir şeyler içeyim havasını koklayayım derdim. Çünkü oraya insanlar 50 sene, 60 sene boyunca gitmiş, hayatları oraya sinmiş, gittiğinizde o enerjiyi alıyordunuz yani orada.

Peki bu sanata olan ilgi ne zamanlarda başladı?

Ben Türkiye'de serigrafiyi ilk yapan kişilerden biriyim. İtalyan baskı tekniği vardı. İpek baskı. O zaman bu tip matbaalar yoktu. Önce bir rengi basıyorduk, o kuruyunca da aynı kalıba başka bir rengi … Kartvizitler bile serigrafi ile yapılıyordu, 70'li yıllardan bahsediyorum. Örneğin bu şekilde TRT'nin ilk amblemini ben yapmıştım. O logoyu TRT kullandı birkaç sene.



Peki buraya gelince sanat işlerine nasıl yöneldiniz?

Sanattan hiç kopmadım. Burada bir gazetede 2-3 sene boyunca Karacaoğlan, Dadaoğlu, Yunus Emre, Mevlana, Pir Sultan Abdal, Erzurumlu Emrah gibi Anadolu erenlerinin hayatlarını 5-6 bölümlük diziler halinde yazdım. Sonra baktım çok fazla ilgi gösteren yok vazgeçtim. Yavaş yavaş kendimi toplumdan soyutladım. Pub hevesimi de bir kenara bıraktım tamamen koleksiyon işine yöneldim.

Ne zaman başladı bu merak?

Bu 2000'li yıllarda başladı. Önce kendi odamı bir sanat odası haline getirdim. Çok sık sanat galerilerine, antikacılara gitmeye başladım. Çok özel eşyalar oluyordu, I. Dünya Savaşı’ndan kalma madalyalar, kılıçlar, bıçaklar… Kitaplar, eşyalar, takılar… Özellikle kitaplar… Günde 10-15 tane kitap aldığım günler oluyordu. 50 sene sonra, 60 sene sonra bu kitaplar olmayacak diyordum. Belki birkaç kişide kalacak, alayım biriktireyim yani.

Böyle bir biriktirme merakı vardı mı sizde? Burada birçok değişik obje gördüm.

Var tabii. Altı yüz kırk yedi parça antikam vardı. Onlar bir defoda duruyordu. İşte o defo soyulunca bir kısmı gitti yani. Çünkü burada güvenlik dolayısıyla eve koyamıyordum. Çok değerli şeylerdi. Onlar öyle çalındı gitti. Sonra evim soyuldu. Tekrar başladım biriktirmeye. Bir daha soyuldu. Tekrar başladım.

Bir süre sonra çizim işine ağırlık verdim. Yeniden grafik işine başladım. Evi tamamen bir sanat evine dönüştürmeye karar verdim. 15-20 senelik çalışmayla burayı böyle bir sanat evine çevirdim. Akrilik işine yoğunlaştım. Şu anda 500-600 parça kendi resim çalışmam var. Bunlardan 50-55 tanesi akrilik.



Peki bu kadar çalışma nasıl sığacak bu eve?

İnan samimi söylüyorum. Çok rahatlıkla bir stadyumu dolduracak kadar şu anda elimde materyal var. Bununla ilgili olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na başvurduk. Guinness'ın Türkiye yetkilisi Aydın Bey var, ilgileneceğini söyledi. Burada 15 bin resim var şu anda, sayılması ve belgelenmesi çok masraflı. O yüzden çareler arıyoruz.

Bu evle ilgili planınız nedir geleceğe dair?

Bir vakıf kurarsam o vakıf aracılığıyla burayı kalıcı hale getirebilirim. Benim vefatımdan sonra o vakıf devam ettirebilir. Belediyeden satın almak istiyorum burayı, değer mi, değmez mi bilmiyorum, çok kararsızım bu noktada. Bazen buradaki her şeyi Tunceli’deki köye götüreyim ve orada bir müze kurayım diyorum. Orada hem bir cemevi gibi hem böyle müze gibi faaliyet gösterecek; insanlar kışın kar yağdığında gelecekler, kadınlar çocuklar sobanın etrafında oturacaklar ve sanat eserleriyle, duvarları resimlerle dolu yerde kalacaklar diye hayal kuruyorum. Vakıf aracılığıyla da burası sürekli ayakta kalabilir.

Buradaki eserler size ne hissettiriyor?

O kadar derin ki bazen bir resmin karşısında saatlerce oturabiliyorsunuz. O resme daldığında bir insanı alıp götürebilir yani. Bazı resimler var mesela, girdiğinde o resme çok rahatlıkla bir romanı doldurabilecek konu çıkarabilirsin. Anlıyor musun demek istediğimi? Renklerin karışımı, renklerin uyumu, oradaki şekiller… Tedavi gibi bir şey yani. Bu çalışmalar rehabilitasyon merkezlerindeki, tedavi merkezlerindeki kişilere iyi gelebilir, onları çok farklı bir dünyaya götürebilir.

 

Peki burada sergilenen eserler bakımından her odada farklı bir tema mı var?

Bir odayı tamamen Michelangelo'ya adadım. Sistine Chapel Roma'ya. Biraz dinsel terimler var yani bir odada. Orta salonda tamamen özgün türden çalışmalar var. Mutfak 30'lu yıllardan kalma poster artlarla dolu.  

Gördüğünüz gibi ayrıca birçok da eşya var. Örneğin 100’den fazla saati hediye etmişimdir. Çünkü evde koyacak yer yok. Yatak altlarına koyuyordum. Üzülüyor, birisi yeni bir yer açtığında ona hediye olarak götürüyordum.

Benim dünyam bu yani. Başka bir şey bilmiyorum; ya antikacıları dolaşacağım ya kitap alacağım ya sanat galerilerini dolaşacağım ya da evde çizim yapacağım, yazı yazacağım, hikâyeler, derlemeler kaleme alacağım.

Sanata ilgi duyan herkesi bu dünyaya dahil olmaya, buradaki sanat eserlerini görmeye davet ediyorum…

Veysel Bey çok teşekkür ederim beni burada ağırladınız.

Ben teşekkür ederim. Çok sağ olun.

 

Yer: Sistine Chapel London

Adres: Flat 8 Kinder House, Cranston Estate London N1 5EJ

Telefon: 020 76 83 04 81

 


 👉Söyleşiyi Spotify'dan dinlemek için tıklayın!




© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan