İspanya yarım milyon düzensiz göçmene yasal statü vermeye hazırlanıyor

No comments

02 February 2026

İspanya’da iktidardaki sol koalisyon hükümeti, göçmenlere yönelik daha kapsayıcı politikaları doğrultusunda, ülkede yaşayan yaklaşık yarım milyon düzensiz göçmeni yasal statüye kavuşturmayı hedefleyen bir kararnameyi onayladı. Bu karar, Avrupa’daki birçok ülkenin göç politikalarını sıkılaştırdığı bir dönemde, İspanya’yı daha esnek bir yaklaşım benimseyen ülke konumuna getiriyor. 



İspanya’nın sosyalist koalisyon hükümeti, 27 Ocak’ta kabul ettiği bu  kararnamenin Nisan 2026 itibarıyla yürürlüğe gireceğini duyurdu. Buna göre, 31 Aralık 2025’ten önce İspanya’da yaşayan ve en az beş ay ikamet ettiklerini kanıtlayabilen düzensiz göçmenler ile uluslararası koruma talebinde bulunanlar başvuruda bulunabilecek. Başvuracak kişilerin sabıka kaydının temiz olması da şart koşuluyor. 

İnsan hakları savunucuları ve sivil toplum örgütleri bu kararı olumlu karşılarken, bunun insanların temel haklara erişimini kolaylaştıracağını ve sosyal uyumu güçlendireceğini belirtti. Kararname, parlamentonun onayına gerek kalmadan yürürlüğe alındı; hükümet temsilcileri, bunun bürokratik engelleri kaldırarak süreci hızlandıracağını ifade etti.

Ancak karar siyasi alanda tartışmalara yol açtı. Göçmen karşıtı muhafazakâr ve sağ partiler, hükümeti bu adımı eleştirerek kamu hizmetleri üzerinde baskı yaratabileceği ve yasadışı göçü teşvik edebileceği endişesini dile getirdi. Buna karşın hükümet yetkilileri, göçmenlerin yasal statüye kavuşmasının hem demografik hem de ekonomik açıdan ülkeye fayda sağlayacağını savunuyor. 

Kaynak: The Guardian

Ahmet Sapaz: “İngiltere’deki bizim toplumun mayasını ilk biz oluşturduk"

No comments

31 January 2026

Ahmet Sapaz, 1970’in son gününde bir otelde çalışmak üzere ayak basıyor İngiltere’ye… Londra’daki göçmenlerin ilk temsilcilerinden biri olduğu için Türkiyeli toplumun dününe - bugününe ilişkin önemli gözlemleri ve deneyimleri bulunuyor. Ahmet Sapaz ile kendi kişisel tarihi üzerinden Londra’daki “bizim toplumu” konuştuk.



Tuncay Bilecem

Ahmet Sapaz ile Müslüm Alataş’ın Nâzım Hikmet şiirlerini seslendirdiği Turkish Cypriot Community Association’daki şiir dinletisi etkinliğinde karşılaşmıştık. Sohbet ederken kendisinin Londra’ya çok erken bir dönemde ayak bastığını, bu konudaki tanıklıklarını “O Yıllar” adıyla kitaplaştırdığını öğrendim. Londra’daki toplum üzerine çalışmalar yaptığımı duyunca seve seve bu konuda söyleşi yapabileceğimizi söyledi. Böylece Stoke Newington’da Şengül - Hüseyin Kaplan çiftinin işlettiği şirin Cafe, Petit Coin’de bir araya gelerek söyleşimizi gerçekleştirdik.


İngiltere’ye göç etmeye nasıl karar verdiniz?


Türkiye’deki imkânsızlıklardan kaynaklandı. Ben köylü çocuğuyum. Ortaokuldan sonra biz yatılı okul aradık. Bunlardan kimisini kazanamadık, kimisine yaşımız tutmadı. Baktık sona gelmişiz; iki okul kalmış. Tapu Kadastro Lisesi ve Otelcilik Okulu diye bir okul. Hiç duymadığım bir okul. Türkiye’de de kimsenin bildiği yok. Kasabada bir tane otel var işte. Bunun okulu mu olur? Okulun parasız yatılı olması cazip geldi. Bizim başladığımızda 1964’te ilk mezunlarını verdi okul. Biz okula kayıt olduğumuzda yeni mezun olanlar –hepsi toplasan otuz kişi- okula geliyorlardı. İş bulamamışlar, bize “kardeşim boşuna öldürmeyin senelerinizi, yol yakınken dönün, başka okullara gidin” diyorlardı. Benim moralim bozuldu, abime haber gönderdim, okuldan kaçağım diye. Ertesi gün yıldırım gibi geldi. Oranın sekreteri vardı Gülay Abla, benim yakınım, nur içinde yatsın. Abimle ikisi beni ikna etmeye çalıştılar kaçmayayım diye. Abimin de kafası karıştı, çünkü bizde işi devlet veriyor. Devlete sırtını dayamadan bir şey olmuyor. Bu okulda ise öyle bir şey yok. İşi de sen bulacaksın, işvereni de sen bulacaksın. Ben de bu sırada 26. sıradan yedek olan aynı köyden arkadaşım Hasan’ın da okula aldırılmasını istedim. Gülay Abla, “uğraşacağım” dedi. İki hafta sonra o da geldi. Şimdi o da burada kulakları çınlasın, başarılı bir işadamı. 


Mezun olduktan sonra Türkiye’nin en büyük otellerinden biri olan İzmir Büyük Efes Oteli’nde staj ayarladım. İki yıl orada çalıştım. 1969 yılının ocak ayında askere gittim. 20 ay askerlik yaptım. 


Öğretmenlerimizin bir kısmı yabancıydı, onlar bize yol gösteriyordu. Okulda dilim normalde Fransızcaydı; ama Amerikan Kültüre giderek İngilizce öğrendim çat pat. Onun verdiği cesaretle İngiltere’ye iş başvuruları yapmaya başladım. Grosvenor House Hotel vardı Park Lane’de İngiltere’nin en büyük hoteliydi o zamanlar. Yazıştığım British Oteller ve Restoranlar Birliği bana orada 13 sterlin haftalıkla iş buldu. Dışarıdan geleni sıfırdan başlattıkları için komi olarak başlayacaksın. Kabul ettim. 


Böylece İngiltere maceranız başladı. Gelişiniz nasıl oldu?


Çalışma iznimin kâğıdı aralık ayının başında geldi. Ankara’dan gittim pasaport aldım. Tren bileti aldım, astronomik fiyatlarla. Tren Belçika’da bizi indirdi. Vapurla üç saat yolculuk ettik. Geçtik Dover’e pasaport kontrolüne. Polis, gerçekten meslek erbabı mıyım diye beni sorguya çekti. Bana “aç elini” dedi. Şöyle baktı “sen otelci olamazsın, ellerin nasırlı” dedi. Köyde iki ay çalıştığımı söyledim. Tercümana “sor bakalım” dedi. Ben o sırada ecel terleri döküyorum. Geri gönderilme ihtimalim de var. Cebimde de sadece on dolar var. “Hiç İngilizce biliyor musun?” dedi. Artık nasıl olduysa, “yes, I do” dedim memura. Artık tercümanı görmüyorum ben. Bir iki bir şeyler daha sordu, “yes”, “no” bir şeyler söyledim. “I’m sorry” dedi. Birden değişti, “çabuk tren kalkıyor yetiş” dedi.  Koşa koşa yetiştim. Victoria Tren İstasyonu’na gidecek trene bindim, ama benim maneviyatım sıfır. Cebimdeki on dolar, 4 sterlin 20 kuruş vardı. Trenden indim, otele gitmek için taksi bakıyorum. Bir adam çıktı karşıma, Türk olduğumu sormadan Türkçe “gemide senden başka Türk var mıydı?” dedi. “Var” dedim. “Dört veya beş kişi vardı. Daha sonra onları görmedim” dedim. “Seni kim getirdi buraya?” dedi. “Kendim geldim” deyince “Hadi oradan be” dedi. “Sen kimi kandırıyorsun?” Meğer o dönem, mafya çalışma izni başına beş bin lira alarak bu işin ticaretini yapıyormuş. 


Otele varınca ne yaptınız?


Taksi ile otele gittim. Beş altı katlı, blok blok birbirine bağlı bir bina. “Türkiye’den geldim” dedim. Memur gitti, bir dosya buldu. “Nerede kalacaksın?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. “Paran var mı?” dedi. Dört sterlinden kalanları gösterdim. Gene kafasını salladı. Çattık belaya diyor içinden. Fakat mektuplarında size yer bulmanız konusunda yardımda olacağız diyordu. Beni Earls Court’ta Barkston Gardens sokağında P.M.Boy’s Club’a gönderdiler. Yeri otobüs ile buldum. Sakallı bir adam karşıladı beni. Bir oda gösterdi. “Burada başka biri daha kalıyor, geçici olarak beraber kalacaksınız” dedi. Üç dört gün uyumamışsın, tren yolculuğu yapmışsın. Bedenen çökmüşsün. Ertesi gün yani yılbaşı günü otele gittim. O zaman burada yılbaşı resmî tatil değildi. Elime bir kâğıt verdiler, sigorta kurumuna ve yabancılar polis şubesine kayıt yaptırmam için gitmemi istediler. “Ben buraları bulamam” dedim. Bereket o işleri bir şekilde hallettim. Bana iki gün izin verdiler. “Pazartesi başlayacaksın” dediler. Ben kaldığım yeri bulurum dedim içimden, taksiye para vermek istemiyorum. Otobüse bindim, yanlış durakta indiğim için kayboldum. Sonra yürüyerek otele geri geldim. “Bulamadım” dedim. “Demişlerdir ne salakmış bu da…” Yolun krokisini çizip bana verdiler. Öylelikle buldum yolu. 


Acemilik çok kötü bir şey değil mi?


Dünyanın neresine gidersen git, bir tanığın, bir rehberin olacak. Yoksa bocalar kalırsın. Çok sıkıntı çekersin, çok zorluk çekersin. Bu yüzden sonradan buraya gelenler hiç bizim kadar zorluk çekmediler. Hazıra geldiler, çünkü burada kurulu bir düzen vardı. Bir de işin garibi hepsi aynı bölgenin, belki de aynı kasabanın insanları. Emmi, dayı ilişkisi hâlâ devam ediyor. 1989’dan sonra gelenler böyledir. Önce gelenlerin durumu biraz farklıydı. Onların da tanıdıkları vardı, ama benim geldiğim yıllarda kimse yoktu. İngiltere’deki bizim toplumun mayasını ilk biz oluşturduk.


(Sürecek...)


http://www.bisikletligazete.com/search?q=Ahmet+Sapaz



*Fotoğraf: Ahmet Sapaz


Ahmet Sapaz, Centilmenler Kulübü'nde geçen 38 yılın anılarını; BİR BARMENİN ANILARI, OXFORD & CAMBRIDGE CENTİLMENLER KULÜBÜ'NDE 38 YIL başlığıyla kitaplaştırdı.






Liverpool'da maskeli bir grubun saldırısına uğrayan Egemen Özdemir'le söyleşi

No comments

29 January 2026

Kings College'de Bankacılık ve Finans alanında yüksek lisansını tamamlayıp mezun vizesiyle Londra'da yaşamını sürdüren Egemen Özdemir geçtiğimiz hafta Liverpool'da maskeli bir grubun saldırısına uğradı.

Bisikletli Gazete söyleşilerinin bu bölümünde Egemen Özdemir ile yaşadığı bu tatsız olaya ilşkin yaptığımız söyleşi yer alıyor.







Shakespeare aslında siyahi Yahudi bir kadın mıydı?

No comments

27 January 2026

Tarihçi Irene Coslet’in yeni kitabı, Shakespeare eserlerinin gerçek yazarının Tudor döneminde yaşamış şair Emilia Bassano olduğunu öne sürerek İngiltere’de tartışma yarattı.



İngiltere’de yayımlanması beklenen yeni bir kitap, dünya edebiyatının en önemli isimlerinden William Shakespeare’ın kimliğine ilişkin çarpıcı bir iddiayı gündeme taşıdı. Feminist tarihçi Irene Coslet, The Real Shakespeare: Emilia Bassano Willoughby adlı kitabında, Shakespeare’a atfedilen oyun ve sonelerin aslında Emilia Bassano tarafından yazıldığını savunuyor.

Coslet’e göre Bassano, 16. yüzyılda yaşamış, Yahudi kökenli ve Kuzey Afrika asıllı bir kadın şairdi. Kitapta, dönemin cinsiyetçi ve dışlayıcı toplumsal yapısı nedeniyle Bassano’nun eserlerini kendi adıyla yayımlamasının mümkün olmadığı, bu nedenle yazdıklarının “William Shakespeare” adı altında dolaşıma girdiği ileri sürülüyor. Bassano’nun saray çevreleriyle olan ilişkileri ve edebi yetkinliği, bu iddiaya dayanak olarak gösteriliyor.

Ancak Shakespeare uzmanları ve akademik çevreler bu görüşe temkinli yaklaşıyor. Uzmanlar, Shakespeare’ın Stratford-upon-Avon’daki yaşamına ve yazarlığına dair çok sayıda tarihsel belgenin bulunduğunu belirterek, bu tür iddiaların daha önce de gündeme geldiğini ancak somut kanıtlarla desteklenmediğini vurguluyor.

Buna rağmen kitap, Shakespeare tartışmasını yeniden alevlendirirken, edebiyat tarihinde kadınların, azınlıkların ve dışlanan kimliklerin görünmezliği üzerine daha geniş bir tartışmayı da beraberinde getirmiş durumda.


Mabel Matiz Londra’da Royal Festival Hall sahnesine ilk kez çıkıyor

No comments

 Mabel Matiz,  Royal Festival Hall’daki ilk konserini verecek. Konser, 13 Şubat 2026 Cuma günü saat 19.30’da, Southbank Centre bünyesindeki prestijli salonda gerçekleşecek.



Şarkıcı, söz yazarı ve prodüktör Mabel Matiz, Türkiye’de ve uluslararası alanda kendine özgü ve türler arası bir müzik dili kurarak geniş bir dinleyici kitlesi edindi. Hayranları tarafından modern zamanların bir Aşığı olarak tanımlanan Matiz, makam temelli melodileri, Anadolu halk müziğini, elektronik altyapılar ve kentli pop unsurlarıyla bir araya getiriyor.

Şiirsel söz yazımı ve güçlü duygusal anlatımıyla öne çıkan sanatçı, sosyal adalet ve LGBTQ+ görünürlüğü konusundaki duruşuyla da müziğin ötesinde önemli bir kültürel figür olarak kabul ediliyor. Bu sanatsal yenilikçilik ve toplumsal duyarlılık birleşimi, onu çağdaş Türk müziğinin en üretken ve saygın isimlerinden biri haline getiriyor.

Royal Festival Hall konseri, Mabel Matiz’in uluslararası kariyerinde önemli bir dönüm noktası olarak görülüyor. Londra’daki dinleyiciler için gelenek ile modernliği, samimiyet ile görkemi bir arada sunan etkileyici bir sahne deneyimi vadediyor.

Biletler Southbank Centre üzerinden satışta
https://www.southbankcentre.co.uk/whats-on/mabel-matiz/

Mabel Matiz
Royal Festival Hall, Southbank Centre, Londra SE1 8XX
13 Şubat 2026 Cuma
19.00

 

Trump'ın göç politikalarının bedelini masum insanlar canıyla ödüyor

No comments

26 January 2026

Minneapolis’te ICE ajanları tarafından vurulan Alex Pretti’nin ölümü sonrası yüzlerce kişi sokaklara çıktı; olayla ilgili resmi açıklamalar ile tanık ifadeleri arasında ciddi çelişkiler bulunuyor. 



Son bir ay içinde göçmenlik operasyonları sırasında hayatını kaybeden ikinci ABD vatandaşı olan Pretti için yüzlerce kişi dondurucu soğuğa rağmen sokaklara çıktı. Olayın ardından düzenlenen protestolarda adalet çağrıları yükselirken, federal makamların açıklamalarıyla tanık ifadeleri arasındaki çelişkiler dikkat çekti.

Olay anına ait görüntülerde, Pretti ile federal görevliler arasında bir arbede yaşandığı görülüyor. Federal İç Güvenlik Bakanlığı, ajanların Pretti’yi silahsızlandırmaya çalıştığını ve meşru müdafaa kapsamında ateş açıldığını savunurken; tanıklar, yerel yetkililer ve Pretti’nin ailesi bu anlatımı reddediyor. BBC Verify tarafından incelenen videolarda Pretti’nin elinde silah değil, cep telefonu bulunduğu ve ajanları kayda aldığı görülüyor. Ailesi, yönetimin olayla ilgili “gerçek dışı ve ürkütücü iddialar” yaydığını belirtiyor.

Protestolar yalnızca Minneapolis ile sınırlı kalmadı; New York, Chicago, Los Angeles ve San Francisco gibi kentlerde de eylemler düzenlendi. Göstericiler “Alex için adalet” ve “ICE kaldırılsın” sloganları attı. Trump yönetimi ise Pretti’yi “yerli terörist” olarak nitelendirdi. İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem, Pretti’nin federal ajanlara 9 mm’lik yarı otomatik silahla yaklaştığını öne sürdü; ancak mevcut görüntülerde bu iddiayı doğrulayan bir an yer almıyor.

Minnesota Valisi Tim Walz ve Minneapolis Belediye Başkanı Jacob Frey, ICE operasyonlarının eyalette sona erdirilmesi çağrısında bulunurken, olayın federal ve eyalet düzeyinde bağımsız şekilde soruşturulmasını istedi. Minneapolis Emniyet Müdürü Brian O’Hara ise Pretti’nin yasal silah ruhsatına sahip olduğunu, ancak sabıka kaydının bulunmadığını açıkladı. Yaşanan son olay, Trump yönetiminin Aralık ayında başlattığı ve özellikle Somali göçmenlerin yoğun yaşadığı bölgeleri hedef alan sert göçmenlik politikalarını yeniden tartışmaya açtı.


Kaynak: BBC

İspanya, AB dışında sığınma merkezleri kurulması planına karşı çıkıyor

No comments

24 January 2026

İspanya, bazı Avrupa Birliği ülkelerinin göçü kontrol etmek için AB dışındaki ülkelerde sığınma başvurularını değerlendirmek üzere merkezler açma önerisine itiraz ediyor ve göçü kaynağında durdurma stratejisini savunuyor.



İspanya, Avrupa Birliği içinde bazı ülkelerin sığınma başvurularını AB dışındaki merkezlerde işleme önerisine karşı çıkıyor. Bu öneri, göçü kontrol etme amacıyla gündeme getirilmişti ancak İspanya hükümeti bunun hem hukuki hem de diplomatik açıdan sorunlu olacağını belirtti.

İspanya İçişleri Bakanı Fernando Grande-Marlaska, bu tür dış merkezlerin “sihirli bir çözüm” olmadığını vurguladı ve üçüncü ülkelerle ilişkiler üzerinde baskı yaratabileceğini söyledi. Bunun yerine İspanya, göçün kaynağında kontrol altına alınması gerektiğini ifade etti.

Madrid yönetimi, özellikle Batı Afrika ülkeleriyle iş birliğini güçlendirerek düzensiz göçü azaltmayı hedefliyor. Bu kapsamda Mauritania, Senegal ve Gambia gibi ülkelere polis ve gözetim ekipmanı gönderildi.

Diğer bazı AB ülkelerinde göçmen politikaları sıkılaşırken, İspanya sol eğilimli hükümeti göçü ekonomik bir fırsat olarak görüyor ve yasal göç yollarını teşvik ediyor. Bu yaklaşımın da etkisiyle İspanya’ya düzensiz yollarla gelen göçmen sayısı geçen yıl yaklaşık yüzde 42 azalarak 36 bin civarına düştü.

Bununla birlikte insan hakları örgütleri, Avrupa’nın ve İspanya’nın transit ülkelerle göçü engelleme çabalarının bazen göçmenlere kötü muamele olarak sonuçlandığını belirtiyor. Madrid ise bu tür iddiaların yerinde olmadığını söylüyor ve iş birliğini artırarak daha fazla kaynak ve ekipman desteği sunmayı sürdüreceğini belirtiyor. 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan