Showing posts with label toplum. Show all posts
Showing posts with label toplum. Show all posts

Ressam Metin Şenergüç'ün aforizmalarından ve çizimlerinden oluşan kitabı yayımlandı

No comments

21 July 2026

15 Aralık 2018’de genç yaşta aramızdan ayrılan ressam Metin Şenergüç’ün sanata ve yaşama dair aforizmalarının ve çizimlerinin yer aldığı “Orizonun Ötesi” adını taşıyan kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından yayımlandı. 

 





15 Aralık 2018’de Londra’da bir kalp krizi sonucunda hayatını kaybeden ressam Metin Şenergüç, 19 Kasım 1960’da İzmir’de doğmuş, daha lise yıllarında politikayla tanışmıştı. 12 Eylül döneminde iki yıl hapis yatan Şenergüç, kaçak yollardan Yunanistan’a gitmişti. Burada beş yıl politik sürgün olarak yaşadıktan sonra 1987’de Brüksel’e yerleşen, ancak burayı çok muhafazakâr bularak tekrar Yunanistan’a geri dönen Şenergüç, Yunanistan’ın ardından Almanya ve nihayet İngiltere’ye gelmişti.

Kuzey Londra’da yaşamaya başlayan Metin Şenergüç 1994’te Camberwell School of Art’ta resim bölümünde eğitim görmeye başladı. 1998’de ise St.Martins School of Art’ta ise masterını tamamlayan ve sanata ilişkin düşüncelerini Londra merkezli Açık Gazete’deki köşesinde paylaşan ressam, “Bazen okuyup yazıyorum, sonra geri çekilip resim yapmaya başlıyorum. Yazmak da yaratıcı sürecin bir parçası benim için” diyordu.


Orizonunn Ötesi kitabında Şenergüç'ün onlarca çizimine aforizmaları eşlik ediyor


Metin Şenergüç’ün sağlığında çıkaramadığı kitabını arkadaşları Sümer Erek, Mehmet Taş ve Rıfat Güler Londra merkezli yayınevi Press Dionysus aracılığıyla geçtiğimiz günlerde yayımladılar. Kitabın giriş yazısında Erek, Taş ve Güler şunları söylüyor: “Ölüm, bir sanatçımızı, bir sanat düşünürümüzü ve özgürlük savaşçısı bir yoldaşımızı aramızdan aldı gitti. Ölüme inat onu eserlerinde ve kavgamızda yaşatmaya devam edeceğiz.”

Büyük boy ve ciltli olarak yayımlanan kitapta Şenergüç’ün karakteristiğini yansıtan onlarca renkli ve siyah-beyaz çiziminin yanı sıra yazarın; sanata, yaşama ve insanlığa ilişkin aforizmaları da yer alıyor.




Orizonun Ötesi, "Kenar Notları" ya da bir "selfie"

                                



* Bu yazı ilk defa 4 Aralık 2023 tarihinde Olay gazetesinde yayınlanmıştır.

https://olaygazete.co.uk/kultur-sanat/ressam-metin-senerguc-eserleriyle-anilacak.html


The Womb'un yazarı oyuncu Aylin Rodoplu ve oyuncu Tara McMillan ile tiyatro üzerine söyleşi

No comments

06 July 2026



Co Theatre topluluğunun kurucularından, The Womb adlı absürt komedi oyunun yazarı ve oyuncusu Aylin Rodoplu ve oyuncu Tara McMillan ile tiyatro üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Bisikletli Gazete Söyleşileri’nden herkese merhaba, yanımızda tiyatro oyuncuları Aylin ve Tara var. Yakın zamanda sahnelenen oyunları “The Womb” ve tiyatro üzerine konuşacağız. Sizleri biraz tanıyabilir miyiz?

Ben, Aylin Rodoplu, 25 yaşındayım yaklaşık 4 senedir Londra'da yaşıyorum. Buraya okumak için geldim 2 hafta önce de East 15 Acting School'dan oyunculuk bölümünden mezun oldum. Çok taze bir oyuncuyum. Şu anda da kendi oyunumun yapımcılığını yapıyorum, oyunumun yazarlığını da yaptım.  

Senin hikayen dinleyelim kısaca.

Ben Tara. Ben de babam Jamaikalı, annem Türk. Ömrüm boyunca Türkiye'de yaşadım. Türkiye'de doğdum, büyüdüm. Ben de East 15 Acting School'da yüksek lisans yaptım.

Orada mı tanıştınız?

Evet. Onun öncesinde İstanbul'da Mimar Sinan Devlet Konservatuarı’nda oyunculuk bölümü bitirdim. Oyuncuyum.

Sen ne zaman geldin Londra'ya?

Benim de iki yıl oluyor buraya geleli. Geçtiğimiz yıl mezun oldum. Sonrasında yine okuldan bir kadroyla Edinburgh Festivali için bir oyun yapmıştık. Onu sergiledik. Bu yılda başka bir oyundaydım. Onun dışında kahve yapıyorum, kafede çalışıyorum. Her oyuncu gibi. Büyük bir klişeyim yani.

Güzel. Orada da aslında oyunculukla ilgili çok öğrenecek şeyler var. Gözlem yapılacak çok şey var gerçekten.

Peki Aylin sana dönelim. Senin tiyatroya olan ilgin nasıl başladı, nasıl gelişti, neler yaptın bugüne kadar tiyatroya ilgili?

Küçüklükten beri hep böyle içimde bir ben oyuncu olmak istiyorum diye bir his vardı ama yani ne özgüvenim vardı ne böyle çok dışarı dönük bir insandım. Sadece bu istek vardı ve böyle şu anda da geriye dönüp eskiden not aldığım defterlere baktığımda böyle yazmışım, ben oyuncu olacağım, yani manifestlemişim ben bunu. İşe de yaradı yani bir şekilde. Lise döneminde ailemin desteğiyle birkaç böyle bir kursa gittim hem oyunculuk, sinemada kamera önü dersleri falan da aldım ama dediğim gibi o zaman böyle özgüvenim çok düşüktü çok zevk almadım. Daha sonra ben İTÜ'de İç Mimarlık'ı kazandım, hazırlık yaptığım dönemde okulun tiyatro grubuna katıldım, İTÜ sahnesi. Orada böyle insanların amatör olarak tiyatro yapması beni çok etkiledi ve bir prodüksiyon çıkardık, o prodüksiyonla da Türkiye turnesine çıktık. Birlikte bir şey yapmak, böyle o arkadaş, o topluluk hissiyatı benim gerçekten çok hoşuma gitti. Ve hiç mimarlık okumaya başlamadan dedim ki ben okulu bırakacağım ve konservatuar sınavlarına hazırlanacağım.



Bu çok radikal bir karar değil mi?

Gerçekten öyle yani. Ailem de karşı çıktı. Yani uzun bir süre engel olmak istediler aslında. Hani İTÜ'yü kazanmışsın, nasıl bırakacaksın? Çünkü ben İTÜ'ye de çok hazırlanarak girmiştim. Başarılı da bir öğrenciydim aslında. O içimdeki his, o küçüklükten gelen bir şekilde bunu yapmam gerektiğini hep hatırlattı bana. İngilizcem de çok yoktu. Hazırlık okusam da yani hazırlı böyle zor bela geçmiştik. Dedim ki siz bana destek olun ailem maddi olarak. İngilizce kursuna gitmek istiyorum. Aynı zamanda da biriyle çalışmak istiyorum beni yurt dışına hazırlayacak. Aslında hiç Türkiye'de konservatuar düşünmedim. Bunun bir sebebi de yok. Hep yurtdışına gitme isteği vardı içimde sebepsiz. Sonradan konservatuar sınavlarına hazırlandım, başvurdum. İlk sene girdiğim sınavlarda lisans bölümünü kazanamadım. Beni sadece hazırlık bölümüne... Bir çok yere başvurdum, en sonunda East 15'e de girdim.

Annemle biz Londra'ya geldik. Bir ay burada bir Airbnb'de yaşadık. O zaman pandemiden önceydi. Yüz yüze sınavına girdim. Ben şey böyle, insanlara bakıyorum falan, % 90 herkes İngiliz. Ben dedim burada ne arıyorum yani yarım yamalak İngilizcemle özgüvenim de yok, bir şeyim de yok. Ama o dönemde özgüvenim gelişmeye başladı bu adımları atarak. Daha sonra East 15'de Foundation bölümünü kazandım. Bana şey dediler, yeteneklisin ama hazır değilsin lisans okumak için. Ben de bunu evet kabul ediyorum yani gerçekten daha çömezdim o dönem.

Zaten kaç yaşındaydın? 20 yaşında falan mıydın?

Evet o zaman 20 yaşındaydım.

Biraz da çömez ol yani 20 yaşında da.

Sonradan pandemiye denk geldi. Okulun yarısını Türkiye'ye döndüm. O şekilde okudum. Okurken tekrardan... Online'a döndü çünkü. Aynen öyle. Tekrardan sınavlara girdim. Bu sefer de dediler ki çok yeteneklisin ama bizim kontenjanlarımız doldu. Seneye tekrar dene. O dönem bir ameliyat geçirdim dizimden. 6-7 ay kadar bir iyileşme süreci geçti. O dönemde tekrardan ben hazırlandım. Yani yaklaşık 3 kere kere sınavlara hazırlandım. Gerçekten, pes etmedim.

Yine Tara'a dönmek istiyorum. Peki senin ailen tiyatro ile olan ilişkin nasıl karşılanıyor?

Oldukça şaşırdılar aslında çocukluğumdan beri hep benim daha çok müzikal tiyatroya ilgim vardı küçükken. Ve evde de biraz İngilizce konuşuluyordu. Ben yine Türkçe konuşmaya zorluyordum, çünkü okulda Türkçe konuşuyorum. Anadilimi Türkçe ama yine de birazcık daha avantajlıydım yabancı dil konusunda diğer arkadaşlarımla. O yüzden hep böyle müzikaller istedim, babam zaten çok büyük bir Sound of Music fanıydı mesela. Onlar dönüyordu hep evde ya da işte küçük bir çocuk için Annie müzikali çok, Annie the Orphan, onları izliyordum ya da Mary Poppins vesaire. Çok seviyordum. Baştan sona bütün o kasetleri sürekli döne döne izliyordum. Benim için tiyatro aslında müzikal tiyatroydu yani. Böyle bir gösteri dünyası ve müzikle iç içe olan bir şeydi. Ben de küçük yaştan itibaren müzik eğitimi aldığım için işte ilkokulda keman çalmaya başladım. Daha sonra lisede de müzik okudum. Ankara Güzel Saatler Lisesi mezunuyum. Orada kontrabas, piyano, koro eğitimleri aldım. Aslında hep benim hayatım böyle müzik doğrultusunda gidiyordu. Ta ki üniversitenin sonuna kadar. Orada Aylin'in de dediği gibi zaten çoğu tiyatrocunun hep böyle içinde olan bir şeydir. O küçük yaştan itibaren, hep böyle bir oyuncu olayım, bir sahnelere atayım kendimi. Hani içten içe artık o bir şekilde büyüttüm, besledim ben o umudu ve isteği. Lise sonda kesinlikle karar verdim, müzik okumak istemiyordum artık. Ve böyle bir anda çıkıp ben oyuncu olacağım dediğim zaman herkes bir şaşırdı tabii ki. Genel reaksiyon şey oldu, oyuncular hani yırtık olursan çok utangaçsın, nereden geldi aklına, olur mu ki?

Bazıları ama sahnede devleşiyor değil mi? Çok utangaç oyuncular da biliyoruz ama sahnede bambaşka insanlar oluyorlar.

Doğru. Aileme söylediğimde de aslında çok şaşırmadılar çünkü hayatları boyunca benim müzik kariyerimi veya müzik eğitimimi desteklediler. İkisi de aslında çok sanatçı ruhlu insanlar ama onlara olanak tanınmamış. Onlar kendileri gençken daha böyle normal meslekler edinmiş insanlar. O yüzden beni hep desteklediler.

Çünkü onların içinde kalan bir ukde var.

Evet, öyle bir şey var, doğru.

Biz yapamadık, sen yap. Bu güzel. Aslında ikiniz, anladığım kadarıyla ikinizde de ortak olan bir nokta, aile köstek olmamış, destek olmuş.

Evet. Bu çok iyi bir şey yani.

(Aylin) Kesinlikle. Yani böyle hani, sırtımdan da itmediler hani. Şey de yapmadılar, itmediler derken böyle, çok da destekli olmadılar ama izin verdiler. (…) Onların kaygılarını da anlayabiliyorum. Özellikle şu anda işin içine profesyonel olarak girdiğim için. Anlıyorum yani maddi olarak çok kaygıları vardı. Çok anlaşılabilir kaygılar ama Tara'nın da dediği gibi içindeki o his olunca onu bırakmak ve hayata devam etmek çok zor oluyor. Çünkü bir şekilde hayata bağlayan bir his. Ve şu anda da yani bu işi yapmamdaki en büyük şey bu yani öbür maddi, manevi her şeyden önce bu hissi aslında tamamlamak. O yüzden imkansızdı benim için başka bir şey yapmak.

Ve yapmasaydınız içinizde bir ukde kalacaktı her zaman.

Evet kesinlikle. Aslında ben şunu yapacaktım, aslında ben bunu yapacaktım diyen belli bir yaşa gelmiş bir sürü mutsuz insan var.  

Evet.

Peki biraz önceki kaldığım yere döneceğim yine öyle bir tur yapalım. Iıı ne umdun ne buldun sorusu bu işte de aslında hani işin içine girdiğinde dışarıdaki yani böyle sahnedeki alkışları alan ve böyle kendi dünyasında her şeyi halletmiş insanla onun arka planı hazırlanması şusu busu bilmem nesi çok daha zahmetli mi geldi yoksa bunun bir parçası olarak mı kabul ettiniz? Nasıl gördünüz?

Yani arka plan aslında bana bunlar çok zevkli geliyor, o hazırlanma süreci vs. Bana zor gelen şey şu anda sektörün bulunduğu durum ve inanılmaz bir hiyerarşi olması. Özellikle genç sanatçılara, hani herkes çok yardım ederiz, işte elinizden tutarız muhabbeti yaparken hiç de o şekilde olmaması, küçük görülmesi birazcık özellikle düşük bütçeli ekiplere karşı.  

Burada bir hiyerarşik bir şey var değil mi?

 Var. Çünkü ben daha önceden tiyatrolarda asistanlık da yaptım ve çok güzel şeyler öğrendim ama oradayken de ben çok bunu gördüm bu hiyerarşinin yani mesela ben gönüllü olarak gitmişim ama o insanlar buna çok fazla değer vermeyip, küçük görüp vesaire bu şekilde davranışlar. Yani genel olarak sektörde ben bunu çok beklemiyorken bundan şu anda rahatsızım. Bunun değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Onun dışında hani bu hazırlık olsun, genel yaptığımızdaki işte, yani gözükmeyen kısımlar benim çok hoşuma gitti.

Yani işin mutfağı seni yormadı ve üzmedi, öyle mi?

Yok.

Seni Tara?

Yani genel olarak ilk okula başladığımda zaten oyunculuk okumaya başladığımda çok bir şey düşünmeden böyle körü körüne evet benim bir tutkum var bunun için uğraşacağım. Zaten okula başladığınız zaman da tiyatro okumak mükemmel bir şey. Yani bedava sahnen var, bütün gün oyunu oynuyorsun aslında, oyuncuyuz gerçekten.

İyi hocalardan bedava ders alıyorsun.

Evet, en iyi hocalarla çalışıyorsun, inanılmaz ekip arkadaşların oluyor. Onlar artık sınıf arkadaşların değiller. Bir de daha küçük sınıflarda gerçekleşiyor bizim eğitimlerimiz genelde. Yani 15 kişilik, 10 kişilik, 12 kişilik vesaire. İnanılmaz ekip olmayı öğreniyorsun, müthiş büyüleyici bir süreç oluyor. Tiyatro okulları, bazıları için de kabus gibi geçiyor tabi ama benim için öyle olmadı, çok şanslı hissettim o süreçte. O yüzden ilk mezun olduğumda, böyle bir o klişeleşmiş, sudan çıkmış balığa dönme durumu benim için de oldu. Yani her gün okula gidip tiyatronun içinde boğulurken, böyle şen şakrat bir eğitim hayatı geçirmişken bir anda, bir de ben pandemi mezunuyum. Bir anda bütün eğitimim zoom'a döndü yılın ortasında. Mezun olduktan sonra şimdi nasıl iş bulacağız, şimdi nasıl geçineceğiz kaygısı…  Böyle ekstra bir anda sırtıma bindi yani yük olarak. Ama şunu fark ettim, durmadığın zaman, evde oturduğun zaman kimse gelip de şöyle şöyle bir oyuncu vardı, biz hadi onu bir delikten bulalım çıkaralım demiyor.

Ve o dönemde zaten bir dizi yaptım. Daha sonrasında yine bir boşluğa düştüm birkaç ay. Ne yapacağım, ne yapacağım? Hani hiçbir oyun yok. Yeni bir iş gelmiyor. Ne yapabilirim? Evet, hep yüksek lisans yapmak istiyordum. Hadi, İngiltere'ye o zaman. Şimdi buradan mezun oldum. Bu konuda açgözlü bir insanım o yüzden her şeye atlarım ben. Yani potansiyel gördüğüm veya hoşuma giden her şeye atlıyorum. Hiç de pişman olmuyorum ama tabii ki çok zor. Çünkü ekonomik olarak çok büyük bir getirisi olmayan bir şey özellikle küçük bir ekipsen, düşük bütçeli bir ekipsen. O yüzden bir yandan bütün gün kahve servis edip, bir yandan akşam provaya yetişip, benim yarın mesaim var mesela, burada iki gün oyun oynadım. Şimdi geçip kahve yapacağım. O yüzden çok fazla iteleme istiyor, çok fazla özveri isteyen bir şey. Çok özveri isteyen bir şey. Ama mükafatını da görüyorsun.

Peki Londra'ya dair neler düşünüyorsunuz?

(Aylin) Valla ben çok merkezde yaşamadım şu ana kadar. Okulum benim Eping'e yakın. Hep orada yaşadım. Okulda haftanın beş günü, dokuz, altı arası artı, ondan sonra okul sonrası provaları vs. derken, üç sene yorucu bir dönemdi. Şu anda yeni yeni Londra’da sahneleri görmeye geliyorum. Arada tabii yine oyun izlemeye geliyordum. Ama dediğiniz gibi yani bana herkes soruyor işte burada kalmak istiyor musun yoksa dönmek mi istiyorsun? Şu anda kesinlikle kalmak istiyorum çünkü bu fırsat evet herkese verilmiyor, gerçekten şanslı hissediyorum ve böyle bir fırsat ve içimde böyle bir ateş varken bunu değerlendirmek istiyorum.

Londra'nın da bu konuda işte Tara'nın da dediği küçük ekiplere aslında çok fazla opsiyonu var. Evet belki bir maddi olarak bir kazancınız olmuyor ama biz zaten bu işe maddi bir öyle bir istekle bu işe girmedik.

İnsanın severek yaptığı bir işten para kazanması gibi de bir şey yok.

Evet, tabii ki.

O konuda da mütevazı olmamak ve gerçekten bununla ilgili para kazanacağınız olanakları, opsiyonları araştırmak gerekli ki bence Londra'da bunlar da sınırsız. Yani bir sürü funding var, bir sürü şey var.

Evet.

Peki o zaman son yaptığınız oyuna işe dönelim. Sen bu oyunun yazarısın. Prodüksiyonu ortaya koyan kişisin. Oyuncularından atan birisisin. Bu oyunun ortaya çıkış sürecinden bahsedelim.

Oyun aslında geçen sene, Kasım ayında bir okul projesi için yazılmış bir oyun. Bizim okulda bölümde bir proje var. Hepimiz bir oyun yazıyoruz ve hocamız bu oyunlar arasında altı tane oyun seçiyor. Mesela benim yazdığım oyunu benim yine sınıf arkadaşım yönetti. Sınıf arkadaşlarım oynadı, ben başkasının oyununu yönettim. Böyle bir projemiz var aslında, International Festival adında. Yani oyunu tamamen bunun için yazdım. Hayatımda daha önceden hiçbir oyunu yazmamıştım. Yazarlığa karşı, yani oyun yazarlığına karşı hiçbir ilgim yoktu.

Peki sizde oyunculuk bölümünde böyle bir ders yok muydu?

Ders, yani şöyle yaklaşık 3-4 tane workshop tarzı, yani yazarlığa başlangıç tarzı derslerimiz oldu. Çok detaylı değildi. Bir tek onlar vardı. Bir tane de kitap aldım okudum. Hiç de böyle özgüvenli de değildim asla. Bazı arkadaşlarım birinci seneden ne yazmak istediklerini düşünüyorlardı, karar vermişlerdi vesaire. Dediğim gibi ben ne yazacağım konusunda da hiçbir fikrim yoktu. Ama bu atölyelerde şeyi fark ettim. Yazdığım herhangi bir diyalog hep absürt oldu.

Sen absürt yazmak istemedin, yazdıkların absürt oldu.

Aynen öyle yani. Ben bir şey yazmaya çalışırken hep oraya kaydığını fark ettim ve arkadaşlarıma da sordum yani ben bir şey yazamıyorum aklıma hiç de bir şey gelmiyor yani kafamın içi bomboştu. Ne yazabilirim? Daha önceden yine okul için yazdığım bir monolog vardı kendi tecrübemle yine bir feminist monologtu. Arkadaşlarım da dedi ki senin bu konuya karşı ekstra bir hassasiyetin var bunun üzerine git. Bu oyunda aslında zaten 31 tane kısa sahneden oluşuyor ve tabii ki de hepsi benim tecrübelerimden ortaya çıkmadı ama başlangıcı öyle başladı diyebilirim. Daha önceden hayatımda başıma gelmiş olayları absürt bir dille yazmaya başladım. Bu şekilde çıktı. Oyunu okulda oynadık ve Tara dahil değildi çünkü biz Tara ile aynı sınıfta da değildik. Başka biri vardı. Okulda çok güzel geri dönüşler aldık. Hem hocalarımdan hem arkadaşlarımdan. Ve oyunun yönetmeniyle biz bir araya geldik. Dedik ki biz bu oyunu devam ettirmek istiyoruz. Bir şeyler yapmak istiyoruz. Ve tiyatro ekibimizi kurduk. Co-Tiyatro.

Bu sizin ilk oyununuz değil mi?

Evet ilk oyunumuz. Ocak ayından beri de bu oyunun prodüksiyonunu yapıyoruz. Festivallere başvurduk. Tara dahil oldu. Onunla birlikte oyun çok çok daha güzel oldu.

Tabi oyuncular oyunu güzelleştirir doğru.

 Evet. Üç kişilik bir oyun. Çok güzel bir dinamik yakaladığımızı düşünüyorum. O şekilde yani daha önceden geçen ay Kingston'da Fuse Festival'da oynadık oyunu ilk profesyonel olarak.

Stockholm'a gideceksiniz.

Buradan sonra da Stockholm'a gidiyoruz. Camden Fringe'den sonra. Daha sonradan Lambeth Fringe'de oynayacağız. Eylül ayında. Türkiye'ye götürme gibi bir hayalimiz de var.

Peki seyirci nasıl tepki verdi oyuna?

Ya seyirci, bence seyirci çok seviyor bir şekilde. Seyirci nasıl reaksiyon veriyor? Seyirci çok gülüyor. Yani oyun, ya ben oyunu yazarken bu kadar komik olduğunu düşünmemiştim. Yani seyirci bir şekilde hem empati hem de sempati kuruyor karakterlerle. Özellikle kadınlar, bir feminist bir oyun olduğu için ve bizim yaşadığımız tecrübeleri anlatan bir oyun olduğu için kadınların çok ilgisini çekiyor. Hatta dün bir arkadaşımız izledi, ben yeni tanıştım. Oyunu izledikten sonra erkek arkadaşından ayrılmaya karar verdi. İnsanlar bir aydınlanma yaşıyor. Seyirciden şu ana kadar çok güzel tepkiler aldık. Bu da beni çok mutlu ediyor yani.

Evet, yani bence tiyatronun ölçüsü, barometresi seyircinin verdiği reaksiyon. Tekst çok güzel bir tekst olabilir. Oyunculuk şöyle böyle olabilir, iyi olabilir ama seyirciye geçiyorsa bu. Evet. Değil mi?

Seyircinin verdiği tepki bence o önemli.

Peki, bir oyuncu olarak bu oyunun bir parçası olmak sana neyi hissettiriyor?

(Tara) Ben Aylin'in de dediği gibi ekibe sonradan eklendim. Başta tabii ki birazcık daha, şimdi onlar sınıf arkadaşları oldukları için 3 yıldır birlikte okuyorlar. Ve zaten ortak bir dilleri var, zaten iyi anlaşıyorlar, zaten bu oyunu bir kez çıkardılar. Ben dahil olduktan sonra da yine bir alışma, ısınma süreci oldu ama ben ekip olarak çok iyi anlaştığımızı düşünüyorum ve sahnede de güzel bir enerji yakaladığımıza inanıyorum. O yüzden çok keyifli bir çalışma süreci oldu. Ben prova yapmayı performanstan daha çok bile seviyor olabilirim. Çok keyifli bir şey prova yapmak. Özellikle bu oyunla, çünkü çok fazla, ben ilk okuduğumda da ilk izlediğimde de onu düşündüm yani çok fazla yere çekilebilecek bir şey reji anlamında da yani çok doğurgan bir oyun ve çok keyifliydi onları keşfetmesi de. Bir sürü yeni şey ekledik, bir sürü şeyi değiştirdik. Sürekli her prova, son provada bile biz bir şeyi değiştiriyoruz veya bir şeyi ekliyoruz. Çok güzel. Dinamik bir oyun olması çok güzel. Bir de oyuncunun bir oyunu herhalde severek oynaması, çok daha üstüne koyarak giden bir şey. Biz dün onu fark ettik. Dün kostümlü provamız vardı. Aslında çok disiplinli bir ekibiz ama kostümlü provada birkaç kere güldük biz. Normalde çok kabul edilebilir bir şey değil bu. Hatta gittik sonradan yönetmenden özür diledik falan ama şeyi düşündük. Yani bizim gülmemiz çok fazla zevk aldığımız için. Çok eğlendik biz o provada ve bu gerçekten benim çok hoşuma gitti. Çünkü biz bir sürü kez oynadık ve tabii ki de oyundan bıkmak çok doğal bir his. Ama şu anda öyle bir şey yok ve biz her oynadığımızda farklı bir şey keşfediyoruz. Farklı bir tarafı komik geliyor, farklı bir şekilde eğleniyoruz. Bunun olması aslında seyirciye o yüzden bence güzel geçiyor.

 O zaman sen de çok zengin bir tekst yazmışsın.

Teşekkür ederim.

Çünkü düz, didaktik bir tekst yazsaydın o çok seyirciye geçen bir şey değil. Peki bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?

Bundan sonrası için çok böyle gelecek planı yapan biri değilim ben aslında. Ama bu oyunu şu anda oynamaktan çok zevk alıyorum. Bu ekipte bulunmaktan da çok mutluyum. Oyunun daha gideceği yollar olduğunu düşünüyorum ve şu anda aslında benim yakın gelecek planım hep bu oyunu daha yukarıya nasıl taşıyabilirim. Onu zenginleştirme. Farklı sahnelerde. Evet farklı sahnelerde daha bir şekilde level'ı arttırabilirim. Burada yaşamayı düşünüyorum. Yaratmaya devam etmeyi düşünüyorum.

Belki de yazarlık yönünü tekrar geliştireceksin.

Evet, bunu bana çok soruyor başka oyunlar var mı kafanda, şu anda yok ama neden olmasın yani.

Tara sen?

Benim için de ben de böyle bir, evet şimdi 5 yıla burada West End'de olacağım, 10 yıla şunu şunu yapacağım gibi planlar kurmuyorum hiçbir zaman. Genelde yani çok çalışıp, sürece odaklanıp, bulunduğum işlerden keyif almaya veya keyif alacağım işlerde olmaya veya mesajının arkasında durabileceğim işler yapmaya çalışıyorum. O yüzden biraz böyle rüzgar nereye götürürse tarafım var benim de. Ama bu tiyatro için, bu topluluk için, Aylin ne kadar sıcak bakıyor buna bilmiyorum, arada bir yokluyorum ama ben de şeyi düşünüyorum yine haddim olmayarak bir biraz ufak Sevim Burak'ın işte baş İşte Gövde İşte Kanatlar oyununu kendi kendime böyle bir çevirmeye başladım. İngilizcesini burada oynasak nasıl olur? Evet mesela Aylin'i yokluyorum ben. Bunun gibi yani hayalim olan projeler var. Ama şu aşamada çok da böyle evet kesin şimdi şu oluyor, şimdi bu oluyor diyemiyorum.

Ama anladığım kadarıyla ortak noktanız hayaller konusunda tiyatroyla iç içe olmak niyetindesiniz…

Tara'nın da daha önceden dediği gibi birilerinden telefon beklemek, iş beklemek çok bence bu iş için uygun bir olay değil. Bence mental sağlığımız için de çok uygun bir olay değil. Evet gelecekte biz hâlâ bir şeyler yaratıyor olacağız birlikte.

Bu yolda yürümeye devam edeceğiniz için çok daha güzel şeylerle karşı karşıya kalacağımızdan eminim. Çok teşekkür ederim katıldığınız için.

Biz teşekkür ederiz.







Anadolu’dan Londra’ya uzanan bir emanet: Hüseyin Kaplan’ın yeni teklisi “Gelme” dinleyiciyle buluştu

No comments

30 June 2026

Londra'da yaşayan müzisyen Hüseyin Kaplan, Anadolu halk ozanlığı geleneğini yeni eseri "Gelme" ile dijital müzik platformlarına taşıdı. Sözleri halk ozanı babası Ozan Veli Kaplan'a, bestesi kendisine ait olan eser, 19 Haziran'da yayımlandı. Baba ile oğulun aynı türküde buluştuğu çalışma, kişisel bir vefa hikâyesinin ötesinde kültürel bir mirasın kuşaklar arasındaki yolculuğunu da anlatıyor.

 


“Gelme”nin sözleri, kısa süre önce Hakk’a yürüyen halk ozanı Ozan Veli Kaplan’a ait. Müziği ise oğlu Hüseyin Kaplan tarafından bestelenmiş. Baba ve oğulun seslerinin bir araya geldiği eser, Alevi-Bektaşi kültürünün yüzyıllardır süregelen sözlü geleneğini yeni kuşaklara ulaştırmayı amaçlıyor.

Hüseyin Kaplan
Yeni çalışmasını sosyal medya hesabından duyuran Hüseyin Kaplan, babasının hayatındaki yerini ve kendisine bıraktığı mirası şu sözlerle anlattı: “Halk ozanıydı babam. Sözün, sazın ve suskunluğun dilini bilen gönül insanı. Nefesini sonsuzluğa emanet etti; ama sesi hâlâ içimde yankılanıyor. Bana yalnızca hayatı öğretmedi; hayatı nasıl duyacağımı, nasıl dinleyeceğimi de gösterdi.”

Kaplan, yaptığı paylaşımda babasının kendisine bıraktığı mirasın yalnızca hatıralardan ibaret olmadığını vurgulayarak, Anadolu Alevi halk ozanlığı geleneğinin taşıdığı derin anlama da değindi: “Bıraktığı miras, hatıraların ya da öğütlerin çok ötesinde, yüzyıllardır taşınan bir yoldu: Anadolu Alevi halk ozanlığı geleneği... Yazının sustuğu, kelimelerin yetmediği zamanlarda sazın konuştuğu; inancın, insan sevgisinin ve hakikat arayışının sözle can bulduğu bir yol.”

Anadolu’da yüzyıllardır süregelen ozanlık geleneğinde halk ozanları yalnızca türkü söyleyen kişiler olarak görülmüyor. Aynı zamanda toplumun hafızasını, vicdanını ve inanç dünyasını taşıyan kültürel aktarıcılar olarak kabul ediliyor. Hüseyin Kaplan da yeni eserini bu geleneğin bir devamı olarak görüyor. Babası Ozan Veli Kaplan’ın ardından duyduğu özlemi ve sorumluluğu anlatan sanatçı, paylaşımında şu ifadelere yer verdi: “Veli Baba Hakk'la Hakk oldu.… Onun sesi düşüncelerimde, onun nefesi gönlümde, onun izi yürüdüğüm yollarda yaşayacak. Ve ben… Bu kadim yol emanetini, bana ulaştığı menzilden geleceğe taşımaya çalışıyorum.”



Kaplan, “Gelme”yi yalnızca bir türkü olarak değil, ustadan çırağa aktarılan bir emanet olarak tanımlıyor. Eserin hazırlanma sürecinde birçok müzisyen dostunun gönüllü katkı sunduğunu belirten sanatçı, bu çalışmanın dayanışma ve dostluğun da bir ürünü olduğunu ifade etti. Bağlamalarda Dursun Can Çakın ve Umut Ekiz, kavalda Serkan Çakmak, perküsyonda Ömer Aslan yer alırken, düzenleme Levent Güneş tarafından yapıldı. Londra’daki kayıtlar Ebcin Stüdyo’da gerçekleştirildi. Mix ve mastering çalışması Ozan Türkyılmaz tarafından üstlenilirken, klibin görüntü yönetmenliği ve kurgusunu Kenan Korkmaz gerçekleştirdi.

 

Gelme

Söz: Ozan Veli Kaplan
Müzik: Hüseyin Kaplan

Bizim Cem'imize kolay girilmez

Nefsine uyup da azmışsan gelme

Bu Cem'de kimseye ödül verilmez

İnsanlık yolundan yozmuşsan gelme

 

Duvara secdeye eyleme meyil

Ademin önünde her zaman eğil

Mevlâna misali bin kere değil

Bir kere tövbeni bozduysan gelme

 

Veli Kaplan der ki kulak ver bana

Ben tavrım koymuşum doğrudan yana

Doğruyu güzeli söylerim sana

Bu benim sözüme kızdıysan gelme

GİK-DER Park Şenliği'nde faşizme ve ırkçılığa karşı güçlü mesaj

No comments

23 June 2026

Londra'nın Edmonton bölgesindeki Pymmes Park'ta bu yıl 16'ncısı düzenlenen GİK-DER Park Şenliği, farklı halklardan, kültürlerden ve inançlardan yaklaşık 5 bin kişiyi bir araya getirdi. "Irkçılığa ve Faşizme Karşı Birlik" temasıyla gerçekleştirilen şenlikte, yükselen ırkçılığa, faşizme, savaş politikalarına ve göçmen karşıtı uygulamalara karşı ortak mücadele çağrısı yapıldı.



21 Haziran Pazar günü gerçekleşen etkinlikte gün boyunca müzik dinletileri, kültürel gösteriler, çocuk etkinlikleri ve dayanışma faaliyetleri düzenlendi. Day-Mer, YÇKM, Tohum, Fabrika ve Kürt Halk Meclisi başta olmak üzere pek çok kurum stant açarak göçmen emekçilerin sorunlarını ve örgütlü mücadelenin önemini katılımcılara aktardı. Şenliğe kurumsal olarak katılan Afrika ve Sudan toplulukları da davul atölyeleri, geleneksel el sanatları ve bileklik yapımı gibi etkinliklerle kültürel renk kattı.

Stand Up To Racism, Londra Kiracılar Sendikası ve Göçmen İşçiler Sendikası da alanda aktif biçimde yer aldı. Konut krizi, güvencesiz çalışma koşulları ve göçmen emekçilere yönelik hak ihlalleri bu kurumların gündeminde öne çıktı.

GİK-DER Eşbaşkanı tarafından yapılan konuşmada ise, yakın zamanda Britanya ve Kuzey İrlanda’nın değişik bölgelerinde yaşanan ırkçı saldırılar ve faşist pogromlar örnek gösterilerek, ırkçılığa ve faşizme karşı mücadelenin ne kadar hayati olduğu vurgulandı. Göçmenleri, mültecileri ve farklı halklardan emekçileri hedef alan bu saldırıların tesadüf olmadığına dikkat çekilen konuşmada, faşist saldırılar karşısında sessiz kalınamayacağı, dayanışmanın ve örgütlü mücadelenin büyütülmesi gerektiği ifade edildi.

KURUMLARDAN ORTAK MÜCADELEYİ BÜYÜTME ÇAĞRISI
Haringey Belediyesi ve Göçmen İşçiler Sendikası adına konuşan Ata Berk, İngiltere'deki genel sendikalaşma oranının yüzde 20 civarında olduğunu, ancak Türkiyeli ve Kürdistanlı emekçilerde bu oranın yüzde 3'e kadar düştüğünü vurgulayarak çalışanları sendikaya katılmaya davet etti.

Tutsakların Sesi Platformu (TSP) adına yapılan konuşmada, tutsakların selamı katılımcılara iletildi. Daha özgür bir toplum mücadelesinde politik tutsakların unutulmaması gerektiği vurgulanarak, tutsaklara toplumsal sahiplenme ve dayanışmayı büyütme çağrısı yapıldı.

Britanya Demokratik Güç Birliği adına Doğan Genç tarafından yapılan konuşmada, GİK-DER Park Şenliği ve alanda bir araya gelen tüm katılımcılar selamlandı. Konuşmada, Britanya’da ve Avrupa’da yükselen ırkçılık, faşizm ve göçmen karşıtı politikalara karşı demokratik güçlerin ortak mücadelesinin büyütülmesi gerektiği vurgulandı. Halkların kardeşliği, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin ancak dayanışma ve örgütlü birlikle güç kazanacağı ifade edilerek, faşizme karşı yan yana durma çağrısı yapıldı.

Halkların İklim Zirvesi için Britanya’da bulunan HDP Milletvekili İbrahim Aydın da GİK-DER Park Şenliği’ne katıldı. Aydın, yaptığı konuşmada Halkların İklim Zirvesi’ne ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, Türkiye’deki güncel siyasal gelişmeler hakkında da katılımcılara bilgi verdi. Konuşmada, ekolojik mücadelenin halkların özgürlük, demokrasi ve eşitlik mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceği vurgulandı.
Konuşmacılar, Avrupa ve İngiltere'de güç kazanan aşırı sağ hareketlere ve yabancı düşmanlığına dikkat çekerek savaşın, yoksulluğun ve sömürünün derinleştiği bu dönemde halkların dayanışmasının her zamankinden daha kritik olduğunu dile getirdi. Young Struggle adına yapılan konuşmada gençliğin faşizme karşı mücadeleyi büyütmeye devam edeceği belirtildi.

Ali Tekbaş, Feryal Öney ve Grup Gençler'in sahneye çıktığı şenlikte binlerce kişi Kürtçe ve Türkçe ezgiler eşliğinde halaya durdu. 16. GİK-DER Park Şenliği, dayanışma, eşitlik, özgürlük ve halkların kardeşliği mesajlarıyla noktalandı.




Akın Olgun’un yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi okuyucuyla buluştu

No comments

16 June 2026

Gazeteci-yazar Akın Olgun’un yeni kitabı, Ege’nin iki yakasında sıkışan hayatları ve cezaevi deneyimleri üzerinden göç, sürgün ve “ötekilik” meselelerine güçlü bir tanıklık sunuyor.



Londra’da yaşayan gazeteci-yazar Akın Olgun, yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi Tekin Yayınevi etiketiyle okurla buluştu. Yazarın altıncı kitabı olan eser, anı ile öykü türlerini bir araya getirirken, bireysel bir deneyimden yola çıkarak daha geniş bir toplumsal hikâyeye uzanıyor.

Kitap, Olgun’un İngiltere’den tatil için gittiği Rodos’ta kendisini beklenmedik biçimde gözaltı ve cezaevi sürecinin içinde bulmasıyla başlıyor. Bu kişisel deneyim, zamanla Ege’nin iki yakasında sıkışıp kalan göçmenlerin, mültecilerin ve “öteki” olarak görülen insanların hikâyelerine açılıyor. Yazar, hem geçmişte Türkiye cezaevlerinde yaşadığı travmalarla hem de Yunanistan’daki hapishane koşullarıyla yüzleşerek çok katmanlı bir anlatı kuruyor.

Eserde yalnızca bir tutukluluk hikâyesi değil, aynı zamanda sınır politikalarının, göç rejimlerinin ve adalet mekanizmalarının yarattığı yapısal sorunlar da ele alınıyor. “Kaptanlar” olarak anılan ve göçmen kaçakçılığı suçlamasıyla yargılanan kişilerin hikâyeleri üzerinden, sistemin ürettiği mağduriyetler görünür kılınıyor. Bu yönüyle kitap, bireysel bir anlatının ötesine geçerek politik ve etik bir yüzleşme metni niteliği taşıyor.

Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi, cezaevi atmosferini, dayanışmayı ve insan onurunu merkeze alan diliyle dikkat çekerken, okuru rakamların ve haber başlıklarının ötesindeki gerçek insan hikâyeleriyle karşı karşıya bırakıyor. Olgun’un anlatısı, karanlık koşullar içinde bile var olabilen umut ve dayanışma anlarını görünür kılarak çağdaş edebiyat içinde güçlü bir tanıklık örneği sunuyor.

 

Londra’da Bizimkiler’in yazarı Faruk Eskioğlu: “Bir yılda bitiririm dedim, yazdıkça çıktı, kazdıkça çıktı, sekiz yılda ancak bitirdim”

1 comment

14 June 2026

Gazeteci, yazar Faruk Eskioğlu, “Londra’da Bizimkiler” adını taşıyan ansiklopedi boyutunda üç ciltlik kitabını yayımlayalı tam üç yıl oldu. Göçten, çalışma hayatına, kültür-sanat etkinliklerinden, toplumun öne çıkan isimlerine kadar Londra’da yaşayan bizim toplumun hikâyesinin anlatıldığı “Londra’da Bizimkiler”, yıllar geçse de güncelliğini yitirmeyecek bir başvuru kaynağı olma özelliği taşıyor. Bisikletli Gazete Söyleşileri’nin bu bölümünde, gazeteci Kemal Erdemol'un, gazeteci, yazar Faruk Eskioğlu'yla LONDRA'DA BİZİMKİLER adlı üç ciltlik kitabı üzerine yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.





Gazeteci, yazar Kemal Erdemol
  

Kemal Erdemol (K.E): Sevgili dostlar merhaba, gazeteci, yazar Faruk Eskioğlu dostumun evindeyim bugün. Sağ olsun çok harika bir kahvaltı sofrasında buluştuk. Faruk benim çok eski bir dostum, eski bir daha doğrusu eskimeyen bir dostum. Halen meslektaşım ve yol arkadaşım kuşkusuz. Biz Londra'dan uzun yıllar birlikte birçok şey paylaştık sevgili Faruk'la. Faruk çok çılgın bir işe girişti. Duyanlarımız vardır kuşkusuz. Ben şimdi bundan özellikle söz etmek istiyorum. Burada ne yaşadıysa, başkalarıyla ne yaşadıysa, kendisinin dışında başkaları ne yapmışsa, ne üretmişse bu ülkede, oturdu, üç ciltlik, olağanüstü, devasa denebilecek boyutta bir kitapta topladı. Bu nedenle Faruk’a hem kişisel olarak hem de bu ülkede yaşayan toplumun bir ferdi olarak toplum adına teşekkür etmek için biraz da yanına geldim. Çünkü çok iyi bir araştırmacı, mesleğe çok bağlı bir gazeteci, hem kendi dilini seven hem de başka dillere saygısı olan bir arkadaşım. Bu savunduğu dünya görüşüyle doğrudan doğruya ilgili bir tutum kuşkusuz. Şimdi olağanüstü güzel bir çalışma yaptı. Ben bu çalışmadan haber alan arkadaşlarımla bu kitap üzerinde konuşurken diyorum ki bu tür kitapların basılması için vakıfların, derneklerin kurulduğu bir toplumumuz var bizim burada ama bugüne kadar bu boyutta bir çalışma elimize geçmedi. Tek başına Faruk Eskioğlu bir derneğin, bir vakfın yapması gereken, ondan beklenen bir çalışmayı başarmış oldu. Bu heyecan verici bir şey. Yıllar sonra antropologlar, sosyologlar bu ülkede Türkçe konuşanların ne yaptıklarını, ne ettiklerini araştırdıkları zaman başvuracakları çok temel bir kaynak yazmış oldu Faruk Eskioğlu. O nedenle birtakım sorular sorayım istedim Faruk'a. Bu çalışma hakkında herhalde siz de ne tür bir süreçten geçmiştir Faruk Eskioğlu'nu anlamak, öğrenmek istersiniz. O nedenle sizin adınıza da hem kendi merakını ilerlemek hem de sizi bu konuda bir parça olsun bilgilendirmek için Faruk'a çeşitli sorular sorayım istedim. Sen bir kere yorulmayan bir adamsın. İnan bana olağanüstü güzel bir iş. Devasa bir şey yaptın. Türkçe konuşan toplum sana çok şey borçlu. Zaten şunları görenler, şu üç cildi elini alanlar benim demek istediğimi çok iyi anlayacaklar. Burada bu toplumun her şeyini göreceksiniz. Peki ne oldu, bunu yapmaktaki derdin neydi Faruk?

Faruk Eskioğlu


"YAZDIKÇA ÇIKTI, KAZDIKÇA ÇIKTI"

Faruk Eskioğlu (F.E.): Vallahi doğrusu biraz kaşındık. Şimdi biz sosyalist gazeteciler toplumsal sosyal haberlere çok önem veriyoruz. Bu haberler, makaleler birikmişti. Bir de fotoğraf arşivim vardı. Dedik bunları mezara götürmeyelim, kitaplaştıralım bari. Çünkü bizim toplumda arşivcilik bilinci de yok. Solcular polisin eline geçmesin diye fotoğraf çektirmemişler, yazı biriktirmemişler. Sağcıların ise bilinçsizlikten dolayı böyle bir arşivleri yok. İşte bunları toparlayalım kitapta diye yola çıktığımda bir yılda kurtarırım dedim. Takarız fişi bitiririz dedik. Ama yazdıkça çıktı, kazdıkça çıktı. Aynı bir arkeolojik araştırma gibi oldu. Sonra uzadıkça uzadı. O kadar bilgi birikti ki dedim herhalde bu bilgilerin altında kalacağım, kotaramayacağım.

K.E.: Her araştırmacı bu tür kaygıları duyar zaten. Belki de itici bir şey de olmuştur senin için.

F.E.: Yani hatta araştırmanın ortalarında ya ölüp gideceğiz bunlar gümleyecek dedim. Meğer her yazarda varmış bu duygu. Sekiz yıl sonunda işte üç kitaplık bir külliyat oldu.

K.E.: Çok titiz bir çalışma olduğu, çok belli. O sekiz yıl boşa geçmemiş asla. Okuyanlar da, görenler de aynı şeyi söyleyeceklerdir bundan hiç şüphem yok. Nasıl bir çalışma yöntemi izledin Faruk sen?

F.E.: Önce bir yöntem belirledim. Yani çatısını kurdum. Bu konuda akademisyenlerden de bilgi aldım. Zaten araştırma tekniklerini okumuştum yüksek lisansta. O yardımcı oldu. Çatıyı kurduktan sonra bölümlerde bir standart oluşturdum. Örneğin Kıbrıs'taki göçü anlatırken aynı başlıkları Türkiye'deki göçte de kullandım. Sonra bölümlerde standart kategoriler oluşturdum. Örneğin Kıbrıs'taki göçün alt maddelerini Türkiye'deki göçe de uyguladım. Böylece boşluk olmamış oldu kitabı yazarken.



K.E.: Bolca da sözlü tarih çalışması benzeri şeyler de yaptın değil mi? Çok söyleşiler gerçekleştirdin.

"BENİM ŞANSIM GAZETECİ OLMAM"

F.E: Doğru evet. Doktora tezlerine bakarsanız genelde metnin çoğu alıntıdır yani. Ama bu kitapta % 95'i benim kalemimden çıktı ve sözlü tarih çalışması da yaptım. Bu toplumdaki lokomotif olarak gördüğüm, -subjektif bir değerlendirme tabii-, sektörünü anlatabilecek, kendi özgeçmişleri toplum tarihiyle örtüşen isimleri seçtim ve onlarla röportaj yaptım. Bular “Toplumun Yüz’ü” olarak bu kitapta anlatıldı ve hemen hemen bütün sektörleri kapsamış oldu. Basından tutun da finansa kadar. Sonra ikinci kitapta kültür, sanat ve spor bölümünü yazdım. Onu da yine toplumdaki ilklerden başlayıp günümüze kadar getirdim. Birinci kitap göçü anlatıyordu ve kurumlaşmayı anlatıyordu. Benim şansım gazeteci olmam. Toplumu yakından tanımam. Bir de meslektaşlarım sağ olsunlar çok destek oldular. Sen de dahil. Bölümlerde kesinlikle yeri geldiğinde mesela uzmanların görüşlerini aktardım. Senin de çok değerli köşelerin var konusu geldiğinde. Yardım istediğimde arkadaşlarım bana bilgi ve fotoğrafları en kısa zamanda gönderdiler. Ben çok teşekkür ediyorum gerçekten. İlk göç eden, yaşlı insanlara ev ziyaretine gittim. Portatif bir tarayıcım vardı. Hiç kimseden orijinal fotoğrafı almadım. Kendime kopyaladım. Çoğu “ya fotoğraf, bilgi çok ama garajda duruyor, istiyorsan git bak” dedi. Böylece fareli bodrumlarda fareli garajlarda, fotoğraf araştırdım. Tabii bir kişiyle görüşmek en az bir hafta aldı yani çok uzun süre aldı. Randevulaşıyorsun, atlayıp arabaya gidiyorsun, sonra bilgileri derliyorsun, eve geliyorsun, onları yazıya döküyorsun, fotoğrafları kadrajlıyorsun, sonra o yazıları tekrar kendilerine gönderiyorsun. Onlar onaylıyorlar, sonra akıllarına bir şey geliyor mesela 10 gün sonra, diyor ki şunu da ekler misin ya da şunu çıkarır mısın falan…. Tabii kitap hem İngilizce hem Türkçe olarak ortaya çıkıyor.



K.E: Peki Faruk'cuğum bunca zamandır bu ülkede yaşıyorsun, bu çalışmayı yaparken yeni fark ettiğin bir şey oldu mu?

F.E: Oldu gerçekten. Mesela Kıbrıslılar. Hani biz Filistinleri biliyoruz. “Vatan için Filistin” mücadelesindeler, toprak mücadelesindeler. Hepimiz Filistinlere bir sempati diyoruz ama Kıbrıslılar bence Filistinlerden daha dava insanları. Çok ilginç yani. Bir kere her Kıbrıslı Kıbrıs sorununa karşı duyarlı. Doğru yanlış ama bir şekilde duyarlı ve bunu kuşaktan kuşağa aktarmışlar.

"BİZİM TOPLUMUN TARİHİNDE DE KORKUNÇ BİR EMEK SÖMÜRÜSÜ VAR"

İkinci fark ettiğim; tabii tarih çalışan, üreten, yaratan insanların tarihi, bizim toplum tarihinde de korkunç bir emek sömürüsü var, vay anasını dedirtecek kadar. İnsanlar köyden geliyorlar, çoğu köy kökenliler ve burada işçi oluyorlar, burada esnaf oluyorlar. Sonra burada patron oluyorlar. Hedefleri sınıf atlamak. Bunu yaparken her şeyi yapıyorlar. Kendi hemşerilerini işçi olarak çalıştırıyorlar. Bu ülkedeki asgari ücretin yarısından da az para veriyorlar. Korkunç bir sömür var. Bu ülkede sermaye birikirken bütün etik kurallar çiğneniyor. Ciddi bir emek sömürüsü var. Bu çalışmanın içine girince o görüldü gerçekten.



K.E: Yani emek üretim sürecinde “bizimkiler” diye adlandırdığın işte bu topluluk, çok da etik davranmıyor.

F.E: Kesinlikle. Bir üçüncü madde de eklemek isterim bunu. Türkiye'deki hükümetler ve Kıbrıs'taki yöneticiler yurt dışında bir şekilde yaşamak zorunda kalan bizleri hep sağmal inek olarak görmüşler. Hatta çok yakınlarımız bile bizim ağaçtan para topladığımızı falan düşünüyorlar galiba. O yüzden Londra'da “Bizim’kiler” dedik. Bir kelime oyunu yaptık. Burayı kiler depo olarak görüyorlar. Bir katkıları da yok doğrusu Türkiye'deki hükümetlerin. Burada bir dolu sorun var. Hatta olması gereken haklarımız var, seçme, seçilme gibi. Daha yeni kazanıldı, oy kullanma, seçme hakkı.

K.E.: Yeniden yazmak istesen bu kez ne tarafına el atmak istersin bizimkileri? Çünkü eminim, asla bu tamam demeyeceğini biliyorum. Burada şu da olsaydı, bu da olsaydı diyeceğin dünya kadar şey vardır belki. Ama şimdi yeniden sana bütün bu olanaklar verirse Faruk, desek ki 8 sene de sürmeyecek kardeşim, senin yerine söyleşileri de biz yapacağız, neyimizi incelemek isterdin bizim? Bu kitap yazılıp, bu ciltler yazılıp bittikten sonra bir de işin şu tarafına bakayım dediğin oldu mu?

"BU KİTABIN FİLMİ ÇEKİLMELİ"

F.E: Oldu tabii. Bu kitabın filmi çekilmeli diye düşünüyorum. Yani bu toplumun hikâyesinin bir belgeseli olması gerekir diye düşünüyorum. Bir yazılı materyal var, biriken fotoğraflar var, eski filmler var mesela. Kıbrıslıların yaptığı gösteriler falan var. Belgeselsiz, bu kitap öksüz kalır diye düşünüyorum. Bir kardeş gelmeli bu kitaba.

K.E: İleride böyle çalışma olacak demek ki. Ama bu ülkede, bu toplumda haklarını yemeyelim, iyi belgeselci arkadaşlarımız var, onları harekete geçirmek lazım. Sen bir kapı açtın önlerine, bir yol da göstermiş oldun. Bu temel üzerinden de giderek çok iyi bir şey yapabilirler doğrusu.

F.E: Belki, Mehmet Ali Dikerdem hoca, bu kitap pek çok teze konu olabilir diye düşündü. Mesela toplumda kadın bu konuda bir tez olursa, işte bazı veriler bu kitapta var. Kaynakça olabilir, iteleyebilir yani test çalışanlara. Tabii bir daha böyle bir proje yapmak istemem. Çünkü hani bir yılda bitiririm dedim. Sekiz yıl uzadı. Çok uzun bir süreç bu. Kızlarım yedi yaşındaydı. Bittiğinde on beş yaşında oldular. Hatta onların fotoğrafını koydum buraya çalışmaya başlarken ve bittiğinde…

K.E: Şunu fark ettim çok objektif davranmışsın. Orada şu olmasın, bu olmasın dediğini sanmıyorum. Herkes hemen hemen var. Seçimlerin çok doğru olmuş. Orada birçok figür var. O açıdan da ayrıca kutlarım seni. Çok emek sarf edildiği gibi çok objektif ve dürüstçe kaleme alınmış bir çalışma bu.

F.E.: Ben teşekkür ederim.

 

Londra’da Bizimkiler’i aşağıdaki linkten temin edebilirsiniz:

http://www.londradabizimkiler.com/


Söyleşiyi Spotify'dan dinlemek için tıklayın!

“Sanat benim nefes alma alanım oldu”: Ressam Salime Aslan “Now & Beyond London”da

No comments

12 June 2026

 Londra’da yaşayan ressam Salime Aslan, pandemi döneminde yeniden keşfettiği sanat tutkusunu uluslararası platformlara taşıyor. Aslan, farklı ülkelerden sanatçıların katılımıyla 14-17 Ağustos 2026 tarihlerinde düzenlenecek “Now & Beyond London” Uluslararası Sergisi’nde eserlerini sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor.



Doğayla iç içe büyüdüğünü anlatan Aslan, resimle kurduğu bağın aslında yıllar öncesine dayandığını söylüyor. Ancak bu tutkuyu hayata geçirmesi pandemi dönemine denk gelmiş.

“İnsan bazen bazı duyguları, düşünceleri ve güzellikleri kelimelerle anlatamıyor. Benim için resim tam da bu noktada bir dile dönüştü” diyen Aslan, yıllar boyunca içinde taşıdığı hayallerin ve gözlemlerinin zamanla tuvale yansımaya başladığını ifade ediyor.

Pandemi günlerinde evde geçirdiği zamanın kendisine yeni bir kapı açtığını anlatan Aslan, önce evini boyarken farkında olmadan yeniden sanatla buluştuğunu söylüyor. Küçük detaylarla uğraşırken içinde uzun zamandır sessiz kalan yaratıcılığının yeniden ortaya çıktığını hisseden Aslan, eline aldığı ilk fırçadan sonra bu yolculuğun hızla büyüdüğünü belirtiyor.

Bugün resim, onun hayatında özel bir yere sahip. Bir tabloyu tamamlamadan önce yenisinin hayalini kurduğunu söyleyen Aslan, sanatın artık hayatının doğal bir parçası hâline geldiğini ifade ediyor.

Sanat, yoğun hayatın içinde açılan özel bir alan

Hem çalışan bir anne hem de üretmeye devam eden bir sanat tutkunu olmak kolay değil. Ancak Aslan, zaman yaratmanın mümkün olduğuna inanıyor.

“İnsan gerçekten istediği şey için mutlaka bir alan oluşturabiliyor” diyen Aslan, bazen günün yorgunluğunda, bazen de herkes uyuduktan sonra çalışmalarına devam ettiğini anlatıyor.

Ona göre sanat, yoğun hayatın içinde kendisine ait özel bir alan oluşturmasını sağlıyor. Bu alan yalnızca üretim değil, aynı zamanda düşünme, gözlem yapma ve kendini yenileme fırsatı sunuyor.

Doğadan beslenen bir sanat anlayışı

Aslan’ın çalışmalarında doğanın izleri dikkat çekiyor. Özellikle ağaçlar, ışık, gökyüzü ve mevsimlerin değişimi eserlerine ilham veriyor.

Doğaya duyduğu sevgiyi ailesinden aldığını söyleyen Aslan, özellikle babasının doğaya olan saygısının ve sevgisinin kendi sanat anlayışını şekillendirdiğini düşünüyor.

“Bir ağaca, gökyüzüne ya da ışığın bir yüzeye düşüşüne uzun süre bakabilirim” diyen Aslan, resim yapmanın aynı zamanda doğayı daha dikkatli gözlemlemeyi öğrettiğini ifade ediyor.

Öğrenmeye devam eden bir sanat yolculuğu

Sanat yolculuğunda kendisini geliştirmeye büyük önem veren Aslan, farklı sanatçılar ve eğitmenlerle çalışmanın ufkunu genişlettiğini söylüyor. Bu süreçte özellikle küratör ve sanat eğitmeni Patricia Evangelista’nın rehberliğinin kendisi için değerli olduğunu belirten Aslan, aldığı eğitimlerin eserlerine farklı bir bakış açısı kazandırdığını ifade ediyor.

“Sanatta öğrenmenin sonu yok” diyen Aslan, farklı yaklaşımlarla tanışmanın ve yapıcı eleştiriler almanın gelişimin önemli bir parçası olduğuna inanıyor.

Sergiler yeni kapılar açıyor

Bugüne kadar çeşitli karma sergilerde eserlerini sanatseverlerle buluşturan Aslan, her serginin kendisi için ayrı bir deneyim olduğunu söylüyor.

Farklı sanatçılarla bir araya gelmenin, sanat üzerine sohbet etmenin ve yeni insanlarla tanışmanın üretim sürecine katkı sağladığını belirten Aslan, özellikle uluslararası sergilerin farklı bakış açıları kazandırdığını düşünüyor.

Önümüzdeki dönemde de sanat yolculuğuna yeni sergilerle devam etmeye hazırlanıyor. Bunlardan biri de 14-17 Ağustos 2026 tarihlerinde Londra’da düzenlenecek olan “Now & Beyond London” Uluslararası Sergisi. Farklı ülkelerden sanatçıları bir araya getirecek olan organizasyon, Aslan’ın yer almayı planladığı önemli etkinliklerden biri.

Sanatta özgürlük ve samimiyet

Çalışmalarında kendisini belirli bir konu veya temayla sınırlamak istemediğini söyleyen Aslan, gözüne güzel gelen ve kendisinde güzel duygular uyandıran her şeyi resmedebileceğini ifade ediyor.

Sanata yaklaşımında ise izleyicinin özgürlüğünü ön planda tutuyor.

“Bir esere bakan herkes aynı şeyi hissetmek zorunda değil” diyen Aslan, insanların tablolarına baktıklarında öncelikle huzur ve dinginlik hissetmelerini istediğini söylüyor.

Bir kadın, anne ve göçmen olarak yaşadığı deneyimlerin de sanatını beslediğini belirten Aslan, özellikle anneliğin sabır ve emek kavramlarına bakışını değiştirdiğini ifade ediyor.



Yeni hedefler, yeni hayaller

Aslan’ın gelecek planları arasında Britanya ve Avrupa’daki yeni sergilerde yer almak bulunuyor. Bunun yanı sıra eserlerinden birini North Middlesex Hastanesi’nin kemoterapi bölümüne bağışlamaya hazırlanıyor. Bu projeyi kendisi için manevi değeri yüksek bir çalışma olarak görüyor.

Uzun vadeli hedeflerinden biri ise kendi sanat atölyesini kurmak. İnsanların sanatla buluşabileceği, üretebileceği ve ilham alabileceği bir ortam oluşturmak istediğini söyleyen Aslan, öğrenmeye ve üretmeye devam etmeyi hayatının en önemli hedeflerinden biri olarak görüyor.

Yıllarca içinde taşıdığı resim sevgisini hayata geçirmiş olmanın mutluluğunu yaşayan Aslan, hayallerini erteleyenlere ise şu mesajı veriyor: “İnsan gerçekten istediği bir şeyin peşinden gittiğinde yaşını değil, heyecanını konuşuyor. Önemli olan başlamak ve devam etmek. Ben iyi ki başlamışım diyorum.”

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan