Dolunay Obruk, Londra’da “Ultimate Showcase” sahnesinde

No comments

21 August 2025




Ultimate Showcase, 26 Ağustos’ta Barbican’daki Piano Smithfield sahnesinde gerçekleşecek. London Music Showcase tarafından düzenlenen etkinlik, Londra’nın müzik ve sosyalleşme sahnesine farklı bir soluk getiriyor.

“Ultimate Gig / Ultimate Meetup” konseptiyle düzenlenen Ultimate Showcase, Londra’nın önde gelen müzik buluşmalarından biri olarak geri dönüyor.

Etkinlikte sahne alacak isimler arasında Nini Iris, Jamie Sidwell, Fuyara ve özellikle caz ile dünya müziğini harmanlayan tarzıyla dikkat çeken Dolunay Obruk yer alıyor.

 

Etkinlik Detayları

  • Etkinlik: London Music Ultimate Showcase
  • Yer: Piano Smithfield, Barbican – Londra
  • Tarih: 26 Ağustos
  • Saat: 19.00
  • Sahne Alacak İsimler: Nini Iris, Dolunay Obruk, Jamie Sidwell, Fuyara

 

ATMB Başkanı Vehbi Keleş: “İngiltere’ye ihracat yapan çok, ama sürdürülebilir şekilde kalan çok az.”

No comments

CNBC-e’de KOBİ’ler Konuşuyor programında Alara Akgün’e konuşan ATMB Başkanı Keleş; Birleşik Krallık’ta son 10 yılda 50 bin Türk firması ihracat yaptı, yalnızca 3.500’ü pazarda kalıcı olabildi.

 


İngiltere Pazarı Büyüyor, Ancak Süreklilikte Sorun Var

CNBC-e’de KOBİ’ler Konuşuyor programında Alara Akgün’ün sorularını yanıtlayan Avrupalı Türk Markalar Birliği (ATMB) Başkanı Vehbi Keleş, Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki ticaret hacminin güçlü bir artış gösterdiğini belirtti. Keleş’e göre, 2024 yılında Türkiye’nin İngiltere’ye ihracatı 15,3 milyar dolarla rekor kırarken, 2025’in ilk yedi ayında bu rakam %14,8 artarak 9,8 milyar dolara ulaştı. Bu artış trendi, yıl sonunda yeni bir rekorun daha gelebileceğine işaret ediyor.

Ancak Keleş’in dikkat çektiği en kritik konu ihracatın sürdürülebilirliği oldu. Türkiye’de bugün yaklaşık 120.000 ihracatçı firma bulunduğunu hatırlatan Keleş, son 10 yılda bunlardan 50.000’inin İngiltere’ye en az bir kez ürün gönderdiğini, ancak sadece 3.500’ünün bu pazarda düzenli olarak tutunabildiğini söyledi.

Keleş, “İngiltere’ye girmek kolaylaştı ama orada kalmak hâlâ zor. Asıl mesele süreklilik. Başarı, pazara girmekle değil, o pazarda güvenilir bir marka olarak kalmakla mümkün” dedi.

 İngiltere’de 250 Bin İthalatçı, Türkiye’den Alım Yapan Sadece 14.200 Firma

Birleşik Krallık’ın yapısal potansiyeline de dikkat çeken Keleş, ülkede ithalat yapan 250 binin üzerinde firma bulunduğunu hatırlattı. Ancak 2023 yılı verilerine göre bu firmalardan sadece 14.200’ü Türkiye’den ürün ithal etti.

“Bu tablo, Türk ürünlerinin İngiltere pazarında daha geniş bir alıcı kitlesine ulaşabileceğini açıkça gösteriyor” diyen Keleş, Türkiye menşeli ürünlerin hâlâ yeterince yaygınlaşmadığını vurguladı.

 

İngiltere Tüketicisi Değişiyor: Fiyat Değil, Değer Tercih Ediliyor

2024 yılı itibarıyla İngiltere'nin toplam ithalatının 820 milyar dolara ulaştığını, bunun 340 milyar dolarlık kısmının nihai tüketici ürünlerinden oluştuğunu belirten Keleş, bu verilerin Türkiye açısından önemli bir fırsata işaret ettiğini belirterek, “Birleşik Krallık pazarı canlı ve dışa açık ama tüketici artık çok daha seçici. Sadece ucuz değil, anlam taşıyan ve güvenilir markaları tercih ediyor” diye konuştu.

Keleş’e göre Türk firmalarının bu pazarda rekabet edebilmesi için yalnızca ürün değil, marka değerine odaklanması gerekiyor.

 

Türkiye’de Üret, İngiltere’de Marka Ol: Başarının Formülü Bu

Vehbi Keleş, Türkiye’nin üretim altyapısı, tedarik zinciri yakınlığı ve Serbest Ticaret Anlaşması sayesinde hâlâ önemli lojistik avantajlar sunduğunu belirtti. Ancak bu avantajın tek başına yeterli olmadığına dikkat çekerek şunları söyledi:

“Artık sadece fiyatla değil; tasarım, inovasyon ve sürdürülebilir kaliteyle rekabet etmeliyiz. İngiltere pazarı markalaşmadan kalıcı başarı sunmuyor.”

Keleş, gıda, tekstil, ev elektroniği ve yapı malzemeleri gibi sektörlerde birçok Türk firmasının bu modeli uygulayarak başarı sağladığını da kaydetti.

 

KOBİ’ler İçin Risk: Markasız Ürün, Kısa Ömürlü Satış

KOBİ’lerin genellikle üretime odaklandığını, markalaşmayı ise geri planda tuttuğunu belirten Keleş, bu anlayışın artık değişmesi gerektiğine işaret etti:

“Marka artık bir isim değil, pazardaki varlığın teminatıdır. Markası olmayan firmalar sadece fiyatla yarışır; bu da sürdürülebilir değildir.”

Keleş, İngiltere'de başarı sağlamak isteyen KOBİ’lerin dijital varlıklarını güçlendirmesi, yerel pazarlama stratejileri geliştirmesi ve hedef tüketiciye doğru bir dil ile ulaşması gerektiğini ifade etti.

 Yüksek Standartlar, Kültürel Uyum ve Lojistik Zorluklar

Keleş, İngiltere pazarının hem fırsatlar hem de zorluklarla dolu olduğunu belirtti. Yoğun rekabet, yüksek ürün standartları, sertifikasyon süreçleri ve lojistik zorlukların firmaların önünde ciddi engeller oluşturduğunun altını çizdi.

“Kaliteli ürün artık bir başlangıç noktası bile değil. Pazarda kalıcı olmak için kaliteyi belgelendirmek, yerel beklentilere uygun ürün sunmak gerekiyor.”


İngiltere, Sadece Hedef Değil, Küresel Sıçrama Tahtası

Keleş, Birleşik Krallık pazarının Türk firmaları için yalnızca bir satış kanalı değil, aynı zamanda Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’ya açılan bir sıçrama tahtası olduğununun altını çizerek sözlerini şöyle tamamladı:

“Burada markalaşmayı başaran Türk firmaları, sadece İngiltere’de değil, küresel pazarda söz sahibi oluyor. Başarının anahtarı; süreklilik, uyum ve güçlü bir marka kimliğidir.”

 

Liverpool'da maskeli bir grubun saldırısına uğrayan Egemen Özdemir'le söyleşi

No comments

20 August 2025

Kings College'de Bankacılık ve Finans alanında yüksek lisansını tamamlayıp mezun vizesiyle Londra'da yaşamını sürdüren Egemen Özdemir geçtiğimiz hafta Liverpool'da maskeli bir grubun saldırısına uğradı.

Bisikletli Gazete söyleşilerinin bu bölümünde Egemen Özdemir ile yaşadığı bu tatsız olaya ilşkin yaptığımız söyleşi yer alıyor.







Göçmen erkekler ve erkeklik halleri

No comments

18 August 2025

 Bisikletli Gazete söyleşilerinin bu bölümünde Esra Kendir ile şirket sponsorluğundan Ankara Anlaşması'na geçmesini, kendi göç deneyimini ve Birleşik Krallık'taki Türkiyeli göçmen erkeklekleri ve erkeklik hallerini konuştuk.


Bu videoda;



👉 Görüşmenin başından 8.16'ya kadar şirket sponsorluğundan Ankara Anlaşmasına geçiş anlatılıyor.
👉 8.16'dan - 12:00'ye kadar Esra Kendir kendi göç deneyiminden, göçün ruh halini nasıl etkilediğinden söz ediyor.
👉 12.00. dakikadan videonun sonuna kadar ise "yabancı" kadınlarla evli erkekler ve erkeklik halleri konuşuluyor.












Mültecilik: suç işledikçe görünür, ezildikçe görünmez olmak

No comments

13 August 2025

Heykel: Bruno Catalano


Tuncay Bilecen, tuncaybilecen@gmail.com

Bugün 20 Haziran, Dünya Mülteciler Günü…

Birleşmiş Milletler (BM) rakamlarına göre, 2020'nin sonu itibariyle dünyada 82,4 milyon mülteci veya sığınmacı bulunuyor. BM, mültecilği: "ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmeyen veya dönmek istemeyen kişi" şeklinde tanımlıyor.

Genel kullanımda “göçmen”, “sığınmacı”, “mülteci” kavramlarının karıştırıldığı ve zaman zaman birbirlerinin yerine kullanıldığı görülse de mültecilikte “zorunlu bir göç” olgusunun bulunduğunu ve “mülteciliğin” aynı zamanda hukuksal bir statü olduğunu belirtelim.

ASAYİŞ VE SOSYAL DÜZENE TEHDİT

Güvenlikçi politikaların, temel insan hakları ve hukuk devletinin önüne geçtiği günümüzde mültecilik ve mülteciler bir hukuksal statü olarak değil asayiş ve sosyal düzene bir tehdit olarak algılanıyor.

11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından yaygınlaşan güvenlikçi söylem, kapitalizmin yapısal ve döngüsel krizleri derinleştikçe hedef tahtasına en kırılgan ve kolay hedef olan göçmenleri koydu. Sağ popülizmin söylem dünyasında bereketli bir malzeme teşkil eden göçmenler artık her türlü fenalığın, bozulmanın, kötülüğün müsebbibi idi.

-       Ekonomi kötüye gidiyor?

-  Çünkü çok göçmen geldi, tüm yardımları alıyorlar. Bütçeni çoğu bedavadan geçinen göçmenlere gidiyor.

 

- Asayiş bozuldu, sosyal sorunlar var.

- Çünkü çok göçmen geldi. Toplumun yapısını, kimyasını bozdular. O yüzden ahlakımız da bozuluyor.

 

- İşsizlik artıyor.

- Çünkü çok göçmen geldi. Ucuza çalıştıkları için elimizdeki işleri de aldılar.

İNSAN-ALTI BİR KATEGORİ

Sağ popülist siyaset bu bereketli malzemeyi tepe tepe kullandıkça ekonomik kriz nedeniyle eski konforunu yitiren, güvencesizleşen ve gelir kaybına uğrayan kesimler için çok kullanışlı bir nefret objesi ortaya çıktı: göçmenler… 

British jobs for British workers” sloganının gölgesinde gerçekleştirilen Brexit referandumundan Fransa’dan, İsveç’e, İtalya’dan Almanya’da ırkçı partilerin tırmanışına kadar Batı dünyasında göçmenlerin söylem düzeyinde bir nefret objesi olarak kullanım alanının yaygınlaştığını görüyoruz. Burada “obje” özne olamamış, özne dahi kabul edilmeyen, edilgen, eğreti bir varoluşu sembolize ediyor. İrfan Aktan’ın gerçekleştirdiği söyleşide Tanıl Bora bu durumu şu şekilde ifade ediyor: Göçmenler insan-altı bir kategori gibi görülüyorlar. Kayıt dışı ve insan dışılar, kağıtsızlar, statüsüzler; bir ‘fazla’ veya ‘artık’ nüfus teşkil ediyorlar; onlara her şey yapılabilir. Bir yandan da müthiş bir tehdit kaynağı sayıldıkları için, üzerlerinde tepinilebilecek bir yığın olarak görülüyorlar. Kendilerini ‘yerli’ kabul eden, hasbelkader bir memlekette yerleşik olan insanların tehdit algılarına hitap etmeye çok elverişliler.”

"BEN GÖÇMENLERE KARŞI DEĞİLİM AMA BU KADARI DA FAZLA!"

Elbette göçmen, mülteci karşıtlığı ve düşmanlığını sadece sağ popülist siyasete mal edemeyiz. Dolaşıma girdikçe çoğalan ve yaygınlaşan bu söylemlerin her kesimden birçok alıcısı bulunuyor. Bu konudaki neşriyat arttıkça nefret kervanına katılanların sayısı da artıyor. “Ben göçmenlere karşı değilim ama bu kadarı da fazla!” diye başlayan yakınmalar, göçmenlere “artık” negatif ayrımcılık uygulanması gerektiğini hatırlatan tehditkâr cümlelerle bitiyor: “Hepsini göndereceksin geldiği yere!” Bu yönüyle mültecilik makul ve makbul vatandaşlığa da bir tehdit oluşturuyor. Dolayısıyla aynı suçu makbul vatandaşın işlemesiyle zaten potansiyel tehlike olan mültecinin işlemesi farklı yorumlara yol açıyor. Temel insan haklarına, hukukun en temel prensiplerinden biri olan suçta ve cezada yasallık ilkesine aykırılık teşkil etse de bunu savunan kişiler güvenlikçi bahanelerin arkasına kolayca sığınabiliyor.

SUÇ İŞLEDİKÇE GÖRÜNÜR, EZİLDİKÇE GÖRÜNMEZ OLMAK

Günden güne yayılan mülteci karşıtlığının ilginç bir boyutu da tekil örneklerle yapılan genellemelerin meselenin özünün kaçırılmasına yol açması… Bu sayede göçmenler şeytanlaştırılırken; ülkenin olmayan sınır politikası, olmayan göçmen politikası ve olmayan entegrasyon politikası tartışma konusu bile edilmiyor. Ezcümle, kamusal alanda göçmen tartışmaları meseleyi ortaya çıkaran nedenlerle değil, bu nedenlerin yol açtığı kriminal tekil örnekler üzerinden yapılıyor. Böylece sınıfsal piramidin en altında yer alan; güvencesiz, kayıtsız, kağıtsız, ucuz işgücü olan göçmenlerin sınıfsal konumları da kendileri gibi görünmez hale geliyor. Ne yazık ki milyonlarca yoksul göçmen ancak suç işlediklerinde görünür oluyorlar.  

Yazıyı, Kemal Siyahhan’ın mülteci kitabından, bir Afgan mülteci olan Abdülmelik’in sözleriyle bitirelim: “Dünyanın neresine giderseniz gidin iyi koşullar bulsanız bile en az beş on sene çekersiniz, koşullar kötü giderse inanın köle olmak mülteci olmaktan çok daha iyidir çocuklar.”

 

Sınırların ve pasaportların olmadığı bir dünya özlemiyle… 

Ayfer Tunç’un “Kuru Kız” romanında göç ve göçmenlik

No comments

11 August 2025




Tuncay Bilecen


Türk edebiyatının üretken yazarlarından biri olan Ayfer Tunç, Nisan 2023’te yayımlanan romanı Kuru Kız’da; mahalle baskısından kadının ailedeki ve toplumdaki rollerine, ekonomik ve sosyal çözülmenin yarattığı ahlaki erozyondan standardize edilen beden ölçütlerinin dışında olanların yaşadığı aşağılanmaya (bodyshaming) kadar birçok farklı konuya değiniyor.

Kuru Kız’ı bir “göç romanı” olarak değerlendirmek zorlama bir çıkarım olsa da roman, sosyal çürümenin her yere sirayet ettiği bir toplumsal yapıda bireysel kurtuluşu sıra dışı bir hikâyeyle göç etmekte bulan bir kadını anlatması bakımından bu yönüyle de irdelenebilir.

Kitabın ana kahramanı Kuru Kız’ın kırk yaşına birkaç ay kala Arjantin’in en güney ucunda, “dünyanın sonu” diye bilinen Ushuaia’ya gitmesiyle başlayan roman, devamında çoğunlukla kronolojik bir sıra izlemeden onun bu yolculuğa çıkmasına neden olan olaylarla devam ediyor.

Adını bilmediğimiz, fiziksel özellikleri nedeniyle kendisine takılan isimle, “Kuru Kız” olarak tanıtılan karakter, Ushuaia’daki ilk zamanlarında geldiği yerle buranın bir karşılaştırmasını yapar. Bu karşılaştırma okuyucuya, Kuru Kız’ı göç etmeye iten sebepler hakkında bir ön fikir verir: “Kendi ülkesindeki insanlar korkunç, buradakiler de harika değiller ama daha az kötücüller, en azından ona karşı” (s.16).  

Aynı şekilde yeni yerleştiği bu yerdeki duygu durumu da terk ettiği yere göre çok farklıdır artık:  “Geride bıraktığı yıllar boyunca güldüklerinin bin katını burada iki yıl olmadan güldü” (s.19). Çünkü Türkiye’deyken gülebilecek, gülse bile bunu gösterebilecek bir çevrede yaşamamaktadır: “Babası öldükten sonra olmaya başlamıştı aralarında (kardeşiyle) böyle neşeli şeyler. Hayattayken güldüklerini pek hatırlamıyordu. Gülmüşlerse de gizli gizli, kendi aralarında” (s.29).

Kuru Kız, başladığı yerde biten (dünyanın sonunda), olay örgüsü itibariyle ucu açık bir roman… Kuru Kız’ın ailesinden başlayarak yaşadığı muhite, topluma ve ülkeye kadar çevresini sarıp sarmalayan kötülükler silsilesinden bilgiye açlığı sayesinde kurtulmasını konu alan roman, sözü edilen katmanların her birinde yer yer trajik hikâyeleri de barındırıyor. Hatta bu bakımdan kitabın zaman zaman arabesk bir iklime büründüğünü söylemek de mümkün. Örneğin, Kuru Kız dışındaki tüm aile bireylerinin ölümlerine tek tek tanıklık ettiğimiz romanda; anne 36, baba 50, erkek kardeş ise 37 yaşında hayatını kaybeder.

Yıllar içinde peş peşe gelen bu ölümler her seferinde Kuru Kız’ı biraz daha yalnızlaştırır, en sonunda yazarın adını vermediği ama İstanbul olmadığını bildiğimiz (çünkü erkek kardeşi İstanbul’a kaçıyor) bir şehrin yoksul mahallesinde eski, kagir bir binada yapayalnız kalır. Fakat bu onu aşağı çeken bir yalnızlık değil, kendisini gerçekleştirme potansiyelini ortaya çıkaran bir yalnızlıktır. Her birinin ayrı bir acı verdiği ve onu belli kalıpların içine soktuğu aile içi rollerden azadedir artık. “Özgürlük olduğunu o sırada bilmediği bu tuhaf, coşkulu duygu henüz damarlarına nüfuz etmemişti ama edeceğini anlamıştı, varlığını ele geçireceğini tahmin ediyordu. Büyük temizliğe oturma odasındaki ağır vitrinle değil annesinin zamanından kalma gardıropla başladı” (s.163).

Kuru Kız, aile ilişkilerinin dışına çıkarak mahalleye, topluma ve oradan da ülkeye bakan, bunu da yüksek sesle, göze sokarak değil, birbirine bağlı hikâyelerdeki sosyo-politik detaylar ve gözlemler üzerinden veren bir roman. Bu bakımdan aile içinde, oda paylaşımında bile kendisini gösteren cinsiyetçi tutum, tek başına kalan Kuru Kız’ın evine göz koyan akraba ve komşular, kentsel dokunun rantçı yaklaşımlarla bozulmasının mahalle ve komşuluk ilişkilerine yansıması, siyasetle organik ilişkisi olan görgüsüz ve aç gözlü mafyatik müteahhit profili, tarikat şeyhlerinin kentsel rantın dağıtımındaki yeni rolleri gibi birçok karakter ve tema romanda yer alıyor.

Kuru Kız, etrafını saran ona tecavüz etmek isteyen, özel hayatını merak eden ve fütursuzca mahremiyetini ihlal eden, bahçesine evine el koymak isteyen bu gözü dönmüş topluluktan öğrenme merakı ve bilinci sayesinde kurtulur. Sözünü ettiğimiz bu bilinç durumu bir aydınlanmadan ziyade Kuru Kız’ın içinde kendisiyle açtığı bir çeşit iletişim kanalı yoluyla yaşanır. Bu iletişim kanalı sayesinde kendi içinde olayların muhasebesini yapar, vicdanıyla yüzleşir. Roman boyunca sürekli “tanrısıyla” konuştuğuna şahitlik ederiz. “Kardeşinin ardından acı çekmeyi başka bir zamana bırakmıştı. Gecenin, tanrısıyla konuşacağı ileri saatlerine” (s.138). “Rüyadan sonra tanrısıyla konuştu, kardeşinin hakkı olan hayattan zevkli bir yudum bile alamadan gittiği için çok acı çektiğini söyledi” (s.149). “Tanrısına interneti anlatmaya doyamıyordu, sanki tanrısı bu buluştan haberdar değilmiş ve ondan öğrenmekten çok hoşlanıyormuş gibi” (s.150). “Tanrısı onu yatıştırmak için yatağının başucunda bekliyor oluyordu. Yüzü olmayan, bedeni olmayan, sesi olmayan, olmayan sesi bazen annesininkine, bazen olmayan bir sevgilininkine benzeyen tanrısı” (s. 174). “Tanrısı coşkuyla destekliyordu, onu yüreklendiriyordu. Git, yeter ki git. Canlan, yaşa” (s. 202).

Kuru Kız’ın göç ederek kendi kurtuluşunu gerçekleştirmesinde içindeki sonsuz öğrenme aşkı önemli rol oynamıştır. YouTube’taki gezginlerin gezip gördüğü yerleri merak etmeyle başlayan bu aşk zamanla bir tutkuya dönüşür. Artık büyük bir açlıkla her şeyi merak etmektedir. “Hayatını ikiye ayırıyordu, internetten önce ve internetten sonra” (s.150). Etrafında, saf, kıt akıllı, kandırılmaya müsait olarak görülen Kuru Kız, öğrenme merakı sayesinde komşuların, akrabaların, mahalle sakinlerinin elinden kurtulmuş, internetten bulduğu bir emlak şirketine evini satmayı başarmış ve böylelikle ancak hayalinde yapabildiği yolculuğa tek başına çıkabilmiştir.

Ayfer Tunç; Kuru Kız’da fiziksel, sosyal ve ekonomik olarak dezavantajlı bir konumda olan bir kadının göç ederek kurtuluşunu konu alırken, örtük olarak “bilgi güçtür” mesajını da okuyucuya duyuruyor.  

 

Ayfer Tunç, Kuru Kız, Can Yayınları, 2023, 216 sayfa


*Bu yazı ilk defa Göç Dergisi'nde Temmuz 2024'te yayınlanmıştır. 

https://dergi.tplondon.com/goc/article/view/882

"Bilinçli Hamilelik ve Doğuma Pratik Yolculuk" eğitimi 25 Ağustos – 5 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek

No comments

07 August 2025

Hamilelik sadece fiziksel bir süreç değil; zihinsel, duygusal ve ruhsal olarak da bütüncül bir hazırlık gerektiriyor. Bu farkındalıkla yola çıkan "Bilinçli Hamilelik ve Doğuma Pratik Yolculuk" adlı 6 haftalık online program, anne adaylarını doğuma her yönüyle hazırlamayı hedefliyor.



Alanında uzman üç isim tarafından yürütülecek olan program, 25 Ağustos - 5 Ekim tarihleri arasında toplam 18 buluşma ile gerçekleşecek. Canlı Zoom buluşmaları ve kayıtlarla hibrit bir yapıya sahip olan program, anne adaylarına esnek ve derinlemesine bir deneyim sunuyor.

Uzman Kadrodan Bütüncül Yaklaşım

  • Klinik Psikolog Begüm Teke, annelik kimliği, doğum korkusu, bağlanma ve zihinsel kalıplar gibi konularda teorik bilgi aktarımıyla süreci destekleyecek.
  • Bütünsel Şifa Eğitmeni Bilge Maitri, hamile yogası, nefes, meditasyon, ses çalışmaları ve gevşeme teknikleriyle beden farkındalığını artıracak.
  • Doğuma Hazırlık Eğitmeni Özge Aydoğan ise hypnobirthing temelli tekniklerle doğum anına dair pratik bilgiler, doğum planı ve pozisyonlar gibi konulara ışık tutacak.

Her Hafta Üç Modül: Teori – Pratik – Hypnobirthing

Her haftanın modüler yapısı şu şekilde planlandı:

  • 🧠 Teori (20-30 dk): Psikolojik bilgi ve farkındalık çalışmaları
  • 🧘‍♀️ Pratik (45-60 dk): Yoga, nefes, gevşeme uygulamaları
  • 🌸 Hypnobirthing (50-60 dk): Doğuma yönelik zihinsel ve bedensel hazırlık

Programda ayrıca olumlamalar, yazma çalışmaları, rehber sesli meditasyonlar, haftalık PDF çalışma defteri ve WhatsApp üzerinden birebir destek de sunulacak.

Hedef: Güvenli, Bilinçli ve Şefkatli Doğum

Programın temel amacı; anne adaylarının korkudan güvene, belirsizlikten içsel güce doğru bir yolculukla doğuma zihinsel, duygusal ve fiziksel olarak hazırlanmalarını sağlamak.

Katılımcılar bu süreçte:

  • Bedenlerini doğuma hazırlayacak,
  • Zihinlerini güvene odaklayacak,
  • Bebekleriyle bağlarını derinleştirecekler.

 

Kayıt yaptırmak ve bilgi almak için bu link’e tıklayabilirsiniz.


© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan