Sanat tarihçisi Dr. Güler İnce rehberliğindeki “Londra Sanat Turları” devam ediyor: Ocak ayının durakları Victoria & Albert Museum ve National Gallery

No comments

13 January 2026

 Sanat tarihçisi Dr. Güler İnce, Londra’da uzun süredir sürdürdüğü sanat turlarına Ocak ayında iki önemli müzeyle devam ediyor. İnce’nin rehberliğinde düzenlenen gezilerde bu ay Victoria & Albert Museum ve National Gallery ziyaret edilecek; önümüzdeki aylarda ise British Museum, Tate Britain ve Tate Modern gibi Londra’nın önemli sanat mekânlarının ziyaret edilmesi planlanıyor.

 


Dr. Güler İnce’nin “sanat turları” olarak adlandırdığı bu geziler, klasik müze ziyaretlerinden ayrılıyor. Turlarda eserler yalnızca tarihsel bilgiler eşliğinde tanıtılmıyor; dönemsel üslup özellikleri, estetik yaklaşımlar ve tarihsel bağlamlarıyla birlikte ele alınıyor. İnce, bu turlar aracılığıyla katılımcılara, eserlerin düşünsel, kültürel ve sanatsal arka planlarını aktarmayı hedeflediğini belirtiyor.

Bu ay ilk olarak, 18 Ocak’ta Victoria & Albert Museum’da gerçekleştirilecek turda, Batı heykel sanatı Ortaçağ’dan Neoklasik döneme uzanan bir çizgi üzerinden ele alınacak. Müzede yer alan seçilmiş örnekler eşliğinde heykel sanatının tarihsel dönüşümünün irdeleneceği sanat turu, Rodin’in yapıtlarıyla tamamlanacak.



25 Ocak’ta National Gallery turunda ise Batı resim sanatı Ortaçağ’dan modern döneme uzanan bir perspektifle değerlendirilecek. Güler İnce bu turda, resimde üslup, konu ve anlatım biçimlerinin zaman içinde geçirdiği değişimi aktarıyor.

Yaklaşık yedi yıldır Londra’da müze ve şehir turları düzenleyen Dr. Güler İnce, sanat tarihi alanındaki akademik birikimini bu çalışmalara taşıyor. Turlar, müzeleri daha bilinçli ve derinlikli bir bakışla gezmek isteyen, sanatla ilişki kurmak isteyen sanat severlere hitap ediyor.

Turlar hakkında bilgi almak için; telefon: 07565 684099, e-posta: gulerince7@hotmail.com.

 


 

 

Xecê Londra’da sahne alıyor

No comments

12 January 2026

 Kürt müziğinin güçlü ve özgün seslerinden Xecê, 25 Ocak Pazar akşamı Londra’nın önemli konser mekânlarından Islington Assembly Hall’de müzikseverlerle buluşacak. 



1996 yılından bu yana güçlü sesiyle Xecê, yayımladığı çalışmalar sayesinde geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı. Günümüzde kendi kuşağının en çok dinlenen ve tanınan Kürt sanatçıları arasında yer alan Xecê, müzik yolculuğunu aralıksız sürdürüyor.

Konser gecesi, Islington Assembly Hall’in başlattığı “Support the Supports” kampanyası da izleyicilerle buluşacak. Saat 20.00’den önce mekâna gelen dinleyiciler; içecek kuponları ve daha önce salonda sahne almış sanatçılara ait özel ürünlerin de bulunduğu sürpriz hediyeler kazanma şansı yakalayacak. Katılımcılar, keşfettikleri yeni sanatçıları sosyal medyada #supportthesupports etiketiyle paylaşmaya davet ediliyor.

Etkinlik 16 yaş ve üzeri izleyicilere açık olacak. Girişte kimlik kontrolü yapılabileceği, geçerli bir kimlik belgesi ibraz edemeyenlerin salona alınmayabileceği bildirildi.

 

Biletler DICE üzerinden satışta:
https://dice.fm/event/53xdw8-xec-25th-jan-islington-assembly-hall-london-tickets

Xecê’nin Londra konseri, Kürt müziğinin duygusal derinliğini ve canlı sahne enerjisini yakından deneyimlemek isteyenler için kaçırılmayacak bir gece vadediyor.

 

Cevdet Akman, Espacio Gallery’de “Mechanisation of Man” isimli solo sergisi ile sanatseverlerle buluşuyor

No comments

Çalışmalarını Londra'da sürdüren ressam Cevdet Akman’ın solo sergisi Mechanisation of Man, 21–27 Ocak 2026 tarihleri arasında Londra’daki Espacio Gallery’de izleyiciyle buluşuyor. Sergi, teknolojinin insan yaşamı üzerindeki etkilerini merkeze alan kapsamlı bir seçki sunuyor.



Akman, bu sergide insan, doğa ve mekanik sistemler arasındaki ilişkiyi figüratif bir anlatım diliyle ele alıyor. Yapay zekâ, sibernetik ve dijital teknolojiler gibi kavramlardan beslenen eserler; insan bedeninin, zihninin ve algısının teknolojiyle birlikte geçirdiği dönüşümü sorguluyor. Sergi, organik olan ile mekanik olan arasındaki sınırların giderek belirsizleştiği bir dünyaya dikkat çekiyor.

Sanatçının üretim pratiğinin temelinde, çocukluk yıllarından bu yana sürdürdüğü desen çalışmaları yer alıyor. Rönesans sanatından günümüz dijital estetiğine uzanan görsel referanslar, Akman’ın titizlikle inşa ettiği kompozisyonlarda bir araya geliyor. Uzun ve yoğun bir üretim sürecinin ürünü olan bu çalışmalar, zanaat ve düşünsel derinliği ön plana çıkarıyor.

Mechanisation of Man, kesin cevaplar sunmaktan ziyade izleyiciyi insanın teknolojiye artan bağımlılığı, kontrol duygusu ve insan bilincinin geleceği üzerine düşünmeye davet ediyor. Sergi, çağdaş insanın varoluşuna dair güncel ve eleştirel bir bakış sunuyor.

Serginin özel gösterimi (private view) 23 Ocak 2026, 19.00–22.00 saatleri arasında gerçekleşecek.



Cevdet Akman – Sanatçı Biyografisi

Cevdet Akman, Doğu Anadolu’da Ahlat’ta doğdu. Sanatsal yaklaşımının temellerini, Türkiye’de başladığı eğitimini 1979 yılında kabul edildiği Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde aldığı eğitimle pekiştirdi. Akademi yıllarında Fantastik Realizm akımıyla tanışan Akman, Avusturya Secession geleneğinden gelen Wolfgang Hutter, Rudolf Hausner ve Anton Lehmden gibi sanatçılarla çalışarak bu ekolün estetik ve düşünsel derinliğini içselleştirdi.

Sanat pratiğinin merkezinde ağırlıklı olarak figüratif anlatım yer alır. Çocukluk yıllarından itibaren sürdürdüğü desen çalışmaları, bugün oluşturduğu özgün görsel dilin temelini oluşturur. Akman’ın üretimleri, yalnızca estetik kaygılarla sınırlı kalmaz; izleyiciyi yaşamın nedenleri, dönüşümleri ve insanın varoluşsal konumu üzerine düşünmeye davet eder.

Sanatçının çalışmalarında öne çıkan ana tema insan–doğa ilişkisi ve bu ilişkinin günümüz teknolojik dünyasında geçirdiği dönüşümdür. “Mekanikleşen İnsan” başlığı altında topladığı üretimlerinde, insanın fiziksel, biyolojik ve psikolojik olarak makineyle kurduğu ortaklığı sorgular. Yapay zekâ, sibernetik ve cyborg kavramları üzerinden, insanın doğal yetilerinin yerini giderek üretilmiş bir yapaylığa bırakmasının olası sonuçlarını ele alır.

Akman’ın eserleri, uzun soluklu ve yoğun bir üretim sürecinin sonucudur. Farklı ölçeklerde yaklaşık yüz eserden oluşan çalışmaları; Rönesans’tan günümüze uzanan görsel referansları, çağdaş dijital çağın estetik diliyle bir araya getirir. Desen temelli kompozisyonlar, sanatçının kişisel kurgularıyla birleşerek izleyiciyle düşünsel bir etkileşim alanı yaratır.

İç mekân ve mobilya tasarımı, fotoğraf ve dekoratif sanatlar alanlarında da üretimler gerçekleştiren Akman; İtalya, Avusturya, Suudi Arabistan, Birleşik Krallık ve Türkiye’de tasarımcı olarak çalışmıştır. Metal, ahşap ve alçı gibi farklı malzemelerle ürettiği özgün aynalar ve duvar rölyefleriyle disiplinlerarası bir yaklaşım benimser.

Sanatçı, bugüne kadar Birleşik Krallık ve uluslararası alanda 19 solo sergi gerçekleştirmiş; eserleri Londra başta olmak üzere Paris, Viyana ve farklı şehirlerde sergilenmiştir.

Rafet El Roman'ın Londra konseri 1 Şubat'ta

No comments

 


Türk pop müziğinin sevilen isimlerinden Rafet El Roman, 1 Şubat 2026 Pazar günü Londra’da müzikseverlerle buluşacak. Sanatçı, kentin önemli konser mekânlarından Islington Assembly Hall’de vereceği konserde, yıllara yayılan kariyerinden seçilen şarkılarıyla dinleyicilerine nostalji ve duygu yüklü bir gece yaşatmayı hedefliyor.

1990’lı yıllardan bu yana Türk pop müziğinde kendine özgü tarzıyla geniş bir dinleyici kitlesine ulaşan Rafet El Roman, “Sana Dönemem”, “Kalbine Sürgün” ve “Bana Sen Lazımsın” gibi hitleriyle hafızalarda yer etmişti. Güçlü yorumu ve sahnedeki samimi duruşuyla tanınan sanatçı, Londra konserinde hem klasikleşmiş şarkılarına hem de sürpriz performanslara yer verecek.

Londra’da yaşayan hayranları için özel bir buluşma niteliği taşıyan konserin yoğun ilgi görmesi bekleniyor. Organizasyon yetkilileri, sınırlı kontenjan nedeniyle biletlerin erken tükenebileceği uyarısında bulunuyor.

 

ETKİNLİK BİLGİLERİ

  • Sanatçı: Rafet El Roman
  • Tarih: 1 Şubat 2026, Pazar
  • Saat: 19.00
  • Mekân: Islington Assembly Hall, Londra
  • Bilet: DICE platformu üzerinden satışta

 

Ressam Metin Şenergüç'ün aforizmalarından ve çizimlerinden oluşan kitabı yayımlandı

No comments

15 Aralık 2018’de genç yaşta aramızdan ayrılan ressam Metin Şenergüç’ün sanata ve yaşama dair aforizmalarının ve çizimlerinin yer aldığı “Orizonun Ötesi” adını taşıyan kitabı Londra merkezli yayınevi Press Dionysus tarafından yayımlandı. 

 





15 Aralık 2018’de Londra’da bir kalp krizi sonucunda hayatını kaybeden ressam Metin Şenergüç, 19 Kasım 1960’da İzmir’de doğmuş, daha lise yıllarında politikayla tanışmıştı. 12 Eylül döneminde iki yıl hapis yatan Şenergüç, kaçak yollardan Yunanistan’a gitmişti. Burada beş yıl politik sürgün olarak yaşadıktan sonra 1987’de Brüksel’e yerleşen, ancak burayı çok muhafazakâr bularak tekrar Yunanistan’a geri dönen Şenergüç, Yunanistan’ın ardından Almanya ve nihayet İngiltere’ye gelmişti.

Kuzey Londra’da yaşamaya başlayan Metin Şenergüç 1994’te Camberwell School of Art’ta resim bölümünde eğitim görmeye başladı. 1998’de ise St.Martins School of Art’ta ise masterını tamamlayan ve sanata ilişkin düşüncelerini Londra merkezli Açık Gazete’deki köşesinde paylaşan ressam, “Bazen okuyup yazıyorum, sonra geri çekilip resim yapmaya başlıyorum. Yazmak da yaratıcı sürecin bir parçası benim için” diyordu.


Orizonunn Ötesi kitabında Şenergüç'ün onlarca çizimine aforizmaları eşlik ediyor


Metin Şenergüç’ün sağlığında çıkaramadığı kitabını arkadaşları Sümer Erek, Mehmet Taş ve Rıfat Güler Londra merkezli yayınevi Press Dionysus aracılığıyla geçtiğimiz günlerde yayımladılar. Kitabın giriş yazısında Erek, Taş ve Güler şunları söylüyor: “Ölüm, bir sanatçımızı, bir sanat düşünürümüzü ve özgürlük savaşçısı bir yoldaşımızı aramızdan aldı gitti. Ölüme inat onu eserlerinde ve kavgamızda yaşatmaya devam edeceğiz.”

Büyük boy ve ciltli olarak yayımlanan kitapta Şenergüç’ün karakteristiğini yansıtan onlarca renkli ve siyah-beyaz çiziminin yanı sıra yazarın; sanata, yaşama ve insanlığa ilişkin aforizmaları da yer alıyor.




Orizonun Ötesi, "Kenar Notları" ya da bir "selfie"

                                



* Bu yazı ilk defa 4 Aralık 2023 tarihinde Olay gazetesinde yayınlanmıştır.

https://olaygazete.co.uk/kultur-sanat/ressam-metin-senerguc-eserleriyle-anilacak.html


Birleşik Krallık’ta çalışma vizesi başvuruları bir yılda 100 binden fazla azaldı

No comments

09 January 2026



Birleşik Krallık’a yapılan çalışma vizesi başvuruları, geçen yıl uygulanan sıkı göçmenlik politikaları nedeniyle 100 binden fazla azaldı. Resmî verilere göre, bakıcı ve nitelikli işçi vizeleri dahil olmak üzere birçok rota üzerinden yapılan başvurular, çeşitli kontroller ve yeni düzenlemeler sonrası sert şekilde düştü.

Bu dramatik düşüşe, hükûmetin, asgari maaş ve İngilizce dil yeterlilik şartlarını yükseltmesi,  bazı meslekler için dışarıdan işe alımı durdurması ve işverenlere uygulanan göçmenlik ücretlerinin arttırılmasının neden olduğu belirtiliyor. 

Yetkililer, düzenlemelerin göç seviyelerini düşürdüğünü savunurken, işverenler bazı sektörlerde eleman sıkıntısı yaşanabileceği uyarısında bulunuyor.


Kaynak: Home Office

Göçmenlik; “mutlak yalnızlık içinde parasızlık”

No comments

 Murat Sevinç, Hey Garson’da “bu ülkeden gitmenin vakti geldi” diyenleri ve dışarıdan bir gözle bizim halimizi bize anlatıyor. Hey Garson, sadece Türkiye’nin yeni göç ikliminin aktörlerine seslenmiyor; gidenlere, gitmek isteyenlere ve kalanlara bir arada yaşamak için gerekli asgari nezaketi naif bir dille hatırlatıyor.

Tuncay Bilecen 

                                                




              

 
Murat Sevinç’in 90’lı yılların ilk yarısında Londra’ya dil öğrenmek amacıyla gittiği döneme ilişkin gözlemlerine yer verdiğ Hey Garson adlı kitabından Can Öktemer’le bu konuda yaptığı röportaj vesilesiyle Londra’da doktora sonrası araştırma yaptığım sırada haberdar oldum. Yirmi beş yıl önce, akademisyen olmayı kafasına koyan yirmili yaşlarındaki bir gencin hocasının nasihatını dinleyip dil sorununu halletmek için Londra’nın yolunu tutması ve burada yazarın kendi ifadesiyle “herkesin yaşayabileceği türden, son derece sıradan hikâye”leri gazete yazısı olarak kaleme almasıyla başlıyor kitabın serüveni. Aradan geçen çeyrek asır sonrasında hikâyelerin güncel hale gelmesinin nedeni ise Türkiye’nin yeni göç iklimi… Gezi olaylarıyla başlayan ve 15 Temmuz’la zirveye çıkan “bu ülkeden artık kaçmak lazım furyası”na yönelik bir deneyim aktarımı ve tavsiyeler olarak da okunabilir kitap.

 

TÜRKİYE’Yİ TERK ETME İSTEĞİ

Türkiye’den kaçıp gitmek isteği son birkaç yılda özellikle orta sınıfların ana gündem maddelerinden biri. Bu konuda yapılan akademik çalışmalarda Türkiye’nin istikrarsız politik yapısı ve kendilerini kısıtlanmış hisseden kesimlerin varlığı kadar bu kesimlerin çocuklarının geleceğine ilişkin kaygıları da göç etme nedenleri olarak öne çıkıyor. Sevinç, günümüz dünyasında geçmişe kıyasla mobilize olmanın kolaylığını vurguladıktan sonra kaçıp gitme isteğinin nedenlerini şu şekilde ifade ediyor: “Koca memleket bu niteliklerden ibaret değil kuşkusuz, ancak iyi ve güzel olan her ne varsa görünmez hâle geldi; şirretliğin, kibrin, duyarsızlığın ve kinin, tozu kiri altında.  (…) Sıkıldı çocuklar. Daha fazla imkân var artık ellerinde. Burada bir gelecek görmüyorlar. Bana kalırsa hatalı ve fazla aceleci bir öngörü bu, ama hâl böyle. Yalnızca iş güç seçeneklerinden söz etmiyorum. Eğitimli orta sınıfın yaşam tarzı kaygısı, başlıca umutsuzluk nedeni. Gezi eylemlerindeki ‘bana karışma’ talebinin temsilcilerinden söz ediyorum. Türkiye’ye bakınca tarikatları ve eli palalı serserileri görüyorlar. Kaba sabalık, nobranlık, hoyratlık görüyorlar. İnşaat, top toprak görüyorlar. Trafikte kırmızı ışık yanınca duracak kadar olsun ‘uygarlaşmayı’ reddedenleri görüyorlar.” (s. 75)

Gençlerin çareyi ülkeyi terk etmelerinde bulmalarını Türkiye’ye özgü sebeplerle sıralayarak anlamaya çalışan yazar, kendi kişisel tarihinden verdiği örneklerle kaçıp gitmenin bir kurtuluş olamayacağını kaçılan yerde yaşanacak olası güçlükleri de vurgulayarak anlatıyor.  Bu yüzden daha kitabın başında şunu söylüyor: “Bugün sıklıkla dile getirildiği gibi ‘Türkiye’den kaçmak’ için değil, aksine bir an önce memlekete dönüp istediğim işi yapabilmek için gittim Londra’ya.”  (s.12).

 

“MUTLAK YALNIZLIK İÇİNDE PARASIZLIK”

Zincirleme bir etkileşimle eğitimli kesimlerin bir bir ülkeyi terk etmesinin geride kalanlarda yaratacağı hayal kırıklığı ve ülkenin böylece çoraklaşacak olması kitabın izleğinde yer alan diğer bir husus. “Taş yerinde ağırdır” mesajını örtük alarak kitabın genelinden alıyor okur. Murat Sevinç, Robert Fisk’le tesadüfen tanışmasını ve Fisk’in kendisine bu minvaldeki sözlerini de kitaba konu ediyor: “Çok efendi, kibar tavırla, coğrafyamızı ve Türkiye’yi iyi tanıdığını, çok sevdiğini, şahane bir ülkemiz olduğunu, mutlaka dönmem gerektiğini anlattı. ‘Eğer burada kalırsam, her ne iş yaparsan yap eninde sonunda ikinci sınıf muamelesi görürsün ve hiçbir zaman kendini çok iyi hissetmezsin’ dedi. Şunu ekleyerek; ‘İngiltere’nin sana ihtiyacı yok, ama ülkende yararlı olabilirsin, eğitimli insana ihtiyacınız var.’” (s.72)

Bir buçuk yıllık “göçmenlik” deneyiminin dil öğrenmek, farklı kültürlerden insanları tanımak kadar yazara kattığı bir şey daha var, o da zor koşullarda hayatta kalmayı öğrenmek olarak ifade edilebilir. Bu, bir bakıma göçmenliğin kısa süreli bir tatbikatını yapmak anlamına geliyor. Dil bilmeyen, paraya çevirecek bir vasfı olmayan ve kaçak olarak çalışmak zorunda  kalan milyonlarca göçmenin yaşadıklarının bir benzeri… Yazar bunu Türkiye’de tecrübe edilenle kıyaslayarak “mutlak yalnızlık içinde parasızlık” olarak ifade ediyor: “Orada deneyimlediğim parasızlık, Türkiye’dekinden farklıydı. Burada, başınız sıkıştığında birine gider, borç bulamazsanız bile hiç olmazsa çay kahve içip sohbet edersiniz. Yurtdışında yoksulluğun ileri bir evresi olan, ‘mutlak yalnızlık içinde parasızlık’ duygusuyla tanıştım. İlk zamanlarda en yoğun hissettiğim duygu buydu. Yalnızlık.” (s. 50)

 


“HAYATTA KALMAK İÇİN ÇALIŞMALIYIM”

Dil kursunun ücretini ve kaldığı süre içindeki masraflarını çıkarmak için neredeyse haftanın her günü çalışmak zorunda kalan yazar, bu sayede Londra’daki restoranlarda çalışanların koşullarına ilişkin gözlem ve kıyaslama yapma imkânı da buluyor. “Londra’da dokuz ayrı lokantada çalıştım. Biri Türk, diğer sekizi yabancı mutfaklardı. Yalnızca iki lokantada, akıl almaz bir biçimde emeğimin karşılığı olan bahşişler garsonlara verilmiyordu.” (s. 40). Bu kısımda üstü kapalı olarak Londra’daki Türkiyeli etnik ekonomiye de değinilmiş oluyor; çünkü etnik ekonomiler bir bakıma yeni gelen göçmenlerin hayatta kalmaları için bir sığınak görevi görürken bu ekonominin hızla gelişmesini sağlayan ucuz ve uysal emeği de kolayca bulmuş olurlar. “Orada çalıştığım beş buçuk ay boyunca, iki hafta dışında verilen yemek, pilav ya da makarnaydı. Dedim ya, adamcağız nereden sömüreceğini bilemez hâldeydi. (…) Üç beş kez et yemeği verildiğini hatırlıyorum; o da Ramazan ayındaydı. Müslüman ya bizimki, insafa gelmişti demek ki!” (s. 41).  


Etnik ekonominin içerisinde işletme sahibi olarak çalışmanın da kendine özgü zorlukları vardır. Göçmenliğin ilk yıllarında edinilen “hayatta kalmak için çalışmalıyım” motivasyonu bir süre sonra bir yaşam tarzı haline gelebilir. Aslında böylece göçmen beraberinde getirdiği ne kadar yaratıcı özellik varsa onları körlemekle meşguldür, çünkü ayakta durmaya çalışmaktan kendini gerçekleştirmeye zaman bulamamaktadır. Bu tür özellikleri yoksa bu sefer istikameti para kazanmaktan ibaret olan bir yaşam tarzını benimseyecek, bu defa bitmek tükenmek bilmeyen bir çalışma ve para kazanma hırsı esir alacaktır göçmeni. Murat Sevinç’in tanıdığı restoran sahiplerinden biri de böyle biridir, onlar sıfırdan başlayan ve belli bir servet eden göçmenler gibi yaşamlarını sürekli ertelemekle meşguldürler. Yıllar sonra ziyaret ettiği “patronunu” yine bıraktığı yerde bulur: “Aylarca, artık işi bırakacağını, gönlünce gezeceğini anlattı bana. Yıllar sonra Londra’ya gittiğimde uğradım. Oradaydı. Çok sevindi beni gördüğüne. Kahve içtik. İşi bırakacağını, gezmek istediğini söyledi! Nasıl çok kızabilirim ki bu insana, mümkün mü?” (s. 57).

           

MUTLAK YALNIZLIK

Bunun bir başka yansıması ise göçmenliğin cefa döneminden sefa dönemine geçenlerin bir başka deyişle sınıf anlayıp da bilinç olarak sınıf atlayamayanların başarı öykülerini her önüne gelene bıkmadan usanmadan anlatmalarıdır. “Biz de sıfırdan başladık ve bu hallere geldik” temalı hikâyeyi defalarca dinleyen kişinin ilk defa dinlemiş gibi tepki göstermesi teamüldendir. Kitabın yazarının yolu böyle Türkiyeli bir işverenin sahibi olduğu zincir restoranlardan birine düşer. “Dedikodu gibi olacak ama bu Türk lokantasının sahibi, haftada iki üç kez çalışanlarını toplayıp hayat hikâyesini anlatıyordu. Kabul, sıfırdan başlayıp olağanüstü başarıya ulaşmış. Etkileyici bir yaşamı vardı var olmasına da, bir kez dinleyince anlaşılan bir hikâyeyi defalarca dinlemek bezdiriciydi. O da öyle tatmin oluyordu belli ki.”  (s. 66).

Londra göçmenler açısından ilk yıllarda yaşamanın bir zor olduğu bir şehir olduğu kadar çok kültürlü yaşam tarzıyla bir o kadar da renkli bir şehirdir. “Mutlak yalnızlık” olmasa Londra’nın yoksulluğu daha bir dayanılabilir yoksulluktur. “Orada yaşadığım süre içinde, elimden geldiğince yararlanmak, görmek ve duymak gibi bir hevesim vardı. Tüm bunları, ayda kırk sterline, bolca yürüyerek ve sonrasında çalınacak bisikletim sayesinde yapabiliyordum.” (s. 42).

“Hey Garson”da yirmili yaşlarda Londra’nın çok kültürlü dünyasına ayak basan bir gencin farklılıkların birarada yaşamasına ilişkin deneyimine de yer veriliyor:  “Yalnızca eşya, ev, kıyafet farklılıkları değildi tabii, her ne demekse, o zihin terbiyesine yol açan. İnsanlar. Örneğin, İstanbul’da eşcinsel arkadaşlarım vardı ama bunu gizliyorlardı. Hele ki bizim muhitlerde açıkça o kimlikle yaşamak ne mümkün! Adı anılamıyordu belli ki. Ben biliyordum, onlar da benim bildiğimi biliyordu ama herkes biliyormuş gibi davranıyordu! (…) Oysa Londra’da o yaşta ilk fark ettiğim şeylerden biri, cinsel yönelimlerin başka türlü olabileceği, özgürce dile getirebileceğiydi. İlk karşılaşmalarımda ne yapacağımı bilemedim. Çok yadırgadım, şaşırdım. Hatta, anlamakta zorlandım. (s. 55).

 

ASGARÎ NEZAKETTE BULAŞABİLMEK

Kitap, sadece “bu ülkeden gitmenin vakti geldi” diyenlere seslenmiyor. Dışarıdan bir gözle bizim halimizi bize anlatıyor. Hey Garson’da Türkiye’de sosyal hayatta gördüğümüz nezaketsizliklere dair de “karşılaştırmalı dokundurmalar” yer alıyor. Murat Sevinç, ısrarla bu kabalık meselesini gündemde tutuyor. Bir taraftan da Türkiye’de kamusal alanda şahit olduğu tatsızlıkları böylece gündeme getiriyor.  “Bir de tabii, ‘lütfen’ ve ‘teşekkür ederim’ ifadeleri. İlk paragrafta, Türkiye’deki garsonlar kim bilir neler çekiyor, demiştim ya, işte o mevzu. Dilin ve davranışın parçası bunlar. Ben garsonlara nasıl davranılması gerektiğini ve Türkiye halkının bu konularda ne denli vahim durumda olduğunu Londra’da fark ettim. Vahametin çok önemli bir nedeni, her zaman altını çizmeye çalıştığım, karşısındakini ‘eşit kabul etmeme’ sorunundan kaynaklanıyor. (…) Türkiye’deyse ortalama bir lokanta müşterisi, garson yokmuş gibi davranır. Akıl almaz bir durum bu. Konuşmaz, teşekkür etmez, ‘lütfen’ demez, vesaire. Türkiye’de lokantaya gitmek, hele ki alışık olmadığınız bir mekânsa, pek çok açıdan eziyet aslına bakılırsa ancak beni en çok rahatsız eden ve sinirlendiren şey, müşterilerin garsonları görmezden gelmeleri. (s. 34).  Türkiye’de servis sektöründe çalışan insanların görmezden gelinmesine, kamusal alanda insanların birbirleriyle eşit ilişki kuramamasına birçok yerinde değiniliyor kitabın. “Bu yazı bir öneriyle, ricayla bitsin. Hani torun tombalak AVM’ye gidiyor ve acıkınca üst kattaki atıştırmacılara oturuyorsunuz ya… Hani siz o koridorlarda köftenizi yerken, çevrenizde üniformalar içinde birileri dolaşıyor, tepsilerinizi alıp götürüyor ve sonrasında sizin döküntülerinizi temizliyor… Hatırladınız mı o üniformalı kadın ve erkekleri? İşte o kadın ve erkekler bir iş yapıyorlar ve sizlerle eşit yurttaşlar. Bir gün olsun, o insanların ‘var’ olduklarını fark edip ‘merhaba’ diyebilir, teşekkür edebilir, hâl hatır sorabilirsiniz. Hiçbir farkınız yok. Eşitsiniz. Başka işler yapıyorsunuz yalnızca.”(s. 70).  

 Hey Garson, sadece Türkiye’nin yeni göç ikliminin aktörlerine seslenmiyor; gidenlere, gitmek isteyenlere ve kalanlara bir arada yaşamak için gerekli asgari nezaketi naif bir dille hatırlatıyor.

 

·       Bu yazı Göç Dergisi’nin Ekim sayısında kitap kritiği olarak yayınlanmıştır.

 

Yazar              :           Murat Sevinç

Kitabın Adı    :           Hey Garson!

Yayınevi         :           April Yayınları

Basım Yılı      :           2018

Sayfa Sayısı   :           99


 

 

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan