Dolunay Obruk, Londra’da “Ultimate Showcase” sahnesinde

No comments

21 August 2025




Ultimate Showcase, 26 Ağustos’ta Barbican’daki Piano Smithfield sahnesinde gerçekleşecek. London Music Showcase tarafından düzenlenen etkinlik, Londra’nın müzik ve sosyalleşme sahnesine farklı bir soluk getiriyor.

“Ultimate Gig / Ultimate Meetup” konseptiyle düzenlenen Ultimate Showcase, Londra’nın önde gelen müzik buluşmalarından biri olarak geri dönüyor.

Etkinlikte sahne alacak isimler arasında Nini Iris, Jamie Sidwell, Fuyara ve özellikle caz ile dünya müziğini harmanlayan tarzıyla dikkat çeken Dolunay Obruk yer alıyor.

 

Etkinlik Detayları

  • Etkinlik: London Music Ultimate Showcase
  • Yer: Piano Smithfield, Barbican – Londra
  • Tarih: 26 Ağustos
  • Saat: 19.00
  • Sahne Alacak İsimler: Nini Iris, Dolunay Obruk, Jamie Sidwell, Fuyara

 

ATMB Başkanı Vehbi Keleş: “İngiltere’ye ihracat yapan çok, ama sürdürülebilir şekilde kalan çok az.”

No comments

CNBC-e’de KOBİ’ler Konuşuyor programında Alara Akgün’e konuşan ATMB Başkanı Keleş; Birleşik Krallık’ta son 10 yılda 50 bin Türk firması ihracat yaptı, yalnızca 3.500’ü pazarda kalıcı olabildi.

 


İngiltere Pazarı Büyüyor, Ancak Süreklilikte Sorun Var

CNBC-e’de KOBİ’ler Konuşuyor programında Alara Akgün’ün sorularını yanıtlayan Avrupalı Türk Markalar Birliği (ATMB) Başkanı Vehbi Keleş, Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki ticaret hacminin güçlü bir artış gösterdiğini belirtti. Keleş’e göre, 2024 yılında Türkiye’nin İngiltere’ye ihracatı 15,3 milyar dolarla rekor kırarken, 2025’in ilk yedi ayında bu rakam %14,8 artarak 9,8 milyar dolara ulaştı. Bu artış trendi, yıl sonunda yeni bir rekorun daha gelebileceğine işaret ediyor.

Ancak Keleş’in dikkat çektiği en kritik konu ihracatın sürdürülebilirliği oldu. Türkiye’de bugün yaklaşık 120.000 ihracatçı firma bulunduğunu hatırlatan Keleş, son 10 yılda bunlardan 50.000’inin İngiltere’ye en az bir kez ürün gönderdiğini, ancak sadece 3.500’ünün bu pazarda düzenli olarak tutunabildiğini söyledi.

Keleş, “İngiltere’ye girmek kolaylaştı ama orada kalmak hâlâ zor. Asıl mesele süreklilik. Başarı, pazara girmekle değil, o pazarda güvenilir bir marka olarak kalmakla mümkün” dedi.

 İngiltere’de 250 Bin İthalatçı, Türkiye’den Alım Yapan Sadece 14.200 Firma

Birleşik Krallık’ın yapısal potansiyeline de dikkat çeken Keleş, ülkede ithalat yapan 250 binin üzerinde firma bulunduğunu hatırlattı. Ancak 2023 yılı verilerine göre bu firmalardan sadece 14.200’ü Türkiye’den ürün ithal etti.

“Bu tablo, Türk ürünlerinin İngiltere pazarında daha geniş bir alıcı kitlesine ulaşabileceğini açıkça gösteriyor” diyen Keleş, Türkiye menşeli ürünlerin hâlâ yeterince yaygınlaşmadığını vurguladı.

 

İngiltere Tüketicisi Değişiyor: Fiyat Değil, Değer Tercih Ediliyor

2024 yılı itibarıyla İngiltere'nin toplam ithalatının 820 milyar dolara ulaştığını, bunun 340 milyar dolarlık kısmının nihai tüketici ürünlerinden oluştuğunu belirten Keleş, bu verilerin Türkiye açısından önemli bir fırsata işaret ettiğini belirterek, “Birleşik Krallık pazarı canlı ve dışa açık ama tüketici artık çok daha seçici. Sadece ucuz değil, anlam taşıyan ve güvenilir markaları tercih ediyor” diye konuştu.

Keleş’e göre Türk firmalarının bu pazarda rekabet edebilmesi için yalnızca ürün değil, marka değerine odaklanması gerekiyor.

 

Türkiye’de Üret, İngiltere’de Marka Ol: Başarının Formülü Bu

Vehbi Keleş, Türkiye’nin üretim altyapısı, tedarik zinciri yakınlığı ve Serbest Ticaret Anlaşması sayesinde hâlâ önemli lojistik avantajlar sunduğunu belirtti. Ancak bu avantajın tek başına yeterli olmadığına dikkat çekerek şunları söyledi:

“Artık sadece fiyatla değil; tasarım, inovasyon ve sürdürülebilir kaliteyle rekabet etmeliyiz. İngiltere pazarı markalaşmadan kalıcı başarı sunmuyor.”

Keleş, gıda, tekstil, ev elektroniği ve yapı malzemeleri gibi sektörlerde birçok Türk firmasının bu modeli uygulayarak başarı sağladığını da kaydetti.

 

KOBİ’ler İçin Risk: Markasız Ürün, Kısa Ömürlü Satış

KOBİ’lerin genellikle üretime odaklandığını, markalaşmayı ise geri planda tuttuğunu belirten Keleş, bu anlayışın artık değişmesi gerektiğine işaret etti:

“Marka artık bir isim değil, pazardaki varlığın teminatıdır. Markası olmayan firmalar sadece fiyatla yarışır; bu da sürdürülebilir değildir.”

Keleş, İngiltere'de başarı sağlamak isteyen KOBİ’lerin dijital varlıklarını güçlendirmesi, yerel pazarlama stratejileri geliştirmesi ve hedef tüketiciye doğru bir dil ile ulaşması gerektiğini ifade etti.

 Yüksek Standartlar, Kültürel Uyum ve Lojistik Zorluklar

Keleş, İngiltere pazarının hem fırsatlar hem de zorluklarla dolu olduğunu belirtti. Yoğun rekabet, yüksek ürün standartları, sertifikasyon süreçleri ve lojistik zorlukların firmaların önünde ciddi engeller oluşturduğunun altını çizdi.

“Kaliteli ürün artık bir başlangıç noktası bile değil. Pazarda kalıcı olmak için kaliteyi belgelendirmek, yerel beklentilere uygun ürün sunmak gerekiyor.”


İngiltere, Sadece Hedef Değil, Küresel Sıçrama Tahtası

Keleş, Birleşik Krallık pazarının Türk firmaları için yalnızca bir satış kanalı değil, aynı zamanda Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’ya açılan bir sıçrama tahtası olduğununun altını çizerek sözlerini şöyle tamamladı:

“Burada markalaşmayı başaran Türk firmaları, sadece İngiltere’de değil, küresel pazarda söz sahibi oluyor. Başarının anahtarı; süreklilik, uyum ve güçlü bir marka kimliğidir.”

 

Göçmen erkekler ve erkeklik halleri

No comments

18 August 2025

 Bisikletli Gazete söyleşilerinin bu bölümünde Esra Kendir ile şirket sponsorluğundan Ankara Anlaşması'na geçmesini, kendi göç deneyimini ve Birleşik Krallık'taki Türkiyeli göçmen erkeklekleri ve erkeklik hallerini konuştuk.


Bu videoda;



👉 Görüşmenin başından 8.16'ya kadar şirket sponsorluğundan Ankara Anlaşmasına geçiş anlatılıyor.
👉 8.16'dan - 12:00'ye kadar Esra Kendir kendi göç deneyiminden, göçün ruh halini nasıl etkilediğinden söz ediyor.
👉 12.00. dakikadan videonun sonuna kadar ise "yabancı" kadınlarla evli erkekler ve erkeklik halleri konuşuluyor.












Ayfer Tunç’un “Kuru Kız” romanında göç ve göçmenlik

No comments

11 August 2025




Tuncay Bilecen


Türk edebiyatının üretken yazarlarından biri olan Ayfer Tunç, Nisan 2023’te yayımlanan romanı Kuru Kız’da; mahalle baskısından kadının ailedeki ve toplumdaki rollerine, ekonomik ve sosyal çözülmenin yarattığı ahlaki erozyondan standardize edilen beden ölçütlerinin dışında olanların yaşadığı aşağılanmaya (bodyshaming) kadar birçok farklı konuya değiniyor.

Kuru Kız’ı bir “göç romanı” olarak değerlendirmek zorlama bir çıkarım olsa da roman, sosyal çürümenin her yere sirayet ettiği bir toplumsal yapıda bireysel kurtuluşu sıra dışı bir hikâyeyle göç etmekte bulan bir kadını anlatması bakımından bu yönüyle de irdelenebilir.

Kitabın ana kahramanı Kuru Kız’ın kırk yaşına birkaç ay kala Arjantin’in en güney ucunda, “dünyanın sonu” diye bilinen Ushuaia’ya gitmesiyle başlayan roman, devamında çoğunlukla kronolojik bir sıra izlemeden onun bu yolculuğa çıkmasına neden olan olaylarla devam ediyor.

Adını bilmediğimiz, fiziksel özellikleri nedeniyle kendisine takılan isimle, “Kuru Kız” olarak tanıtılan karakter, Ushuaia’daki ilk zamanlarında geldiği yerle buranın bir karşılaştırmasını yapar. Bu karşılaştırma okuyucuya, Kuru Kız’ı göç etmeye iten sebepler hakkında bir ön fikir verir: “Kendi ülkesindeki insanlar korkunç, buradakiler de harika değiller ama daha az kötücüller, en azından ona karşı” (s.16).  

Aynı şekilde yeni yerleştiği bu yerdeki duygu durumu da terk ettiği yere göre çok farklıdır artık:  “Geride bıraktığı yıllar boyunca güldüklerinin bin katını burada iki yıl olmadan güldü” (s.19). Çünkü Türkiye’deyken gülebilecek, gülse bile bunu gösterebilecek bir çevrede yaşamamaktadır: “Babası öldükten sonra olmaya başlamıştı aralarında (kardeşiyle) böyle neşeli şeyler. Hayattayken güldüklerini pek hatırlamıyordu. Gülmüşlerse de gizli gizli, kendi aralarında” (s.29).

Kuru Kız, başladığı yerde biten (dünyanın sonunda), olay örgüsü itibariyle ucu açık bir roman… Kuru Kız’ın ailesinden başlayarak yaşadığı muhite, topluma ve ülkeye kadar çevresini sarıp sarmalayan kötülükler silsilesinden bilgiye açlığı sayesinde kurtulmasını konu alan roman, sözü edilen katmanların her birinde yer yer trajik hikâyeleri de barındırıyor. Hatta bu bakımdan kitabın zaman zaman arabesk bir iklime büründüğünü söylemek de mümkün. Örneğin, Kuru Kız dışındaki tüm aile bireylerinin ölümlerine tek tek tanıklık ettiğimiz romanda; anne 36, baba 50, erkek kardeş ise 37 yaşında hayatını kaybeder.

Yıllar içinde peş peşe gelen bu ölümler her seferinde Kuru Kız’ı biraz daha yalnızlaştırır, en sonunda yazarın adını vermediği ama İstanbul olmadığını bildiğimiz (çünkü erkek kardeşi İstanbul’a kaçıyor) bir şehrin yoksul mahallesinde eski, kagir bir binada yapayalnız kalır. Fakat bu onu aşağı çeken bir yalnızlık değil, kendisini gerçekleştirme potansiyelini ortaya çıkaran bir yalnızlıktır. Her birinin ayrı bir acı verdiği ve onu belli kalıpların içine soktuğu aile içi rollerden azadedir artık. “Özgürlük olduğunu o sırada bilmediği bu tuhaf, coşkulu duygu henüz damarlarına nüfuz etmemişti ama edeceğini anlamıştı, varlığını ele geçireceğini tahmin ediyordu. Büyük temizliğe oturma odasındaki ağır vitrinle değil annesinin zamanından kalma gardıropla başladı” (s.163).

Kuru Kız, aile ilişkilerinin dışına çıkarak mahalleye, topluma ve oradan da ülkeye bakan, bunu da yüksek sesle, göze sokarak değil, birbirine bağlı hikâyelerdeki sosyo-politik detaylar ve gözlemler üzerinden veren bir roman. Bu bakımdan aile içinde, oda paylaşımında bile kendisini gösteren cinsiyetçi tutum, tek başına kalan Kuru Kız’ın evine göz koyan akraba ve komşular, kentsel dokunun rantçı yaklaşımlarla bozulmasının mahalle ve komşuluk ilişkilerine yansıması, siyasetle organik ilişkisi olan görgüsüz ve aç gözlü mafyatik müteahhit profili, tarikat şeyhlerinin kentsel rantın dağıtımındaki yeni rolleri gibi birçok karakter ve tema romanda yer alıyor.

Kuru Kız, etrafını saran ona tecavüz etmek isteyen, özel hayatını merak eden ve fütursuzca mahremiyetini ihlal eden, bahçesine evine el koymak isteyen bu gözü dönmüş topluluktan öğrenme merakı ve bilinci sayesinde kurtulur. Sözünü ettiğimiz bu bilinç durumu bir aydınlanmadan ziyade Kuru Kız’ın içinde kendisiyle açtığı bir çeşit iletişim kanalı yoluyla yaşanır. Bu iletişim kanalı sayesinde kendi içinde olayların muhasebesini yapar, vicdanıyla yüzleşir. Roman boyunca sürekli “tanrısıyla” konuştuğuna şahitlik ederiz. “Kardeşinin ardından acı çekmeyi başka bir zamana bırakmıştı. Gecenin, tanrısıyla konuşacağı ileri saatlerine” (s.138). “Rüyadan sonra tanrısıyla konuştu, kardeşinin hakkı olan hayattan zevkli bir yudum bile alamadan gittiği için çok acı çektiğini söyledi” (s.149). “Tanrısına interneti anlatmaya doyamıyordu, sanki tanrısı bu buluştan haberdar değilmiş ve ondan öğrenmekten çok hoşlanıyormuş gibi” (s.150). “Tanrısı onu yatıştırmak için yatağının başucunda bekliyor oluyordu. Yüzü olmayan, bedeni olmayan, sesi olmayan, olmayan sesi bazen annesininkine, bazen olmayan bir sevgilininkine benzeyen tanrısı” (s. 174). “Tanrısı coşkuyla destekliyordu, onu yüreklendiriyordu. Git, yeter ki git. Canlan, yaşa” (s. 202).

Kuru Kız’ın göç ederek kendi kurtuluşunu gerçekleştirmesinde içindeki sonsuz öğrenme aşkı önemli rol oynamıştır. YouTube’taki gezginlerin gezip gördüğü yerleri merak etmeyle başlayan bu aşk zamanla bir tutkuya dönüşür. Artık büyük bir açlıkla her şeyi merak etmektedir. “Hayatını ikiye ayırıyordu, internetten önce ve internetten sonra” (s.150). Etrafında, saf, kıt akıllı, kandırılmaya müsait olarak görülen Kuru Kız, öğrenme merakı sayesinde komşuların, akrabaların, mahalle sakinlerinin elinden kurtulmuş, internetten bulduğu bir emlak şirketine evini satmayı başarmış ve böylelikle ancak hayalinde yapabildiği yolculuğa tek başına çıkabilmiştir.

Ayfer Tunç; Kuru Kız’da fiziksel, sosyal ve ekonomik olarak dezavantajlı bir konumda olan bir kadının göç ederek kurtuluşunu konu alırken, örtük olarak “bilgi güçtür” mesajını da okuyucuya duyuruyor.  

 

Ayfer Tunç, Kuru Kız, Can Yayınları, 2023, 216 sayfa


*Bu yazı ilk defa Göç Dergisi'nde Temmuz 2024'te yayınlanmıştır. 

https://dergi.tplondon.com/goc/article/view/882

"Bilinçli Hamilelik ve Doğuma Pratik Yolculuk" eğitimi 25 Ağustos – 5 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek

No comments

07 August 2025

Hamilelik sadece fiziksel bir süreç değil; zihinsel, duygusal ve ruhsal olarak da bütüncül bir hazırlık gerektiriyor. Bu farkındalıkla yola çıkan "Bilinçli Hamilelik ve Doğuma Pratik Yolculuk" adlı 6 haftalık online program, anne adaylarını doğuma her yönüyle hazırlamayı hedefliyor.



Alanında uzman üç isim tarafından yürütülecek olan program, 25 Ağustos - 5 Ekim tarihleri arasında toplam 18 buluşma ile gerçekleşecek. Canlı Zoom buluşmaları ve kayıtlarla hibrit bir yapıya sahip olan program, anne adaylarına esnek ve derinlemesine bir deneyim sunuyor.

Uzman Kadrodan Bütüncül Yaklaşım

  • Klinik Psikolog Begüm Teke, annelik kimliği, doğum korkusu, bağlanma ve zihinsel kalıplar gibi konularda teorik bilgi aktarımıyla süreci destekleyecek.
  • Bütünsel Şifa Eğitmeni Bilge Maitri, hamile yogası, nefes, meditasyon, ses çalışmaları ve gevşeme teknikleriyle beden farkındalığını artıracak.
  • Doğuma Hazırlık Eğitmeni Özge Aydoğan ise hypnobirthing temelli tekniklerle doğum anına dair pratik bilgiler, doğum planı ve pozisyonlar gibi konulara ışık tutacak.

Her Hafta Üç Modül: Teori – Pratik – Hypnobirthing

Her haftanın modüler yapısı şu şekilde planlandı:

  • 🧠 Teori (20-30 dk): Psikolojik bilgi ve farkındalık çalışmaları
  • 🧘‍♀️ Pratik (45-60 dk): Yoga, nefes, gevşeme uygulamaları
  • 🌸 Hypnobirthing (50-60 dk): Doğuma yönelik zihinsel ve bedensel hazırlık

Programda ayrıca olumlamalar, yazma çalışmaları, rehber sesli meditasyonlar, haftalık PDF çalışma defteri ve WhatsApp üzerinden birebir destek de sunulacak.

Hedef: Güvenli, Bilinçli ve Şefkatli Doğum

Programın temel amacı; anne adaylarının korkudan güvene, belirsizlikten içsel güce doğru bir yolculukla doğuma zihinsel, duygusal ve fiziksel olarak hazırlanmalarını sağlamak.

Katılımcılar bu süreçte:

  • Bedenlerini doğuma hazırlayacak,
  • Zihinlerini güvene odaklayacak,
  • Bebekleriyle bağlarını derinleştirecekler.

 

Kayıt yaptırmak ve bilgi almak için bu link’e tıklayabilirsiniz.


İngiltere ve Fransa arasındaki geri gönderme anlaşması uygulamaya girdi: ilk göçmenler gözaltında

No comments

İngiltere ile Fransa arasında imzalanan yeni “bir giren, bir çıkan” göç anlaşması çerçevesinde, Manş Denizi’ni küçük teknelerle geçerek İngiltere’ye ulaşan ilk göçmenler gözaltına alındı. Çarşamba günü Dover limanına ulaştırılan ve can yelekleri giydikleri görülen göçmenler, Sınır Gücü botlarından indirildi. İngiltere İçişleri Bakanlığı, gözaltına alınan kişilerin, Fransa’ya iade edilene kadar göçmen gözaltı merkezlerinde tutulacağını açıkladı.



İçişleri Bakanı Yvette Cooper, kaç göçmenin gözaltına alındığını açıklamaktan kaçınırken, Fransa’nın güvenli bir ülke olduğunu ve yasal itirazlara karşı kararlı bir duruş sergileneceğini belirtti. Cooper, “Şu anda geri gönderme hazırlıkları devam ediyor. Kimsenin şüphesi olmasın, bugünden itibaren gelen herkes gözaltına alınacak ve iade sürecine tabi tutulacak,” dedi. İlk geri göndermelerin birkaç hafta içinde gerçekleşmesi bekleniyor.

Bu pilot uygulama, Temmuz ayında İngiltere Başbakanı Sir Keir Starmer ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron arasında imzalanan anlaşma kapsamında hayata geçirildi. Anlaşma, yasa dışı yollardan İngiltere’ye giriş yapanların Fransa’ya geri gönderilmesini öngörürken, Fransa’dan da güvenlik kontrollerinden geçmiş aynı sayıda sığınmacının yasal yollarla İngiltere’ye kabul edilmesini içeriyor. Pilot uygulama 11 ay sürecek.

Anlaşma çerçevesinde Fransa’daki yetişkin ve aileler, İngiltere’ye gelmek için çevrim içi başvuru platformu üzerinden talepte bulunabilecek. Uygun bulunan başvuru sahipleri, İngiltere’ye geldiklerinde üç ay içinde sığınma talebinde bulunabilecek veya vizeye başvurabilecek. Bu süreçte, çalışma, eğitim ve sosyal yardımlardan faydalanamayacaklar.

2025 yılında bugüne kadar 25 binden fazla kişi Manş Denizi’ni geçerek İngiltere’ye ulaştı. Bu sayı, geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre %49 daha yüksek. Muhalefetteki Muhafazakâr Parti ise yükselişte olan Reform Partisi’nin elinden göçmen kozunu almak için bu yeni anlaşmanın yeterince caydırıcı olmadığını savunuyor. Muhafazakârlar eski hükümetin Ruanda planının iptal edilmesini "büyük bir hata" olarak değerlendiriyor.

 Kaynak: BBC

İngiltere ile Fransa arasında göçmen iadesi planı yürürlüğe girdi

No comments

05 August 2025

İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, 5 Ağustos’ta yürürlüğe giren yeni göçmen iade planı kapsamında Fransa’ya kaç kişinin geri gönderileceğine dair bir rakam açıklamaktan kaçındı. Anlaşma gereği, Manş Denizi’ni küçük botlarla geçen bazı göçmenler gözaltına alınarak Fransa’ya gönderilecek. Karşılığında, İngiltere güvenlik ve uygunluk kontrollerini geçen ve kaçak geçiş denememiş sığınmacıları kabul edecek.

 


Başbakan Sir Keir Starmer, planı “aylar süren olgun bir diplomasinin ürünü” olarak nitelendirdi ve “gerçek sonuçlar” getireceğini savundu. Ancak Muhafazakâr Parti, bu adımın “hiçbir fark yaratmayacağı” görüşünde. 30 Temmuz itibarıyla, 2025 yılında küçük botlarla İngiltere’ye ulaşan kişi sayısı 25 bini aşarak geçen yılın aynı dönemine göre %49’luk bir artış gösterdi.

Cooper, uygulamanın şu an için deneme aşamasında olduğunu, sayının zamanla artacağını ancak başlangıçta düşük olacağını belirtti. Operasyonel bilgilerin suç çeteleri tarafından kullanılmasını engellemek amacıyla günlük veya toplam hedef paylaşmadıklarını vurguladı. Basına yansıyan bilgilere göre, haftada yaklaşık 50 kişinin iade edilebileceği konuşuluyor. Ancak Oxford Üniversitesi Göç Gözlemevi’nden Peter Walsh, bu rakamın caydırıcılık için yeterli olmayacağını, şu anki geçiş oranlarında bunun sadece %5 geri gönderilme ihtimali anlamına geldiğini söyledi.

Plan, Avrupa Komisyonu ve AB üye devletlerinden onay aldı. Hükümet, aynı zamanda insan kaçakçılarıyla mücadele amacıyla Ulusal Suç Ajansı’na 300 yeni görevli alımı ve 100 milyon sterlinlik ek bütçe ayırdığını duyurdu. Muhafazakâr Parti ise, önceki hükümetin Ruanda planının “%100 geri gönderme” hedefi taşıdığını, ancak iktidardaki İşçi Partisi’nin bunu iptal ettiğini hatırlatarak yeni düzenlemeyi etkisiz buldu.

Sivil toplum kuruluşları ise tepkili. Asylum Matters, tehlikeli yolculukların ancak güvenli ve yasal sığınma yollarının açılmasıyla engellenebileceğini savunuyor. Hükümet ise bu planın tek başına “sihirli bir çözüm” olmadığını kabul ediyor ancak yılın ilk yarısında rekor seviyelere çıkan yasa dışı geçişleri azaltmada önemli bir adım olacağını düşünüyor.

 

Kaynak: BBC

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan