Showing posts with label toplum. Show all posts
Showing posts with label toplum. Show all posts

Yönetmen Gülseren Daş ile “Kızkardeşliğin türküsü: Rengin” belgeseli üzerine konuştuk

No comments

09 May 2026

Gülseren Daş’ın hazırladığı “Kızkardeşliğin türküsü: Rengin” adını taşıyan belgesel, Londra’da Rengin Kadın Korosu çatısı altında müziğin ortak dilinde buluşan kadınların umut ve direniş dolu yolculuğunu anlatıyor.  Yönetmen Gülseren Daş’la Rengin Kadın Korosu belgeseli hakkında konuştuk.  

 




Sizi tanıyabilir miyiz?

Sanırım hayattaki zor şeylerden biri kendimizden bahsetmek. Kısaca anlatayım, Elbistan’da doğdum, On beş yaşımda lise eğitimi için ailemle Mersin’e taşındık, sonrasında da Ankara İletişim Fakültesi’nde lisans eğitimimi tamamladım. 

Türkiye’de başta Gündem gazetesi olmak üzere çeşitli gazete, televizyon ve dergilerde haber müdürlüğü, dış haberler editörlüğü, editörlük ve fotoğrafçılık yaptım. 2009 yılında evlenerek yerleştiğim Londra’da belgesel fotoğrafçılığı alanında yüksek lisansımı yaptım. Bütün çocuklar gibi kendileri de çok tatlı olan Welat, Heja ve Eyşan’ın annesiyim. 2020 yılında kurulduğundan bu yana da Rengin Kadın Korosu’nun bir üyesiyim. 

Kızkardeşliğin Türküsü; Rengin, belgeselinizde kadınların koroya katılma hikâyelerine yer verdiniz, siz de koronun bir üyesisiniz ve bir dönem yürütmesinde sorumluluk aldınız, bu kez siz bize Rengin’e katılma hikâyenizi aktarır mısınız?

Pandemi nedeniyle global bir hapis dönemi geçirdiğimiz 2019-20 yıllarında annem Elif Daş, pankreas kanseri ile mücadele ediyordu. Hem Elbistan’da yaşadığı için hem de pandemi yasakları nedeniyle çok az yanında bulunabildim. Vefatı, karantinanın kısa süreliğine kaldırıldığı 2020 Temmuz ayına denk geldi ve kendisi ile vedalaşma imkânı buldum. Her ölüm insanı etkiler, anneminki de ailemizi derinden sarstı. Ben de herkes gibi bir hayat muhasebesi yaptım kendi içimde, hiçbir şeyi ertelememeye karar verdim.

 Annem bağlama çalmamı çok isterdi, yıllarca ertelemiştim, ancak onun anısına öğrenmeye karar verdim. Rengin ile de yolum bağlama aracılığıyla kesişti. Göçmen İşçiler Derneği’nin (GİKDER) Facebook’ta yayınladığı bağlama atölyesi ilanına başvurdum. Derslere başlayınca aynı dernek bünyesinde Rengin Kadın Korosu’nun da bulunduğunu öğrendim ve gerçekten kötü olduğunu düşündüğüm sesime rağmen koroya katıldım. 

Filmin ortaya çıkış sürecinden bahsedelim biraz…

Sanırım basından geldiğim ve fotoğrafa merakım olduğu için biraz mesleki bir deformasyon denebilir, kayıt altına alma alışkanlığım var. Ben de hayatı mercekten bakarak anlamlandıran insanlardanım. Koroya başladıktan kısa bir süre sonra kameramı da çalışmalara getirir oldum. Belgesel fikri ise zamanla oluştu. Benim merakımın dışında aslında belgesel biraz da kendini dayattı diyebilirim. 

Pandemi gibi bir süreç, hepimizin ayarları ile az buçuk oynanmış ve Londra’nın kuzeyinde gettolaşma dediğimiz şeyin dibine kadar yaşandığı bir bölgede kadın türküleri yükseliyor… Siz isteseniz de istemeseniz de belgesel ‘ben buradayım’ diyor. Pandemi sonrasında da İran’daki Mahsa Amini eylemleri, genel olarak mülteci sorunu vs. derken Rengin Kadın Korosu sanırım, bünyesindeki kadınlar için bir dış dünyaya bağlanma köprüsü oldu. Kadınların evden çıkması, özgüvenlerinin gelişmesi, sahnede türkü söylemeleri ve dünyada olup bitenle ilgili bir sözlerinin olması inanılmazdı. Belgesel doğallığında yapılacaktı…

Koronuzda seksenin üzerinde kadın var, tabii herkes ile görüşme yapma ve belgeselde yer erme imkânınız teknik olarak yok, peki belgeselde izlediğimiz kadınları neye göre belirlediniz, bunlarla görüşmeliyim dedirten ne oldu?

Aslında bütün kadınların anlatacakları ve göstermeye değer birer hikâyesi var. Tabii dediğiniz gibi teknik nedenlerle hepsine yer vermek imkânsız. Ama belgeseli kurgularken genel hissiyatı vermeyi ve belli bir temsiliyet oluşturmayı hedefledim. 

Korodaki ve ayrıca İngiltere’de göçmen olarak yaşayan diğer Türkiye kökenli kadınların hem kadın hem anne hem de göçmen olarak ortak bir paydada buluşabileceği hikâyeler olmasına özen gösterdim. Örneğin, neden Londra’ya geldik sorusunu sorarken; Türkiye’deki siyasi atmosferin etkisiyle bavulunu sırtlayan kadınları da, evlenerek aşk uğruna yola düşenleri de ekonomik kaygılarla kendini burada bulanları da temsil etmek istedim. Ya da annelik üzerine düşünürken, koromuzda bile azımsanmayacak sayıda özel ihtiyaçlı çocuk ebeveyni olan kadın varken, ki biri de benim, onların/bizim bu deneyimini de es geçemeyeceğime karar verdim. Koromuzda son dönemde birçok kadın arkadaşımız göğüs kanseri teşhisi ile tedavi görmeye başladı, kadınlık üzerine konuşurken bunu da görmezden gelemezdim. Sonuç itibariyle bütün bu göçmenlik, annelik ve kadınlık hikâyelerimiz Rengin Kadın Korosu’nun mayasını oluşturdu. Ve doğal olarak da belgeselde yer verdim.

Belgeselin aynı zamanda kurgusunu, çekimlerinin büyük bölümünü yaptınız. Rengin Kadın Korosu ile birlikte yapımcılığını da üstlendiniz. Bu deneyimlere bakışınız ne, sizi nasıl etkilediler?

Londra’ya 2009 yılında evlenerek yerleştim ve kısa aralıklarla üç çocuğum doğdu. En büyük çocuğum Welat’ın sağlık sorunları nedeniyle mesleğimi uzun bir süre yapamadım, son birkaç senedir oğlumun da büyümesi ile birlikte, küçük adımlarla korka korka bir şeyler üretmeye başladım. Bu belgesel de sanırım biraz benim mesleğe dönüş, yeniden üretme çabamın bir ürünü. 

Uzun zaman sevdiği şeyleri yapamayınca insan biraz maymun iştahlı oluyor. Onu da yapayım, bunu da yapayım gibi. Ben de hem bu mesleğe dönüş heyecanına kapıldığım için hem de çocuklardan arta kalan zamanlarda üretmek zorunda olduğumdan sanırım tek başına çalışmayı ve birden fazla işi üstlenmeyi alışkanlık edindim. 

Çalışmaların birçoğuna zaten kameram ile gidiyordum, konserde sahnede olduğum zamanlar hariç, büyük bir bölümünü kendim çektim. Amatör bir kamera kullanımına yer yer rastlayacaktır seyirciler, bunun bir sebebi tanıklık etmek, estetik kaygılar duymadan hikâyeyi anlatmak ise diğer bir sebebi de çekerken öğrenmemdir. 

Bir kurgucuyla çalışmak yerine YouTube videolarından kurgu öğrenerek, uygun olduğum zamanlarda kurguyu yaptım. Yapımcılık için Rengin’den destek alarak çalıştım. Bütün bu deneyimler benim için çok öğretici oldu. Özellikle kurgu beni gerçekten zorladı diyebilirim. İki yüz saati aşkın bir görüntüyü elemek ve onu bir hikâyeye oturtmak hele de minimum teknik bilgi ve YouTube videosu ile kurgu yapmak deli işi. Bir sonraki projemde bir ekip ile işleri bölüşerek yapmak sanırım daha zahmetsiz ve aynı zamanda daha sağlıklı olacaktır. Dışardan bakan bir göz, sizin kıyamadığınız görüntülere çok rahat kıyabilir ve daha zahmetsiz bir kurguya ulaşır diye düşünüyorum. 

Yaşadığınız zorluklar oldu mu?

Yukarıda bahsettiğim teknik zorlukların dışında yine altını çizmek isterim; anne olmak ve bütün üretim sürecinizi çocuklardan arta kalan zaman üzerinden planlamak inanılmaz yorucu. Eğer çocuk bakımı konusunda destek alırlarsa kadınların üretim süreçlerine katılımlarının artacağını tekrar tekrar anlamış oldum. 

Diğer bir zorluk da yıllar boyunca yapılan çekimleri elemek oldu. Saatler süren görüntüleri kullanmak tabii ki mümkün değil ama ayrıca seçim yapmak çok sancılı bir süreç. Bu konuda baita koro şefimiz Zuhal Yıldırım olmak üzere Rengin Kadın Korosu’nun yürütmesinde yer alan Bedriye Avcıl, Şirin Akgül, Funda Akça, Hatice Dağdelen, Nukhet Esetekin, Melda Bulat ve Suna Boyraz’ın hakkını teslim etmem gerek. Tıkandığım yerlerde bana yol gösterdiler, hatta elediğim bazı görüntülere yer vermem konusunda beni yönlendirdiler. İyi ki de öyle yapmışlar, sonuçta Rengin’de kollektif üretim esas alınıyor ve belgesel bir istisna olamazdı.

Bu arada eklemek isterim çeviri süreci de uzun sürdü belgeselin. Benim açımdan bir dile hakim olamamak da büyük bir zorluktu. Neyseki Gik-Der bünyesinde oluşturulan bir çeviri grubu bu sorunu çözdü. Başta İbrahim Avcıl olmak üzere çeviri ekibine de tekrar teşekkür etmek isterim.

Şunu da yapsaydım dediğiniz ve belki bir sonraki çalışmanızda size ışık tutacak şeyler oldu mu?

Bu proje biraz doğaçlama oldu, koşullardan dolayı. Belki tek tabanca yerine bir teknik ekip ile çalışmak, hikâyenin yolda oluşmasını beklemektense bir ön araştırma ve planlama yapmak yerinde olurdu… 

Bu aynı zamanda bir göç belgeseli, belki giderek hayatımızdan ve hafızalarımızdan silinmekte olan bir kültürü yaşatma ve aktarma çabası da… Türküler, gurbet ve göç aslında çok iç içe geçen kavramlar, buna bir de Londra’yı ekliyorsunuz…

İngiltere genelinde büyük bir Türkiyeli nüfusu var. Maraş katliamıyla Aleviler, 80 darbesiyle solcular, 90’lardaki katliamlarla Kürtler akın akın İngiltere’ye gelmiş. Buna 2000’li yıllarda ve sonrasında eklenen ekonomik göçü, Ankara Anlaşmalıları, Türkiye’deki rejimin baskısıyla gerçekleşen Gezi sonrası göçü de eklerseniz sayı azımsanmayacak rakamlara ve aynı zamanda binlerce hikâyeye ulaşır. 

Her göçmenin korkulu rüyası asimilasyon olduğundan, ilk etapta içe kapanma ve kültürünü koruma refleksi gösteriliyor. Ancak on yıllardır İngiltere’de yaşayan ve en az üç kuşaktır buralı olan bir topluluk için artık refleksten çıkıp bir entegrasyon sürecine girdiğini görürüz. Dolayısıyla Rengin’de de refleksten ziyade daha bilinçli bir oluşumla göçmen olmanın bilinci ile kültürünü yaşatma ve gelecek kuşağa aktarma amacı var. 

Yüzyıllar boyunca direnişin, sevincin, ölümün taşıyıcısı olan türküler Londra’da ise göç hikâyelerimizi sırtlandı. Biz de Rengin'de türküler aracılığıyla dostluklar kurup, günlük sıkıntılarımızdan sıyrılırken aynı zamanda hem tarihimize hem de birkaç nesil sonrasına köprüler atıyoruz. 

Seyirci bu belgeseli izledikten sonra salondan nasıl bir duygu ile ayrılsın istersiniz, özellikle kadın seyirci için direkt mesajınız veya satır aralarında vermek istediğiniz mesaj nedir?

Genel olarak seyircinin umutlu bir şekilde salondan ayrılmasını diliyorum. Uygun koşullar yaratıldığında kadınların üretmekte sınır tanımadığını fark etmelerini isterim. 

Kadın izleyici ise en yakınındaki kadına sarılsın ve dünyayı birlikte yaşanılabilir bir yer yapacaklarını bilsin.

Bundan sonraki projeleriniz neler?

Aslında temel projem tabii ki çocuklarımı yetiştirmek, ancak fotoğraf ve belgesel sinemanın da büyük bir yeri var hayatımda. Birkaç fotoğraf projem hali hazırda devam ediyor. Onları bitirmeyi ve uzun zamandır yapmak istediğim ama bir türlü imkân yaratamadığım, bir belgesel projesini hayata geçirmeyi umuyorum. Henüz emekleme aşamasında olduğu için şimdilik bahsetmeyeyim konusundan, ama umarım onun üzerine de bir gün söyleşi yapma fırsatımız olur. Röportaj için çok teşekkür ediyorum. 


 Yer: Londra Cemevi, Woodgreen

Tarih: 4 Temmuz, Cuma

Saat: 19:30


Akın Olgun’un yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi okuyucuyla buluştu

No comments

26 April 2026

Gazeteci-yazar Akın Olgun’un yeni kitabı, Ege’nin iki yakasında sıkışan hayatları ve cezaevi deneyimleri üzerinden göç, sürgün ve “ötekilik” meselelerine güçlü bir tanıklık sunuyor.



Londra’da yaşayan gazeteci-yazar Akın Olgun, yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi Tekin Yayınevi etiketiyle okurla buluştu. Yazarın altıncı kitabı olan eser, anı ile öykü türlerini bir araya getirirken, bireysel bir deneyimden yola çıkarak daha geniş bir toplumsal hikâyeye uzanıyor.

Kitap, Olgun’un İngiltere’den tatil için gittiği Rodos’ta kendisini beklenmedik biçimde gözaltı ve cezaevi sürecinin içinde bulmasıyla başlıyor. Bu kişisel deneyim, zamanla Ege’nin iki yakasında sıkışıp kalan göçmenlerin, mültecilerin ve “öteki” olarak görülen insanların hikâyelerine açılıyor. Yazar, hem geçmişte Türkiye cezaevlerinde yaşadığı travmalarla hem de Yunanistan’daki hapishane koşullarıyla yüzleşerek çok katmanlı bir anlatı kuruyor.

Eserde yalnızca bir tutukluluk hikâyesi değil, aynı zamanda sınır politikalarının, göç rejimlerinin ve adalet mekanizmalarının yarattığı yapısal sorunlar da ele alınıyor. “Kaptanlar” olarak anılan ve göçmen kaçakçılığı suçlamasıyla yargılanan kişilerin hikâyeleri üzerinden, sistemin ürettiği mağduriyetler görünür kılınıyor. Bu yönüyle kitap, bireysel bir anlatının ötesine geçerek politik ve etik bir yüzleşme metni niteliği taşıyor.

Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi, cezaevi atmosferini, dayanışmayı ve insan onurunu merkeze alan diliyle dikkat çekerken, okuru rakamların ve haber başlıklarının ötesindeki gerçek insan hikâyeleriyle karşı karşıya bırakıyor. Olgun’un anlatısı, karanlık koşullar içinde bile var olabilen umut ve dayanışma anlarını görünür kılarak çağdaş edebiyat içinde güçlü bir tanıklık örneği sunuyor.

 

“Alevilik ve Gelecek” etkinlikleri paneli: “Dünya’da Gelişen Otoriter Sağ Hareketler ve Muhalefet"

No comments

21 April 2026

 Londra’da 15-16-15 Mayıs tarihlerinde düzenlenecek “Alevilik ve Gelecek” etkinlikleri kapsamında 15 Mayıs Cuma günü Dünya’da Gelişen Otoriter Sağ Hareketler ve Muhalefet" başlıklı bir panel gerçekleştirilecek. Panelde, son yıllarda dünya genelinde yükselişe geçen otoriter sağ hareketler ve buna karşı muhalefetin geliştirdiği stratejiler ele alınacak.



Türkiye, Kıbrıs ve İngiltere’den siyasetçi ve toplum temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşecek panelde, farklı ülkelerdeki siyasi deneyimler karşılaştırmalı olarak değerlendirilecek. Katılımcılar, demokrasi, insan hakları ve toplumsal dayanışma temelinde muhalefetin nasıl daha etkili bir ortak mücadele hattı kurabileceğine dair görüşlerini paylaşacak.

Farklı siyasi geleneklerden gelen konuşmacılar, yalnızca mevcut tabloyu analiz etmekle kalmayacak; aynı zamanda geleceğe yönelik çözüm ve iş birliği önerilerini de tartışmaya açacak.









Etkinlik Bilgileri:
🗓 15 Mayıs Cuma
🕕 18.00
📍 IAKM & Cemevi, 19 Clarendon Road, Hornsey, London N8 0DD

Konuşmacılar:

  • Zack Polanski – Green Party
  • Erkan Baş – TİP
  • Doğuş Derya – CTP
  • Sezgin Tanrıkulu – CHP
  • Mithat Sancar – DEM
  • Hüseyin Mat – AABK

“Mutlu Çocuklar, Huzurlu Anneler & Babalar” Atölyesi 14 Nisan'da

No comments

12 April 2026




Mavi Production’un organize ettiği “Mutlu Çocuklar, Huzurlu Anneler & Babalar” başlıklı atölye, 14 Mayıs’ta The Mirror Café’de katılımcılarla buluşacak. Eğitmen Özlem Akşit eşliğinde gerçekleşecek etkinlikte; alerjiler, sınav kaygısı ve doğal yöntemlerle destekleyici çözümler ele alınacak.

Hem çocuklara hem de ebeveynlere hitap eden atölye, katılımcılara günlük hayatta uygulanabilir pratik bilgiler sunmayı amaçlıyor. Sıcak ve samimi bir ortamda gerçekleşecek buluşma, ailelerin hem fiziksel hem de duygusal iyilik halini desteklemeye odaklanıyor.

Aynı içerikle iki farklı oturum halinde düzenlenecek etkinliğe katılım ücretsiz, ancak kontenjan sınırlı. Katılmak isteyenlerin önceden kayıt yaptırması gerekiyor.


📌 Etkinlik Bilgileri 

  • Etkinlik: Mutlu Çocuklar, Huzurlu Anneler & Babalar
  • Tarih: 14 Nisan
  • Saat: 10:00–11:30 / 12:30–14:00
  • Mekân: The Mirror Café
  • Katılım: Ücretsiz (kontenjan sınırlı)
  • Kayıt: https://linktr.ee/MaviProductionUK

“Herkes Büyür Elbette” okuyucuyla buluştu

No comments

31 March 2026

Cambridge’te yaşayan şair, yazar Sultan Karataş’ın Herkes Büyür Elbette başlıklı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından yayımlandı.

 


Sultan Karataş’ın gezi yazısı, deneme, anı ve öykülerinden oluşan Herkes Büyür Elbette başlıklı kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından geçtiğimiz aylarda okuyucuyla buluşturuldu.

Feyza Hepçilingirler, Arin Dilligil Bayraktaroğlu ve kitabın editörü Tuncay Bilecen’in ve Feyza Herkes Büyür Elbette’ye ilişkin yorumları şu şekilde:

Herkes Büyür Elbette; anlatı, anı, öykü, gezi yazısı ve şiirlerin harmanlandığı bir yolculuk kitabı… “Yolculuk” ifadesi burada somut anlamıyla da bir metafor olarak da kullanılabilir; çünkü hem yazarın yıllar önce terk etmek zorunda kaldığı yurduna yaptığı ziyaretlere, gezip gördüğü yerlere ilişkin gözlemlerine hem de kendi içinde geçmişine doğru yaptığı yolculukta zihninde canlanan hatıralarına tanıklık ediyoruz bu kitapta. Böylece bir yandan tam da pandemi döneminde tarihi Diyarbakır, Mardin, Urfa sokaklarında edebiyatla yoğrulan bir yolculuğa çıkarken bir yandan da 70’li yılların İstanbul’una, yoksul gecekondu mahallelerine ve oradaki sımsıcak dostluklara uzanıyoruz.

“Adı hayat işte; geçiyor gerçekle düş arasında, hikâyeler yazmak gerek, unutmamak, unutulmamak adına” diyor Sultan Karataş. Herkes Büyür Elbette’de gerçekle düş arasında şiirli bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız?

Tuncay Bilecen

 



Tarihsiz günlükler gibi görünüyor ilk bakışta. Ama günlük mü bunlar? Kimi zaman anı, kimi zaman öykü, kimi zaman şiir, hatta kimi zaman mektup olan bu yazılar sadece günlük sayılabilir mi? Gözlenen, yaşanan, gerçek hayattan damıtılmış bu kısacık yazıları okudukça yaşanmışlık bütün içtenliğiyle sımsıcak sarıyor insanı. Kimi zaman som şiir kesiliyor anlatı, kimi zaman öyküye dönüşüyor; bir uzun hava ile bozkırlara taşınıyor; bir özdeyiş ile düşüncelerin gölgesine bırakıyor insanı. Bir bakıyorsunuz “sağ elinin iki parmağıyla ağzının kıyılarını temizleyerek” konuşmaya başlayan hala, doğrulup çıkıyor anlatıldığı öyküden, karşınıza geçip kulağınızdan ve aklınızdan silinmeyecek, bilgece öğütler veriyor size. “Çocukluk bir kez yaşanan, ölünceye dek okunacak bir başucu kitabı gibidir,” diyor ya yazar, kendi çocukluk kitabını hep açık tutuyor. Her ihtiyacı olduğunda “herkesin aynı derecede doymayarak” eşitlendiği o geçmiş hazinesinden, capcanlı yaşattığı çocukluğundan, bir tutam anı çıkarıyor; rengârenk fırlatıyor önünüze. Sultan Karataş hangi ülkenin hangi sokağında olursa olsun bütün ayrıntıları yakalayan bir gözle bakıyor çevresine; yaşanmış zamanlardan hangisini anlatırsa anlatsın kuşku duyulmayacak bir içtenlikle yüreğini açıyor okuruna. Sonunda sizi kendisine, kendisini size yol arkadaşı ediyor; anlattıkları sizin yaşanmışlıklarınız kadar gerçeklik kazanıyor.

Feyza Hepçilingirler

 

Herkes Büyür Elbette, şair Sultan Karataş’ın üçüncü anı-anlatım kitabı. Karataş, şiirimsi düz yazı tekniğini, düz yazıya benzer şiirlerle zenginleştirerek, sanatsal öğelerle harmanlayarak, pek çoğumuzun bakıp da görmediği veya görüp de üstünde durmadığı gerçekleri zengin bir ifade becerisiyle okuyucuya sunuyor.

Kitap bir yandan okuyucuyu güneydoğu Anadolu’daki güzellikler arasında tarihsel acılara değinerek gezdirirken Diyarbakır, Mardin, Urfa, Göbeklitepe, Ergani gibi yerlerin güler yüzlü, sevecen insanlarıyla tanıştırıyor, diğer yandan İstanbul’un varoşlarına uğrayıp oralardaki yaşam koşusuna seyirci yapıyor.  Kitabın tümünde yöresel manzaraları seyrediyor, yöresel yiyecekleri tadıyor, yöresel renkleri izliyor, yöresel kokuları içinize çekiyorsunuz, ama bir o kadar da sessiz çığlıkları dinliyorsunuz.

Karataş’ın “Hafıza”sı anlatılan ortamların özellikleri yanı sıra acıma, korku, sevinç, sevgi gibi duyguları da depolamış. En basitinden, sevginin, bir anahtar deliğinde bile nasıl paylaşıldığını anlamak için bu öyküyü okumak gerek. Çevresinde duyduklarına ve gördüklerine duyarlı olan yüreklerin karamsarlığını yansıtan, kaçışı çocukluk anılarında arayan, okuyucuyu nefes nefese bırakan yazılar bunlar. Her satırı bir felsefe incisi. Sultan Karataş’ın bu ufacık yüreğine nasıl doldurmuş Yaradan bu okyanus genişliğindeki bilgeliği, anlamak zor.

Açıl susam açıl. Bence her kitap meraklısı bu hazineye ortak olmalı.

Arin Dilligil Bayraktaroğlu

 

Yazar Hakkında

Sultan KARATAŞ, İstanbul doğumludur. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. 1980 sonrası farklı dergi ve gazetelerde çalışan Karataş, 1995’te politik mülteci olarak İngiltere’nin Cambridge şehrine yerleşti. Cambridge, Anglia Ruskin Üniversitesi’nde “İngiliz Dili ve Dilbilim” üzerine lisans eğitimi aldı. Lisans tezini, “Politikada Dilin Manipülasyonu” üzerine yaptı. Halen Cambridge’de yaşayan Karataş, İngilizce ve Türkçe dersler vermekte, tercümanlık yapmaktadır. Yazarın, şiir, anı-anlatı çalışmalarının yanı sıra, İngilizce’den Türkçe’ye çeviri çalışmaları devam etmektedir. Kendisinin hazırlayıp sunduğu ‘Olduğu Gibi’ programı Komün Tv’de ayda bir yayınlanmaktadır.

Yayımlanmış eserleri: Metris’ten Mektuplar (2015), Dilsiz Bir Ağıt (2017), Kısacıktı Boyu Elma Ağaçlarının (2019).


Kitabı Türkiye dışından edinmek için bu linke tıklayın!


 Kitabı Türkiye'den KİTAPYURDU üzerinden temin etmek için bu linke tıklayın!

Londra’da Kürt müziğinin sesi: Suna Alan & Friends sahne alıyor

No comments

27 March 2026


Londra’da yaşayan Kürt sanatçı Suna Alan, “Suna Alan & Friends” başlıklı özel konseriyle 11 Nisan 2026 Cumartesi akşamı müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.



 İrlandalı yazar James Joyce’un “Ben dağların çiçeğiyim” dizesinden ilham alan bu anlamlı performans, hafıza, mekân ve hikâyeyi bir araya getiren güçlü bir anlatı sunacak.

Stoke Newington’daki tarihi The Old Church’te düzenlenecek konser, izleyicilere samimi ve duygusal bir müzik deneyimi vaat ediyor. Kapıların saat 19.00’da açılacağı etkinlikte konser saat 20.00’de başlayacak.

Kürt kimliğinden beslenen müziğiyle dikkat çeken Suna Alan, geleneksel dengbêj kültüründen ilham alarak modern bir yorum sunuyor. Farklı şehirler ve kültürler arasında geçen yaşamının izlerini taşıyan sanatçı, müziğinde hem köklerine bağlı kalıyor hem de evrensel bir ifade dili kuruyor.

Uluslararası sahnelerde de yer alan Alan; Southbank Centre’daki “Women in Music” konser serisi ve Royal Albert Hall gibi prestijli mekânlarda performans sergiledi. 2024 yılında Cambridge’de düzenlenen TEDxKings Parade etkinliğinde “Dönüşüm” temasıyla sahne alan sanatçı, performansıyla büyük ilgi gördü.

“Suna Alan & Friends” konseri yalnızca bir müzik etkinliği olmanın ötesinde, aynı zamanda sosyal bir dayanışma amacı da taşıyor. Etkinlikten elde edilecek gelirin bir bölümü, yaşamlarını yeniden kurmaya çalışanlara destek amacıyla Londra merkezli bir vakfa bağışlanacak.

Kültürel derinliği yüksek ve duygusal açıdan zengin bir gece sunması beklenen konserin biletleri çevrim içi olarak satışta.

Bilet linki: https://buytickets.at/sunaalan/2138913

 

Ayşe Bayram’dan kişisel sergi: “Beyond the Mask, Behind the Self”

No comments

25 March 2026

Versus Arts Gallery, sanatçı Ayşe Bayram’ın Beyond the Mask, Behind the Self başlıklı kişisel sergisine 28 Mart – 4 Nisan tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü İlayda Uzunarslan’ın üstlendiği sergi, sanatçının ağırlıklı olarak suluboya tekniğiyle ürettiği; maskeler, portreler, sürreal çizgiler ve bilinçaltı çağrışımlarla şekillenen eserlerini bir araya getiriyor.



Ayşe Bayram’ın sanatsal pratiği, geleneksel suluboya disiplinini bilinçaltının akışkan ve katmanlı yapısıyla buluşturuyor. Su ve pigmentin kâğıt üzerindeki öngörülemez hareketini hem teknik hem de kavramsal bir araç olarak kullanan sanatçı, eserlerinde kimlik, görünürlük, saklanma, toplumsal roller ve içsel benlik arasındaki gerilimi araştırıyor. Sergide yer alan maskeler, yalnızca gizlenmeyi değil; aynı zamanda korunmayı, dönüşümü ve bireyin kendi iç dünyasıyla kurduğu karmaşık ilişkiyi simgeliyor.



Beyond the Mask, Behind the Self, izleyiciyi yüzeyin ardına bakmaya, görünen persona ile bastırılmış ya da korunmuş iç gerçeklik arasındaki ince çizgiyi sorgulamaya davet ediyor. Portreler, sürreal detaylar ve sezgisel biçimlerle kurulan bu görsel dünya, bireyin parçalı kimliğine dair sessiz ama güçlü bir yüzleşme alanı yaratıyor.

Muğla’da yaşayan ve üreten Ayşe Bayram, 2007 yılında Cumhuriyet Üniversitesi Resim-İş Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. Sanatçı, üretim pratiğini yıllardır sürdürdüğü sanat eğitimciliği ile birlikte geliştirirken, suluboyanın ifade gücünü psikolojik ve spiritüel katmanlarla derinleştiren özgün bir dil oluşturuyor. Uluslararası Suluboya Topluluğu (IWS) üyesi olan Bayram, uluslararası sergiler ve Londra merkezli projelerle çalışmalarını daha geniş sanat çevreleriyle buluşturmaya devam ediyor.

Sanatçının eserleri, estetik bir deneyimin ötesinde; izleyiciyi kendi içsel maskeleri, kırılganlıkları ve dönüşüm potansiyeli üzerine düşünmeye çağırıyor.



Sergi Bilgileri

Sergi Adı: Beyond the Mask, Behind the Self
Sanatçı: Ayşe Bayram
Tarihler: 28 Mart – 4 Nisan
Mekân: Versus Arts -
114A Lower Clapton Rd, Lower Clapton, London E5 0QR

Web: aysebayram.com
Instagram: @the.aysebayram.art

 

Küratör Notlari - Ilayda Uzunarslan

Beyond the Mask, Behind the Self, Ayşe Bayram’ın suluboyanın akışkan ve öngörülemez doğası üzerinden kimliğin çok katmanlı yapısını araştırdığı bir düşünsel alan açıyor. Maskeler, portreler ve sürreal çizgisel öğeler aracılığıyla kurulan bu seçki, bireyin toplumsal olarak görünür kıldığı yüz ile iç dünyasında taşıdığı kırılgan, bastırılmış ya da dönüşen benlik halleri arasındaki gerilime odaklanıyor.

Bayram’ın eserlerinde maske, yalnızca bir saklanma aracı değil; aynı zamanda korunma, uyumlanma ve dönüşümün simgesine dönüşür. Suluboyanın geçirgenliği ve akışkan yapısı, bu psikolojik ve duygusal katmanları görünür kılarken, izleyiciyi de kendi içsel yüzleşmesine davet eder. Sergi, görünen ile gizlenen, persona ile öz benlik arasındaki ince sınırda dolaşan şiirsel ve sezgisel bir anlatı sunar.

  


“Beyond the Mask, Behind the Self” -  Solo Exhibition by Ayşe Bayram

28 March – 4 April | Versus Arts

Versus Arts is pleased to present Beyond the Mask, Behind the Self, a solo exhibition by visual artist Ayşe Bayram, on view from 28 March to 4 April. Curated by İlayda Uzunarslan, the exhibition brings together a body of works created primarily in watercolor, featuring masks, portraits, surreal linear forms, and imagery shaped by subconscious associations.

Ayşe Bayram’s artistic practice merges the discipline of traditional watercolor with the fluid, layered terrain of the subconscious. Using the unpredictable movement of water and pigment on paper as both a technical and conceptual force, Bayram explores the tensions between identity, visibility, concealment, social roles, and the inner self. In this exhibition, masks emerge not only as symbols of disguise, but also as markers of protection, transformation, and the complex relationship between the individual and their inner world.

Beyond the Mask, Behind the Self invites viewers to look beyond the surface and reflect on the fragile boundary between the visible persona and the hidden or protected inner reality. Through portraits, surreal details, and intuitive forms, the exhibition creates a quiet yet powerful space of confrontation with the fragmented nature of the self.

Based in Muğla, Turkey, Ayşe Bayram graduated from the Department of Art Education at Cumhuriyet University in 2007. Alongside her long-standing role as an art educator, she has developed a distinctive visual language that expands the expressive possibilities of watercolor through psychological and spiritual depth. A member of the International Watercolor Society (IWS), Bayram continues to share her work with wider audiences through international exhibitions and projects in London.

More than an aesthetic experience, Bayram’s work invites viewers to reflect on their own inner masks, vulnerabilities, and potential for transformation.

Exhibition Details

Exhibition Title: Beyond the Mask, Behind the Self
Artist: Ayşe Bayram
Dates: 28 March – 4 April
Venue: Versus Arts -
114A Lower Clapton Rd, Lower Clapton, London E5 0QR

Web: aysebayram.com
Instagram: @the.aysebayram.art



Curator’s Notes -  İlayda Uzunarslan

Beyond the Mask, Behind the Self opens a reflective space in which Ayşe Bayram explores the layered nature of identity through the fluid and unpredictable language of watercolor. Through masks, portraits, and surreal linear forms, the exhibition focuses on the tension between the socially visible self and the fragile, suppressed, or transforming inner states that remain hidden beneath the surface.

In Bayram’s works, the mask becomes more than a symbol of concealment; it emerges as a marker of protection, adaptation, and transformation. The transparency and fluidity of watercolor make these psychological and emotional layers palpable, inviting viewers into an intimate confrontation with their own inner selves. The exhibition offers a poetic and intuitive visual narrative that moves along the delicate threshold between persona and essence.


“Sus.” 1- 4 Nisan tarihlerinde Londra’da sahneleniyor

No comments

22 March 2026

Adaletsizliğin en gürültülü hâli “Sus.” Londra’da tiyatro seyircisiyle buluşuyor. Ali Has’ın yazdığı ve Barış Celiloğlu’nun yönettiği oyun, 1 - 4 Nisan tarihleri arasında Tower Theatre sahnesinde seyirciyle buluşacak. 

 



 

Nazlı bir sabah evden ayrıldı.

Yanında küçük bir defteri vardı.

Ve bir daha eve geri dönmedi.

 

“Sus.”, sahneye yalnızca bir kayboluşun hikâyesini değil; sessizliğin, korkunun ve çıkar ilişkileriyle örülmüş bir düzenin öyküsünü taşıyor. Taş evlerin gölgesindeki bir köyde herkes bir şey biliyor, ama kimse konuşmuyor. Feodal bağların, görünmeyen güçlerin ve kuşaktan kuşağa aktarılan sessizliğin ortasında gerçek yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor.

Oyun, izleyiciyi “Sessizlik kimi korur?” “Peki asıl suçlu kimdir?” “Sessiz kalanlar mı, yoksa onları sessizliğe zorlayan sistem mi?” gibi sorularla yüzleşmeye itiyor.

Tower Theatre’da 1–4 Nisan tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak olan proje, Ali Has’ın kalemi ve yönetmen Barış Celiloğlu’nun rejisiyle sahnede hayat buluyor. Nù Stage Productions ve Pan Productions iş birliğiyle sahnelenecek oyunun müziklerini ise Vedat Yıldırım (Kardeş Türküler) ve Cansun Küçüktürk (Bajar) yaptılar.

Deneyimli oyuncu kadrosuyla dikkat çeken “Sus”, Ateş Toğrul, Ata Berk Akşit, Deniz Ülkü, Ezgi Bakışkan Barış, Emre Gündoğdu, Ezgi Koçer, Gülistan Sarbas, Tolga Polat ve Zehra Bilgin’i sahnede buluşturuyor.

Proje, kukla tiyatrosu ve fiziksel tiyatro unsurlarını bir araya getirerek çağdaş bir sahneleme sunuyor. Yönetmen Celiloğlu, oyuncu bedenini, nefesi ve sesi merkeze alan ritüelvari bir sahneleme diliyle sessizliğin en sarsıcı ve yıkıcı yönünü sahneye taşıyor.

 

Oyun yazarı Ali Has’ın görüşleri:

“Sus, kaybolan bir çocuğun hikâyesinden yola çıksa da, esasen bir suçun etrafında örülen sessizlik düzenini anlatıyor. Bu metinde benim için belirleyici olan şey, suçun kendisinden çok, o suçun herkes tarafından bilindiği hâlde dile getirilememesi oldu. Çünkü bazen bir toplumun en büyük kırılması, yaşanan olaydan ziyade o olay karşısında kurulan kolektif suskunluktur.

Oyunda ele alınan sessizlik, bireysel bir tercih değil; çoğu zaman güç ilişkileri, korku, sadakat ve çıkar dengeleri tarafından şekillenen bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Feodal bağların ve görünmeyen otoritelerin hâkim olduğu bir düzende, gerçek çoğu zaman açıkça saklanmaz; aksine herkesin gözleri önünde, konuşulmadan varlığını sürdürür.

 

Bu nedenle Sus, yalnızca belirli bir coğrafyaya ya da hikâyeye ait değil. Daha geniş bir soruya işaret ediyor: İnsanlar neden susar? Ve bu suskunluk kimi korur?”

Yönetmen Barış Celiloğlu’nun görüşleri:

“Sus.’u sahnelerken sessizliği yalnızca bir tema olarak değil, sahnenin aktif bir unsuru olarak ele almayı hedefledim. Oyuncunun bedeni, nefesi ve ritmi; canlı müzik, kukla ve fiziksel tiyatro unsurlarıyla birleşerek görünmeyen baskı mekanizmalarını ve karakterlerin duygusal yolculuklarını sahnede görünür kılıyor. Amacım seyircinin yalnızca trajik ve sarsıcı bir hikâyeyi izlemesi değil, bütün bu unsurların üzerinden o sessizliğin hakim olduğu ilişkiler ağı üzerine de düşünmesiydi.”

Yaratıcı Ekip

Dramaturg: Sinem Özlek Koç

Yönetmen Yardımcısı: Ezgi Koçer

Ses Tasarımı: Ceren Ayşe Özbudun

Set Tasarımı: Haiyan Hester Xue

Kostüm Tasarımı: Barış Celiloğlu

Aydınlatma Tasarımı: Paul Thomas

Kukla Tasarımı: Dilan Uğurlu

Kukla Operatörü: Tolga Polat

Sahne Amirleri: Ceren Ayşe Özbudun, Ezgi Koçer

Yapım Müdürü: Elfide Öztürk

Teaser: Çiğdem Boru

Grafik Tasarım: Yaşam Gülseven

Hareket Tasarim : Barış Celiloğlu

 

Etkinlik Bilgileri:

Tarih: 1–4 Nisan 2026

Saat: 19:30

Mekân: Tower Theatre, Londra

 

Bilgi / İletişim:

07961 213 849

Takımyıldızları 19-20 Mart tarihlerinde Arcola Theatre'da

No comments

10 March 2026

Özge Erdem ve Kemal Kayaoğlu’nun etkileyici performansıyla öne çıkan "Takımyıldızları", 19-20 Mart tarihlerinde Arcola Theatre'da sahnelenecek.



Tek İlişki. Sonsuz Olasılık.

İstanbul'da iki sezon boyunca seyirci ve eleştirmenlerden övgüler alan Takımyıldızları, Özge Erdem ve Kemal Kayaoğlu’nun etkileyici performanslarıyla ilk kez Londra'ya geliyor!

İngiliz yazar Nick Payne'in yaratıcı kaleminden çıkan Takımyıldızları, bir partide tanışan iki insan arasındaki romantik ilişkinin paralel evrenlerdeki yaşamlarını konu alıyor. Bilim ve aşkı benzersiz şekilde buluşturarak, çiftin hayatta yaptığı veya yapmadığı her seçimi,aldığı veya almadığı her kararı aynı anda gösteriyor.

"Tüm zamanlar bizim olacak. Tüm zamanlarımız senin olacak. Şu andan ne daha fazla, ne de daha az."

*İngilizce üst yazılı Türkçe performans

Tarih: 19-20 Mart
Saat: 19:00
Yer: Arcola Theatre

https://www.arcolatheatre.com/event/takimyildizlari/




Yazar Nick Payne

Çevirmen Kemal Kayaoğlu

Yönetmen Özge Erdem

Yardımcı Yönetmen ve Dramaturg Aslı Ceren Bozatlı

Sahne ve Kostüm Tasarım Sıla Karakaya

Işık Tasarım Kemal Yiğitcan

Ses Tasarım Utkan Akçay

Afiş Tasarım Saydan Çelik

Fotoğraf Murat Dürüm


Oyuncular

Özge Erdem

Kemal Kayaoğlu 


Prova Sponsor İstanbul Drama Sanat Akademisi

Kostüm Sponsor Hotiç

Değerli Desteğiyle İstanbul Kültür Sanat Vakfı


Yapım KAOS


Oyun hakkındaki yorumlar: 


‘Güçlü bir metin ve uyumlu iki oyuncu'

Milliyet Sanat


’Sezonun izlenmeyi en çok hak eden işlerinden’

Şalom


‘Oyuncular müthiş bir iş başarıyor’

Tiyatro Dergisi


‘Sezonun en doyurucu oyunları arasında’

Artful Living


70 dakikalık etkileyici bir yolculuk

ArtDog


Sezonun kaçırılmaması gerekenlerinden’

T24


’Hayal etmeye, ihtimalleri düşünmeye davet ediyor’

The Art Newspaper Türkiye


’[Takımyıldızları] ruhunuza iyi gelecek'

The Magger


Özenli, sağlam ve etkileyici'

Milliyet


‘Düşüncenizde yeni ufuklar açıyor’

Fayn




© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan