Ramazan Yaylalı, birkaç yıl önce Viyana'ya göç eden Tunceli Belediyesi eski Eşbaşkan Yardımcısı Hüseyin Tunç ile göç deneyimi üzerine konuştu.
“Göçmenseniz hayata 'en alttan’ başlıyorsunuz" (YOUTUBE SÖYLEŞİSİ)
No comments26 July 2026
7/26/2026Lo ez bim çi… ? (Ben ne olayım?!)
No comments16 March 2026
3/16/2026Ramazan Yaylalı
"90’lı yıllar... İç
Anadolu’nun Kulu ilçesine bağlı bir Kürt köyü olan Acıkuyu’da (namı diğer Biridolk)
henüz ortaokul öğrencisiyiz." Okulun son yıllarıydı... Öğretmenimiz o
klasik soruyu sordu: “Gelecekte ne olmak istiyorsunuz?”
Herkes sırayla cevap
veriyordu; kimi doktor, kimi öğretmen... Sıra önümüzde oturan Celal’e gelince
bir heyecan sardı onu. Elleri ayakları birbirine dolandı. Daha sıra ona
gelmeden, büyük bir tedirginlikle arkaya dönüp bize Kürtçe, “Ez bim çi?”
(Ben ne olayım…?) diye fısıldadı. Bizimkiler de şaka olsun diye kulağına, “Paparazzici,
paparazzici...” diye fısıldadılar.
Paparazziliğin ne olduğunu
bilmeyen Celal, büyük bir heyecanla ayağa kalkıp, “Hocam, ben ileride paparazzi
olmak istiyorum!” diye bağırdı. Sınıf kahkahaya boğulurken öğretmen küplere
bindi: “Otur yerine geri zekâlı, terbiyesiz! Benimle dalga mı geçiyorsun?”
"Celal arkadaşımızın
bu tatlı anısını anlatma nedenim; günümüzün 'çoklu seçenekler' (multi
opportunities) ekosisteminde, modern bireyin önüne serilen fırsatlar
arasında kendi geleceğini belirlerken yaşadığı belirsizliğe sosyolojik bir
pencere açmaktır. Tıpkı bizim Celal gibi, bazen hepimiz o şaşkınlık ve
kararsızlık içinde seçimler yapmaya çalışıyor, bu seçimlerin hayatımızı nasıl
şekillendireceğini kestiremiyoruz.
Hepimizin bildiği gibi,
modern hayata geçişle birlikte 'birey olmak' bu sürecin en temel taşı haline
geldi. Geleneksel ve statik yaşamdan kopuş, bireyi Ulrich Beck'in 'Risk
Toplumu' kitabında analiz ettiği o tekinsiz dünyaya sürükledi. Beck’e göre
modernite, bireyi geleneğin güvenli bağlarından kopararak onu 'özgür'
ama bir o kadar da 'riskli' bir yapıya hapseder. Bu riskler bilimsel
olarak tanımlansa da aslında görünmezdir; bu da bireyde sürekli bir güvensizlik
ve kaygı yaratır. Modern insan, bu riskleri minimize etmek için sürekli dünyaya
uyum sağlamak zorundadır.
Dolayısıyla modernite, bir
yandan seçenek bolluğu sunarak bireyi geleneğin dayattığı tek tip modelden
kurtarırken; diğer yandan onu her seçimin risk analizini yapmaya mahkûm eder.
Amacı, başarısızlık (scheitern) ihtimalini en aza indirmektir. Ancak hayat,
matematiğe indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. “Nasıl bir hayat yaşamalıyım?”
sorusu zihni meşgul ederken; gençliğin tecrübesizliği ve yapısal gerçekler
arasında, o anki arzularımıza göre kararlar vermek zorunda kalırız. Hangi
meslek, hangi kariyer, ne zaman aile kurmalı, nerede yaşamalı? Modern
kapitalist sistemin sunduğu bu 'Subjektsangebot'lar (özne-kimlik arzı)
içinde, geleceğimizi belirleyecek keskin virajlarla yüzleşiriz.
Elbette bu ekosistemde ait
olduğumuz kültür, coğrafya ve sınıf gerçeklerini göz ardı edemeyiz. Ancak genel
tabloya baktığımızda, bu kararları doğru analiz etmek hiç de kolay değildir.
Erken yaşta yapılan bir evlilik, yanlış seçilen bir meslek veya başka bir
ülkeye göç etmek, beklenen sonuçları vermeyebilir. Oysa 'pre-modern'
dünyada seçenekler sınırlıydı; bu durum bireysel gelişimi kısıtlasa da hayatı
basit kılıyordu. Yol haritası binlerce yıllık gelenekle zaten çizilmişti; başka
seçenek olmadığı için risk de yoktu.
Modern birey için ise
durum çok daha karmaşık. Artık herkes kendi hikâyesinin hem senaristi
hem de yönetmeni. Bu büyük bir 'özgürlük' gibi sunulsa da,
beraberinde ağır bir sorumluluk getirir. Almanların deyimiyle sonuç ne olursa
olsun artık 'Selber-Schuld' (kendi ettin, kendi buldun) gerçeğiyle karşı
karşıyayızdır. Yanlış bir seçim tüm hayatı başarısızlığa sürükleyebilir ve
birey bu yükü tek başına omuzlamak zorunda kalabilir. Riskler iyi analiz
edilmezse, kelimenin tam anlamıyla duvara toslamak pekâlâ mümkündür. Tıpkı
Ahmet Kaya’nın o içli dizelerindeki gibi: “Hep sonradan gelir aklım başıma, hep
sonradan...”
Özetle; sınıfta Celal’in o
büyük tedirginlikle sorduğu varoluşsal soru, aslında modern insanın her
döneminde yankılanır: 'Ez bim çi?' (Ben ne olayım?!) Bu soru, sadece bir
meslek tercihi değil; modern dünyanın 'özgür seçim' ve 'risk gerçekliği'
arasında sıkışmış bireyin çaresizliğini, isyanını ve varoluşsal sancısını dışa
vuran bir çığlıktır.
Hollandalı doktoru kafaya alan Kayserili abla! (Gerçek yaşanmıs bir hikaye)
No comments15 November 2025
11/15/2025
Görsel: Gemini
Ramazan Yaylalı
1980'lerde, Hollanda‘da
orta yaşlı bir Kayserili göçmen Türk abla, artık çok çalıştığını düşünerek
erken emeklilik yollarını aramaya başlar. Ancak o dönemde Hollanda‘da, genç yaşta
ve herhangi bir sağlık sorunu yoksa erken emekli olmak mümkün değildi.
Tesadüfen,
ruh sağlığı sonradan bozulan kişilerin erken emekli olabileceğini öğrenir bizim
Kayserili ablamız. Hemen en yakın tarihe bir psikiyatrist randevusu ayarlar. Birkaç
hafta sonra randevu günü gelir çatar. Klinikte kaygılı ve heyecanlı bir şekilde
beklerken, doktor onu odasına alır.
Hollandalı psikiyatrist, kısa bir sohbetin
ardından Kayserili ablaya şikayetlerini sorar. Tam o sırada abla, doktorun
masasındaki çiçeği alıp çiğ çiğ yemeye başlar. Büyük bir şaşkınlık içinde olayı
izleyen Hollandalı doktor, ne olup bittiğini anlamaya çalışır. Bizim Kayserili
abla ise kimseyi umursamadan çiçekleri yemeye devam eder. Panik içinde doktor,
asistanını çağırır.
Asistan da şok olmuş bir halde, ablanın
çiçekleri yapraklarıyla birlikte nasıl yediğini görür. Kısa süre sonra doktor,
Kayserili ablanın "delirdiğini" raporlayıp ilgili yerlere gönderir.
Ardından Hollanda Emeklilik Kurumu, ablanın erken emekli olmasına karar verir. Ablanın
erken emekli olduğunu duyan Sivaslı bir abla da aynı doktordan randevu alır.
Tabii
Kayserili abla gibi masadaki çiçekleri yiyerek şüphe uyandırmak istemez. O da
kendine göre farklı bir taktikle, doktorun masasındaki kahveyi başına dökmeye
başlar. Şaşkına dönen doktor, aynı şekilde Sivaslı ablayı da erken emekli
olması için raporlayıp gönderir.
Birkaç ay
içinde, erken emekli olmak isteyen ve bunun için aynı doktora gidip farklı
yöntemlerle deli taklidi yapan ablalar artınca, iyi niyetli doktor durumun
garipliğini fark eder. Bu oyuna bir son vermeye karar verir ve bir daha hiçbir
ablaya rapor vermez.
Dördüncü Tokat: Yapay Zekâ!
No comments10 November 2025
11/10/2025Sigmund Freud'a göre, insanlık tarihinin üç büyük "narsisistik yaralanma"sı vardır. Bu, insanın “kendini evrenin merkezine” koyma eğilimini sarsan üç önemli keşiftir.
Ramazan Yaylali
Nikola Kopernik
(Copernicus): 16.
yüzyılda Güneş merkezli evren modelini savunarak, Dünya'nın evrenin merkezi
olmadığını gösterdi. Bu, insanın kozmik önemini sorgulattı – “biz özel bir
konumda değiliz, sadece bir gezegenin üzerindeki varlıklarız.”
Charles Darwin: 19. yüzyılda evrim teorisiyle,
insanın ayrıcalıklı bir yaratılış olmadığını, diğer canlılarla ortak
kökenlerden geldiğini ve doğal seçilim yoluyla evrildiğini ortaya koydu. Bu,
“insanın "Tanrı'nın suretinde yaratılmış" özel bir varlık olduğu
inancını yıktı.
Sigmund Freud: Kendisi üçüncü darbeyi
psikoanalizle vurduğunu söyler. Bilinçdışının varlığını vurgulayarak, insanın
davranışlarının büyük ölçüde rasyonel olmayan, bastırılmış dürtülerden
etkilendiğini gösterdi. Bu, “insanın kendi zihninin efendisi” olduğu
yanılsamasını paramparça etti.
Freud'a göre, bu üç
düşünür insanın egosunu adım adım parçaladı ve bizi daha alçakgönüllü bir
konuma indirdi. Freud bu fikri "Psikanalize Giriş Dersleri" (A
General Introduction to Psychoanalysis) adlı eserinde, 1915-1917 yılları
arasında verdiği derslerde anlattı. İşte o derslerden birindeki detaylı görüşü:[1].
"İnsanlık,
tarih boyunca bilimin elinden, saf kendinden memnunluğuna karşı iki büyük
hakarete katlanmak zorunda kaldı. İlki, dünyanın evrenin merkezi
olmadığını, inanılmaz büyüklükteki bir evren sisteminde sadece küçük bir nokta
olduğunu anlamaktı. Bu fikir, aklımızda Kopernik'le bağdaştırılır, ama
İskenderiye öğretileri de buna benzer şeyler söylüyordu.İkincisi,
biyoloji araştırmalarının insanı özel yaratılmış olma ayrıcalığından yoksun
bırakıp onu hayvan dünyasından gelen bir varlık olarak düşürmesiydi. Bu,
insanda silinemez bir hayvan doğası olduğunu ima ediyordu. Bu değişim, kendi
zamanımızda Charles Darwin, Wallace ve öncülerinin teşvikiyle, çağdaşlarının en
sert karşı çıkmalarına rağmen gerçekleşti.Ama insanın kendini büyük görme
isteği, şimdi günümüz psikoloji araştırmalarının üçüncü ve en acı
darbesini yiyor. Bu araştırmalar, her birimizin "ben"ine, kendi
zihninin efendisi olmadığını gösteriyor; zihinde bilinçdışında olanlar hakkında
sadece küçük bilgi parçalarıyla yetinmek zorunda kalıyoruz…"[2]
Peki, günümüze
gelirsek, dördüncü darbe olarak Yapay Zekâ teknolojisini ekleyebilir miyiz?
Sıradan bir birey olarak, Yapay Zekâ'nın getirdiği ve getireceği yeniliklere
bakınca, kendimce bu soruya cevabım evet olacak. Elbette Yapay Zekâ uzmanları
bu konuda daha derin analizler yapıyorlardır. Ama sıradan bir birey olarak, son
yıllarda Yapay Zekâ hakkında uzman bilim insanlarından duyduğum korkutucu
gerçekler, aklıma Freud'un üç darbesinden sonra dördüncüsünün geldiğini
getiriyor. Korkarım ki Yapay Zekâ hayatımıza girdikçe, insanın "kendini
merkeze koyma" eğilimi diğer üç darbeden daha sert ve sarsıcı olacak. Bu
ontolojik kriz ya da tokat, diğer darbelerden daha belirgin olacağı çok belli.
Endüstrileşme ile birlikte kendini yaptığı ve ürettiği işlerle tamamlayan, daha
doğrusu benliğini bu kimlikler (kariyer, başarı gibi) üzerinden inşa eden
post-kapitalist özne, yapay zekâ ile birlikte bu statüsünü kaybedeceği şimdiden
belli olan bu kriz karşısında kendini ya da benliğini neyin üzerine ve nasıl
tekrar inşa edecek? Kanımca bu soru, hepimizi gelecekte çok meşgul edecek bir
sorun haline gelecek.
[1]
Freud, S. (1955). A Difficulty in the Path of Psycho-Analysis. In the
Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud,
(1917-1919): “An Infantile Neurosis” and Other Works (Vol. XVII, pp. 135-144).
London: The Hogarth Press and The Institute of Psycho-Analysis.
[2]
https://www.scientificamerican.com/blog/cross-check/copernicus-darwin-and-freud-a-tale-of-science-and-narcissism/
İdeolojik Bir Söylem Olarak “Mutluluk”
1 comment27 October 2025
10/27/2025Mutluluk söylemi, modern dünyada bireyin kendini
tanımlama ve anlamlandırma sürecinde merkezi bir konuma yerleşmiştir.
Foucault'nun "iktidar ve bilgi" kavramlarından hareketle, mutluluk
söylemi, tarihsel ve toplumsal bağlamda belirli güç ilişkileri tarafından üretilen
bir ideoloji olarak görülebilir. Bu söylem, bireyi "mutlu olmaya"
zorlayan normatif bir çerçeve sunar. Üniversiteler, medya, popüler kültür
ve kişisel gelişim endüstrisi gibi çeşitli kurumlar, mutluluğu hem bir hedef
hem de bir ölçüt olarak yeniden üretir. Bu durum, modern öznenin "anlamlı
bir yaşam" arayışını "mutlu bir yaşam" ile eşitlemesine yol
açar.
Bireysel mutluluk, postmodern özne için anlamlı bir yaşamın birincil kıstası olarak adeta ontolojik bir hakikate dönüşmüştür. Modern birey,
sağlıklı bir beden, maddi refah, statü, kariyer, terapi seansları, sağlıklı
beslenme gibi söylemlerle bu “ideale” doğrudan veya dolaylı olarak
yönlendirilmektedir. Ancak sorun şu ki, mutlu bir yaşam sürmenin sadece
"bireysel bir sorumluluk" olarak özneye dikte edilmesi, toplumsal
eşitsizlikleri ve sistemik sorunları birey tarafından göz ardı edilmesine yol
açmaktadır. Dolayısıyla "mutluluk," hem bireysel bir amaç hem de
"ideolojik bir söylem" olarak bir baskı işlevi görmektedir.
Bir diğer husus ise "mutluluğun" ne olduğuna,
ne zaman veya hangi koşullarda "mutlu" olunacağına dair evrensel bir
tanımın olmamasıdır. Bu belirsizlik, mutluluğun bireyler arasında farklı
anlamlar taşımasına neden olur. Bu evrensel tanım eksikliği, daha doğrusu
mutluluğun bir hedef ya da kesin bir "a priori" olarak var olmama
hali, "mutluluk söyleminin" iktidar tarafından manipülatif bir araç
olarak kullanılmasına olanak tanır. Bireyler dinamik bir şekilde sürekli bir
"mutluluk arayışı" içinde tutulur, bu da tüketim kültürü ve kişisel
gelişim endüstrisini besler.
Kısacası mutluluk, modern özne için ontolojik olarak
yaşamın amacı haline gelmiş, ancak bu süreçte modern özneyi şekillendiren
ideolojik bir aygıta dönüşmüştür. Doğası gereği belirsizlik taşıyan bu
ideolojik söylem, postmodern bireyleri kendi mutluluklarını sorgulamaya ve
sürekli bir arayış içinde olmaya zorlamaktadır. Bu durum, bir yandan bireysel
özgürlüğü yüceltirken, diğer yandan ise postmodern özneyi belirli normlara
uymaya zorlayan imperatif bir baskı aracına dönüşmektedir.
Yaylalı Ramazan
Viyana'da Yeni Hayat: ALİ GEDİK'İN GÖÇ HİKÂYESİ BÖLÜM II (YOUTUBE VİDEOSU)
No comments19 September 2025
9/19/2025Ramazan Yaylalı’nın Ali Gedik’le gerçekleştirdiği söyleşinin ikinci ve son bölümünde göçmenliğin zorlu ilk yıllarını geride bırakan Ali Gedik’in Viyana macerasına tanıklık edeceksiniz.
Gedik, Viyana’da kendi deyimiyle bir süre “gurbet içinde gurbet” yaşasa da kısa sürede Viyana’ya adapte olup burada bir gençlik merkezinde sosyal danışman olarak çalışmaya başlayacak ve bir dizi tesadüf sonucu Şivan Perwer’le tanışacak, bu tanışıklık bir dostluğa dönüşecek ve kendisiyle Avusturya’da birçok konser organizasyonuna imza atacaktır.
Bu söyleşinin başlıkları şöyle; 👉 Ali Gedik’in zorlu evlenme macerası… Dört defa istemelere gitmelerine rağmen kaynanasının kızını vermek istememesi. 👉 Müstakbel eşiyle paspas altına mektup bırakmak suretiyle uzun süre yazışmaları… 👉 1983’de eşi Sevim’i başka bir şehre kaçırması… Eşinin deyimiyle “sen kaçırmadın, biz birlikte kaçtık!” 👉 1986’da kızları Orkide’nin doğması. 👉 1989’un sonunda zorlu mücadelenin sonucunda Avusturya vatandaşlığını alması. 👉 Mücadele arkadaşlarıyla, Türkiye’deki sorunlar dışında Avusturya’daki sorunlara da eğilme gerekliliği konusunda yaşadığı çatışmalar… 👉 1990, Ekim’inde Avusturya’da genel seçimler öncesinde kendisine Yeşiller’den adaylık teklifinde bulunulması. Bulunduğu siyasi yapının bu teklifi “burjuva partisine girelim, belki bize bir faydası olur” şeklinde karşılaması. 👉 Bir göçmen olarak Yeşiller Partisi’nden ikinci sıra aday gösterilmesi. 👉 “Eyaletteki oy oranı düşünüldüğünde ben milletvekili olamazdım, ama bir göçmen olarak ikinci sıradan aday gösterilmem sembolik olarak müthiş bir mesajdı.” 👉 Adaylığına ilişkin olarak Avusturya basınının ırkçı neşriyata başlaması… Bir göçmen işçinin aday olmasına, onları temsil edeceğine tahammül edememeleri. 👉 Gelen tepkiler üzerine Yeşiller Partisi’nin Ali Gedik’ten geçmişini inkar eden ve ortamı yumuşatacak bir açıklama istemesi. Bunun üzerine adaylıktan çekilmesi. 👉 Bu adaylığı nedeniyle iki seneye yakın süre iş bulamaması… 👉 Bunun üzerine Voralberg eyaletinden 1993’te Viyana’ya taşınmaya karar vermesi. 👉 “Viyana’ya geldiğim ilk yıl gurbet içinde gurbet yaşadım.” 👉 Voralberg ‘i özlemesi… 👉 1994’te Viyana’da bir gençlik kuruluşunda, gençlik danışmanı olarak işe başlaması… 👉 Fabrika işçiliğinden sosyal danışmanlığa gelmesi entegrasyon sürecini hızlandırması. 👉 Dönemin Viyana’da yaşayan göçmen gençlere ilişkin gözlemler… 👉Kürt siyasal hareketine yakın durması. 👉 Şivan Perwer’le ilginç tanışma hikâyesi… 👉2002’de Şivan Perwer’le Avusturyalı sanatçı Willi Resetarits ile ortak projede bir araya getirilmesi. Avusturya’da bir konser organizasyonu yapılması. 👉 Daha sonra bu birlikteliğin birçok verimli çalışmaya vesile olması…Göçmenler ve “Bodyshaming”
1 comment29 August 2025
8/29/2025“Görünmenin”
o dayanılmaz ağırlığı!
Alman haftalık gazetesi “Die Zeit” yine ilginç bir söyleşiye sayfasında yer vermiş. Söyleşinin merkezinde Ortadoğu kökenli üç göçmen genç kadın var: Özlem, Nika ve Yasemin'e mahrem bir konu üzerinde fikirleri sorulmuş. Söyleşinin konusu, söyleşiye katılan ve Almanya'da yaşayan bu Ortadoğulu genç kadınların, çok ilginç bir nedenden ötürü kendilerini dışlanmış olarak görmesi. https://www.zeit.de/zett/2022-02/koerperbehaarung-frauen-mobbing-jugend-erfahrungsbericht[1]
Konuyu biraz daha açarsak; üç genç göçmen kadın, sahip oldukları vücut tüyleri -evet yanlış okumadınız- kara tüyleri yüzünden Alman toplumunda kendilerini dışlanmış hissettiklerini iddia ediyorlar.
Anlattıklarından
son derece seküler ve modern bir hayat tarzına sahip olduklarını düşündüğümüz
üç genç kadının, esmer tüyleri yüzünden ötekileştirilmeleri küçük ve ironik bir
mesele gibi görülse de anlaşılan “Die Zeit” için durum pek de öyle değil.
Söyleşinin
tümünü bu yazıda özetlemek mümkün olmadığı için söyleşiye katılan üç kadından
biri olan İran asıllı Nika'nın anlattıklarına bir göz atalım. Nika söyleşide
özetle şunları dile getiriyor. Orta okulda aşık olduğu Alman bir sınıf arkadaşının
ona yaklaşarak bıyıklarının olduğunu söylemesi Nika'yı şok etmiş. O an gülüp
geçmiş Nika, ancak okuldan sonra hemen annesiyle birlikte kozmetik ürünler
satılan bir dükkâna gidip, kadınlar için üretilen tıraş bıçağını almış ve yüzündeki
kara tüyleri yok etmeye çalışmış.
Tabii olay bununla
da bitmemiş, Nika o günden itibaren vücut tüylerini düzenli olarak almaya
başlamış ve mümkün olduğunca erkeklerle yan yana oturmamaya karar vermiş. Vücut
tüylerini almaya üşendiği bazı günlerde ise kapalı uzun elbiseler giyerek vücut
tüylerini kamufle etmeye çalışmış.
Yine bir yaz
döneminde, annesiyle birlikte İran'a; yani memleketine gittiğinde, orada yaşayan
kuzenlerinin de tıpkı kendisi gibi siyah tüylere sahip olduğunu fark etmiş,
fakat bu konuda kuzenlerinin hiç bir komplekslerinin olmadığını, ayrıca bu
durumun toplum içinde itici bir unsur ve kusur olarak görülmediğini fark edince
çok şaşırmış.
Gel zaman git
zaman Nika bu gerçeği kabullenmiş ve içinde yaşadığı Alman toplumuna inat
tüyleriyle, daha doğrusu bedeniyle barışık olmayı öğrenmiş. Hatta işi o kadar
ileriye götürmüş ki, “Only Fans"te çıplak tüylü vücudunu sergilemeye kadar
ileri gitmiş. Bu resimlerin altına yapılan yorumlar genellikle vücut tüylerini
alması doğrultusunda oldukça sert ve onur kırıcı oluyormuş ama Nika mümkün
olduğu kadar yorumlara aldırmamaya çalışmış.
Daha sonrasında
bu provokatif sergileme olayına başka bir mecrada; Instragam'da devam etmiş. Kendini takip eden
kitleyi provoke etmek adına tüylü kıllı çıplak fotoğraflarını eklemeye devam
etmiş. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi resimlerin altına yapılan yorumlar artık
o kadar sert ve iğrenç bir hale gelmiş ki, sonunda Nika bütün bu baskı ve sözlü
şiddete dayanamayıp tüylü çıplak fotoğraflarını Instagram sayfasından
silmiş.
Ergenlik
döneminde yaşadığı bu olaylardan sonra, yani uzun zamanlar sonra, Nika vücut tüylerini
tekrar almamaya karar vermiş ve herkese inat resimlerini yine aynı şekilde
sosyal medyada yayınlamaya devam etmiş. Gittiği ortamlarda insanların ona tuhaf
tuhaf bakmalarına artık aldırmadan kendini bu duruma alıştırmaya çalışmış.
Toplumun onun hakkında ne düşündüğünü artık ciddiye almamayı öğrenmiş ve gerçek
anlamda kendisi gibi olmayı, yani etnik kimliğinin bir parçası olan esmer
bedeni ve tüyleriyle, toplumun ona dayattığı kalıplara sığmamak için bugüne dek
savaşmaya devam etmiş.
Lookism
Nika'nın ve
Nika gibi Ortadoğulu göçmenlerin etnik kimliklerinin somut simgesel parçası
olan görünüşleri üzerinden yaşadığı ötekileştirme istisnai bir durum değil. Sahip
olduğunuz görünüm ya da suret, size benzemeyen başka bir toplumda hangi etnik
gruba ait olduğunuzu oldukça kolay deşifre eden bir etkendir.
Dolayısıyla
öteki ile karşılaşmada, ilk bakışta, göçmenlerin sahip oldukları kimliğin
tarihsel bir parçası olan suretleri üzerinden hızlıca bir kategori (ve genellikle
negatif bir şekilde) içine yerleştirilmeleri çok olağan bir durum haline
geliyor -özellikle de Avrupa'da yaşayan Ortadoğu ve Afrika kökenli göçmenler
için.- Yani burada “bodyshaming”in bir tür etnik-göçmenlik versiyonu ile karşı
karşıyayızdır aslında.
“Suret”
üzerinden sahip olduğunuz kimlik, hangi simgesel dünyaya ya da toplumsal değere
işaret ediyorsa ona göre ya pozitif ya da negatif bir önyargı oluşturabilir.
Eğer ortalama beyaz bir Avrupalı suretine sahipseniz, bu yargılama ya da kategorileştirme pozitif
bir yönde de tezahür edebilir. Sarı saçlı mavi gözlü Batılı birini anımsatıyorsanız
bu negatif yargılamadan muaf kalma olasılığınız yüksek olabilir - en azından
bir süre için-. Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra mavi gözlü sarı saçlı
mültecilerin Avrupa'da daha çok arzulandığını hatırlayalım.
Nika'nın
sahip olduğu etnik-görünüm yüzünden kendisinin öteki tarafından negatif bir
kategori içine sokulması sadece göçmenleri rahatsız eden bir mesele değil, daha
doğrusu sadece göçmenlikle ilgili bir olgu değil. Çağımızda “görünüyorum,
öyleyse varım” paradigmasının toplumsal kabulünden bu yana “nasıl göründüğümüz”
toplumsal kimliği aşan benliğin bir parçası haline geldi.
Lookism
çağında örneğin; obezite bir birey “bodyshaming” gerçekliği altında toplum içinde
disiplinsiz, sağlıksız ve başarısız olarak kategorileştirilmesine neden
olabiliyor.
Çünkü
sahip olduğunuz imge; yani yaşadığınız toplumun standartları
dışında kalıyorsa (obez olmanız, fit bir vücuda sahip olmamanız, belli bir güzellik
standardına –“Schönheitsideale”- sahip olmamanız), uğrayacağınız ayrımcılık en
az siyahi bir göçmenin ten renginden dolayı
yaşadığı ayrımcılık kadar sert ve şiddetli olabiliyor.
Zira
literatürde son elli yıldır oldukça geniş bir yer kaplayan ve "İdeal Beden/Güzelik/Bodyshaming/Selfoptimization"
gibi olgular üzerine yapılan çok sayıdaki sosyolojik tez ve araştırmalara
bakıldığında; bu meselenin öyle çok hafife alınmayacak bir mesele olduğuna
kolaylıkla ikna olabilirsiniz. Dış görünüşün toplum içinde nasıl önyargılı bir algıya
yol açtığına dair çok sayıda araştırma söz konusu.
Bahsi
geçen araştırmalara bir örnek olarak; Alman ulusal Kanalı SWR bu konuyu
"Body-Shaming“[2] başlığı
altında elle alırken, Almanya'da belli bir standart-beden ölçüse sahip olmayan Almanların
toplum tarafından dışlandığını iddia ediyor. SWR'nin iddiasına göre "obez bir
bedene sahip olmak" genellikle Alman toplumunda tembellik, sağlıksız
beslenme alışkanlıkları, karakter zayıflığı veya disiplin eksikliği ile eş
anlamlı tutuluyor.
Arama
motoru Google'a “Bodyshaming” yazdığınızda buna benzer pek çok akademik ve
basında çıkmış makale ile karşılaşırsınız.
Kısacası,
sahip olduğumuz görüntü postmodern bir dünyada benliğimizin artık çok önemli
bir parçası. Bu gerçeklik altında "Beden/Görünüm" ya da "Suret"
basit bir biyolojik nesneden çok postmodern bireyin kimliğinin
parçası haline geliyor, tıpkı etnik ya da ideolojik kimlik gibi belli bir
“Suret-İmgesinin” dolayımlı bir yoldan; yani söylemler üzerinden yeni bir
“öznellik” dayattığı kesin.
Çünkü
suret nesnel bir olgu olarak göz ile temas girdiği an yani bakışın çemberine
girdiği an zihinde önceden yerleşik imgelerle özdeşleştirilerek nesnellikten
öznelliğin bir parçası haline gelir. Yani görünüş ve onun yansıttığı ilk
izlenim algıyla ilgilidir. Görünen neyse algı ona göre şekil alır, en azından
ilk etapta.
Göçmen
birey taşıdığı bu imge yüzünden büyük Metropollerde bile anonim olamıyor, birey
ise hiç olamıyor. O hep ötekinin bakışında beli bir sosyolojik kategori olarak
damgalanmaya yazgılıdır.
Çünkü
öteki ile derinden, yani öznel ilişki kurmak pek mümkün değildir. Herkesin anonim
olduğu bir eko-sistemde iç dünyanızı analiz edecek ne zaman ne de mekan var
olur, dolasıyla; görünen ne ise “gerçek” odur. Göçmenler ve toplumun arzuladığı
belli bir ideal-imge çerçevesine girmeyen her birey bu önyargısal şiddete maruz
kalır.
Bazen metroya
binerken, çok kısa bir iş için resmi bir daireye girerken, sokaklarda yürürken,
daha önce gitmediğiniz bir kafeye girerken bile başınıza gelebilir.
Öyle ya, Berlin'de
geleneksel bir “Gasthaus”a adımını atan siyahi bir gencin, sarışın mavi gözlü Alman
garsonun beyninde ilk bakışta nasıl bir yargı oluşturduğunu tahmin etmek her
halde çok zor olması gerek. Aynı şey tersi için de geçerli tabi.
Ve yine
standartların üstünde ya da aşağısında bir beden (aşırı kilolu, obez) ölçüsüne
sahip olan herhangi bir insanın tıpkı yukarıda değinildiği gibi ilk bakışta sağlıksız,
tembel ve disiplinsiz olarak öteki tarafından nitelendirilmesi aynı mekanizmayı,
yani beden üzerinde bir yargıyı; öteki hakkında negatif ya da pozitif bir fikri
tetikler.
Yine çok güzel bir
fiziğe sahip olan genç bir kadının ya da erkeğin, örneğin bir iş görüşmesine
başvuru yapan diğer rakiplerine göre işe alınma olasılığının daha yüksek olmasının
ana nedeni ötekinde yarattığı bu pozitif algı değil midir? Bu konuda sosyolog
Catherine Hakim’in çalışmalarına bakılabilir.
Özetle şunu
söyleyebiliriz; postmodern bir dünyada görselliğin ve görünüşün sosyal statü
açısından temel alınması, hem göçmenlerin hem de ortalamanın dışında görünüşe
sahip olan İnsanların hayatlarında çok önemli bir yer kaplıyor. Anlaşılan o ki,
“görünüyorum, öyleyse varım” paradigması uzun bir süre yaşamlarımızda yerini
koruyacak gibi ...
[1] https://www.zeit.de/zett/2022-02/koerperbehaarung-frauen-mobbing-jugend-erfahrungsbericht
[2] https://www.swr.de/swr2/wissen/body-shaming-wie-dicke-menschen-diskriminiert-werden-104.html
......
Modern birey gerçekten özgür mü?
No comments21 July 2025
7/21/2025
Moderniteyle birlikte geleneksel toplumların sabit ve tekdüze
yapısından kopan birey, kimliğini oluştururken geleneksel değerlere ve
bilgilere eskisi kadar bağlı değildir. Çünkü modern yaşamın ihtiyaçları
karşısında geleneksel bilgi, bir rehber olarak yetersiz kalmıştır. Modernite
sadece geleneğe meydan okuyarak yeni bir dünya yaratmakla yetinmemiş, aynı
zamanda bireyi yeniden inşa etmiştir. Modern birey artık hayatını
şekillendirebileceği, seçeneklerle dolu, dinamik bir ekosistemde yaşamaktadır.
Bu ekosistemde birey, özgür bir şekilde kendi yolunu çizen, verdiği kararların
sorumluluğunu taşıyan özerk kişidir. Her seçimi kendine aittir ve bu seçimler
onun kendi hayat hikayesini yazmasını sağlar. Birey artık geleneksel
toplumlarda olduğu gibi önceden kendisi için belirlenmiş yolda yürümek yerine,
kendi iradesiyle ve elindeki imkanlarla hayatını inşa etme özgürlüğüne
sahiptir[1].
Modern öncesi dönemlerde aileler, cemaatler ya da dini kurumlar
bireyin hayatını tüm sorumluğunu alarak yönlendirir, fırsatları ve riskleri sorumluluğunu
alarak dizayn ederlerdi. Ancak modern dünyada birey kendini gerçekleştirme
sürecinde bu fırsatları ve riskleri kendi başına algılamak, yorumlamak ve karar
vermek zorundadır. Modern yaşamın karmaşıklığı düşünüldüğünde, bireyler doğru
kararlar almakta zorlanabilirler. Çünkü aldıkları kararların sonuçları ve
etkileri çoğu zaman belirsizdir. Bu nedenle birey, seçeneklerle dolu (multi-options)
bir ekosistemde risk analizleri yapmakta güçlük çeker. Ekonomik, sosyal
ve kişisel risklerle karşı karşıya kalan birey, adeta bir deneme-yanılma
süreciyle hayatını planlamak, düzenlemek ve tutarlı hale getirmek zorundadır. Bu
süreçte modern özne doğrudan bir emre zorlanmaz, ancak kendi hayatını
planlaması, anlaması ve eyleme geçmesi beklenir. Kendini gerçekleştirme
sürecinde bir başarısızlık (scheitern) durumunda ise bu
sonuçlarla başa çıkmak bireyin sorumluluğundadır ve bu durum bazen hem bedensel
hem ruhsal anlamda birey için ızdıraba dönüşebilir.[2]
Bir diğer önemli nokta ise, bireyselleşme sürecinin
yalnızca geleneksel otoritenin despot ve baskıcı dünyasından kurtulunması
olarak algılanmasıdır. Bu kısmen doğru olsa da geleneksel kurumlardan bağımsız
hale gelen birey, bu kez modern kurumların sınırlayıcı gerçekliğiyle
karşı karşıya kalır. Dolayısıyla, mutlak anlamda özgür bireyden
bahsetmek pek mümkün değildir.
Çünkü insanlar, geleneksel norm ve kısıtlamalardan
kurtulurken, aynı zamanda modern toplumun getirdiği sistemlerle bütünleşmektedir;
emek piyasası, eğitim sistemi, hukuk sistemi, bürokrasi gibi. Bu
kurumlar kendi gereksinimlerini, standartlarını ve uygunluk kriterlerini
oluşturmaktadırlar. Birey, bu düzenlemelerin oluşturduğu ağlarda yolunu bulmayı
öğrenmek zorundadır. Aksi takdirde sonuçlarına katlanmak zorunda bırakılacaktır[3]. Almanların
meşhur bir deyimi ile ifade edersek her birey bir selberschuld[4]
kategorisine itilmektedir
Özetle, bireyselleşme tam anlamıyla özgürleşmek demek
değildir. Aksine, modern dünyanın yeni kuralları ve beklentileri çerçevesinde
bireyin kendini yeniden şekillendirmesidir. Özgürlük bazen bireyi
zorunlu seçimlere itebilir. Birey; ekonomik, kültürel ve sosyal koşullar gibi
yapısal sınırlar içinde hareket eder. Bireyin karar verme ve seçim özgürlüğü,
bu yapıların dayattığı sınırlar içinde; bireyin özgür iradesinden çok, zorunlu
bir seçime dönüşebilir.
[1] Beck, Ulrich, Nicht Autonomie, sondern
Bastelbiographie Anmerkungen zur Individualisierungs-diskussion am Beispiel
des Aufsatzes von Günter Burkart.
Zeitschrift für Soziologie, Jg. 22, Heft 3, Juni 1993, S. 178-187
[2] Beck, U.
& Beck-Gernsheim, E., 1993: Riskante Freihei ten. Zur Individualisierung
von Lebensformen in der Moderne. Frankfurt: Suhrkamp.
[3] Hitzler, R., & Honer, A. (1994).
Bastelexistenz: über subjektive Konsequenzen der Individualisierung. In U.
Beck, & E.
Beck-Gernsheim
(Hrsg.), Riskante Freiheiten: Individualisierung in modernen Gesellschaften (S.
307-315). Frankfurt
am Main:
Suhrkamp
[4] Bu
ifade, kişinin yaptığı seçimler veya eylemler nedeniyle karşılaştığı olumsuz
sonuçlardan kendisinin sorumlu olduğunu vurgulamak için kullanılır. Türkçede
duruma göre "kendi düşen ağlamaz" gibi atasözleriyle de benzer bir
anlam taşır.
Boğaziçili profesöre Viyana’da “Yozgat” dayağı
No comments13 May 2025
5/13/2025Göç, insanı hem sarsar hem de ona öğretici bir deneyim sunar. Bu travmatik sarsılma, bazı olgular üzerinde yeniden derinlemesine düşünmemize de olanak verir. Bu yazıda, Boğaziçili profesörün Viyana'da maruz kaldığı muamale üzerinden başka bir ülkede "öteki" olmanın anlamını ve bunun ruh halimiz üzerindeki etkilerini tartışacağız.
Ramazan Yaylalı
Editör: Fatoş Gül Özen
Kendi evinizden kopup “ötekinin” evinde misafir (gast) olmak efendinin bakışından kendini yeniden tanımlamayı gerektirir. Onun dayattığı kurallar manzumesine boyun eğme zorunluluğu içine fırlatıldığınız dünyanın kodlarını yeniden anlamlandırmak ve en nihayetinde sarsılmış bir benlik duygusuyla baş başa kalmak demektir.
Bu travmatik sarsılma, bizi kendi
benliğimizle ilgili duygu ve düşüncelerimizi ötekinin gözüyle yeniden tanımaya
iter. Yani kısacası kendi “evimizde” varlığımızı sürdürürken içselleştirdiğimiz
“kimlikler” ötekinin mahallesinde yeniden gözden geçirilerek anlam kazanır.
Bu anlamlandırma süreci aynı zamanda biz ile öteki arasındaki sınırın nerede başlayıp nerede bittiğine dair bilgi de verir. Bu tür “sembolik sınırların”, öteki ile etkileşime geçince gündelik hayatımızda davranışlarımızı ve duygularımızı nasıl şekillendirdiğine tanık oluruz. Böylelikle hem kendimizle hem de ötekiyle yeniden tanışmış oluruz. Goethe’nin “insan kendini yalnızca insanda tanır” sözünü bu bağlamda “insan kendini yalnızca ötekinde tanır” diye de tercüme edebiliriz.
Dolayısıyla ötekinin bu tembelliği
ya da kasıtlı yaklaşımıyla bizi onun “mahallesine” ayak basmadan çoktan
kurgulanmış bir “öznellik-pozisyonu” [subjekt-position] içine soktuğunu
fark ederiz ve bu “pozisyon” pozitif
olsun negatif olsun “söylemlerle” öteki tarafından çoktan inşa edilmiş bir
alandır. Althusser'in “biz daha doğmadan, bir ‘kimlik’ bizim için hazır
beklemektedir” saptamasını göç fenomeni açısından yorumlarsak, biz daha öteki
mahalleye ayak basmadan bizim için biçilmiş bir kimlik çoktan hazır beklemektedir
diyebiliriz. Daha da somutlaştırarak söylersek siz Viyana havalimanına iner
inmez, kendinizi öteki tarafından önceden biçilmiş bir rol içinde bulursunuz.
Bu insanın arzu ettiği bir başlangıç olmasa bile, pratikte kaçınılmaz bir
deneyimdir.
Dilerseniz yukarıdaki önermelerle
örtüşecek bir şekilde gerçek hayattan bir anıyla meseleyi somutlaştıralım:
Do you want a Shish Kebap?
Hikâye Avusturya’nın başkenti
Viyana'da, güneşli bir haziran ayında, üniversiteli gençlerin bütün gün oturup
sohbet ettiği MQ-Meydanında geçiyor. Ortada boş bir alanı bulunan ve çevresi kafelerle
çevrili bir yer burası. Bu kafelerden birinde; Viyana Üniversitesi’nde
sinema alanında doktora yapan bir arkadaş ve Boğaziçi Üniversitesi’nden Viyana
Üniversitesi’ne altı aylığına misafir olarak gelmiş bir hocayla birlikte keyifli
bir sohbet yapıyoruz. Bir taraftan da garsonun o kalabalık arasında bize doğru
gelmesini umut ederek siparişlerimizi
vermek istiyoruz.
Yaklaşık 20 dakika sonra, orta yaşlarda bir
garson nihayet bizim masaya doğru geliyor. Gerginliğini ve öfkesini sahte bir
tebessümle kamufle etmeye çalışan tipik bir Avusturyalı. Tam siparişleri vermek
için söz almaya başlıyoruz ki, garson öfkeli ve alaycı bir yüz ifadesiyle bize
yönelerek: “Size isterseniz Nargile ve şiş Kebap getireyim, bu havada iyi gider
ne dersiniz?” diye sorunca, bizler şaşkın şaşkın garsonun tam olarak ne demek
istediğini anlamaya çalışıyoruz. O sırada garsonun tavrı, tonlaması ve yüz
ifadesinden açıkça bu sorusunun içinde bir aşağılama niyetinin olduğunu hemen o
an hissediyoruz. Bize karşı takınılan bu tavır apaçık ırkçı ve aşağılayıcı bir
tavır. Masada oturan üç “Orta Doğulu” olarak hem garsonun yüz ifadesine hem
tonlamasına bakarak bunun net bir şekilde bir küçümseme olduğunu anladığımızı,
birbirimize bakarak teyit ediyoruz.
“Visibility’nin”
dayattığı zoraki “eşitlik!”
Maruz kaldığımız bu iğrenç tavrın hemen
ardından hocamız garsona sert bakışlarla ve öfkeli bir ses tonuyla “Git bizim
esas istediğimiz siparişleri getir” diyerek haddini bildirmeye çalışıyor.
Hocamız daha önce Almanya’da bir süre yaşadığı için bu tür ırkçı meselelere
oldukça aşina. Fakat yıllar sonra böyle bir tavırla tekrar karşılaşınca
Almanya’daki günlerini hatırlıyor ve bize dönerek “işte gençler ben bu yüzden
Avrupa'yı terk edip mevcut siyasal rejime rağmen Türkiye’ye dönme kararı almıştım.
Çünkü Avrupa'da ikinci sınıf bir insan olarak yaşamaktan bıkmıştım” dedi. Hoca
ne yaparsa yapsın ötekinin evinde hep bir küçük öteki kalacaktı, sahip olduğu
kültürel sermaye ve statüye rağmen bu hiçbir zaman değişmeyecekti. Masada
oturan kimliği, eğitimi, kültür seviyesi ne olursa olsun ötekinin gözünde Viyana’nın
10. Bölgesinde oturan alelâde kebap satan gurbi kebapçı muamelesi görüyordu. Onun
beğenileri, zevkleri üzerinden değerlendirilip tartıya, teraziye konuluyordu.
Habsburglar Anton’u, Anton ise biz
‘Kanakeleri’[1] dövüyordu
Yaşanan hadiseye geri dönersek,
garsonun bu tavrının altındaki psikolojik nedenlere baktığımızda meselenin
basit bir ırkçılıktan öte bir şey olduğunu fark ediyorsunuz. Garsonun saç
stili, giyimi ve aksanından onun Viyanalı olmadığını bilakis “taşralı”
olduğunu, yıllardır Avusturya’da yaşayan biri olarak anlamak pek zor değil.
Gözlemime dayanarak, Viyana’nın orta ve üst sınıf kültürüne ait olmadığını
söyleyebilirim. Bu sadece garson olmasıyla ilgili bir durum değil yukarıda
belirttiğim gibi sahip olduğu “habitus” onu çok kolay ele veriyor. Viyana ile taşra
arasındaki kültürel gerilim dünyanın birçok toplumunda olduğu gibi Avusturya’da
da olağan bir gerçekliktir. Bu bir bakıma yüksek kültür ile halk kültürü
çatışması gibi bir şey. Tıpkı Türkiye’de eğitimli metropol insanıyla taşra
insanı arasındaki gerilim gibi. Avusturya gibi küçük bir ülkede bile kentli ve taşralı
arasında bu çekişme halen mevcuttur. Örneğin ben üniversite öğrenimim sırasında
sınıfta bulunan Avusturyalı taşralı öğrencilerin Viyana’da yaşadıkları eziklik
duygusuna çok kez tanık olmuştum. Hatta bir keresinde Avusturya İsviçre
sınırına yakın Voralberg bölgesinde bulunan bir köyden Viyana Üniversitesi’ne
okumaya gelen bir sosyoloji öğrencisi Avusturyalı genç bir öğrenciyle sohbet
ederken Viyana’da taşralı öğrencilerin yaşadıkları dışlanmayı bizzat
kendisinden dinlemiştim.
Muhtemelen bizim taşralı garson Anton da bu
gerilimi orta sınıf bir kafede çalışırken çok kez yaşamış olmalı ki bu
narsist-ego yaralanmasını dengelemek için kendisinden bir tık aşağı gördüğü biz
Orta Doğulu üç kişiyi aşağılayarak gururunu okşamak istiyordu. Bu tavrıyla
kendinden aşağıda gördüğü öteki üzerinden, kendini yeniden tanımlamak
istiyordu.
Fakat meselenin garip tarafı garsonun dış
görünüşü baz alarak Boğaziçili profesöre dönerci muamelesi yapması kelimenin
tam anlamıyla Boğaziçili hocanın egosunu “döner bıçağıyla” delip deşmek gibi
bir şeydi. Yani Orhan Kontan’ın da dediği gibi “bu artık aşağılık bir dramdır.”
Elit bir üniversitenin üyesinin şahit olduğu bu olayın onda büyük bir narsist
yaralanmaya yol açtığı kesindi.
Derde
derman üç bakış, üç alkış
Yaklaşık bir iki saat kafede oturup
sohbet ettikten sonra, hocanın telefonuna bir mesaj geliyor. Mesaj Viyana’da
bulunan üç Boğaziçili öğrenciden. Sanırım Viyana Üniversitesi doktora öğrenimi
için buradalar. Daha önceden tanıştıkları hocanın Viyana’da olduğunu öğrenip
kendisiyle görüşmek için o güne bir randevu ayarlamışlar. Hoca bize dönerek
mesajdaki adresi gösterip “Buradan sonra beni orada bekleyen arkadaşların
bulunduğu yere götürebilir misin?” diye rica ediyor. Ricasını kabul edip
oturduğumuz kafeye yakın yan sokakta bulunan “Amerlinghaus-kafeye” kadar kendisine
eşlik ediyoruz. Kafenin bahçesinde oturup hocayı bekleyen üç Boğaziçili kadın
arkadaş, hocayı görür görmez büyük bir saygıyla ayağa kalkıp hocalarıyla
selamlaşıyorlar. Hocanın keyfi yeniden yerine geliyor, kendisine ve sahip
olduğu statünün getirdiği o müthiş tatmine yeniden kavuşuyor. Hocanın birkaç
saat önce yaşadığı “narsist yaralanma” eski öğrencileri tarafından büyük
saygıyla karşılanması sonucunda tekrar dengelenmiş gibi görünüyor. Viyana’da
sıradan bir göçmen olarak değil de koskoca bir Boğaziçili profesör olduğunu
hatırlatan bu buluşma ona çok iyi geliyor. Aksi takdirde yaşadığı o dışlanma ve
ayrımcılığın getirdiği öfke kolay kolay dineceğe benzemiyordu.
İnsan öteki ile var olan,
dolayısıyla ötekinin tanıklığına yani ötekinin onayına (anerkennung) muhtaç bir
varlık. J.Lacan’ın da çok yerinde tespitiyle “insani arzu ötekinin arzusunun
arzusudur; yani insan arzulanmayı arzular”. Eğer bu durumda “efendi” sizi
arzulamıyorsa, bu aslında siz yoksunuz anlamına geliyor demektir. Bir başka
deyişle Boğaziçili hocamız bu ontolojik acıya dayanmayıp Almanya’dan ülkesine
bütün siyasi gerilimlere rağmen temelli dönmesini gayet iyi anlamak gerekiyor. Kısacası
insan kendini evinde hissettiği bir dünyada mutlu oluyor. Özetle Sivan Perwer’in
bir eserinde cok güzel dile getirdiği gibi:
“…Lê bulbul kirin qefesa zêrîn
Dîsa bangkir ko ax welatêm kanî …”[2]
[Bülbülü altın kafese koymuşlar,
yine de vatanım nerede diye haykırmış]
Efendinden kaçış yok gibi
Hocamız altı ay sonra tekrar
memleketine, kendi dünyasına yani kendisini evinde gibi hissettiği “habitusana”
dönerek, bir nevi yaşadıklarını geride bırakıp gidiyor. Fakat geriye kalanlar,
yani biz göçmenler, bu hayatımıza kaldığımız yerden devam etmek zorundayız. Efendi
tarafından itildiğimiz “öznelik-pozisyonu” ya da “persona” biz göçmenlerin
kaderi gibi görünüyor. Ya bu kadere boyun eğeceğiz ya da başka bir hikâye
kurmak adına başka hayatlara doğru göç edeceğiz.
Dilerseniz yazının sonunu, Belçika'da doğmuş
üçüncü kuşak Yönetmen Volkan Üçe`nin “CINEDERGI[3]”de
verdiği bir söyleşisinden bir bölümle kapatalım:
“Mesela benim Belçika’daki gözle
görülür personam Türk olmam. Sırf bu yüzden benim kişiliğime, karakterime,
hayata bakış açıma, siyasi duruşuma, kadınlara, dünyaya olan bakışıma belirli
bir değer biçiliyor. Ve maalesef çoğu insanla olan muhabbetler bu persona
yüzünden epey sığ geçiyor, bir üstten bakış seziyorum.”
(L)ezo Gelin..!
1 comment10 November 2024
11/10/2024Bu yazıda, 90’lı yılların Avusturya’sının küçük bir şehrine uzanıyoruz ve Türkiyeli ikinci nesil bir genç kız olan Lezgin’in ilginç hikâyesine tanıklık ediyoruz.
İçine fırtlatıldığımız toplumsal alan
(sozial raum) yani aile, toplum ve sınıfın içinde “anlam-dünyamız” (sinnwelt)
inşa edilir. Bu süreçte benliğimiz, arzularımız, beğenilerimiz, davranış
kalıplarımız, ideolojilerimiz, hatta flört ve aşkı anlamlandırma ve
deneyimlerimiz bile aynı paralellikte inşa edilir. Yani hangi ‘mekâna’ yazılmış
ise kaderimiz, o ‘hakikat’ ile kuşatılır ‘anlam ve kimlik’ dediğimiz şey...
Bu inşa sürecinin bir diğer önemli
ayağını “zeitgeist” yani “zamanın ruhu” oluşturur. Zeitgeist anlam dünyamıza rengini
veren, ona ayrı bir biçim kazandıran, mühim bir olgudur. Zamanın ruhu anlamın
kalbidir desek abartmış olmayız...
Fakat iki zamansallık ve mekân
arasında bir bölünme söz konusu olduğunda yani geist ya da özne iki farklı
“zeit” ve “mekân” arasında sıkışmış ise bu durumda anlam evrenimiz ve sahip
olduğumuz benlik kelimenin tam anlamıyla bölük pörçük parçalanmış halde
bulunur…
Böylece benlik, bir bölünmüşlük
içinde olgulara anlam verme ve onu simgesel dünyaya oturtma konusunda kendini
ikili bir evrende bulur... Olguları anlamlandırma boyutu bundan sonra tekli bir
mekâna ve zamansallığa sığmayacak kadar bir “fazlalılığa” dönüşür. Çünkü
deneyimlenen “şey” artık “kurgunun” ötesindedir.
İşte göç deneyimi
(Fremdwelterfahrung) bu “fazlalığın” daha doğrusu bu “çoklu gerçekliğin”
(multiple realities) en somut örneğidir. Bir evrenden başka evrene geçmekle birlikte “Sinnwelt” kompleks bir hal alır, artık eskisi gibi sabit ve tek düze
değildir, Weberci bir bakış ile ifade edersek artık büyü bozulmuştur ve kurgu
özneyi artık “avutacak” kadar inandırıcı değildir.
Biraz daha da somutlaştırarak ifade
edersek, örneğin “zihin haritaları” on altıncı yüzyılı değerler dünyasına göre
şekillenmiş taşralı Anadolulu bir göçmenin ‘anlam dünyasından’ uzak başka bir mekâna
ve “zeistgeist’a” göç etmesi tam da böyle bir parçalanmaya, kopuşa ya da
“fazlalığa” örnektir.
Göçmen için “kökten” yani kendi
“öz-zamansallığından ve mekânından kopuş ve ötekine zoraki tutunuş derin bir
ontolojik kriz içerir. Böyle bir durumda geriye doğru bir kapanışa yani “asr-ı
hazır’ın” dayattığı hakikaten kaçarak geçmişi “muhafaza” ederek bu krizin
üstesinden gelinmeye çalışılacaktır. Dolayısıyla “ötekinin evreninde” kendi “öz
evrenini” muhafaza ederek bu “fazlalılığını” dışarıda tutmayı arzulayacaktır. Kısacası
Jacques Lacan’nın da çok güzel ifade ettiği gibi ''özne artık kendinle ne
yapacağını bilemediği zaman, arkasında kendini koruyacağı bir şey arar” ve bu
koruma ruhsal bir gereksinim olarak kaybolmuşluk hissini minimum düzeyde tutmak
için başvurulan bir savunma mekanizmasıdır.
Fakat bazen bütün bu çabaya rağmen
kurguyu ayakta tutmak pek mümkün olmayabilir, çünkü evin içinden bir SES bu
“fazlalığı” dışarıya kusarak bütün bir kurguyu yerle bir eder ve kelimenin tam
anlamıyla birey kendisini ansızın “gerçekliğin çölünde” bulur ve o çölde “gerçeğin”
dayanılmaz ağırlığı öznenin varoluşsal mekânını olan bedeni kızgın bir güneş
ile kavurur…
İşte o sese ve o itiraza bir örnek
olarak sizinle Lezgin’in hikâyesini paylaşmak istiyorum.
Lezgin bir direnişin sesi..!
Dönem 90’lı yılların Avusturya’sının
küçük bir şehrinde Türkiyeli ikinci nesil bir genç kızın hikâyesi, yani Lezgin’in
hikâyesi…
Lezgin Avusturya’da feodal ve
geleneksel bir ailede yetişmişti, o geleneksel değerler dünyası içinde
benliğini ve kimliğini inşa etmiş, aynı anda iki farklı kültürde iki farklı
dilde farklı anlam dünyasında hayatı yorumlamaya çalışmış tipik ikinci nesil
göçmen bir kızımız.
Bütün bu karmaşık ruh hali içinde,
bir gün çalıştığı Fast-Food şirketinde yeni işe girmiş iş arkadaşı Polonya asıllı
Natalia’yla tanışır. Natalia ise Lezgin’e göre daha liberal bir ailede yetişmiş
ve hayatını kendi öz kararlarıyla ailesinden bağımsız şekillendirme şansına
sahip yine ikinci nesil bir göçmendir.
Hemen hemen aynı yaşta olan iki iş
arkadaşı, uzun bir arkadaşlık döneminden sonra aralarındaki arkadaşlık bağının
bundan daha fazla olduğunu fark ederler ve bu bağ duygusal yani tutkulu bir aşk
ilişkisine dönüşür.
Kaçış Zamanı
Lezgin küçük bir şehirde
yaşamaktaydı, herkesin neredeyse birbirini tanıdığı bu şehirde gerek ailesi
olsun gerek o şehirde yaşayan feodal göçmen Türk ve Kürt toplumu olsun Lezgin
için bir handikaptı. Çünkü Natalia’yla yaşadığı ilişki o toplum ve aile için
kabul edilecek bir ilişki biçimi değildi. Dolayısıyla sürekli gizli bir şekilde
ilişkisini yaşamakta olan Lezgin uzun zaman sonra ansızın Natalia’ya açılarak
yaşadıklarını anlatır ve o şehirden ayrılıp başka bir ülkeye kaçmayı teklif
eder.
Natalia için şehirde yaşamak ve
ilişkisini sürdürmek sorun değildir, çünkü hem ailesi hem çevresi daha ılımlı
görüşlere sahip olduğu için Lezgin gibi bu ilişkiyi gizli yaşamak zorunda
değildi. Fakat söz konusu Lezgin olduğu için onunla birlikte başka bir şehre
taşınmaya da razıydı. Natalia ailesine açılarak Lezgin’le birlikte başka şehre
taşınacaklarını iletir, aile bu kararına saygı duyduklarını ve istediği zaman
geri dönebileceğini, kapılarının ona her zaman açık olduğunu belirtir.
Mayıs ayında Lezgin ve Natalia
gizlice evden bavullarını hazırlayıp trene biner ve başka bir şehire kaçarlar. Kaçış
gününden bir gün sonra Lezgin’in ailesi kızlarından haber alamayınca iş yerlerini
ararlar. Kızlarının işyerine gelmediğini duyunca aile telaşlanır, etrafta kim
var kim yoksa kızlarının nerde olduğunu sorarlar.
Birkaç gün sonra ise polise
başvururlar. Fakat hiçbir ses seda yoktur. Aile gittikçe telaşlanır, tam o sırada
Lezgin’in annesi çekmecede bir mektuba rastlar. Mektupta Lezgin açık açık iş
arkadaşı Natalia ile ilişkilerini deşifre eder ve beraber başka bir ülkeye göç
ettiklerini bildirir.
Aile tam bir şok içindedir. Kendi
kültür dünyasında anlamlandıramadıkları bu ilişki türüne ve onun birlikte
kızları Lezgin’in hiç kimseye haber vermeden evini terk edip gitmesine şok
olmuşlardır. Aile bir yandan çocuklarının kendilerini habersiz terk etmelerine
üzülürken, diğer taraftan onu bu kaçışa iten sebebin hakikatiyle ayrı bir hüzün
içindeydiler.
Kaç yüzyıllık heteronormatif dünyalar,
böyle bir şeyle ilk defa karşılaşıyorlardı. Avrupa’da bu tür yaşam biçimlerini
duymuş ve uzaktan olsa da tanık olmuşlardı. Fakat bu tür hayat stilinin kendi
dünyalarında asla var olmayacağına inanmışlardı. Bunun evrensel bir hakikatten çok,
kültürel bir hakikat olduğunu düşünüyorlardı. Dolayısıyla bunu ötekinin bir
meselesi olarak adlandırıyorlardı. Fakat o hakikat ansızın kendilerine de
çarptığında, onunla nasıl baş edeceklerini hiç mi hiç bilmiyorlardı ve bu onlar
için sarsıcı, trajik deneyimdi.
Bu “trajik hakikat” o mektupla
birlikte evin içine bomba gibi düşmüştü, öyle bir yankılanıyordu ki ses, dört
duvar içinde muhafaza edilen geçmiş ve tarih yerinden oynuyordu. “Anlam”
pusulası kendini kaybetmiş bir şekilde şaşkın halde oradan oraya savruluyordu.
Bu sarsılma hem aile için hem Lezgin için zor bir sürecin habercisiydi.
Bütün Aşiret Tedirgin!
Bir yandan bu krizler yaşanırken,
ailelerin yaşadığı o küçük kentte olayla ilgili dedikodular hızlıca kulaktan
kulağa yayılmıştı bile. Biraz gerçek biraz
kurmaca hikâye ağızdan ağıza aktarılıyordu. Aileleri ister istemez bir utanç
duygusu sarmıştı, uzun bir süre kimselerle görüşmemeye karar verdiler. Çünkü
meseleyle ilgili sorgu ve sorulara cevap verecek durum da değillerdi. Ne de
olsa onlar da bütün yaşananlara bir anlam veremiyordu. Ve bir süre eve kendi
içine kapanır aile.
Bu sancılı süreç devam ederken olayla
ilgili dedikodular sadece yaşadıkları şehirde değil, çok geçmeden doğduğu
topraklarda yani memleketlerine de ulaşmıştı. Ailenin yarası köyde yaşıyordu,
haber memlekette duyulunca doğal olarak bütün bir aşiret olaydan haberdar
olmuştu. Son derece feodal ve geleneksel değerler biçimlenmiş, aşiret üyeleri
de anlamdırılması zor bir olayla karşı karşıyalardı.
Ama belki de bu meselenin en saf
yerinde duran Lezgin’in babaannesi yani aşiretin yaşça en büyüğü Xalti
Naze’ydi.
Yaşça aşiretin en büyüğü olan
babaanne yani Xalti Naze’nin kulağına bu dedikodular gelince o da neye uğradığını şaşırmıştı. (Xalti Kürtçede teyze demektir ve Halti diye okunur). Çok geçmeden Xalti Naze
torununun hakkında söylenen bu söylentilerle ilgili bilgi almak için Lezgin’in
babasını arar. Babaanne torunu Lezgin için çok endişelidir. Xalti Naze ve Oğlu
arasında telefonda geçen o konuşma:
Xalti Naze: Oğlum bu söylentiler
nedir? Lezgin nerededir, nereye gitmiştir?
Baba: Başımıza maalesef böyle bir
olay gelmiştir, biz de çok üzgünüz. Lezgin evi terk etmiştir, gitmiştir.
Xaltı Naze: Torunum neden kaçtı?
Sebebi nedir?
Baba: Bilmiyoruz. Gavur bir kız ile
kaçmışlar.
Xalzti Naze: Ya oğul keçik keçikê çı
mo direvînin? (Kız kızı niye kaçırsın ki …?)
Baba: Nizanım dayê (bilmiyorum anne)
Judith Butler gelse Xaltı Naze’yi ikna
edemezdi!
Hem aile, hem aşiret hem de Xaltı
Naze için aynı cinsten iki insanın birbirini sevmesi ve bunun uğruna ailelerini terk
edip kaçmalarına anlam veremiyorlardı. Yani onların “heteronormatif”
dünyalarında böyle bir kategorinin varlığı söz konusu bile değildi. Erkeklerin
sevdiklerini kaçırmaları, o yörede yıllarca var olan bir husustu. Yani buna
zaten aşinaydı aşiret, ancak aynı hem cinsten iki kadının birbirlerini sevmesi
ve ilişkiye girmesi onlar için çok tuhaf bir gerçelikti. Babaannenin en son oğluna
telefonda şaşkın bir şekilde “Ma keçik keçikê paçî dike?” (Kız kızı öper mi?)
sorusu bu şaşkınlığın en somut haliydi belki.
Babaanne Naze bir türlü bu hakikati
“simgesel dünyasına” oturtmayı beceremiyordu. Herhangi bir simgesel gerçeğe
uymayan bu hakikat Xaltı Naze’yi çok tedirgin ediyordu. Dolayısıyla ya bu
hakikatle barışacaktı ya da onu büküp kırıp kendi simgesel dünyasına
oturtacaktı. Nitekim ikincisi tercih
edilmişti. Hakikat bükülüp kırılıp var olan simgesel kurguya entegre
edilecekti.
Lezgin’in bu sıra dışı eylemi
“ruhsal” bir bozukluk olarak anlamlandırılacaktı. Xaltı Naze ve aşirete göre,
Lezgin kendini şaşırmıştı. Belki de ona büyü yapılmıştı. Dolayısıyla onun bir
an önce iyileşmesi ve doğru bir hayat seçmesi için dua etmekten başka çare kalmamıştı.
Kurgulanan bu sonuç onları bir an olsun rahatlatmıştı. Neden sonuç ilişkisi
kurulmuştu ve hakikat bükülerek kendi özüne “sinnwelte” yani sembolik dünyasına
uygun bir şekilde entegre edilmişti.
Eve Geri Dönüş
Uzun bir zaman sonra Lezgin ile Natalia
ayrılma kararı alırlar ve ilişkilerini sonlandırırlar. İlişkilerinin bitmesiyle
birlikte tekrar ailelerinin yanına geri dönerler.
Lezgin’in tekrar eve dönmesiyle aile
derin bir nefes almıştı. Hem anne hem baba için çocuklarının kendilerinden
uzak, habersiz yaşadıkları süre onları çok yıpratmıştı. Sonunda kızları eve
döndüğü için çok mutlu olmuşlardı.
Fakat bu mutluluk uzun sürmeyecekti.
Çünkü aileyle yaşanan olayların bir an önce unutulması arzu dışındaydı. Yani
aileler meseleyi bir an önce gündemden düşürmek niyetindeydi ve topluma da
cevap niteliğinde olacak bir plan yürütmeye kararlıydılar. Bunun için ise
Lezgin’in anne babasının uygun gördüğü toplumsal normlara göre evlendirilmesi
şart olmuştu. Çünkü ait oldukları toplumsal değerlere göre yapılacak
heteronormatif bir evlilikle birlikte yaşanan bütün olayların unutulacağına
eminlerdi. Böyle bir evlilik sayesinde Lezgin’in “normal” bir hayata döneceğine
dair inançları tamdı.
Lezgin ise yapılacak olan o formalite
evliliğine başta çok dirense de sonrasında bu durumu kendi adına avantaja
çevireceğini düşünerek ailesinin evlilik kararına itiraz etmeyi bıraktı ve tam
da ailesinin arzusuna göre bir evlilik yapmaya karar verdi. Fakat asıl bombayı
Lezgin sonraya bırakacaktı.
Kurban Seçilmişti: The Pismom Sevko!
Peki bu nasıl olacaktı? Bu planın
daha doğrusu bu oyunun kurbanı kim olacaktı? Bu konuda önceden yani
çocukluğundan beri Lezgin için düşünülen Şevko’dan daha iyi bir aday olamazdı.
Şevko Lezgin’in öz amca oğlu yani
“Pismomu” (Pismom Kürtçede amca oğlu demektir), kendisine birkaç yaş büyük,
aşiretin genç delikanlılarından biri. Bütün bir yaşamını köyde geçirmiş,
kültürel benliği o “Lebensraum’da” içinde inşa edilmiş, zeki ve dürüst bir
genç. Kısa bir zaman önce teskeresini almış, geleneksel bir dünyanın önemli
prosedürü olan evlilik kurumuna adım atmaya çoktan hazırdı. Daha da önemlisi
Şevko o sıkıcı köy hayatından bezmiş ve bir an önce başka dünyalara yelken
açmaya can atıyordu...
Kısa bir zaman sonra Lezgin ve ailesi
köye izine gelirler. Amca kızı Dotmam (Dotmam Kürtçede amca kızı demektir)
Lezgin köye ayak basar basmaz ertesi gün Şevko’nun ailesine haber salarlar,
kızımızı istemeye gelebilirsiniz diye.
Birkaç gün sonra Sevko ve ailesi
Lezgin’i istemeye gelirler. Söz alınır ve Lezgin Şevko ile sözlenir. Aile
arasında, köyde küçük bir kutlamayla bu ilişki resmi olarak tasdiklenmiş
olur.
Bir hafta sonra Lezgin ve ailesi
tekrar Avusturya’ya geri dönerler. Plan hem aile açısından hem Lezgin açısından
tıkır tıkır işliyordur. Artık aile derin bir nefes almıştı. Yaşanan olaylar
yavaş yavaş unutulmaya başlıyordu. Artık toplum içinde rahat, alınları ak
çıkabilirlerdi. Geçmişte yaşanan olaylar unutulmuştu. Anne ve baba kızları
Lezgin’in mürüvvetini görmeye sabırsızlanıyorlardı.
O süre içinde Lezgin birkaç kez nişanlısı
Sevko’yu görmek adına köye gidip geldi. Gayet olması gereken gibi davranan
Lezgin bir yandan da bütün bir oyunun bir an bitmesini sabırsızlıkla
bekliyordu.
İthal Damat adayı Şevko ise bütün
olaylardan habersiz, amca kızı yani Dotmam Lezgin ile sözlenmekten çok mutlu olmuş,
hayatında yeni bir sayfa açılmıştı. Gelecek yaz yapılacak düğünden sonra
Avusturya’ya “ihtal damat” olarak göç edecekti. O vakit gelene dek evde Almanca
öğrenmeye bile başlamıştı. Arada sözlüsü Lezgin ile telefonda konuşurken Almanca
romantik cümleler kurarak (İch liebe dich Dotmam gibi) Ortadoğu’nun o romantik duygusunu
Lezgin’e yaşatmaya çalışıyordu. Her ne kadar bu tür romantik konuşmalar ve
tavırlar Lezgin’in hoşuna gitse de ortada bir gerçek vardı, Lezgin karşı cinse yani bir erkeğe ne duygusal ne de
seksüel anlamda bir şeyler hissediyordu. Hele ki bu öz be öz kuzeni ise. Fakat
rol icabı Lezgin bu kurguya devam etmek zorundaydı, çünkü buna mecburdu…
10 ay sonra
On ay sonra yani düğün zamanının
yaklaşmasıyla birlikte Lezgin artık tedirgin olmaya başlamıştı. Bu formalite
icabı ilişkinin bir an önce bitmesi ve hayata kaldığı yerden devam etme
arzusundaydı. Bu formalite sözlenme sayesinde bir süreliğine hem ailesini hem
el alemi susturmuştu.
Lezgin düğün gününe birkaç hafta kala
Sevko’ya uzunca bir mektup yazar. Mektupta bütün bu tiyatroyu deşifre eder,
neden bu tiyatroyu oynamak zorunda kaldığını uzunca anlatır. Ailesini kırmamak
adına bu oyunu oynamak zorunda kaldığını, Sevko’yu da bu oyuna alet ettiği için
çok özür diler. Mektubun devamında Lezgin ilginç bir şekilde Sevko’dan yine de
şimdilik bu tiyatroya devam etmesini rica eder. Aralarındaki formalite ilişkinin
devamında her ikisinin de kazançlı çıkacağını belirtir. Lezgin’e göre hem
kendisi hem Şevko aslında bir özgürlük arayışındadır, Sevko da kendisi de o feodal toplumdan kurtulmak
arzusundadır. Dolayısıyla bu formalite evlilik sayesinde Şevko o köyden kurtulup
Avrupa’ya yerleşebilecekti, Lezgin ise ailesini ve toplumu bu evlilik sayesinde
susturduktan sonra bir sonraki plan olan o toplumdan kopup kendine özgür, yeni
bir dünya kuracaktı. Böylelikle Lezgin’e göre hem kendisi için hem Şevko için
bir Win-WiN söz konusuydu.
Şevko mektubu okuduktan sonra uzun
bir süre kendi dünyasına çekildi. Ne çevresi ne ailesi bu suskunluğa bir anlam veremedi.
Çünkü Lezgin’in ricası yüzünden, olayı ailesiyle de paylaşamıyordu.
Şevko uzun süre düşündükten sonra Lezgin’i
aradı ve teklifini kabul ettiğini belirtti. Söz verdiği gibi bu formalite
ilişkiye devam edeceğini, Avusturya’ya yerleştikten sonra da boşanacağını söyledi.
Lezgin Şevko’nun bu cevabıyla çok mutlu oldu. Şevko’nun bu tiyatroyu oynamayı
kabul edeceğini hiç beklemiyordu. Çok şaşırtmıştı ama aynı zamanda çok mutlu
olmuştu. Kendisini anlayışla karşıladığı için Sevko’ya minnettardı.
Özgürlüğe Bir Adım Kala
Şevko ile Lezgin formalite icabı o
yaz köyde düğünlerini yaptılar. 6 ay sonra Lezgin Sevko’yu Avusturya’ya getirmeyi
başardı. Bir sene evli kaldıktan sonra tek celsede boşandılar. Aileler tabii bu
karara çok üzülürler ama yapacak bir şey yoktur. Çünkü Lezgin için hiçbir şey
özgürlükten daha değerli olamazdı. Lezgin kısa süre içinde Sevko’ya bir iş de
bulur. Kaldıkları evi eşyalarıyla birlikte Sevko’ya bırakır. Ardından kendisi
de yaşadığı şehre çok uzak bir kasabaya taşınır. Orada kendine yeni bir hayat
kurar, fakat ailesiyle yine de arada bir görüşmeyi ihmal etmez.
Lezgin evlenip boşandıktan sonra ne ailesi
ne de toplum tarafından eskisi gibi
yeni seçtiği hayat yüzünden yargılanır. Çünkü o artık özgür bir dul
kadındı.
Şevko ise Avusturya’daki yeni
hayatına alışmış ve köyün o baskıcı ve sıkıcı hayatından kurtulmanın getirdiği
mutlulukla aynı şekilde Lezgin gibi yeni bir hayat kurmuştu.
Özetle
Göç hadisesini sadece
makro-sosyolojik düzeyde ele almak bazen içerden yani daha derinden göçmen
açısından bakıldığında, göçün trajik yapısını anlamak adına yetersiz kalabilir.
İstatistiki veriler, kurumlar üzerinden yazılan raporlar, soğuk ekonometrik
veri analizleri vesaire göçün birey üzerinde mikro dinamik çatışmalarını derin
bir açıdan görmemizi sağlamaz.
İnsan dediğimiz varlık istatistik bir
veriden daha fazlasını barındıran bir “Da Sein’dır”. Sabit bir “anlam dünyası”
için doğan, sonraki süreçlerde hayatın dayattığı zorluklar yüzünden bam başka
bir evrende kendini bulan taşralı Anadolu göçmenlerinin yaşadığı kültürel krizleri
ancak ve ancak onların hikâyelerine daha yakından baktığımızda kavrayabiliriz.
Yani Göçün yarattığı sarsıcı
fırtınaları görmek ve anlamak için bazen Lezgin gibi göçmenlerin ait olduğu dünyaya
inerek hadiseyi kavramak gerekir. İki “zamansallık” içinde sıkışmış ruhların
tedirgin edici yaşanmışlıklarını ancak bu şekilde daha net görebilir ya da hissedebiliriz.
Belki bu yüzden Lezgin gibi göçmen
bir yönetmen olan Fatih Akın’ın “Gegen die Wand” (Duvara Karşi) filmini izlediğimizde
Sibel ile hissettiğimiz empati duygusunu daha derin hissetmemizin nedeni budur.
Dolayısıyla yukarıda anlattığımız yaşanmış olan gerçek hikâyede olduğu gibi tam
da bu derin dünyanın çıkmazlarını, çatışmalarını ve çelişkilerini deşifre
ederek, yani hem Lezgin’in hem ailesinin mikro dünyasına odaklanarak, bu
dünyaya hiç tanık olmamış okurlara bir ışık tutmak istedim.
Nasrettin Hoca’nın bir fıkrasında
geçtiği gibi herkesin haklı olduğu bir hikâyede, suçlamak yerine her bir
bireyin duygu ve düşünce dünyasının arka planını oluşturan “Lebenswelt” ve onun
üzerinden inşa edilen “anlam dünyasını “hesaba katmadan, bireyleri modern dünyanın
daha doğrusu kendi dünyamızın normatif değerleri üzerinden yargılamak pek doğru
bir yaklaşım değildir. Her özne tarihsel bir sürecin sonucudur.
Her birey nesnel hakikati kendi öznel
bakışına göre bükerek içselleştirir. Dolayısıyla binlerce yıl alan bu süreç
öyle iki günde yeni normlar sunarak değiştirilecek basit bir şey değildir.
Lezgin’in şanssızlığı belki de iki dünyanın en kırılgan noktasında olmasıydı.
Bir yandan eski dünyanın pençesinden kurtulmak isteyen diğer tarafta ise yeni
dünyanın bir parçası olmak için can atan, parçalı bir ruh hali. Tıpkı bugüne
kadar süregelen Batı-Doğu çatışması gibi …
Bir başka göç hikâyesinde buluşmak üzere şimdilik hoşça kalın...















