Showing posts with label sanat. Show all posts
Showing posts with label sanat. Show all posts

Sokak palyaçosunun “seksi palyaçoya” dönüşmesinin hikâyesi: Oyuncu Feride Morçay’la yeni oyunu Chickadee üzerine söyleşi

No comments

02 November 2026

Feride Morçay, palyaçoluk sanatına duyduğu ilgiyle yazmaya başladığı tek kişilik oyunu Chickadee ile Londra’da Riverside Studios Bite Size Festivali’nden sonra ağustos ayında Edinburgh Fringe Festivali’nde 23 gün boyunca sahne alacak. Mizah ve trajediyi harmanlanan Chickadee, bir sokak palyaçosunun içsel çatışmalarını ve günümüzün sosyal medya dünyasında kadın bedeninin metalaşmasını konu alıyor.

 





 

Londra’da tiyatro ve sinema alanındaki üretimlerine devam eden Feride Morçay, son yıllarda özellikle akıl sağlığı, kadınlık ve aidiyet temalarını sahneye ve perdeye taşıyan çalışmalarla adından söz ettiriyor. Londra’nın ardından Edinburgh Fringe Festivali’nde ağustos ayı boyunca sahne alacak olan Feride Morçay’la kendi yazıp oynadığı tek kişilik oyunu Chickadee hakkında konuştuk.

Böyle bir oyun yazmak nereden aklına geldi?

Liseden beri yanımda fikir defteri taşıyorum. Yaklaşık 10-15 sene önce ben bu fikir defterine bir sokak sanatçısıyla ilgili hikâye fikri yazmıştım. Palyaço değildi ama sokak sanatçısı olmak hep ilgimi çekmişti. Bunun dışında senelerdir yazıp çizip karaladığım bazı sürreal fikirlerle bu ve palyaçoluk felsefesinden çıkan karakter birleşti ve bir anda akmaya başladı. Londra’da daha önce “clowning” üzerine atölyelere katılmıştım. Bu sayede birçok farklı performans sanatçısıyla tanıştım. Micaela Miranda adında bir hocam vardı, onun bir haftalık yoğun programına katıldım. Sonra Rus palyaço Slava hakkında bir belgesel izledim ve Slava'nın bir palyaço olarak hayat felsefesi, koşullar ne olursa olsun insanları gülümsetebilme çabası beni çok etkiledi. Derken kendimi bir anda bu oyunu yazarken buldum.

Dahlia karakterin böyle mi doğdu?

Evet, önce bir fikir olarak ortaya çıktı. Üzerine çok düşünmeden bu ilhamla sahneler yazmaya başladım. Sonra sokakta, palyaço kılığıyla doğaçlama bir performans yaptım. Trafalgar Square’de tamamen doğaçlama bir şekilde, sokakta bir süpürge alıp sokağa süpürmeye başladım.  İnsanların şaşkın bakışları, gülümsemeleri, tepkileri beni çok etkiledi.

Bu deneyimle birlikte metin henüz oluşmamışken, performans dünyasındaki bir oyuncunun ne yaşadığından çok karşı tarafa ne verdiğinin daha önemli olduğunu fark ettim.  

Ardından bir palyaço ver performans sanatçısı olan Tanya Zhuk palyaço koçu olarak oyuna dahil oldu; üç seans diye konuştuk, yirmi seanstan fazla yaptık. Bazen bütün gün palyaço karakterinin içinde kalıp palyaçoyu oynamayıp adeta palyaço oldum.

Biraz da oyunun metnine gelelim. Dahlia nasıl bir karakter?

Dahlia, idealist bir sokak palyaçosu. Başarıyı ün ya da para ile değil, insanların yüzüne bir gülümseme koyabilmekle ölçen biri. Fakat etrafındaki insanlar onun bu yolculuğunu anlamıyor. Para kazanması, “başarılı” olması gerektiğini düşünüyor. Derken menajeri ve en yakın arkadaşı olan Sue’nun zorlamasıyla bir televizyon programına çıkıyor ve orada kendi seksapeli üzerinden değer görüyor. Farkında olmadan sistemin ona çizdiği yola yöneliyor. Kendisi de bir kukla gibi aslında bir bakıma izin veriyor buna. Ertesi gün ünlü biri olarak uyanıyor ve bu durumdan annesi, menajeri, babası çok mutlu oluyor.

Palyaçolukla çatışan bir durum değil mi bu?

Evet. Bu da kızın kafasını çok karıştırıyor. Hikâye de bununla ilgili zaten; Dahlia’nın, kendi içindeki ‘kadın’la, ‘sanatçı’ ile ve ‘toplumun kadından beklediği şey’ ile olan çatışmasıyla… Dahlia, bir anda "seksi palyaço" olarak ünleniyor ama bunu istemeden yapıyor. Ve herkes – annesi, menajeri, çevresi – bu başarıyı kutlarken, Dahlia içten içe kim olduğunu sorguluyor.

Kadın sanatçıların bazen yaşadığı bir durum bu; bir kişinin değerinin dış görünüşünden verilmesi akıl sağlığını inanılmaz etkiliyor.  Ben bunu çok gözlemliyorum; arkadaşlarımdan, çevremden, iş arkadaşlarımdan, herkesten kendim de deneyimleyerek. Burada güzel ve bakımlı olmaktan söz etmiyorum. Gerçek değerinin sadece ‘cinsellik’ üzerinden biçilmesi çok can acıtıcı bir durum bence. Dahlia da idealist bir sokak palyaçosuyken birdenbire başka birine dönüşüyor.

Oyunun yapısı nasıl? Gerçekçi bir anlatım mı, yoksa farklı katmanlar var mı?

Metin çok katmanlı. Oyunda sürreal kısımlar da var. Çünkü biz bu karakterin tamamen psikolojisinin içine giriyoruz. Ve bazen bu anı yaşarken sahne bir anda değişiyor. Işıklar değişiyor. Ve biz Dahlia 'nın beyninin içine giriyoruz sanki. Ve onun düşüncelerini ve geçmişte yaşadıklarını görüyoruz. Çocukluğuna iniyoruz.

Bu kadar ağır bir metin ancak mizahla yoğrulabilir sanırım…

Kesinlikle. Bence mizah, en zor konuları insana yaklaştırmanın en etkili yolu. Taciz, sistem baskısı, kadın kimliği, bedenin pazarlanması gibi çok ağır temaları işliyorum. Ama bunları doğrudan yüzüne çarpmadan, biraz güldürerek, sonra da düşündürerek sahneliyorum. Bu, seyircinin daha açık kalmasını sağlıyor.


Seyirci nasıl karşıladı oyunu?

Seyircilerde metnin doğasından kaynaklanan yoğun duygu geçişleri oluyor. Dahlia’nın gülümseyen yüzünün arkasında yaşadığı içsel yıkım çok etkiliyor insanları. Mizahın içinde derin bir trajedi var. O kontrast seyircide büyük bir etki yaratıyor.

Seyirci bu oyunda her şey. Bazı bölümlerinde interaktif sahneler var. Aralarına giriyorum, doğaçlama anlar oluyor. Bu da seyirciyi oyunun bir parçası kılıyor.

Bir saat boyunca tek başına sahnede olmak zor bir iş değil mi?

Oyunun zengin içeriği, duygusal iniş çıkışlar ve ağır konuların mizahla harmanlanması ve karakterin seyirciyle kurduğu iletişimdeki dürüstlük seyirciyi diri tutuyor.

Chickadee ağustosta Edinburgh Fringe Festivali’nde sahnelenecek? Seni neler bekliyor?

Oyunu daha önce Bite Size Festivali kapsamında Riverside Studios’da dört kez oynadım. Çok iyi bir prömiyer oldu. Şimdi Fringe’de 1-25 Ağustos tarihleri arasında 23 gösterim yapacağım. Her gün, her seyirci ve her an birbirinden farklı olduğu için her oyun kendine özel olacaktır. Bu arada unutmadan belirteyim; bilet gelirlerinin bir kısmı akıl sağlığı ile ilgili bilinçlendirme amaçlı ‘Comic Relief’ adlı hayır kurumuna bağışlanacak.

Bu oyundan sonra ne var sırada? Yeni projeler?

Chickadee’yi Londra’ya tekrar getirmek istiyorum. İstanbul için bazı görüşmeler var, henüz netleşmediği için bir şey söylemek istemem. Bunun dışında farklı şehirlerde ve festivallerde oynamak gibi bir hedefim var.

Son olarak, söylemek istediğin bir şey var mı?

Bu süreçte tiyatronun değerini çok anladım. Canlı performans yapmak ve seyircinin gözünün içine bakarak gerçek bir iletişim kurmak, onlarla bir hikâyeyi, karakteri paylaşmak iki taraf için de çok derin bir deneyim. Tiyatronun bizi uyanık tuttuğuna ve iyileştirdiğine inanıyorum.

Müge Çetinkaya deneme tadındaki yazılarını “Londra Notları"nda topladı

1 comment

06 October 2026

Müge Çetinkaya’nın pandemi döneminde tuttuğu notlardan oluşan; arkadaş ilişkilerini, yalnızlığı, kültür-sanat olaylarını konu alan  “Londra Notları” adlı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından Türkiye'de ve İngiltere'de yayımlandı.

 

                                                          




                                

 

Yirmi yılı aşkın bir süredir Londra’da yaşayan Müge Çetinkaya, geçtiğimiz günlerde “Londra Notları” adını taşıyan ilk kitabını yayımladı. Yazarla, kitabının yazılış serüveni ve içeriği hakkında sohbet ettik.

Müge, seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Özümde çocukluğundan beri dünyayı güzelleştirmeye, değiştirmeye çalışan birisiyim. İyi yürekliyim. Bu özelliklerimle doğmuş olmalıyım ki etrafımda ne yaşanırsa yaşansın onları hiç kaybetmedim ve bunu yakın bir geçmişte aldığım bir eğitim sırasında fark ettim.

Ben bir yazarım. Bunu kitabımın resmî olarak yayınlandığı 28 Mart 2023 tarihinde önce kendime sonra da başkalarına yüksek sesle söylemeye başladım. Hatta o gün bisikletime atlayıp, yakınlardaki Pophams Kafe’ye gittim, kendime güzel bir çörek ve kahve söyledim. Önünde dalları bahar çiçekleri açmış tarihi St.James Klisesi’nin manzarası ve mavi gökyüzünün altında keyifle kahvemi yudumlayarak bunu kutladım. 

Beni gerçekten tanıyan ve seven arkadaşlarıma sorsanız “deli kız” derler. Onlar, içimdeki iyilik ve güzel enerjiyi açıkça ve özgürce ortaya koymama fark etmeden alan açan dostlarımdır. Yanlarında kendim olabildiğim, neşeme ortak olan, kendi iyilik ve enerjilerinden beni mahrum etmeyen arkadaşlarım. Akışta olmak tam da böyle bir yer. 

Kendimi toplum kural ve kurumları tarafından kabul edilmek, onlara uyum sağlamak kaygısıyla alınmış ve verilmiş statü ve kimliklerimden ayrı düşünmeyi öğrendim. O nedenle bu soruya klasik bir cevap vermiyorum. Fakat soran olursa benim için, eğitimini aldığım ve aktif olarak devam ettirdiğim roller üzerinden; sosyolog, nöromindfulness koçu, kriz müdahale gönüllüsü, aktivist, yazar ve iyi bir arkadaş diyebilirsiniz. Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şeyden biri de olabilirim.

Londra Notları kitabının yazılma öyküsünden kısaca söz eder misin?


Aslında Londra Notları kendi yazılma sürecini de anlatan bir kitap.

Yazmayı sevdiğimi ve bu konuda yetenekli olduğumu henüz ilkokuldayken öğrenmeye başlamıştım. Bu, eğitim hayatım boyunca taçlanarak devam etti. Cinedergi ve Aktivist Dergisi’ne yazılar yazdım. Okuyucularım tarafından daha fazlasını yazmaya teşvik edildim. Bilgisayarımın başına oturup bir kitap yazmaya başlamam ise tam anlamıyla bir ilham perisinin omuzuma dokunmasıyla oldu. Ya da başımdan aşağıya o sihirli tozdan döktü sanırım. Bir anda bundan ne kadar keyif aldığımı anımsadım ve düzenli olarak yazmaya devam ettim. Yazma sürecim de benim için akışta olabildiğim bir dönem oldu. 20 seneyi aşkındır Londra’da yaşıyorum. O nedenle bu kitabı yazmak, benim için hem hatırlamak hem de yeni bilgilere erişmek ve onları işlemek açısından muazzam bir tecrübeydi.

Pandemi süreci seni ve bu kitabın yazılma sürecini olumlu/ olumsuz nasıl etkiledi?

Pandemi sürecinde ne kadar da mutluymuşum!

Büyük kayıplar verildi, büyük acılar çekildi. Dünyanın herhangi bir yerinde belki de binlerce insan hâlâ yas tutuyor. Ama şu an yani depremden sonra hissettiğim acıyı, o zaman bu kadar yoğun hissetmemiştim. Adını bilmediğim, yüzünü görmediğim insanlar ve diğer canlılar için canım çok acıyor. Pandemi dönemindeki kısıtlamalar sebebiyle kontrolümüz dışındaki olaylar yüzünden çaresizlik yaşıyorduk. Yer değiştiremedik. Bizlerin yapabileceği işleri, bizim yerimize başkaları yaptı. Bir yandan da belki de ilk defa, kısıtlanmış hayatlarımız sebebiyle hemen hemen eşit şartlarda yaşadık. Ama deprem ve sonrasında yaşadığım çaresizlik hissi çok başka. Evlerimize kapandığımız o günlerde bile bu kadar izole olmuş, bu kadar yalnızlaşmış hissetmemiştim. Bunları söylerken bile boğazım düğümleniyor. Türkiye’deki eşitsizlik yüzümüze hiç bu kadar sert çarpmamıştı.

Pandemi süreci yazma konusunda bana ihtiyacım olan vakti sağladı. Yazmaktan keyif alıyor olmam da başka şeylerle oyalanma isteği olmadan motive olmamı. Ayrıca yazmak zorlayıcı duygularla baş etme metotlarından biri. Koçluk seanslarımda danışanlarıma da bunun pratiğini yapmalarını söylüyorum. Evlerimize kapandığımız o günlerde bana da destek oldu. Kitabımın gündelik hayata yer verdiğim bölümlerinde pandemi sebebiyle tekrara düşmeye başlayacağımı hissettiğim anda, hafızamdaki ve dosyalarımdaki arşivlerime dönerek devam ettim. Pandemi süreci içimdeki araştırmacı ruhu da besledi. Merak kediye kitap yazdırdı.

Kitabın bir günlük gibi ama öte yandan sohbet eder gibi yazılmış deneme tadında bölümler de var. Sen kitabını hangi kategoriye koyuyorsun?


Ben artık kitapçılarda “Dışavurumcu” kategorisi de olsun istiyorum.

Hayatı çok ciddiye alan biriyim. Biriydim. Pandemi süreci bana bunu yumuşatmamı ve yaratıcı yanlarımla kendimi ortaya koyma cesaretini öğretti. Yazı aracılığıyla…

Kitabımın taslak halini okuyarak benimle değerli fikirlerini paylaşan dostlarım ikiye ayrılmıştı; “Daha iyisini yazabilirsinciler” ile “Sana bravo, mutlaka tanıtmalısın, İngilizceye de çevirmelisinciler.” İlk grup Türkiye’den, diğeri ise İngiltere. Daha fazlasını söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama kısaca iki kültür arasındaki farkı burada görebilirsiniz. Şu ana kadar tecrübe ettiğim kadarıyla İngiltere hep yeniliğe, bir sonrakine, herkesin kendi yöntemleriyle kendini ifade etmesine açık bir kültür olarak öne çıkıyor. Bizim kültürümüz kalıplara uymayı ve uyanları daha çok sever.

Bu ilk kitabındı. Bir sonraki için planlarını merak ediyorum.

Umut veren kitaplar yazmak istiyorum.

Pandemi başlangıcından beri travma konusu ile çalışıyorum. Eğitim arkadaşlarım, danışanlarım, dayanışma gruplarım ve son olarak da psikolojik ilk yardım gönüllüsü olduğum dernek aracılığıyla ulaştığım insanlar arasında travma, kaygı bozukluğu ve depresyon o kadar yaygın ki. Sosyal medyanın olumsuz etkileri sebebiyle acı çeken gencecik insanlar var. Beden imajı, yeme bozuklukları, okullarda akran zorbalığı. Bu sorunlar yaşamlarını sonlandırma arzusuna kadar gidebiliyor. Yolda yürürken yanınızdan geçen kişilerden pek çoğunun zorlayıcı duygularla baş ettiğini bilmek, bir o kadar da özgürleştirici.

Bu insanların şifalanmasına destek olmak beni çok mutlu ediyor. Bana yalnız olmadığımı hatırlatıyorlar. Onlara yalnız olmadıklarını hatırlatan satırları yine onların hikayeleri ile yazmayı düşünüyorum. Yeni bir kişisel gelişim kitabı yazmayı düşünmem ama kütlesel birleşime hizmet etmeyi ve bunun anlaşılabilmesini çok isterim. Olumlu yönde değiştirmek istediğim dünyanın yolu aslında buradan geçiyor. Umarım bu ilk kitabım beni, benim gibi düşünen insanlarla buluşturur.

Türkiye'de yola çıkmayı, yani gerçekten bir şehirden diğerine giderek gözlem yapabileceğim bir yola çıkmayı ve onları yazmayı çok istiyorum. Başkalarının hikayelerini duymak beni çok heyecanlandırıyor. Örneğin, geçenlerde Hyde Park’ta birlikte yürüyüşe gittiğim grupta tanıştığım bir Kolombiyalıdan, onların daha yedi yaşındayken kahve içmeye başladıklarını öğrendim. Yeni bir bilgiye hem de ilk ağızdan ulaşmak beni mutlu ediyor.

Aslında bir senaryo yazmak ve film çekmek hayalim de var ama şu anda en iyi bildiğim, dışavurumcu yazmak.

Kitabınla ilgili en çok sevdiğini şey nedir?

Zamansız olması. En azından benim için.
Yayına hazırlarken titiz çalıştık. Bu süreçte ekip arkadaşlarımı; editörüm ve tasarım ekibimi beklerken belli aralıklarla kitaptan uzak kaldım. Aldığım bu molalar sonrasında kitabımı pek çok kez baştan sona okudum.

İkisi arasında geçen epey bir zaman var ama ilk okumamda da sonuncuda da hep “Iyl ki yazmışım” dedim. Tarihe benden küçük bir not, bir saygı duruşu.

Kendime, okuyucuma ve evrene benden hediye.

 

👉Müge Çetinkaya'nın Londra Notları Türkiye'de kitap yurdu'ndan ve Dionysus Yayınları  sayfasından, İngiltere'de ise Press Dinoysus'un sayfasından ve Amazon, Barnes and Noble ve Waterstones gibi platformlardan edinilebilir. 


Müge Çetinkaya


Müge Çetinkaya kimdir?

Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Eğitimine Londra’da Ravensbourne College of Design and Communication ve Arts Marketing Association’da aldığı kurslarla devam etti. BBC London, MTV Europe gibi medya kurumlarında, ardından da sanat, kültür alanında uluslararası PR etkinlik ve koordinasyonunda 17 yıl görev yaptı. Aktivist Dergisi ve Cinedergi’ye yazılar yazdı. Green Peace ve British Lung Foundation’da gönüllü olarak çalıştı. 2020 yılında kendisi için dönüştürücü, iyileştirici birer tecrübe olan nefes, mindfulness pratikleri ve yoga felsefesiyle tanıştı. Yoga, mindfulness ve öz şefkatli farkındalık konularında uzmanlaşarak önce Yoga Alliance, ardından International Coaching Federation, ICF Mindfulness Koçluk sertifikalarını aldı.

Yazar halen Neuro-Mindfulness Koçu ve kriz müdahale gönüllüsü olarak çalışmakta, yazılar yazmaya devam etmektedir.


* Bu yazı ilk defa 13 Nisan 2023'te Olay gazetesinde yayınlanmıştır. 

Müge Çetinkaya’nın “Londra Notları” kitabı yayımlandı | Olay Gazetesi Turkish Newspaper in London

Adil Yıldırım “Toksik İlişki” ile Londra’ya geliyor

No comments

25 September 2026

 Yazar ve mentor Adil Yıldırım, “Neyin Peşindesin? – Toksik İlişki” gösterisiyle 11 Ekim’de ilk kez Londra’da sahne alacak



Yazar ve mentor Adil Yıldırım, yeni sezon sahne gösterisi “Neyin Peşindesin? – Toksik İlişki” ile Londra seyircisinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Gigue Production ve BKM Mutfak tarafından sunulan gösteri, 11 Ekim 2026 Pazar günü saat 19.30’da Londra’daki 21Soho’da gerçekleştirilecek.

Yıldırım, sahneden uzak kaldığı dört aylık dönemde yaşadığı olayları ve insan ilişkilerinden doğan yeni hikâyeleri kendine özgü anlatımıyla seyirciyle paylaşacak. Yaklaşık 90 dakika sürecek ve Türkçe gerçekleştirilecek gösteride mizahın yanı sıra ilişkilerin düşündüren ve duygusal yönleri de ele alınacak.

İlişkiler ve “toksik” deneyimler sahnede

“Neyin Peşindesin? – Toksik İlişki”; evlilikten bekârlığa, ayrılıktan aldatmaya ve modern ilişkilerde yaşanan kafa karışıklıklarına kadar farklı deneyimleri sahneye taşıyor.

Gösterinin interaktif bölümlerinde seyirciler, ilişkiler konusunda merak ettikleri soruları Adil Yıldırım’a doğrudan yöneltme fırsatı da bulacak. Organizasyon ayrıca gösteriye çift olarak katılan izleyiciler için içeriği önceden açıklanmayan özel bir sürpriz hazırlandığını duyurdu.

Yazarlıktan televizyon ve sahneye

İstanbul doğumlu Yıldırım, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Fransızca Kamu Yönetimi Bölümünden mezun olduktan sonra yaklaşık 10 yıl İtalya’da yaşadı. Kendisi tarafından paylaşılan biyografiye göre bu dönemde Politecnico di Milano’da International Marketing alanında yüksek lisans yaptı ve Birleşmiş Milletler’in Roma ofisinde iki yıl görev aldı.

İnsan ilişkileri ve davranış bilimleri alanındaki çalışmalarının yanı sıra edebiyatla da ilgilenen Yıldırım’ın ilk romanı “Gecede Saklı Yalnız Aşklar” 2017’de yayımlandı. Bunu “Zamanın Sessiz Ruhu”, “Med Cezir”, “Şeytan Tüyü”, “Elli Maddede İlişkiler”, “Flört Etme Sanatı”, “40+ İtiraf Hikayeleri”, “Elli Maddede Sosyal Medya Aşkları”, “Farkındalık Okyanusu”, “Elli Maddede Evlilik” ve “Bana Gelsene” gibi çalışmalar izledi. Tanıtım dosyasında da Yıldırım’ın yazarlık, televizyon, dijital yayıncılık ve sahne çalışmalarını birlikte sürdürdüğü belirtiliyor.

 Yeni sezonun “Toksik İlişki” temalı Londra buluşması, 11 Ekim 2026 Pazar günü saat 19.30’da 21Soho’da yapılacak.

Londra’daki gösteri, 11 Ekim 2026’da 21Soho’da saat 19.30’da başlayacak.

Adres: 3-5 Sutton Row, London W1D 4NR 

SÖZÜN KIYISI: “Hayat, geriye doğru anlaşılır fakat ileriye doğru yaşanır”

No comments

23 September 2026

 



SÖZÜN KIYISI


“Hayat, geriye doğru anlaşılır fakat ileriye doğru yaşanır” 

S. Kierkegaard

 

Geçenlerde birinin ağzından çok tanıdık bir cümle duydum:

“Biraz işlerim düzelsin, yapacağım.”

Cümle o kadar sıradan ki üzerinde durmaya değmez sanırsınız. Hepimiz benzerlerini söylüyoruz zaten.

Şu dosya bitsin.
Bu borç kapansın.
Çocuklar büyüsün.
Emekli olayım.
Biraz para biriktireyim.
Havalar düzelsin.
Pazartesi gelsin.

Sonra...

Sonrası nedense hep daha güzel olacak.

İnsanın kendisine kurduğu en zarif tuzaklardan biri belki de budur: Hayatı gelecekte bir yere koymak.

Oysa hayat, bizim ona ayırdığımız zamanı beklemiyor.

Biz plan yaparken annemizin saçına biraz daha ak düşüyor. Çocuğumuz biraz daha büyüyor. Sevdiğimiz insanın yüzüne yeni bir çizgi ekleniyor. Bir zamanlar yorulmadan çıktığımız merdivende bir gün nefesimiz değişiyor.

Ve bütün bunlar olurken takvim büyük bir gürültü çıkarmıyor.

Belki zamanın en ürkütücü tarafı da bu.

Sessiz geçmesi.

Bir kapı çarpması gibi geçseydi fark ederdik. Bir bardak kırılması gibi ses çıkarsaydı dönüp bakardık.

Ama zaman parmaklarının ucunda yürüyor. Ve bunu büyük bir zarafetle yapıyor.

Bu yüzden insan çoğu zaman yaşlandığını aynadan değil, hatıralarından anlıyor.

“Daha dün...” diye başlayan cümleler çoğaldığında, dünün aslında hiç de dün olmadığını fark ediyor.

Belki de hayatın büyük trajedisi ölmek değildir.

Yaşamayı sürekli sonraya bırakmaktır.

Üstelik biz hayatı çoğu zaman büyük şeylerde arıyoruz. Büyük aşklarda, büyük başarılarda, büyük paralarda, büyük yolculuklarda...

Oysa yıllar geçtikçe insan başka bir şey öğreniyor:

Hayat büyük anlardan değil, fark edilmemiş küçük anların toplamından oluşuyor.

Bir sabah kahvesinden.

Yolda yüzünüze vuran rüzgârdan.

Annenizin hâlâ sizi merak etmesinden.

Bir arkadaşınızın “Eve vardın mı?” mesajından.

Sevdiğiniz insanın kalabalığın içinde gözleriyle sizi aramasından.

Koşarken bir an için bedeninizin hâlâ size itaat ettiğini hissetmekten.

Bunların hiçbirinin üzerine “önemli” yazmıyor.

Belki bu yüzden değerlerini ancak kaybettikten sonra anlıyoruz.

İnsan garip bir varlık.

Sahip olduklarına hayat, kaybettiklerine hatıra diyor.

Ve çoğu zaman bir şeyin kıymetini anlayabilmek için önce onun hatıraya dönüşmesini bekliyor.

Belki mutluluk konusunda da yanılıyoruz.

Mutluluğu sürekli ulaşılması gereken bir yer sanıyoruz. Bir gün bütün sorunlarımız bitecek, bütün taşlar yerine oturacak ve nihayet huzur başlayacakmış gibi.

Oysa hayat hiçbir zaman tamamen düzelmiyor.

Bir mesele bitiyor, başka biri başlıyor.

Bir kapı açılıyor, başka bir kapı kapanıyor.

İnsan bir şeyi kazanırken başka bir şeyden vazgeçiyor.

Belki olgunlaşmak, hayatın kusursuz hale gelmesini beklemekten vazgeçtiğimiz yerde başlıyor.

Eksik bir hayatın içinde tam bir an yaşayabilmek.

Bütün mesele belki de bu.

Çünkü bir gün geriye dönüp baktığımızda, kaç dosya bitirdiğimizi, kaç toplantıya yetiştiğimizi, kaç e-postaya cevap verdiğimizi hatırlamayacağız.

Başka şeyler kalacak.

Kimlerin elini tuttuk.

Kimin yanında sustuk.

Kime geç kaldık.

Neyi söyleyemedik.

Neyi gereğinden fazla önemsedik.

Ve belki en çok da...

Yaşamak için neyi bekledik?

Hayatın bam teli tam da burada titreşiyor bence.

İnsan dünyaya zamanı geçirmek için değil, zamanın içinden geçerken bir iz bırakmak için geliyor. Ve hepimizin kendine özgü bir iz düşümü oluşuyor.

Ama o izin büyük olması gerekmiyor. Kendine özgü olması kıymetli kılıyor onu.

Bazen bir insanın hayatında bıraktığınız küçücük bir iyilik, dünyada bıraktığınız en büyük iz olabilir.

O yüzden belki de kendimize zaman zaman tek bir soru sormamız gerekiyor:

“Bugün, bir gün özleyeceğim hangi şeyin içindeyim?”

Bu sorunun cevabını gerçekten verebilirsek, belki yaşamayı yarına bırakmayız.

Çünkü hayat beklemiyor.

Biz bekliyoruz. Ve zaman büyük bir zarafet ve hızla akıyor.

 

                                                                                                         Sözün kıyısından selamlar…

                                                                                                                    Av. Sibel YAZICI




Güler İnce, Open House Festival kapsamında Green Lanes’in göç hikâyesini anlatacak

No comments

20 August 2026

Sanat tarihçisi Dr. Güler İnce, Londra’nın çok kültürlü yerleşim yerlerinden biri olan Harringay Green Lanes’in göç, kentleşme ve toplumsal değişim tarihini ele alan özel bir yürüyüş turu düzenleyecek.



İnce’nin rehberliğinde gerçekleştirilecek “Green Lanes: A street shaped by migration” başlıklı tur, bu yıl 12-20 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek Open House Festival programında yer alıyor. Tur, 16 Eylül Çarşamba günü saat 14.00’te Manor House Station yakınındaki Park View Cafe önünden başlayacak ve yaklaşık bir buçuk saat sürecek.

Green Lanes’in bugünkü kimliğinin oluşumunda göçün belirleyici rolüne dikkat çekilecek turda, bölgenin son 150 yıllık dönüşümü ele alınacak. Tarihî haritalar, eski fotoğraflar ve bölgedeki yapılar üzerinden gerçekleştirilecek yürüyüşte, Green Lanes’in  Londra’nın hareketli ve çok kültürlü caddelerinden birine nasıl dönüşümünün hikâyesi anlatılacak.

Turun önemli başlıklarından birini ise Kürt toplumunun Green Lanes’in sosyal ve kültürel yapısının oluşumundaki rolü oluşturuyor. Katılımcılar, göçün yalnızca nüfus hareketliliği anlamına gelmediğini; mahallelerin ekonomik, kültürel ve sosyal yapısını da dönüştürdüğünü bölgenin gündelik hayatı üzerinden gözlemleme fırsatı bulacak.

Dr. Güler İnce, yürüyüş boyunca Victorian dönemi evleri, yerel alışveriş alanları ve Green Lanes çevresindeki kentsel dokuyu göç, hafıza ve aidiyet kavramları çerçevesinde ele alacak.

Yaklaşık bir saatlik yürüyüş ve duraklamalardan oluşan tur, Londra’nın bugününü anlamak için kentin geçmişine ve farklı göçmen topluluklarının kente bıraktığı izlere bakmayı amaçlıyor. Open House Festival kapsamında gerçekleştirilen etkinlik, Open City tarafından yürütülen ve Londra’nın mimari, tarihî ve toplumsal hikâyelerini farklı perspektiflerden anlatmayı amaçlayan Golden Key Academy programının bir parçası olarak düzenleniyor.

Tur, 16 Eylül 2026 Çarşamba günü saat 14.00’te başlayacak. Katılım için önceden bilet alınması gerekiyor. Yürüyüş, Green Lanes’in kuzey bölümünde, toplu ulaşım bağlantılarının bulunduğu bir noktada sona erecek.

Dr. Güler İnce, Londra’da uzun süredir sanat tarihi, müze ve şehir turları düzenliyor. Daha önceki turlarında Victoria & Albert Museum ve British Museum gibi Londra’nın önemli kültür kurumlarını sanat tarihi perspektifiyle ele alan İnce, bu kez kentin kültürel mirasını göç ve kentleşme üzerinden okumaya odaklanıyor.

https://programme.openhouse.org.uk/listings/13798


SUBJ:MEDEA, Medea Mitini Çağdaş, Politik ve İronik Bir Yorumla Londra’daki Camden Fringe Festivali’ne Taşıyor

No comments

04 August 2026

Yaklaşık 2500 yıldır başkalarının sesiyle anlatılan Medea, bu kez kendi hikâyesini anlatmak üzere sahneye çıkıyor.

NYUAD Faculty Research Grant desteğiyle hazırlanan ve Mavi Productions UK koordinasyonunda Londra’da sahnelenecek olan SUBJ:MEDEA, 7 Ağustos’ta Camden Fringe Festivali kapsamında Theatro Technis’te izleyiciyle buluşuyor.



Özlem Özhabeş’in yazıp tek kişilik performansıyla sahneye taşıdığı oyun; Medea mitine kadınların sesi, göç, aidiyet ve görünmez şiddet odağında çağdaş, politik ve yer yer ironik bir yorum getiriyor.

Mitolojik Bir Karakterden Çağdaş Bir Kadına

Erkek anlatılarının şekillendirdiği Medea miti, bu kez tarihin en çok yargılanan kadınlarından birinin kendi sesiyle yeniden kuruluyor. SUBJ:MEDEA, karakteri yalnızca mitolojik bir figür olarak değil; göçün, dışlanmanın, anneliğin, aidiyet arayışının ve görünmez şiddetin içinde sıkışmış çağdaş bir kadın olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Fiziksel tiyatro, anlatı ve kara mizahın iç içe geçtiği bu dinamik yapımda Özlem Özhabeş, antik metni günümüzün toplumsal ve politik meseleleriyle buluşturuyor. Türkiye'den çıkan çağdaş bir tiyatro üretimi olan oyun, seyirciyi Medea’yı yeniden yargılamaya değil, onu ilk kez kendi sesinden dinlemeye çağırıyor.

GÖSTERİM BİLGİLERİ

  • Oyun: SUBJ:MEDEA
  • Tarih: 7 Ağustos 2026
  • Saat: 19:00 (7:00 PM)
  • Festival: Camden Fringe Festival
  • Mekân: Theatro Technis, Londra
  • Dil: İngilizce
  • Süre: 60 Dakika
  • Biletler & Detay: www.camdenfringe.com


Özlem Özhabeş Hakkında

Özlem Özhabeş; oyuncu, yazar, tiyatro yönetmeni, performans sanatçısı ve tiyatro eğitmenidir. Kimlik, hafıza, göç, aidiyet ve kadınların toplumsal konumunu odağına alan çalışmalarında fiziksel tiyatro, görsel anlatım ve disiplinlerarası performans tekniklerini bir araya getiren özgün bir sahne dili geliştirmektedir. Yazıp sahneye taşıdığı SUBJ:MEDEA, sanatçının mitolojiyi çağdaş politik tiyatroyla buluşturan çalışmalarının son örneklerinden biridir.

Mavi Productions UK Hakkında

Mavi Productions UK, Londra merkezli bağımsız bir tiyatro yapım şirketidir. Uluslararası iş birlikleriyle tiyatro, film ve disiplinlerarası performans projeleri üreten şirket; farklı kültürler arasında sanatsal köprüler kurmayı ve çağdaş hikâyeleri uluslararası izleyiciyle buluşturmayı amaçlamaktadır.


SUBJ:MEDEA, NYUAD Faculty Research Grant desteğiyle hazırlanmıştır.

 

Londra'da Mevlânâ'nın izinde bir sahne yolculuğu

No comments

30 July 2026

Şiir, sema ve müziği aynı sahnede buluşturan The Rose & The Thorn (Gül ve Diken), farklı kültürel geleneklerden kadın sanatçıları ortak bir üretimde bir araya getiriyor. Dünya Dance Collective ile String of Pearls Ensemble'ın ortak yapımı olan gösteri, 31 Temmuz'da Londra'daki The Space Theatre'da seyirciyle buluşacak.

 


AYTEN TEKIN BAGOK / LONDRA

 

Mevlânâ'nın şiirlerinden ilham alan The Rose & The Thorn (Gül ve Diken), 31 Temmuz'da Londra'daki The Space Theatre'da izleyiciyle buluşacak. Dünya Dance Collective ile String of Pearls Ensemble'ın ortak yapımı olan gösteri, şiir, sema ve canlı müziği aynı sahnede buluşturarak Kürt, İran ve Anadolu'nun tasavvuf ve müzik geleneklerini çağdaş sahne diliyle yeniden yorumluyor.

Gösterinin sanat yönetmenliğini, İrlandalı annesi ile Bingöllü Kürt Alevi babasından aldığı kültürel mirası çağdaş dans ve tasavvufla buluşturan Anna Rüya Yıldız üstleniyor. Yıllardır Londra başta olmak üzere farklı ülkelerde sema atölyeleri ve zikir buluşmaları düzenleyen Yıldız, Dünya Dance Collective'i de farklı kültürlerden sanatçıların ortak üretim yapabileceği bir alan yaratma fikriyle kurdu.

Gösterinin müzikal omurgasını ise İran'da def ve tombak eğitimi alan, uluslararası festivallerde sahneye çıkan ödüllü perküsyon sanatçısı Sara Fotros oluşturuyor. String of Pearls Ensemble üyesi olan Fotros, uzun yıllardır Mevlânâ'nın şiirlerini müzik, hikâye anlatıcılığı ve tasavvuf geleneğiyle buluşturan çalışmalar yürütüyor.


Yeni Özgür Politika'nın sorularını yanıtlayan iki sanatçı, The Rose & The Thorn'un yalnızca sahnelenen bir performans değil, izleyiciyi de içine alan ortak bir deneyim olarak tasarlandığını söylüyor.

"Müzik burada yalnızca dansa eşlik etmiyor; hikâyeyi anlatıyor, duyguyu taşıyor ve seyirciyi bu yolculuğun içine davet ediyor" diyen Sara Fotros'a göre gösteri, farklı kültürel geleneklerin birbirini tamamladığı ortak bir anlatı kuruyor.

Anna Rüya Yıldız ise Dünya Dance Collective'i kurarken en büyük hayalinin farklı disiplinlerden sanatçıların ortak bir dil geliştirebileceği bir alan oluşturmak olduğunu belirtiyor. "Sema benim için sahnede sergilenen bir performans değil; insanın kendi özüne doğru yaptığı içsel bir yolculuk. Seyircinin yalnızca bir gösteri izlemesini değil, şiir, müzik ve hareket aracılığıyla kendisiyle de karşılaşmasını umut ediyorum" diyor.

Gül ile diken neden bir arada?

Gösterinin adı, Mevlânâ'nın şiirlerinde sıkça rastlanan iki güçlü metafora gönderme yapıyor. Gül ile diken, yalnızca güzellik ve acının değil; aşk ile hüznün, kayıp ile umudun da birbirini tamamlayan iki yüzü olarak yorumlanıyor.

Sara Fotros'a göre bu ikilik, insan olmanın ayrılmaz bir parçası. "Güzellik ile acı, umut ile kayıp çoğu zaman aynı yolun parçalarıdır. En hüzünlü ezgiler bile bazen en büyük umudu taşır" diyen Fotros, gösterinin izleyiciyi yaşamın bu iki yönünü birlikte kucaklamaya davet ettiğini söylüyor.

Anna Rüya Yıldız ise tasavvufun gül ile dikeni karşıtlık olarak değil, aynı hakikatin birbirini tamamlayan iki yüzü olarak gördüğünü vurguluyor. "Diken olmadan gülün kıymetini anlayamayız. Bizi dönüştüren şey çoğu zaman en çok zorlandığımız deneyimlerdir" diyen Yıldız'a göre, insanı olgunlaştıran da çoğu zaman acının içinden geçme cesareti.

Kadim gelenekler çağdaş sahnede

The Rose & The Thorn, tasavvufun yüzyıllardır yaşatılan mirasını çağdaş sahne diliyle yeniden yorumluyor. Anna Rüya Yıldız'a göre amaç, geçmişi yeniden üretmek değil; bu kadim öğretilerin bugünün insanıyla yeniden buluşabileceği bir alan açmak. "Sema ve Alevi-Bektaşi geleneği yalnızca estetik biçimler değil; yaşayan manevi gelenekler. Amacımız onları sahneye taşırken özlerinden koparmadan bugünün insanıyla buluşturabilmek" diyen Yıldız, sanatın gelenekle bugün arasında canlı bir köprü kurabileceğine inanıyor.

Gösterinin müzikal dünyasını oluşturan Sara Fotros da benzer bir yaklaşımla, defi yalnızca ritim üreten bir çalgı olarak değil, güçlü bir anlatı dili olarak gördüğünü belirtiyor. "Ritim doğrudan bedene ulaşır. Bazen tek bir vuruş, uzun bir cümlenin anlatamayacağı bir duyguyu taşıyabilir" sözleriyle müziğin sözcüklerin ötesine geçen bir ifade biçimi olduğunu vurgulayan Fotros'a göre, The Rose & The Thorn şiir, müzik ve hareket aracılığıyla izleyiciyle ortak bir duygu ve hafıza alanı kurmayı amaçlıyor.

Müzik ile semanın diyaloğu

Gösteride müzik ve dans birbirine eşlik eden iki ayrı unsur olarak değil, aynı anlatının iki sesi olarak kurgulanıyor.

Sara Fotros, "Ritim bazen dönüşü taşıyor, bazen de semanın açtığı boşlukta yeni bir nefes buluyor" derken, Anna Rüya Yıldız da "Birbirimizi takip etmekten çok aynı akışın içinde birlikte hareket ediyoruz" sözleriyle bu ortak üretimi anlatıyor.

Her iki sanatçı da gösterinin sonunda seyircinin yalnızca bir performans izlemiş değil, ortak bir yolculuğa katılmış gibi hissetmesini umut ediyor.

Fotros, insanların kendileriyle, birbirleriyle ve gösteride karşılaştıkları kültürel geleneklerle yeni bir bağ kurarak salondan ayrılmalarını dilerken, Yıldız ise "Eğer insanlar biraz daha yumuşamış, biraz daha anda kalabilen ve hem kendilerine hem de başkalarına daha açık bir kalple ayrılıyorlarsa, bu gösteri amacına ulaşmış demektir" diyor.

 

İngiltere'nin en çok satan romanlarında dikkat çeken ortak nokta: İlk 10 kitabın 9'unda öldürülen bir kadın var

No comments

16 July 2026

The Guardian'ın, Sunday Times'ın çok satanlar listesini temel alarak yayımladığı analiz, İngiltere'de en çok okunan romanlar arasında dikkat çekici bir ortak temayı ortaya koydu. Güncel listede yer alan ilk 10 romanın dokuzu, öldürülen bir kadını hikâyenin merkezine yerleştiriyor.



Polisiye, psikolojik gerilim ve tarihî kurgu gibi farklı türlerden oluşan listeye bakıldığında, olay örgüsünün çoğunlukla bir kadın cinayeti etrafında şekillendiği görülüyor. Kimi romanlarda cinayet hikâyenin başlangıç noktası olurken, kimilerinde ise tüm anlatının ilerleyişini belirleyen temel unsur olarak öne çıkıyor.

Bu tablo, kadın cinayetlerinin kurgu edebiyatta neden bu kadar yaygın biçimde kullanıldığına ilişkin tartışmaları da yeniden gündeme taşıdı. Bir görüşe göre bu tür hikâyeler, okurların şiddet, korku ve adalet arayışını güvenli bir kurgu dünyasında deneyimlemesine olanak tanıyor. Buna karşılık eleştirmenler ise kadın karakterlerin sürekli mağdur ya da kurban olarak temsil edilmesinin, edebiyatta tekrarlanan sorunlu bir anlatı kalıbı yarattığını savunuyor.

Okur ilgisi ise şimdilik bu tartışmalardan etkilenmiş görünmüyor. Sunday Times'ın güncel çok satanlar listesi, kadın cinayetini merkezine alan romanların hâlâ İngiltere'nin en çok tercih edilen kurgu eserleri arasında yer aldığını gösteriyor.


Kaynak: The Guardian

Londra'da Kürt Kadınlarının Ses Hafızasına İki Günlük Yolculuk

No comments

14 July 2026

 LONDRA – Londra'nın önemli bağımsız sanat mekânlarından Cafe OTO, 17-18 Temmuz tarihlerinde Kürt kadınlarının ses mirasını, arşiv çalışmalarını ve çağdaş müzikal üretimleri bir araya getiren iki günlük "Women's Voices" etkinliğine ev sahipliği yapacak.



İki akşam boyunca gerçekleştirilecek program, Kürtlerin ses hafızası, arşiv anlatıcılığı ve canlı performanslara odaklanarak, geçmişten günümüze Kürt kadınlarının seslerinin zenginliğini ve direncini görünür kılmayı amaçlıyor. Arşiv kayıtlarının dinletileri, panel söyleşileri ve yenilikçi müzik performanslarının yer alacağı etkinlikte ayrıca Kürt müziğine ilişkin özel ürünler de ziyaretçilere sunulacak.

İlk gün: Tarihi Kürt kadın sesleri

17 Temmuz Cuma akşamı saat 19.30'da başlayacak ilk etkinlikte, Amed Müzesi'nden Kürt müzik araştırmacısı ve arşivci Zeynep Yaş Salam ile ekibinin hazırladığı ses sergisi ve panel gerçekleştirilecek.

Program kapsamında, 1905-2000 yılları arasında kaydedilmiş, Bakur, Rojhilat, Başûr ve Rojava'dan derlenen 30 tarihi Kürt kadın sesi kaydı dinleyicilerle buluşacak. Panelde arşivleme süreci, kadınların sözlü kültürdeki yeri ve bu mirasın korunmasına ilişkin çalışmalar ele alınacak.

Gecenin ikinci bölümünde ise geleneksel dengbêj geleneğini arşiv kayıtlarından ilham alarak yeniden yorumlayan canlı performanslar sahnelenecek. Suna Alan ve Heja Netirk, tarihi kayıtları çağdaş müzikal yaklaşımlarla yorumlayarak dinleyicilere sunacak.

İkinci gün: Londra'daki Kürt ev arşivleri

18 Temmuz Cumartesi günü düzenlenecek ikinci etkinlikte ise odak noktası Londra'daki Kürt diasporasının ev arşivleri olacak.

Kürt sanatçı ve araştırmacı Hardi Kurda tarafından hazırlanan panel ve sergide, Londra'da yaşayan Kürtlerin kişisel ses arşivleri üzerinden diaspora ses kültürü ve bunun Kürt kültürel hafızasına etkileri tartışılacak.

Akşamın canlı performans bölümünde Khabat Abas ve Hardi Kurda sahne alırken, Siavash Nameshiri ise Heiran ve dengbêj geleneklerinden ilham alan canlı elektronik müzik performansıyla programa eşlik edecek.

İki günlük etkinlik, Kürt kadınlarının tarihsel ses kayıtlarından diaspora hafızasına uzanan geniş bir perspektifle, arşiv, müzik ve kültürel belleği aynı sahnede buluşturmayı hedefliyor.

Daha fazla bilgi: https://www.cafeoto.co.uk/events/archive-khanah-space21-festival-2026-1/

 

Hasan Yiğit'in “Trace, Transfer & Transform" başlıklı sergisi Versus Arts Gallery'de ziyarete açıldı

No comments

29 June 2026

 Versus Arts, Türk çağdaş sanatçı Hasan Yiğit'in kişisel sergisi Trace, Transfer & Transform'a ev sahipliği yapıyor. İlayda Uzunarslan küratörlüğünde hazırlanan sergi, 27 Haziran akşamı sanatseverlerle buluştu ve 3 Temmuz 2026 tarihine kadar Londra'daki Versus Arts'ta ziyaret edilebilecek.



Sanatçının son dönem monotype baskı çalışmalarını bir araya getiren sergi; hafıza, duygu ve dönüşüm kavramlarını deneysel baskıresmin olanakları üzerinden ele alıyor. Resim, fotoğraf ve özgün baskı alanlarında üretimlerini sürdüren Hasan Yiğit, monotype tekniğinin tekrar edilemez doğasını yaratım sürecinin temel unsurlarından biri olarak kullanırken, izleyiciyi bellek, kimlik ve dönüşüm üzerine düşünmeye davet ediyor.

Trace, Transfer & Transform, yaşamın doğrusal bir anlatıdan ziyade katmanlaşan izlerden oluştuğu fikrinden hareket ediyor. Serginin merkezinde yer alan dairesel formlar; göz, pencere ve ayna metaforları aracılığıyla hem içe bakışı hem de dış dünyayı gözlemleme eylemini temsil ediyor. Her bir baskı, belirli bir duygunun, anın ve zihinsel durumun izini taşıyan benzersiz bir kayıt niteliği kazanıyor.

Monotype tekniğinin doğasında bulunan tekrar edilemezlik, serginin kavramsal omurgasını oluşturuyor. Mürekkebin yüzey üzerindeki hareketi, sanatçının yönlendirmesi ile rastlantısal oluşumlar arasında hassas bir denge kurarken, her eser yalnızca kendi üretim anına ait tekil bir iz bırakıyor. Bu yönüyle çalışmalar, kontrol ile belirsizlik arasındaki ilişkinin görsel bir ifadesine dönüşüyor.

Sergide kullanılan temel renkler, insan deneyiminin en yalın başlangıç noktalarına işaret ederken, katmanlar ve üst üste binen yüzeyler zaman içinde oluşan duygusal ve psikolojik dönüşümleri görünür kılıyor. Yiğit'in eserleri, kesin anlatılar sunmak yerine izleyicinin kendi deneyimleriyle ilişki kurabileceği açık bir düşünme alanı yaratıyor.

Dönüşümü bir sonuçtan çok süreklilik hâlindeki bir süreç olarak ele alan Trace, Transfer & Transform, bireysel deneyimlerin zaman içinde bıraktığı izleri, bu izlerin nasıl aktarıldığını ve yaşam boyunca nasıl dönüştüğünü sorgulayan şiirsel bir görsel arşiv niteliği taşıyor.

 



Sergi Bilgileri

Sergi: Trace, Transfer & Transform

Sanatçı: Hasan Yiğit

Küratör: İlayda Uzunarslan

Tarih: 27 Haziran – 3 Temmuz 2026

Mekân: Versus Arts, Londra 114A Lower Clapton Rd E5 0QR


Sanatçı Hakkında

Hasan Yiğit, resim, fotoğraf ve deneysel baskıresim alanlarında çalışan çağdaş bir sanatçıdır. Bursa'da başlayan sanat pratiğini Türkiye, Birleşik Krallık ve Tayland'da sürdürmüş; farklı kültürel çevrelerde edindiği deneyimleri üretimlerine yansıtmıştır. Bursa Uludağ Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü'nden mezun olan sanatçı, özellikle monotype, gravür, linol baskı ve diğer özgün baskı teknikleri üzerine yoğunlaşmıştır.

Yiğit'in pratiği; renk, duygu, hafıza ve dönüşüm arasındaki ilişkiyi araştırır. Resim, fotoğraf ve deneysel baskıresim aracılığıyla psikolojik ve duygusal deneyimlerin görsel bir dile nasıl dönüştürülebileceğini inceler. Dairesel formlar, katmanlı yüzeyler, jestsel izler ve güçlü renk ilişkileri sanatçının üretimlerinin temel unsurlarını oluşturur.

Sanatçının eserleri Türkiye, Birleşik Krallık, Japonya ve Tayland'da sergilenmiştir. 2025 yılında Bursa'da gerçekleştirdiği Unmuted adlı kişisel sergisinin ardından eserleri Tokyo'daki Design Festa Gallery'de düzenlenen grup sergisinde yer almış, aynı yıl Bangkok'taki Art4C Gallery'de Confessions serisinin ilk bölümünü izleyiciyle buluşturmuştur.

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan