“Göçmenler yanlarında bir dünya taşır"

No comments

05 January 2026

Günümüzde göçmenler neredeyse sadece "güvenlik" bakımından ele anılıyor. Rowan Williams, The Guardian’daki yazısında bu konuya dikkat çekerek göçmenlerin sanat, müzik ve kolektif hafızamız üzerindeki derin etkisinin çoğu zaman ihmal edildiğini hatırlatıyor. 




Britanya’da göçmenler son dönemlerde çoğunlukla güvenlik ve ekonomi başlıkları üzerinden tartışılıyor. Aşırı sağın sürekli gündemde tuttuğu göçmen karşıtlığı göç meselesinin dar bir düzlemden değerlendirilmesine yol açıyor. Eski Canterbury başpiskoposu Rowan Williams The Guardian'daki yazısında bu dar bakış açısının, göçmenlerin kültür hayatına kattığı zenginliği gölgede bıraktığını hatırlatıyor. Çünkü göç yalnızca bir yer değiştirme hikâyesi değil; beraberinde taşınan hatıraların, dillerin ve hayal gücünün de yolculuğu anlamına geliyor.

Williams yazısında, bu zenginliği anlamak için gözlerimizi biraz sanatın iyileştirici gücüne çevirmemizi öneriyor. Suriyeli sanatçı Issam Kourbaj’ın eserlerindeki o naif ama dirençli duruşun, aslında göçün en sessiz ve en derin tanığı olduğunu hatırlatıyor. Ya da fotoğrafçı Dragana Jurišić’in karelerine baktığınızda, geçmişle bugün arasında nasıl sihirli bir köprü kurulduğunu, dünyanın bir anda nasıl genişlediğini hissediyorsunuz. Williams’a göre göçmen sanatçılar, sadece kendi hikâyelerini anlatmıyor; hepimize yeni bir bakış açısı armağan ediyorlar.

Dinlediğimiz bir melodiden hayran kaldığımız o binanın mimarisine, okuduğumuz bir dizeden sofradaki lezzete kadar aslında her yerde başka coğrafyaların izleri var. Williams, tarihin her döneminde kültürün tam da bu "karşılaşmalarla" ve paylaşımlarla büyüdüğünü söylüyor. 

 İnsanlığın ortak mirasında göçmenlerin katkılarının yadsınamaz olduğuna dikkat çeken Williams yazısını şöyle bitiriyor: "Göçmenler yanlarında bir dünya taşır. Sınırlarımıza giriş için hangi şartları koyarsak koyalım, eğer bu dünyaların derinliğini ve akışkanlığını gözetmezsek, bu şartlar hem insanlıktan uzak hem de ters etki yaratan uygulamalara dönüşür. Her göçmeni ya her ne pahasına olursa olsun güvenlik arayan biri ya da değer verdiğimiz her şeye düşman bir figür gibi gösteren kalıp yargılar yerine, yeni gelenlerin hayal gücüne kulak vermemiz gerekir. Çünkü göçmenlerin tek bir yüzü, tek bir hikâyesi yoktur. Onlar kapalı ve karanlık bir dünya görüşünün temsilcileri değildir. 'Hayal gücü' dediğimiz o en insani yetiden yoksun da değillerdir. Onların hayal gücünü ciddiye almak, belki bizimkini de özgür bırakır ve kendimize bambaşka bir ışık altında bakmamızı sağlar."




Farkındalıkla Doğum ve Emzirme Programı 21 Aralık’ta Başlıyor

No comments

31 December 2025

Doula Özge Aydoğan, anne adayları için 5 haftalık bütüncül hazırlık programı gerçekleştirecek. 





Anne adaylarını bilinçli, sakin ve güçlü bir doğuma hazırlamayı hedefleyen “Farkındalıkla Doğum & Emzirme Programı”, Doula ve Emzirme Danışmanı Özge Aydoğan tarafından 21 Aralık 2025’te çevrim içi olarak başlatılıyor. Program, Hypnobirthing, nefes–gevşeme teknikleri ve farkındalık temelli emzirme eğitimlerini bir araya getirerek kapsamlı bir hazırlık süreci sunuyor.

 

1. Hafta – Doğuma İlk Adım ve Temel Hazırlık

Programın 1. haftasında, Hypnobirthing yaklaşımı, korkusuz doğum felsefesi, doğum fiziolojisi, kaslar ve hormonların işleyişi gibi temel konular ele alınacak. Anne adayları, doğum sürecini daha iyi anlamaya yönelik zihinsel hazırlık teknikleriyle tanıştırılacak.

 

2., 3. ve 4. Haftalar – Nefes ve Gevşeme ile Derin Hazırlık

Her Çarşamba akşamı yapılacak nefes–gevşeme oturumlarında, sakinliği artıran nefes teknikleri, derin gevşeme uygulamaları ve zihni doğuma hazırlayan meditasyonlar üzerinde durulacak. Bu haftalarda ayrıca bebekle bağ kurmaya yönelik farkındalık çalışmaları gerçekleştirilecek.
Pazar akşamları ise doğum pozisyonları, ağrı yönetimi, doğum planı hazırlama ve partner desteğinin güçlendirilmesi gibi uygulamalı başlıklar işlenecek.

 

5. Hafta – Farkındalıkla Emzirme Eğitimi

Programın 5. haftası, tamamen emzirmeye ayrılıyor. Pazar ve Çarşamba akşamları yapılacak iki ayrı oturumda doğru emzirme pozisyonları, süt üretimini destekleme yolları, meme ucu sorunlarını önleme–çözme stratejileri ve ilk günlere yönelik pratik rehberlik aktarılacak. Bu bölüm, anne adaylarının hem bilgi hem de özgüven kazanmasını hedefliyor.

 Doula Özge Aydoğan, programın amacını şu sözlerle özetliyor:

“Annelerin bedenlerine, bebeklerine ve doğum sürecine güven duymalarını; korku yerine farkındalık, telaş yerine sakinlik geliştirmelerini istiyorum. Her kadının güçlü ve desteklenmiş bir doğum deneyimini hak ettiğine inanıyorum.”

Tüm derslerin kayıt altına alınacağı programda, katılımcılar içeriklere süre boyunca erişim sağlayabilecek. 5 Aralık’a kadar erken kayıt avantajı sunulan etkinliğin kontenjanı sınırlı. Katılım bilgilerine bu linkten ulaşılabilir. 

Mutlu yıllar!

No comments

 Bisikletli Gazete ailesi olarak tüm okurlarımızın yeni yılını kutluyoruz!



2026'nin sağlık, mutluluk ve boş şans getirmesi dileğiyle tüm okurlarımızın yeni yılın kutluyoruz!

2026 hayatımızda bisiklete daha fazla yer açtığımız bir yıl olsun! 🚴





Göçmen sağlık çalışanları ayrımcılık nedeniyle NHS’ten uzaklaşıyor

No comments

27 December 2025

Birleşik Krallık’ta NHS’in uluslararası sağlık personeline olan bağımlılığı artarken, yabancı eğitimli doktor ve hemşireler göçmen karşıtı söylemler ve artan ırkçılık nedeniyle ülkede çalışmak istemediğini belirtiyor. Uzmanlar bunun sağlık sistemini tehlikeye atabileceği uyarısında bulunuyor.





Göçmen Karşıtı Söylemler Sağlık Sektörünü Olumsuz Etkiliyor

Birleşik Krallık’ın ulusal sağlık hizmeti NHS, tarihinin en yüksek oranda yabancı eğitimli doktorsuz kalma riskiyle karşı karşıya. NHS’in üst düzey tıp liderlerinden Dr. Jeanette Dickson’a göre, ülkede göçmen karşıtı söylemlerin artması ve genel kamuoyu algısının “istenmeyen” mesajı vermesi, uluslararası sağlık çalışanlarının İngiltere’yi tercih etmemesine neden oluyor.

Dr. Dickson, politikacıların göçmenlere yönelik sert söylemleri ve medyada bu yaklaşımın sık sık yer almasının, Birleşik Krallık’ı “misafirperver olmayan, hatta ayrımcı” bir ülke olarak algılayan sağlık personelini uzaklaştırdığını söyledi. Bu durum, NHS’in zaten uluslararası personele büyük oranda bağımlı olduğu bir dönemde daha da kritik hale geliyor.

NHS’in Geleceğine İlişkin Kaygılar Artıyor

NHS’in doktor kadrosunun yaklaşık %42’sinin yurt dışında eğitim gördüğü biliniyor. Bu kişiler ülkedeki sağlık hizmetlerinin bel kemiğini oluşturuyor. Ancak son dönemde bu profesyonellerin hem Birleşik Krallık’a gelmekten kaçındığı hem de mevcut pozisyonlarını terk ettiği dikkat çekiyor. Dr. Dickson, bu eğilimin devam etmesi halinde NHS’in hizmet verme kapasitesinin tehlikeye girebileceğini belirtti.

Sağlık çalışanlarının bir kısmı, sadece iş ortamında değil günlük hayatta da ırkçı taciz ve saldırılara maruz kaldıklarını ifade ediyor. Bu tür deneyimler, İngiltere’de çalışmanın cazibesini daha da azaltıyor.

Hükümetin Tepkisi

Sağlık Bakanı Wes Streeting, NHS çalışanlarına yönelik ırkçı tacize karşı daha sert önlemler alındığını duyursa da, eleştirmenler bunun yeterli olmadığını savunuyor. Dr. Dickson, hükümetin yabancı sağlık çalışanlarını aktif bir şekilde desteklemesi ve onları İngiltere’de çalışmaya teşvik edecek mesajlar vermesi gerektiğini vurguluyor.

Uzmanlara göre, göçmen karşıtı söylem sadece sağlığa değil, İngiltere’nin uluslararası itibarına ve küresel yetenek çekme kapasitesine de zarar veriyor. Bu durum, hem NHS’in sürdürülebilirliği hem de sağlık hizmetlerinin kalitesi açısından derin bir endişe kaynağı oluşturmaya devam ediyor.  


Kaynak: The Guardian

Elimde “Erotik Kapitalim" vardı onu verdim neyleyim!

No comments

 





Ramazan Yaylalı

 

Das Erotik Kapital - 1

2000’lerin başı…

Türkiye’de yine çok sert bir ekonomik krizin yaşandığı dönem…

Her ekonomik krizden sonra artan işsizlik ve yoksulluk genç nesli daha çok etkilediği için, nüfusun bir bölümü yurtdışına, yani refah seviyesi yüksek ülkelere göç eder.

Yine böyle bir dönemde, Avrupa’ya doğru (illegal ya da legal olsun) çoğunluğu vasıfsız gençlerden oluşan bir göç akını başlamıştı. Bunlardan bir bölümü, refah seviyesi yüksek, küçük bir Avrupa ülkesi olan Avusturya’ya göç etmişlerdi. Fakat Avusturya’ya göç etmekle işler öyle hemen bitmiyordu. Avusturya devletinin yeni gelen göçmenler için oturum ve çalışma izni vermesi birçok bürokratik düzenlemelere tabi idi. Çalışma izninin ancak belli şartlarda verilmesi göçmenlerin işlerini çok zorlaştırıyordu.[1]

Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, yaşları 20 ile 30 arasında değişen, çoğu ilkokul ve ortaokul mezunu olan bu gençlerin, normal bir Avusturya vatandaşının sahip olduğu hukuksal haklara sahip olmaları için önlerinde tek bir yol vardı!  O yol da Avusturya vatandaşlığına sahip bir kadının gönlüne girmekten başka bir şey değildi. Yani resmî anlamda yapılacak bir evlilik bütün meseleyi kökünden çözüyordu.

Bu evlilikler sayesinde vatandaşlık bile alınabiliyordu. Fakat Almanca bilmemek, uluslararası bir dil olan İngilizceye de hakim olmamak çok sorun yaratıyordu, çünkü sonuçta romantik ilişki “gönül-dili” dışında ortak konuşulan bir “iletişim-dili” gerektiriyordu. Fakat sorun şu ki; gençler yeni geldikleri için tek kelime Almanca bilmiyorlardı; bu da, romantik iletişimin oluşmasına büyük bir engeldi.

Neyse uzun zaman sonra gençler, Almancalarını belli bir seviyeye getirmeyi başardılar (B2 Seviyesi); en azından gündelik sohbetleri yerine getirecek kadar ya da “short-talking” dediğimiz düzeyde konuşabiliyorlardı. Geriye kalan tek şey, gelecekleri için ellerinde “Eros’un-okuyla” ortamlara dalıp sarışın kadınların gönüllerini fethetmekti.



Fakat ortada üç temel sorun daha vardı:

1)    Eksik Modern Flört Deniyimi  (modern-flirting-experience)

2)    Ötekinin farklı “Habitus”u ve farklı kültürel kodlara sahip olmak

3)    Etno-Seksizm ve “Rassenschaende”[1]

 

1)    Eksik Modern-Flört-Deneyimi – bir pre-modern taşra şoku!

   Genellikle bütün hayatlarını, Anadolu’da kırsal bölgede geçirmiş bu insanlar, modern-flört ilişki türüne benzer bir ilişki tercübe edememişti. Klasik anlamda Yeşilçam filmlerinden gördükleri aşk sahneleri dışında kafalarında pek fazla fikir ve imge yoktu. En fazla  düğünde beğendikleri bir kızı, uzaktan bakışlarla etkiledikten sonra ikinci bir aşama olarak araya bazı aracıları sokup, kızın ailesi tarafından onayını alıp, ellerinde bir paket lokumla ertesi gün kızı istemeye gitme cinsinden  pre-modern flört bilgisine sahiptiler bu “taşralı” çocuklar.


Örneğin, İstanbul ya da İzmir gibi modern şehirlerde, üniversite ya da başka  sosyalleşme ortamlarında karşı cins ile tanışma, flört etme benzeri modern ilişki deneyimlerine (modern-flirting-experience) sahip olsalardı, Avrupa gibi son derece özgür ve modern bir dünyada bu tecrübelerini pozitif bir şekilde karşı cinsi etkileyerek kullanma şansına sahip olabilirlerdi. Hoşlandığı kıza,  Kahtalı Mıçe’den  türkü söyleyerek duygularını belirten taşralı Memo ile çekici bulduğu kadina Elvis Presleyl’den “Love You “diye seslenerek göz kırpan cihangirli Kaan aynı ülkenin vatandaşları olsalar bile aynı habitusu kesinlikle paylaşmıyorlardı. 
 


  






2) Ötekinin “habitus”u ve  kültürel kodları

 Farklı habituslara sahip olma meselesi sadece Türkiye’ye özgü bir unsur değil tabi ki. Her toplumda olduğu gibi Avusturya toplumu da ekonomik ve eğitim seviyesi olarak çeşitli sınıflara ayrılan bir ulus[2]. Alt/üst sınıf kültürü, şehir ve taşra kültürü gibi. Dolasıyla, gençlerimizin hangi sınıftan (potansiyel) partnerlerle ilişkiye girmeyi istediklerini bilmeleri de çok önemliydi.


Çünkü belli bir habitus içinde yapılanmış (costructed) kimlikler, davranış biçimleri, estetik anlayış, aksan... sosyal bir grup veya toplum tarafından içselleştirilmiş kodlardır. Kısacası, bir ülkenin kültürel sermayesini tanımak (erkennen)-Bourdieu’nun kavramlarıyla söylersek; ötekinin “Linguistic Capital[3] veya “Cultural-Capital”[4]ına sahip olmak- o topluma yeni yeni entegre olmaya çalışan bir  göçmen için oldukça önemli bir avantajdır. Bu kodları hızlıca öğrenen ve okuyan biri öteki ile (örneğin karşı cinsle) ilişki kurmakta asla zorlanamayacaktır, çünkü artık bütün algoritmaları ezbere bilmektedir. Fakat bu tür kültürel sermayeye ve  o kodları okuyacak bilgiye sahip değillerdi bizim gençler; deneyim ve birikim, çok hızlı bir şekilde elde edilecek (erwerben) bir şey değildi. Uzun yıllar alan bir süreç...


 3)    Etno-Seksizm

Diğer bir  sorun olan “ethno sexismus”a gelirsek; Alman bir kadınla başarılı bir romantik ilişki kurmak, müslüman orta-doğu erkeği için düşük bir olasılık olabilirdi çünkü “Rassenschande[5] (racial shame) ve “ethnoseximsus” [6] itiraf edilmese de, Avrupa toplumunun bilinçdışında tarihsel bir olgu olarak yerini almıştı.




“Etnoseksizm” Avrupa’da 11 Eylül 2001 saldırısının ardından giderek artmaya başladı. ”Orta-Doğulu-Erkek” kimliği Batı Avrupa’da radikal islam ve kadına dönük şiddetin bir simgesi haline geliyordu. Bu önyargılar aslında çok daha önce; Türklerin Almanya’ya göç etmesiyle ortaya çıkmaya başlamıştı. “Macho-erkek” ve geleneksel feodal değerlere sahip olan ilk nesil Türk göçmenlerin Almanların kafasında yarattığı “imge” çok olumsuzdu. Bu düşük-prestijli imaj (“symbolic-capital”) gençler için oyuna bir-sıfır yenik başlamak anlamına geliyordu. 

  Orient-Erotik-Kapital

 Yukarda bahsi geçen engelleri aşıp karsı cinsle flört ya da romantik ilişki kurmak, her ne kadar aşılması zor bir durum olarak görünse de, genç delikanlılarımız bu sorunu kendi stratejileriyle aşmaya kararlıydılar. Bunun için ellerinde tek bir silahları vardı; genç erotik kapital; Ahmet Kaya’nın da bir şarkısında söylediği gibi "Elimde gençliğim vardı onu verdim neyleyim.[7]" Doğru hedef kitlesini seçerek, rasyonel bir stratejiyle hedeflerine erotik[8] sermayeleri sayesinde ulaşabilirlerdi pekala.  Çünkü sahip oldukları tek sermaye olan bu “erotik kapital[9] sayesinde orta yaş üstü dul ve yalnız Avusturyalı kadınların gönlünü çalıp, bir evlilik prosedürü içinde hukuksal anlamda vatandaşlık statüsünün verdiği haklara sahip olabilirlerdi. Önemli bir diğer husus da, bu kadınların “yerli-aşk-pazarında” (domastic-love market) çok talep gören (arzu edilen) kadınlar olmamasıydı.

 

 

 Schiwago Dans Lokali: Şehvetli gecelerin cenneti!

Peki, nasıl ve nerede hedef seçilen kadınlarla tanışacaklardı? Malum, genç üniversitelilerin takıldığı ortamlar olmazdı, kim 18 yaşında gençliğinin baharında evlenmek ister ki?  Yahut soruyu şöyle soralım; kariyer yapmış, ekonomik durumu iyi, toplum içinde statüsü yüksek, kendine güveni tam, güzel bir Alman kadınla,  orta sınıf üstü, beyaz yakalıların takıldığı ortamlarda “A2 seviyesinde” Almancayla flört etmek ne kadar rasyonel bir strateji olabilirdi? Cinsel beraberlik olsa bile neden evlensin ki? Vardır belki istisnalar ama biliyoruz ki istisnalar kaideyi bozmuyor.

 Geriye yaşları 40’ı aşmış çocuklu ya da çocuksuz dul veya bekar, alt sınıf işlerde çalışan, şehrin biraz kenarında yaşayan, eğitim düzeyleriyle birlikte erotik kapitalleri son derece düşük ama kapı gibi AB pasaportuna (symbolic capital) sahip taşra kadınları kalıyordu. Peki, nerelerde takılırdı bu kadınlar, nasıl tanışılırdı bu kadınlarla? Bu tür ilişkiler için en uygun “Love Market” nerde olabilir? İşte burada devreye Schiwago Dans Lokali giriyor.

Yazının devamını okumak için tıklayın:

👉Bisikletli Gazete: Taşraseksüel erkeklerin cenneti: Schiwago Tanz-Bar! 


 



[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Rassenschande

[1]https://ec.europa.eu/home-affairs/sites/homeaffairs/files/what-we-do/networks/european_migration_network/reports/docs/emn-studies/migration-policies/organisation_of_policies_at_en.pdf

[2] https://www.sinus-institut.de/sinus-loesungen/sinus-milieus-oesterreich/

[3] Sabine Lehner ; Sprachliches Kapital und ›Integration‹ Bourdieus sprachlicher Markt revisited am Beispiel der österreichischen ›Integrationsbotschafter_innen‹;Wiener Linguistische Gazette (WLG) 80 (2017): 81–107; Universität Wien · Institut für Sprachwissenschaft · 2017

[4] Pierre Bourdieu; „Die feine Unterschiede“, Suhrkamp (1987)

[5] https:/ https://movements-journal.org/issues/03.rassismus/10.dietze--ethnosexismus.html /

[6] de.wiktionary.org/wiki/Rassenschande

[7] Ahmet Kaya „Neyleyim“; Albüm „An gelir“ 1987 

[8] Catherine Hakim; Erotic Capital: The Power of Attraction in the Boardroom and the Bedroom

[9] A. Mohammed Abubakar et al; Physical attractiveness and managerial favoritism in the hotel industry: The light and dark side of erotic capital; Journal of Hospitality and Tourism Management; Volume 38, March 2019, Pages 16-26

Göçmenlikte acı yarıştırma hastalığı

5 comments

24 December 2025

Bu yazıda göçmenlik hiyerarşisinin raconunda yer alan "acı yarıştırma" mevzusuna değiniyorum. 




Tuncay Bilecen

tuncaybilecen@gmail.com


    “Brexit’e neden evet dediniz?”

“Çünkü çok göçmen geldi?”

“Peki, siz de göçmen değil misiniz?”

“Biz de göçmeniz ama biz vergimizi veriyoruz. Onlar hep sosyal yardımları alıyorlar. Burayı mahvettiler.”

Bu tür diyalogları alan araştırması sırasında sıkça yaşamışımdır. Göçmenlik hiyerarşisi diye bir hadise gerçekten var. Bir yere daha önceden gelenler yeni gelenlere karşı agresif bir tutum içinde olabiliyorlar. Bu agresif tutum zaman zaman rövanşist bir biçim de alabiliyor.

Nasıl mı? Bunu acı yarıştırmak şeklinde de düşünebiliriz. Daha doğrusu, bazı göçmenler kendilerinden sonra gelenlerin çabucak uyum sağlamalarına, düzenlerini kurmalarına, para kazanmalarına asla tahammül edemiyorlar. “Biz çok çektik, siz de aynı çileyi çekmelisiniz!” düşüncesi yatıyor bu tutumun arkasında.

Hani sizden hep kötü şeyler duymak, sizi hep üzgün görmek isteyen “enerji emici” insanlar vardır. Bu insanlar “kara gününüzde” birden yanınızda peyda olurlar ama size destek olmak için değil, acınızın cilasını çekmek için. Göçmenlikte de böyle tipler yok mu? Sürüsüyle… Bir bakmışsınız geldiğiniz ilk günlerde güya size destek olur gibi görünen bu kişi, yavaş yavaş kendi ayaklarınız üzerinde durmaya başladığınızda size yüz çevirmiş. Niye? Çünkü illaki siz de onun kadar çile çekeceksiniz!

Göçmenlik hiyerarşinin değişmeyen kurallarından olan bu durum bazen acı yarıştırmaya da dönüşebiliyor. Örneğin bir Ankara Anlaşmalı “15 aydır ailemi göremiyorum. Home Office vize sonucumu bir türlü açıklamıyor” dediğinde yanındaki birinci göç akınıyla gelen göçmen “o da bir şey mi, biz yıllardır gidemedik. Biz gemileri yakıp geldik buraya!” diyor. Ve ekliyor, “siz hiç zahmet nedir görmediniz. Biz geldiğimizde burada bir tane Türk bakkalı yoktu!” Veya bu sohbeti tersine de çevirelim. Şimdi de bir Ankara Anlaşmalı konuşuyor: “Adam geldiğinin ertesi günü Job Center’a gidip maaş almaya başlamış. Ardından belediye evine yerleşmiş. Yetmemiş part time çalışıyorum göstermiş, bir sürü yardıma başvurmuş. Bana çektiği çileden söz ediyor. Biz burada beş sene boyunca bırakın yardım almayı istediğimiz işi bile yapamıyoruz.”

Kuşkusuz tüm göçmenlerin aynı tutum içinde olduklarını söylemiyoruz, ancak “göçmenlikte acı yarıştırma” mevzusu çoğu göçmenin başına gelmiş bir hadisedir. Esasında, birinden, onun başına gelmiş kötü bir şey dinlerken haz almak, iyi bir şey dinlerken ise için için kıskanıp bunu değersizleştirmeye çalışmak göçmenlere değil bencil, değerleri olmayan insanlara özgü bir davranıştır… 


* Sizin de böyle bir deyeniyimiz olduysa lütfen yorumlarda paylaşın... 

Polonya’da Ukraynalılara yönelik hoşgörüsüzlük artıyor

No comments

22 December 2025

 



Polonya’da savaşın dördüncü yılı yaklaşırken, Ukraynalı sığınmacılara karşı toplumdaki hoşgörüsüzlük ve düşmanlık giderek arttı. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası yüz binlerce Polonyalı komşularını desteklemek için gönüllü olurken, bugün destek oranları ciddi şekilde geriledi ve ayrımcılık vakaları rapor edilmeye başlandı.

Szczecin kentinde dört yaşındaki kızlarıyla dondurma alırken Ukraynaca konuştukları için bir çiftin “Kızınıza Lehçe öğretin” diyen bir saldırgan tarafından sözlü ve fiziksel tacize uğraması, bu hoşnutsuzluğun sembolik örneklerinden biri oldu. Bu olayın ardından saldırgan 14 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Ukraynalı topluluk üyeleri, özellikle küçük kasabalarda artık kendi dillerini açıkça konuşmaktan kaçındıklarını söylüyor. Bazı anketler, Polonyalıların Ukraynalı sığınmacılara destek verme oranının 2022’deki yaklaşık %94’ten bugün %48’e düştüğünü gösteriyor. Aynı şekilde, Ukrayna’nın Avrupa Birliği üyeliğini destekleyenlerin oranı da belirgin şekilde azaldı. 

Bu değişimde birçok etken var: Sağ siyaset yönelimli söylemlerin yükselişi, ekonomik kaygılar, çevrim içi dezenformasyon ve Polonya ile Ukrayna tarihsel arasındaki bazı gerilimler gibi unsurlar toplumdaki algıyı etkiliyor. 2025’te seçilen milliyetçi Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin, Ukraynalıların sosyal yardımlara erişimini zorlaştıracak politikaları desteklemesi de bu atmosferi pekiştirdi. 

Yine de durum her yerde aynı değil. Varşova gibi büyük şehirlerde yaşayan bazı Ukraynalılar, yerel halkın desteğini ve fırsat eşitliğini bulduklarını söylüyor. Bu kişiler, çocukları için daha iyi bir gelecek umuduyla Polonya’da kalmayı planlıyor.


The Guardian

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan