Showing posts with label Ramazan Yaylalı. Show all posts
Showing posts with label Ramazan Yaylalı. Show all posts

Başörtüsü ve Sembolik İktidar: Avusturya ve İran Örnekleri

No comments

25 September 2026



Ramazan Yaylalı

 

Avusturya’da 2026/27 öğretim yılıyla birlikte 14 yaşını doldurmamış kız öğrencilerin okulda İslami geleneklere göre başı örten başörtüsü takması yasaklandı. Avusturya Hükümeti, bu düzenlemeyi kız çocuklarının “gelişim özgürlüğünün” korunması adına yaptığını iddia ediyor

 

Fakat meseleye sosyolog Pierre Bourdieu’nün “sembolik iktidar” kavramı açısından baktığımızda, burada mesele yalnızca yasağın kendisi değildir. Daha temel mesele, devletin belirli bir kültürel pratiğe anlam yüklemesi ve bu anlamı hukuken meşru hâle getirmesidir…

Bourdieu’ye göre devlet yalnızca yasa yapan bir kurum değildir. Aynı zamanda “meşruiyet üretme” konusunda bir “sembolik sermayeye” sahiptir. Yani neyin kabul edilebilir, neyin normal veya neyin korunmaya muhtaç olduğunu tanımlayıp bu sınıflandırmaları hukuk aracılığıyla kurumsallaştırır.

İsterseniz konuyu biraz daha somutlaştırmak adına iki farklı ülkeyi, yani Avusturya’ya ve İran’a bakalım. Örneğin hepimizin de bildiği gibi İran Devleti kadınlardan kamusal alanda başlarını örtmelerini talep etmekte ve bu yasağa uymayan kadınları cezalandırmaktadır. Avusturya’da ise devlet, belirli yaştaki kız çocuklarının okulda İslami başörtüsüyle başlarını örtmelerini yasaklamaktadır. İlginç bir durum ortaya çıkıyor: Bir yanda İran devleti kadınların zorla kapanmasını dikte ederken, diğer yanda Avusturya Hükümeti, en azından belli bir yaşa kadar, kız çocuklarının başörtüsü takmamasını talep ediyor. Yani birinde devlet kadına: “Örtünmelisin” diyor, diğerinde ise belirli bir yaş ve kurumsal bağlamda: “Örtünmemelisin” diyor…

Her İki rejimin hukuki yapıları, gerekçeleri ve yaptırım biçimleri elbette aynı değildir. İran’daki zorunlu örtünme uygulamalarının kadınların cezalandırılması, gözaltına alınması ve bazı vakalarda şiddete maruz bırakılmasıyla uygulandığı Birleşmiş Milletler tarafından belgelenmiştir. Avusturya’daki düzenleme ise 14 yaş altındaki kızların okul ortamıyla sınırlıdır ve yasa koyucu tarafından çocukların korunması ve özbelirlenmesi gerekçesiyle savunulmaktadır.

Ancak karşılaştırmanın ilginç tarafı şu: Her iki durumda da devlet, kadın bedeninin hangi görünümünün meşru olduğunu tanımlama yetkisini kullanmaktadır. İran devletinin egemen sınıflandırmasında örtünmüş kadın bedeni ahlaki ve dinsel normla uyumludur; örtünmemek ise normdan sapma olarak tanımlanmaktadır. Avusturya’daki düzenlemede ise belirli yaştaki kız çocukları açısından İslami başörtüsü, devlet tarafından çocuğun gelişim özgürlüğü (pedagojik anlamda) bağlamında müdahale edilmesi gereken bir pratik olarak sınıflandırılmaktadır.

Dolayısıyla aslında mücadele yalnızca bir kumaş parçası üzerinde gerçekleşmiyor; asıl mücadele başörtüsünün “meşru anlamı” üzerinde gerçekleşiyor. Başörtüsü nedir mesela? Dinsel özgürlüğün ifadesi mi? Yoksa ataerkil baskının sembolü mü? ya da kültürel aidiyet mi? Yoksa ailenin çocuk üzerindeki otoritesinin göstergesi mi? Ve belki de en önemlisi, bireysel bir tercih mi?

Bourdieu açısından baktığımızda burada bir “sınıflandırma mücadelesi”, daha doğrusu bir “anlamlandırma süreci” vardır. Farklı toplumsal aktörler aynı pratiğe farklı anlamlar vermekte, devlet ise sahip olduğu sembolik ve hukuki sermaye sayesinde bu anlamlardan birini diğerlerinden daha güçlü biçimde kurumsallaştırıyor…

Paradoks tam da burada ortaya çıkar.

İran devleti kadını özgürleştirdiğini veya ahlaki düzeni koruduğunu ileri sürerek örtünmeyi zorunlu hâle getiriyor. Avusturya devleti ise kız çocuklarının “özgürlüklerini” koruduğunu ileri sürerek belirli koşullarda örtünmeyi yasaklıyor…

Bu nedenle mesele “Başörtüsü özgürlük müdür, baskı mıdır?” ikiliğine indirgenmemelidir. Daha temel sosyolojik soru şudur: “Bir kadının veya kız çocuğunun bedeninin nasıl görünmesi gerektiğine kim karar verir?” Eğer kadın İran’da başını açmak istediğinde devlet müdahale ediyor, Avusturya’da belirli yaştaki bir kız öğrenci okulda başını örtmek istediğinde yine devlet müdahale ediyorsa, üzerinde düşünülmesi gereken ortak nokta devletin “meşru adlandırma ve sınıflandırma tekeli” dir..

Bir devlet “örtünmek ahlaki olandır.” derken, diğeri belirli koşullarda “örtünmemek çocuğun özgür gelişimine uygun olandır.” diyebiliyor. Fakat her iki durumda da şu soru sorulmalı: “Kadının kendi bedeni üzerindeki tercihi nerede başlar ve devletin onu tanımlama hakkı nerede biter?”

Belki de Başörtüsü tartışmasının en çarpıcı meselesi budur. Bir yerde kadın başını açamadığı için, başka bir yerde ise belirli koşullarda örtemediği için devletin sembolik ve hukuki iktidarıyla karşılaşmaktadır. Yani sorun yalnızca burada başörtüsünün takılması veya çıkarılması değildir. Sorun, hangi pratiğin özgürlük, baskı, normal veya sapma olarak adlandırılacağına kimin karar verme gücüne sahip olduğudur…

Dolayısıyla “başörtüsü yasağı” konusunu bu açıdan bakıp değerlendirmek kanımca en önemli felsefi tartışmadır …

 

Berlin Başka, Almanya Başka

No comments

23 September 2026


Elif Eralp’in Berlin’de elde ettiği başarı kuşkusuz önemli. Die Linke’nin Berlin seçimlerinden birinci parti çıkması ve Eralp’in kendi seçim çevresinde güçlü bir sonuçla doğrudan seçilmesi küçümsenecek bir siyasi başarı değil. Fakat Berlin’den çıkan bu sonuç üzerinden Almanya’nın genel siyasi yönelimi hakkında büyük sonuçlara varmadan önce temel bir soru sormamız gerekiyor: Berlin gerçekten Almanya’nın ölçüsü mü?


Ramazan Yaylali




Çünkü Berlin’in politik ve sosyolojik yapısı Almanya’nın geri kalanından birçok açıdan farklı. Berlin uzun yıllardır solun, Yeşillerin ve alternatif siyasi hareketlerin güçlü olduğu bir büyükşehir. Genç nüfusun, öğrencilerin, göçmenlerin ve uluslararası çevrelerin yoğunluğu da şehrin politik karakterini Almanya’nın birçok bölgesinden ayırıyor.

Nitekim federal seçim sonuçlarına baktığımızda da Berlin’in Almanya ortalamasından belirgin biçimde ayrıldığını görüyoruz. Die Linke Berlin’de ülke genelindekinden çok daha güçlü bir seçmen tabanına sahipken AfD’nin desteği Almanya ortalamasının altında kalıyor.

Dolayısıyla Berlin’de Die Linke’nin seçim kazanması elbette önemlidir; fakat buradan hareketle “Almanya sola dönüyor” sonucuna ulaşmak bana fazla kolaycı geliyor. Bir şehrin siyasi tercihi ile bütün bir ülkenin siyasi yönelimi aynı şey değildir.

Komşu Avusturya’da Graz’a bakalım

Bunun neden problemli olduğunu anlamak için Almanya’dan çok uzağa gitmeye gerek yok. Komşu Avusturya’da, Graz’da çok daha çarpıcı bir örnek var.

KPÖ, yani Avusturya Komünist Partisi, Graz’da artık tek seçimlik veya geçici bir başarıdan söz edilemeyecek kadar güçlü bir siyasi aktör. Parti 2021’de belediye seçimlerini kazanmıştı; 2026 seçimlerinde ise desteğini daha da artırarak yeniden açık ara birinci oldu. Elke Kahr da bir kez daha Graz Belediye Başkanı seçildi.

Avusturya komünist bir ülkeye mi dönüşüyor?

Elbette hayır.Çünkü KPÖ’nün Avusturya genelindeki siyasi ağırlığı ile Graz’daki gücü arasında çok büyük bir fark var. Parti ülke çapında parlamentoya girecek desteği dahi bulamazken Graz’da şehrin en güçlü siyasi hareketi olabiliyor. İşte tam olarak anlatmaya çalıştığım mesele burada ortaya çıkıyor:

Bir şehirde seçim kazanmak ile bir ülkede siyasi hegemonya kurmak aynı şey değildir.

Graz nasıl Avusturya değilse, Berlin de Almanya değildir. Graz’da KPÖ’nün başarısını anlamak istiyorsak öncelikle Graz’ın kendisine bakmamız gerekiyor. KPÖ burada uzun yıllardır güçlü bir yerel örgütlenmeye sahip. Özellikle konut, kira ve sosyal meseleler üzerinden geliştirdiği siyaset ile Elke Kahr’ın şehirde oluşturduğu kişisel siyasi profil, bu başarının yalnızca ideolojik tercihlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Grazlı seçmenin KPÖ’ye verdiği oyu doğrudan Avusturya genelinde komünist siyasetin yükselişi şeklinde yorumlamıyoruz. Çünkü bunun önemli ölçüde Graz’a özgü bir siyasi başarı olduğunu biliyoruz.

Öyleyse Berlin konusunda neden farklı düşünelim?

Berlin’de Die Linke’nin başarısının arkasında da şehre özgü toplumsal ve ekonomik koşullar bulunuyor. Konut sorunu, yükselen kiralar, hayat pahalılığı ve özellikle genç nüfusun ekonomik beklentileri Berlin siyasetinin en önemli meseleleri arasında yer alıyor. Die Linke de uzun süredir tam olarak bu alanlarda siyaset yapıyor. Dolayısıyla Berlin’de ortaya çıkan sonucu da öncelikle Berlin’in kendi toplumsal ve siyasi yapısı içerisinde değerlendirmek gerekiyor.

Berlin’den çıkıp Almanya’ya baktığımızda tablo değişiyor

Berlin’in dışına çıktığımızda ise karşımıza çok daha farklı bir siyasi Almanya çıkıyor. Özellikle Doğu Almanya’nın bazı bölgelerinde AfD’nin sahip olduğu siyasi ağırlık, Berlin’de gördüğümüz tablodan oldukça farklı. Federal seçimlerde de bu fark açık biçimde görülüyor. AfD Almanya genelinde Berlin’de olduğundan daha güçlü; Die Linke ise tam tersine Berlin’de ülke ortalamasının oldukça üzerinde destek buluyor.Bu bile Berlin’in siyasi eğilimlerini doğrudan Almanya geneline taşımakta neden dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor.

Ancak burada ters yönde aynı hataya düşmemek de gerekiyor. AfD’nin Almanya genelinde veya özellikle bazı doğu bölgelerinde güçlü olması, “Almanya’nın gerçeği yalnızca AfD’dir” demek için de yeterli değil. Çünkü Almanya siyasi olarak homojen bir ülke değil. Berlin başka türlü oy veriyor, bazı doğu eyaletleri başka türlü; büyükşehirlerle küçük şehirlerin, kırsal bölgelerle metropollerin siyasi öncelikleri arasında ciddi farklılıklar var. Belki de bugünkü Almanya’nın siyasi gerçeğini tek bir partinin yükselişinde değil, tam olarak bu bölgesel ve toplumsal farklılaşmada aramak gerekiyor.

Berlin Berlin’dir, Graz Graz’dır

Elif Eralp’in Berlin’deki başarısı önemlidir. Elke Kahr ve KPÖ’nün Graz’da üst üste seçim kazanması da önemlidir. Bu başarıları küçümsemek yerine, neden özellikle bu şehirlerde böylesine güçlü bir karşılık bulduklarını anlamaya çalışmak gerekir.Fakat bunu yaparken yerel başarı ile ülkenin genel siyasi yönelimi arasındaki farkı da gözden kaçırmamalıyız.

Graz nasıl Avusturya’nın tamamının ölçüsü değilse, Berlin de Almanya’nın tamamının ölçüsü değildir.Belki de iki seçimi birlikte okuduğumuzda çıkarılabilecek en önemli sonuç budur. Bir seçim sonucuna baktığımızda bazen bütün bir ülkenin nereye doğru gittiğini gördüğümüzü düşünüyoruz. Oysa kimi zaman gördüğümüz şey bundan çok daha yerel, fakat aynı zamanda çok daha açıklayıcıdır: Bir ülkenin siyasi geleceğinden çok, belirli bir şehrin neden ülkenin geri kalanından farklı olduğunu görüyoruz. 



Lacancı bir perspektiften AfD, Göçmenler ve Almanya’daki yeni Kulturkampf

No comments

22 September 2026

Almanya’da AfD’nin yükselişini yalnızca ekonomik hoşnutsuzluk ya da rasyonel çıkar hesaplarıyla açıklamak yerine, meseleye Lacancı psikanaliz perspektifinden de bakmak yararlı olabilir. 



Ramazan Yaylali


Asıl soru şudur: Alman toplumunun belirli bir kesimi neden solun sunduğu siyasal çözümlere değil de sağın söylemine duygusal olarak bağlanır? Daha da önemlisi, ekonomik koşullar iyileşse bile bu bağ varlığını sürdürür mü? Bu soruların yanıtlarından biri, Lacancı psikanalizin sunduğu kuramsal çerçevede aranabilir.

 

“Kaybedilen Almanya” Fantezisi

Lacan’a göre özne (subject), hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmış ve kendisiyle tam bir uyum içinde değildir. Öznenin yapısında her zaman bir “eksiklik” vardır. Bu düşünce kolektif kimliğe uyarlandığında, AfD’ye oy veren Alman seçmenin, daha önce kaybedildiğini düşündüğü fantastik bir nesneyi ya da imgeyi AfD’nin sunduğu “fantezi” aracılığıyla geri kazanma arzusunu yansıtır...

Sıradan bir AfD seçmeni açısından Almanya’da “Eskiden bir düzen vardı”, “Eskiden kendilerine ait bir Almanya vardı”, gibi söylemlerle kaybedildiği varsayılan bir “bütünlüğün” fantastik temsilini oluşturur. AfD gibi popülist radikal sağ partiler ise bu “kaybedildiği varsayılan bütünlüğü” yeniden tesis etme iddiasıyla kitleleri kendilerine duygusal olarak bağlar: “Bir zamanlar Almanya daha güvenliydi, daha düzenliydi; insanlar birbirini anlıyordu, Alman kültürü daha belirgindi ve toplum daha homojendi.” gibi …

Bu “fantezinin” önemli figürlerinden biri ise “Öteki”dir. Burada “öteki“,  göçmen olarak kurulur: yani sıradan ırkçı bir almanın düşüncesinde “göçmenler “jouissance’larını“ yani daha da basitleştirerek söylersek “mutluluklarını ellerinden çalan bir ötekidir…

Dolasıyla radikal sağın siyasal fantezisinde göçmen yalnızca ülkeye gelen bir yabancı değildir; öteki’nin bizim “jouissance’ımızı” çaldığına ilişkin fantezinin bedenleşmiş figürüne dönüşür. Böylece göçmen, belirli bir ekonomik veya toplumsal sorunun nedeni olmanın ötesinde, aynı zamanda Alman toplumsal düzenindeki “eksikliğin” temel nedenlerinden biri olarak temsil edilir…

AfD gibi aşırı sağ popülist partiler ise bu “eksikliğin” ortadan kaldırılmasıyla birlikte kaybedilmiş olan “jouissance’ın” — yani kaybedildiği düşünülen haz, keyif veya bütünlük hissinin — geri geleceğini siyasal söylemleri aracılığıyla seçmenlerine aktararak onları ikna etmeye çalışır… Dolasıyla Göçmenler bir bütünlüğü bozan onu kirleten bir nesne olarak kitleye dikte edilir…

AfD tarafından aşılan bu fantezi topluma neden kendisini “eksik” hissettiğini açıklayan bir çerçeve sağlar. Böylelikle fantezi, toplumsal düzenin temel belirsizliğini ve antagonizmalarını daha tutarlı ve anlaşılabilir bir hikâyeye dönüştüren bir mekanizma işlevi görür…

Peki “Sınıf-Temelli” sorunlar çözülse bile  AfD varlığını sürdürmeye devam eder mi…?

Bu soruya benim cevabım evettir. Almanya’da büyüme, reel ücretler ve istihdam gibi ekonomik göstergeler iyileşse bile, “Almanya artık bizim Almanya’mız değil” duygusunun otomatik olarak ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Bu bakımdan, bazı sol ve Marksist yaklaşımlara atfedilen, sınıf temelli sorunların çözülmesi halinde ırkçılık ve faşizm gibi olguların da büyük ölçüde silineceği varsayımı bana fazla indirgemeci görünmektedir. Zira siyasal çatışmanın nesnesi artık yalnızca ekonomik refah (Wohlstand) değildir.

Sıradan ırkçı bir Alman seçmen açısından söz konusu “eksiklik”, ekonomik refaha rağmen süreklilik kazanan öznel bir gerçeklik olarak deneyimlenir. Başka bir deyişle, algılanan “kültürel kayıp”, ekonomik iyileşmeye rağmen varlığını korur. Bu durum, “Tamam, ekonomi iyi; fakat hâlâ kendi ülkemizde kendimizi yabancı hissediyoruz” biçimindeki öznel konumda ifadesini bulur. Sorun yalnızca ekonomik değildir; örneğin Ortadoğulu Müslüman bir göçmenin varlığı, bir “kimlik tehdidi” anlatısı olarak kurulmaya devam eder.

Dolayısıyla ekonomik hoşnutsuzluk azalabilir; ancak kimlik kaybı, tehdit ve aidiyet etrafında inşa edilmiş bir siyasal kimlik aynı hızla çözülmez. Göçmenler, Müslümanlar, siyasal elitler ya da “woke” kültür gibi farklı aktör ve olgular, AfD gibi popülist sağ partilerin söyleminde “Öteki” olarak kurulmaya ve siyasal tabanın mobilizasyonunda kullanılmaya devam edecektir. Özetle ekonomik iyileşme maddi hoşnutsuzluğu azaltabilir; buna karşılık bir “eksiklik” etrafında örgütlenmiş Kulturkampf’ın aynı ölçüde gerileyeceğini pek düşünmüyorum.



“Göçmenseniz hayata 'en alttan’ başlıyorsunuz" (YOUTUBE SÖYLEŞİSİ)

No comments

26 July 2026

 Ramazan Yaylalı, birkaç yıl önce Viyana'ya göç eden Tunceli Belediyesi eski Eşbaşkan Yardımcısı Hüseyin Tunç ile göç deneyimi üzerine konuştu.



Tunceli Belediye Eş Başkan Yardımcısı Hüseyin Tunç, Tunceli Belediye Eş Başkanları Mehmet Ali Bul ve Nurhayat Altun’un tutuklanmasının ardından 17 Kasım 2016 günü belediyeye kayyım olarak atanan Vali Yardımcısı Olgun Öner’in  ‘olur’ yazısıyla görevinden alındı. 

Hakkındaki davalar nedeniyle Avusturya'ya göç eden Hüseyin Tunç, yaşadığı göçmenlik deneyimini Ramazan Yaylalı'ya anlattı. 


👉Avusturya’da göçmenlerin yaşadıkları zorluklar nelerdir?
👉Avusturya’da göçmenler ırkçılığa ve ayrımcılığa uğruyor mu?
👉Avrupa’da her şey güllük gülistanlık mı?
👉Sosyalistler göç meselesine nasıl bakmalılar?
👉Son yıllarda Türkiye’den gelen göçmenler ne umuyor ne buluyorlar?
👉Türkiye’ye geri dönmeyi düşünüyor mu?




👉 Yaşadığı deneyimin Günter Wallraff'ın En Alttakiler kitabıyla ilişkisi ne?







Lo ez bim çi… ? (Ben ne olayım?!)

No comments

16 March 2026


 Ramazan Yaylalı

"90’lı yıllar... İç Anadolu’nun Kulu ilçesine bağlı bir Kürt köyü olan Acıkuyu’da (namı diğer Biridolk) henüz ortaokul öğrencisiyiz." Okulun son yıllarıydı... Öğretmenimiz o klasik soruyu sordu: “Gelecekte ne olmak istiyorsunuz?”

Herkes sırayla cevap veriyordu; kimi doktor, kimi öğretmen... Sıra önümüzde oturan Celal’e gelince bir heyecan sardı onu. Elleri ayakları birbirine dolandı. Daha sıra ona gelmeden, büyük bir tedirginlikle arkaya dönüp bize Kürtçe, “Ez bim çi?” (Ben ne olayım…?) diye fısıldadı. Bizimkiler de şaka olsun diye kulağına, “Paparazzici, paparazzici...” diye fısıldadılar.

Paparazziliğin ne olduğunu bilmeyen Celal, büyük bir heyecanla ayağa kalkıp, “Hocam, ben ileride paparazzi olmak istiyorum!” diye bağırdı. Sınıf kahkahaya boğulurken öğretmen küplere bindi: “Otur yerine geri zekâlı, terbiyesiz! Benimle dalga mı geçiyorsun?”

"Celal arkadaşımızın bu tatlı anısını anlatma nedenim; günümüzün 'çoklu seçenekler' (multi opportunities) ekosisteminde, modern bireyin önüne serilen fırsatlar arasında kendi geleceğini belirlerken yaşadığı belirsizliğe sosyolojik bir pencere açmaktır. Tıpkı bizim Celal gibi, bazen hepimiz o şaşkınlık ve kararsızlık içinde seçimler yapmaya çalışıyor, bu seçimlerin hayatımızı nasıl şekillendireceğini kestiremiyoruz.

Hepimizin bildiği gibi, modern hayata geçişle birlikte 'birey olmak' bu sürecin en temel taşı haline geldi. Geleneksel ve statik yaşamdan kopuş, bireyi Ulrich Beck'in 'Risk Toplumu' kitabında analiz ettiği o tekinsiz dünyaya sürükledi. Beck’e göre modernite, bireyi geleneğin güvenli bağlarından kopararak onu 'özgür' ama bir o kadar da 'riskli' bir yapıya hapseder. Bu riskler bilimsel olarak tanımlansa da aslında görünmezdir; bu da bireyde sürekli bir güvensizlik ve kaygı yaratır. Modern insan, bu riskleri minimize etmek için sürekli dünyaya uyum sağlamak zorundadır.

Dolayısıyla modernite, bir yandan seçenek bolluğu sunarak bireyi geleneğin dayattığı tek tip modelden kurtarırken; diğer yandan onu her seçimin risk analizini yapmaya mahkûm eder. Amacı, başarısızlık (scheitern) ihtimalini en aza indirmektir. Ancak hayat, matematiğe indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. “Nasıl bir hayat yaşamalıyım?” sorusu zihni meşgul ederken; gençliğin tecrübesizliği ve yapısal gerçekler arasında, o anki arzularımıza göre kararlar vermek zorunda kalırız. Hangi meslek, hangi kariyer, ne zaman aile kurmalı, nerede yaşamalı? Modern kapitalist sistemin sunduğu bu 'Subjektsangebot'lar (özne-kimlik arzı) içinde, geleceğimizi belirleyecek keskin virajlarla yüzleşiriz.

Elbette bu ekosistemde ait olduğumuz kültür, coğrafya ve sınıf gerçeklerini göz ardı edemeyiz. Ancak genel tabloya baktığımızda, bu kararları doğru analiz etmek hiç de kolay değildir. Erken yaşta yapılan bir evlilik, yanlış seçilen bir meslek veya başka bir ülkeye göç etmek, beklenen sonuçları vermeyebilir. Oysa 'pre-modern' dünyada seçenekler sınırlıydı; bu durum bireysel gelişimi kısıtlasa da hayatı basit kılıyordu. Yol haritası binlerce yıllık gelenekle zaten çizilmişti; başka seçenek olmadığı için risk de yoktu.

Modern birey için ise durum çok daha karmaşık. Artık herkes kendi hikâyesinin hem senaristi hem de yönetmeni. Bu büyük bir 'özgürlük' gibi sunulsa da, beraberinde ağır bir sorumluluk getirir. Almanların deyimiyle sonuç ne olursa olsun artık 'Selber-Schuld' (kendi ettin, kendi buldun) gerçeğiyle karşı karşıyayızdır. Yanlış bir seçim tüm hayatı başarısızlığa sürükleyebilir ve birey bu yükü tek başına omuzlamak zorunda kalabilir. Riskler iyi analiz edilmezse, kelimenin tam anlamıyla duvara toslamak pekâlâ mümkündür. Tıpkı Ahmet Kaya’nın o içli dizelerindeki gibi: “Hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan...”

Özetle; sınıfta Celal’in o büyük tedirginlikle sorduğu varoluşsal soru, aslında modern insanın her döneminde yankılanır: 'Ez bim çi?' (Ben ne olayım?!) Bu soru, sadece bir meslek tercihi değil; modern dünyanın 'özgür seçim' ve 'risk gerçekliği' arasında sıkışmış bireyin çaresizliğini, isyanını ve varoluşsal sancısını dışa vuran bir çığlıktır.

Hollandalı doktoru kafaya alan Kayserili abla! (Gerçek yaşanmıs bir hikaye)

No comments

15 November 2025

 


Görsel: Gemini

Ramazan Yaylalı

 

1980'lerde, Hollanda‘da orta yaşlı bir Kayserili göçmen Türk abla, artık çok çalıştığını düşünerek erken emeklilik yollarını aramaya başlar. Ancak o dönemde Hollanda‘da, genç yaşta ve herhangi bir sağlık sorunu yoksa erken emekli olmak mümkün değildi.

Tesadüfen, ruh sağlığı sonradan bozulan kişilerin erken emekli olabileceğini öğrenir bizim Kayserili ablamız. Hemen en yakın tarihe bir psikiyatrist randevusu ayarlar. Birkaç hafta sonra randevu günü gelir çatar. Klinikte kaygılı ve heyecanlı bir şekilde beklerken, doktor onu odasına alır.

 Hollandalı psikiyatrist, kısa bir sohbetin ardından Kayserili ablaya şikayetlerini sorar. Tam o sırada abla, doktorun masasındaki çiçeği alıp çiğ çiğ yemeye başlar. Büyük bir şaşkınlık içinde olayı izleyen Hollandalı doktor, ne olup bittiğini anlamaya çalışır. Bizim Kayserili abla ise kimseyi umursamadan çiçekleri yemeye devam eder. Panik içinde doktor, asistanını çağırır.

 Asistan da şok olmuş bir halde, ablanın çiçekleri yapraklarıyla birlikte nasıl yediğini görür. Kısa süre sonra doktor, Kayserili ablanın "delirdiğini" raporlayıp ilgili yerlere gönderir. Ardından Hollanda Emeklilik Kurumu, ablanın erken emekli olmasına karar verir. Ablanın erken emekli olduğunu duyan Sivaslı bir abla da aynı doktordan randevu alır.

Tabii Kayserili abla gibi masadaki çiçekleri yiyerek şüphe uyandırmak istemez. O da kendine göre farklı bir taktikle, doktorun masasındaki kahveyi başına dökmeye başlar. Şaşkına dönen doktor, aynı şekilde Sivaslı ablayı da erken emekli olması için raporlayıp gönderir.

Birkaç ay içinde, erken emekli olmak isteyen ve bunun için aynı doktora gidip farklı yöntemlerle deli taklidi yapan ablalar artınca, iyi niyetli doktor durumun garipliğini fark eder. Bu oyuna bir son vermeye karar verir ve bir daha hiçbir ablaya rapor vermez.

 

 

 

Dördüncü Tokat: Yapay Zekâ!

No comments

10 November 2025

Sigmund Freud'a göre, insanlık tarihinin üç büyük "narsisistik yaralanma"sı vardır. Bu, insanın “kendini evrenin merkezine” koyma eğilimini sarsan üç önemli keşiftir.



Ramazan Yaylali

Nikola Kopernik (Copernicus): 16. yüzyılda Güneş merkezli evren modelini savunarak, Dünya'nın evrenin merkezi olmadığını gösterdi. Bu, insanın kozmik önemini sorgulattı – “biz özel bir konumda değiliz, sadece bir gezegenin üzerindeki varlıklarız.”

Charles Darwin: 19. yüzyılda evrim teorisiyle, insanın ayrıcalıklı bir yaratılış olmadığını, diğer canlılarla ortak kökenlerden geldiğini ve doğal seçilim yoluyla evrildiğini ortaya koydu. Bu, “insanın "Tanrı'nın suretinde yaratılmış" özel bir varlık olduğu inancını yıktı.

Sigmund Freud: Kendisi üçüncü darbeyi psikoanalizle vurduğunu söyler. Bilinçdışının varlığını vurgulayarak, insanın davranışlarının büyük ölçüde rasyonel olmayan, bastırılmış dürtülerden etkilendiğini gösterdi. Bu, “insanın kendi zihninin efendisi” olduğu yanılsamasını paramparça etti.

Freud'a göre, bu üç düşünür insanın egosunu adım adım parçaladı ve bizi daha alçakgönüllü bir konuma indirdi. Freud bu fikri "Psikanalize Giriş Dersleri" (A General Introduction to Psychoanalysis) adlı eserinde, 1915-1917 yılları arasında verdiği derslerde anlattı. İşte o derslerden birindeki detaylı görüşü:[1].

"İnsanlık, tarih boyunca bilimin elinden, saf kendinden memnunluğuna karşı iki büyük hakarete katlanmak zorunda kaldı. İlki, dünyanın evrenin merkezi olmadığını, inanılmaz büyüklükteki bir evren sisteminde sadece küçük bir nokta olduğunu anlamaktı. Bu fikir, aklımızda Kopernik'le bağdaştırılır, ama İskenderiye öğretileri de buna benzer şeyler söylüyordu.İkincisi, biyoloji araştırmalarının insanı özel yaratılmış olma ayrıcalığından yoksun bırakıp onu hayvan dünyasından gelen bir varlık olarak düşürmesiydi. Bu, insanda silinemez bir hayvan doğası olduğunu ima ediyordu. Bu değişim, kendi zamanımızda Charles Darwin, Wallace ve öncülerinin teşvikiyle, çağdaşlarının en sert karşı çıkmalarına rağmen gerçekleşti.Ama insanın kendini büyük görme isteği, şimdi günümüz psikoloji araştırmalarının üçüncü ve en acı darbesini yiyor. Bu araştırmalar, her birimizin "ben"ine, kendi zihninin efendisi olmadığını gösteriyor; zihinde bilinçdışında olanlar hakkında sadece küçük bilgi parçalarıyla yetinmek zorunda kalıyoruz…"[2]

Peki, günümüze gelirsek, dördüncü darbe olarak Yapay Zekâ teknolojisini ekleyebilir miyiz? Sıradan bir birey olarak, Yapay Zekâ'nın getirdiği ve getireceği yeniliklere bakınca, kendimce bu soruya cevabım evet olacak. Elbette Yapay Zekâ uzmanları bu konuda daha derin analizler yapıyorlardır. Ama sıradan bir birey olarak, son yıllarda Yapay Zekâ hakkında uzman bilim insanlarından duyduğum korkutucu gerçekler, aklıma Freud'un üç darbesinden sonra dördüncüsünün geldiğini getiriyor. Korkarım ki Yapay Zekâ hayatımıza girdikçe, insanın "kendini merkeze koyma" eğilimi diğer üç darbeden daha sert ve sarsıcı olacak. Bu ontolojik kriz ya da tokat, diğer darbelerden daha belirgin olacağı çok belli. Endüstrileşme ile birlikte kendini yaptığı ve ürettiği işlerle tamamlayan, daha doğrusu benliğini bu kimlikler (kariyer, başarı gibi) üzerinden inşa eden post-kapitalist özne, yapay zekâ ile birlikte bu statüsünü kaybedeceği şimdiden belli olan bu kriz karşısında kendini ya da benliğini neyin üzerine ve nasıl tekrar inşa edecek? Kanımca bu soru, hepimizi gelecekte çok meşgul edecek bir sorun haline gelecek.

 

 

 



[1] Freud, S. (1955). A Difficulty in the Path of Psycho-Analysis. In the Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, (1917-1919): “An Infantile Neurosis” and Other Works (Vol. XVII, pp. 135-144). London: The Hogarth Press and The Institute of Psycho-Analysis.

[2] https://www.scientificamerican.com/blog/cross-check/copernicus-darwin-and-freud-a-tale-of-science-and-narcissism/

İdeolojik Bir Söylem Olarak “Mutluluk”

1 comment

27 October 2025



Mutluluk söylemi, modern dünyada bireyin kendini tanımlama ve anlamlandırma sürecinde merkezi bir konuma yerleşmiştir. Foucault'nun "iktidar ve bilgi" kavramlarından hareketle, mutluluk söylemi, tarihsel ve toplumsal bağlamda belirli güç ilişkileri tarafından üretilen bir ideoloji olarak görülebilir. Bu söylem, bireyi "mutlu olmaya" zorlayan normatif bir çerçeve sunar. Üniversiteler, medya, popüler kültür ve kişisel gelişim endüstrisi gibi çeşitli kurumlar, mutluluğu hem bir hedef hem de bir ölçüt olarak yeniden üretir. Bu durum, modern öznenin "anlamlı bir yaşam" arayışını "mutlu bir yaşam" ile eşitlemesine yol açar.

Bireysel mutluluk, postmodern özne için anlamlı bir yaşamın birincil kıstası olarak adeta ontolojik bir hakikate dönüşmüştür. Modern birey, sağlıklı bir beden, maddi refah, statü, kariyer, terapi seansları, sağlıklı beslenme gibi söylemlerle bu “ideale” doğrudan veya dolaylı olarak yönlendirilmektedir. Ancak sorun şu ki, mutlu bir yaşam sürmenin sadece "bireysel bir sorumluluk" olarak özneye dikte edilmesi, toplumsal eşitsizlikleri ve sistemik sorunları birey tarafından göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla "mutluluk," hem bireysel bir amaç hem de "ideolojik bir söylem" olarak bir baskı işlevi görmektedir.

Bir diğer husus ise "mutluluğun" ne olduğuna, ne zaman veya hangi koşullarda "mutlu" olunacağına dair evrensel bir tanımın olmamasıdır. Bu belirsizlik, mutluluğun bireyler arasında farklı anlamlar taşımasına neden olur. Bu evrensel tanım eksikliği, daha doğrusu mutluluğun bir hedef ya da kesin bir "a priori" olarak var olmama hali, "mutluluk söyleminin" iktidar tarafından manipülatif bir araç olarak kullanılmasına olanak tanır. Bireyler dinamik bir şekilde sürekli bir "mutluluk arayışı" içinde tutulur, bu da tüketim kültürü ve kişisel gelişim endüstrisini besler.

Kısacası mutluluk, modern özne için ontolojik olarak yaşamın amacı haline gelmiş, ancak bu süreçte modern özneyi şekillendiren ideolojik bir aygıta dönüşmüştür. Doğası gereği belirsizlik taşıyan bu ideolojik söylem, postmodern bireyleri kendi mutluluklarını sorgulamaya ve sürekli bir arayış içinde olmaya zorlamaktadır. Bu durum, bir yandan bireysel özgürlüğü yüceltirken, diğer yandan ise postmodern özneyi belirli normlara uymaya zorlayan imperatif bir baskı aracına dönüşmektedir.

Yaylalı Ramazan

Viyana'da Yeni Hayat: ALİ GEDİK'İN GÖÇ HİKÂYESİ BÖLÜM II (YOUTUBE VİDEOSU)

No comments

19 September 2025

 Ramazan Yaylalı’nın Ali Gedik’le gerçekleştirdiği söyleşinin ikinci ve son bölümünde göçmenliğin zorlu ilk yıllarını geride bırakan Ali Gedik’in Viyana macerasına tanıklık edeceksiniz.



Gedik, Viyana’da kendi deyimiyle bir süre “gurbet içinde gurbet” yaşasa da kısa sürede Viyana’ya adapte olup burada bir gençlik merkezinde sosyal danışman olarak çalışmaya başlayacak ve bir dizi tesadüf sonucu Şivan Perwer’le tanışacak, bu tanışıklık bir dostluğa dönüşecek ve kendisiyle Avusturya’da birçok konser organizasyonuna imza atacaktır.

Bu söyleşinin başlıkları şöyle; 👉 Ali Gedik’in zorlu evlenme macerası… Dört defa istemelere gitmelerine rağmen kaynanasının kızını vermek istememesi. 👉 Müstakbel eşiyle paspas altına mektup bırakmak suretiyle uzun süre yazışmaları… 👉 1983’de eşi Sevim’i başka bir şehre kaçırması… Eşinin deyimiyle “sen kaçırmadın, biz birlikte kaçtık!” 👉 1986’da kızları Orkide’nin doğması. 👉 1989’un sonunda zorlu mücadelenin sonucunda Avusturya vatandaşlığını alması. 👉 Mücadele arkadaşlarıyla, Türkiye’deki sorunlar dışında Avusturya’daki sorunlara da eğilme gerekliliği konusunda yaşadığı çatışmalar… 👉 1990, Ekim’inde Avusturya’da genel seçimler öncesinde kendisine Yeşiller’den adaylık teklifinde bulunulması. Bulunduğu siyasi yapının bu teklifi “burjuva partisine girelim, belki bize bir faydası olur” şeklinde karşılaması. 👉 Bir göçmen olarak Yeşiller Partisi’nden ikinci sıra aday gösterilmesi. 👉 “Eyaletteki oy oranı düşünüldüğünde ben milletvekili olamazdım, ama bir göçmen olarak ikinci sıradan aday gösterilmem sembolik olarak müthiş bir mesajdı.” 👉 Adaylığına ilişkin olarak Avusturya basınının ırkçı neşriyata başlaması… Bir göçmen işçinin aday olmasına, onları temsil edeceğine tahammül edememeleri. 👉 Gelen tepkiler üzerine Yeşiller Partisi’nin Ali Gedik’ten geçmişini inkar eden ve ortamı yumuşatacak bir açıklama istemesi. Bunun üzerine adaylıktan çekilmesi. 👉 Bu adaylığı nedeniyle iki seneye yakın süre iş bulamaması… 👉 Bunun üzerine Voralberg eyaletinden 1993’te Viyana’ya taşınmaya karar vermesi. 👉 “Viyana’ya geldiğim ilk yıl gurbet içinde gurbet yaşadım.” 👉 Voralberg ‘i özlemesi… 👉 1994’te Viyana’da bir gençlik kuruluşunda, gençlik danışmanı olarak işe başlaması… 👉 Fabrika işçiliğinden sosyal danışmanlığa gelmesi entegrasyon sürecini hızlandırması. 👉 Dönemin Viyana’da yaşayan göçmen gençlere ilişkin gözlemler… 👉Kürt siyasal hareketine yakın durması. 👉 Şivan Perwer’le ilginç tanışma hikâyesi… 👉2002’de Şivan Perwer’le Avusturyalı sanatçı Willi Resetarits ile ortak projede bir araya getirilmesi. Avusturya’da bir konser organizasyonu yapılması. 👉 Daha sonra bu birlikteliğin birçok verimli çalışmaya vesile olması…




Göçmenler ve “Bodyshaming”

1 comment

29 August 2025

Ramazan Yaylalı

“Görünmenin” o dayanılmaz ağırlığı!


Alman haftalık gazetesi “Die Zeit” yine ilginç bir söyleşiye sayfasında yer vermiş. Söyleşinin merkezinde Ortadoğu kökenli üç göçmen genç kadın var:  Özlem, Nika ve Yasemin'e mahrem bir konu üzerinde fikirleri sorulmuş. Söyleşinin konusu, söyleşiye katılan ve Almanya'da yaşayan bu Ortadoğulu genç kadınların, çok ilginç bir nedenden ötürü kendilerini dışlanmış olarak görmesi. https://www.zeit.de/zett/2022-02/koerperbehaarung-frauen-mobbing-jugend-erfahrungsbericht[1]




Konuyu biraz daha açarsak; üç genç göçmen kadın, sahip oldukları vücut tüyleri -evet yanlış okumadınız- kara tüyleri yüzünden Alman toplumunda kendilerini dışlanmış hissettiklerini iddia ediyorlar.

Anlattıklarından son derece seküler ve modern bir hayat tarzına sahip olduklarını düşündüğümüz üç genç kadının, esmer tüyleri yüzünden ötekileştirilmeleri küçük ve ironik bir mesele gibi görülse de anlaşılan “Die Zeit” için durum pek de öyle değil.



Söyleşinin tümünü bu yazıda özetlemek mümkün olmadığı için söyleşiye katılan üç kadından biri olan İran asıllı Nika'nın anlattıklarına bir göz atalım. Nika söyleşide özetle şunları dile getiriyor. Orta okulda aşık olduğu Alman bir sınıf arkadaşının ona yaklaşarak bıyıklarının olduğunu söylemesi Nika'yı şok etmiş. O an gülüp geçmiş Nika, ancak okuldan sonra hemen annesiyle birlikte kozmetik ürünler satılan bir dükkâna gidip, kadınlar için üretilen tıraş bıçağını almış ve yüzündeki kara tüyleri yok etmeye çalışmış.

Tabii olay bununla da bitmemiş, Nika o günden itibaren vücut tüylerini düzenli olarak almaya başlamış ve mümkün olduğunca erkeklerle yan yana oturmamaya karar vermiş. Vücut tüylerini almaya üşendiği bazı günlerde ise kapalı uzun elbiseler giyerek vücut tüylerini kamufle etmeye çalışmış.

Yine bir yaz döneminde, annesiyle birlikte İran'a; yani memleketine gittiğinde, orada yaşayan kuzenlerinin de tıpkı kendisi gibi siyah tüylere sahip olduğunu fark etmiş, fakat bu konuda kuzenlerinin hiç bir komplekslerinin olmadığını, ayrıca bu durumun toplum içinde itici bir unsur ve kusur olarak görülmediğini fark edince çok şaşırmış. 

Gel zaman git zaman Nika bu gerçeği kabullenmiş ve içinde yaşadığı Alman toplumuna inat tüyleriyle, daha doğrusu bedeniyle barışık olmayı öğrenmiş. Hatta işi o kadar ileriye götürmüş ki, “Only Fans"te çıplak tüylü vücudunu sergilemeye kadar ileri gitmiş. Bu resimlerin altına yapılan yorumlar genellikle vücut tüylerini alması doğrultusunda oldukça sert ve onur kırıcı oluyormuş ama Nika mümkün olduğu kadar yorumlara aldırmamaya çalışmış. 

Daha sonrasında bu provokatif sergileme olayına başka bir mecrada;  Instragam'da devam etmiş. Kendini takip eden kitleyi provoke etmek adına tüylü kıllı çıplak fotoğraflarını eklemeye devam etmiş. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi resimlerin altına yapılan yorumlar artık o kadar sert ve iğrenç bir hale gelmiş ki, sonunda Nika bütün bu baskı ve sözlü şiddete dayanamayıp tüylü çıplak fotoğraflarını Instagram sayfasından silmiş. 

Ergenlik döneminde yaşadığı bu olaylardan sonra,  yani uzun zamanlar sonra, Nika vücut tüylerini tekrar almamaya karar vermiş ve herkese inat resimlerini yine aynı şekilde sosyal medyada yayınlamaya devam etmiş. Gittiği ortamlarda insanların ona tuhaf tuhaf bakmalarına artık aldırmadan kendini bu duruma alıştırmaya çalışmış. Toplumun onun hakkında ne düşündüğünü artık ciddiye almamayı öğrenmiş ve gerçek anlamda kendisi gibi olmayı, yani etnik kimliğinin bir parçası olan esmer bedeni ve tüyleriyle, toplumun ona dayattığı kalıplara sığmamak için bugüne dek savaşmaya devam etmiş.

Lookism

Nika'nın ve Nika gibi Ortadoğulu göçmenlerin etnik kimliklerinin somut simgesel parçası olan görünüşleri üzerinden yaşadığı ötekileştirme istisnai bir durum değil. Sahip olduğunuz görünüm ya da suret, size benzemeyen başka bir toplumda hangi etnik gruba ait olduğunuzu oldukça kolay deşifre eden bir etkendir. 

Dolayısıyla öteki ile karşılaşmada, ilk bakışta, göçmenlerin sahip oldukları kimliğin tarihsel bir parçası olan suretleri üzerinden hızlıca bir kategori (ve genellikle negatif bir şekilde) içine yerleştirilmeleri çok olağan bir durum haline geliyor -özellikle de Avrupa'da yaşayan Ortadoğu ve Afrika kökenli göçmenler için.- Yani burada “bodyshaming”in bir tür etnik-göçmenlik versiyonu ile karşı karşıyayızdır aslında.

“Suret” üzerinden sahip olduğunuz kimlik, hangi simgesel dünyaya ya da toplumsal değere işaret ediyorsa ona göre ya pozitif ya da negatif bir önyargı oluşturabilir. Eğer ortalama beyaz bir Avrupalı suretine sahipseniz,  bu yargılama ya da kategorileştirme pozitif bir yönde de tezahür edebilir. Sarı saçlı mavi gözlü Batılı birini anımsatıyorsanız bu negatif yargılamadan muaf kalma olasılığınız yüksek olabilir - en azından bir süre için-. Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra mavi gözlü sarı saçlı mültecilerin Avrupa'da daha çok arzulandığını hatırlayalım.

Nika'nın sahip olduğu etnik-görünüm yüzünden kendisinin öteki tarafından negatif bir kategori içine sokulması sadece göçmenleri rahatsız eden bir mesele değil, daha doğrusu sadece göçmenlikle ilgili bir olgu değil. Çağımızda “görünüyorum, öyleyse varım” paradigmasının toplumsal kabulünden bu yana “nasıl göründüğümüz” toplumsal kimliği aşan benliğin bir parçası haline geldi.



Lookism çağında örneğin; obezite bir birey “bodyshaming” gerçekliği altında toplum içinde disiplinsiz, sağlıksız ve başarısız olarak kategorileştirilmesine neden olabiliyor.

Çünkü sahip olduğunuz imge; yani yaşadığınız toplumun standartları dışında kalıyorsa (obez olmanız, fit bir vücuda sahip olmamanız, belli bir güzellik standardına –“Schönheitsideale”- sahip olmamanız), uğrayacağınız ayrımcılık en az siyahi bir göçmenin ten renginden dolayı  yaşadığı ayrımcılık kadar sert ve şiddetli olabiliyor. 

Zira literatürde son elli yıldır oldukça geniş bir yer kaplayan ve "İdeal Beden/Güzelik/Bodyshaming/Selfoptimization" gibi olgular üzerine yapılan çok sayıdaki sosyolojik tez ve araştırmalara bakıldığında; bu meselenin öyle çok hafife alınmayacak bir mesele olduğuna kolaylıkla ikna olabilirsiniz. Dış görünüşün toplum içinde nasıl önyargılı bir algıya yol açtığına dair çok sayıda araştırma söz konusu. 

Bahsi geçen araştırmalara bir örnek olarak; Alman ulusal Kanalı SWR bu konuyu "Body-Shaming“[2] başlığı altında elle alırken, Almanya'da belli bir standart-beden ölçüse sahip olmayan Almanların toplum tarafından dışlandığını iddia ediyor. SWR'nin iddiasına göre "obez bir bedene sahip olmak" genellikle Alman toplumunda tembellik, sağlıksız beslenme alışkanlıkları, karakter zayıflığı veya disiplin eksikliği ile eş anlamlı tutuluyor.

Arama motoru Google'a “Bodyshaming” yazdığınızda buna benzer pek çok akademik ve basında çıkmış makale ile karşılaşırsınız.

Kısacası, sahip olduğumuz görüntü postmodern bir dünyada benliğimizin artık çok önemli bir parçası. Bu gerçeklik altında "Beden/Görünüm" ya da "Suret" basit bir biyolojik nesneden çok postmodern bireyin kimliğinin parçası haline geliyor, tıpkı etnik ya da ideolojik kimlik gibi belli bir “Suret-İmgesinin” dolayımlı bir yoldan; yani söylemler üzerinden yeni bir “öznellik” dayattığı kesin.

Çünkü suret nesnel bir olgu olarak göz ile temas girdiği an yani bakışın çemberine girdiği an zihinde önceden yerleşik imgelerle özdeşleştirilerek nesnellikten öznelliğin bir parçası haline gelir. Yani görünüş ve onun yansıttığı ilk izlenim algıyla ilgilidir. Görünen neyse algı ona göre şekil alır, en azından ilk etapta.

Göçmen birey taşıdığı bu imge yüzünden büyük Metropollerde bile anonim olamıyor, birey ise hiç olamıyor. O hep ötekinin bakışında beli bir sosyolojik kategori olarak damgalanmaya yazgılıdır.

Çünkü öteki ile derinden, yani öznel ilişki kurmak pek mümkün değildir. Herkesin anonim olduğu bir eko-sistemde iç dünyanızı analiz edecek ne zaman ne de mekan var olur, dolasıyla; görünen ne ise “gerçek” odur. Göçmenler ve toplumun arzuladığı belli bir ideal-imge çerçevesine girmeyen her birey bu önyargısal şiddete maruz kalır. 

Bazen metroya binerken, çok kısa bir iş için resmi bir daireye girerken, sokaklarda yürürken, daha önce gitmediğiniz bir kafeye girerken bile başınıza gelebilir.

Öyle ya, Berlin'de geleneksel bir “Gasthaus”a adımını atan siyahi bir gencin, sarışın mavi gözlü Alman garsonun beyninde ilk bakışta nasıl bir yargı oluşturduğunu tahmin etmek her halde çok zor olması gerek. Aynı şey tersi için de geçerli tabi.

Ve yine standartların üstünde ya da aşağısında bir beden (aşırı kilolu, obez) ölçüsüne sahip olan herhangi bir insanın tıpkı yukarıda değinildiği gibi ilk bakışta sağlıksız, tembel ve disiplinsiz olarak öteki tarafından nitelendirilmesi aynı mekanizmayı, yani beden üzerinde bir yargıyı; öteki hakkında negatif ya da pozitif bir fikri tetikler.

Yine çok güzel bir fiziğe sahip olan genç bir kadının ya da erkeğin, örneğin bir iş görüşmesine başvuru yapan diğer rakiplerine göre işe alınma olasılığının daha yüksek olmasının ana nedeni ötekinde yarattığı bu pozitif algı değil midir? Bu konuda sosyolog Catherine Hakim’in çalışmalarına bakılabilir.

Özetle şunu söyleyebiliriz; postmodern bir dünyada görselliğin ve görünüşün sosyal statü açısından temel alınması, hem göçmenlerin hem de ortalamanın dışında görünüşe sahip olan İnsanların hayatlarında çok önemli bir yer kaplıyor. Anlaşılan o ki, “görünüyorum, öyleyse varım” paradigması uzun bir süre yaşamlarımızda yerini koruyacak gibi ...


Ramazan Yaylalı'nın tüm yazılarını okumak için tıklayın
http://www.bisikletligazete.com/search?q=Ramazan+Yaylal%C4%B1

[1] https://www.zeit.de/zett/2022-02/koerperbehaarung-frauen-mobbing-jugend-erfahrungsbericht

 

[2] https://www.swr.de/swr2/wissen/body-shaming-wie-dicke-menschen-diskriminiert-werden-104.html

 ......

Modern birey gerçekten özgür mü?

No comments

21 July 2025




Moderniteyle birlikte geleneksel toplumların sabit ve tekdüze yapısından kopan birey, kimliğini oluştururken geleneksel değerlere ve bilgilere eskisi kadar bağlı değildir. Çünkü modern yaşamın ihtiyaçları karşısında geleneksel bilgi, bir rehber olarak yetersiz kalmıştır. Modernite sadece geleneğe meydan okuyarak yeni bir dünya yaratmakla yetinmemiş, aynı zamanda bireyi yeniden inşa etmiştir. Modern birey artık hayatını şekillendirebileceği, seçeneklerle dolu, dinamik bir ekosistemde yaşamaktadır. Bu ekosistemde birey, özgür bir şekilde kendi yolunu çizen, verdiği kararların sorumluluğunu taşıyan özerk kişidir. Her seçimi kendine aittir ve bu seçimler onun kendi hayat hikayesini yazmasını sağlar. Birey artık geleneksel toplumlarda olduğu gibi önceden kendisi için belirlenmiş yolda yürümek yerine, kendi iradesiyle ve elindeki imkanlarla hayatını inşa etme özgürlüğüne sahiptir[1].

Modern öncesi dönemlerde aileler, cemaatler ya da dini kurumlar bireyin hayatını tüm sorumluğunu alarak yönlendirir, fırsatları ve riskleri sorumluluğunu alarak dizayn ederlerdi. Ancak modern dünyada birey kendini gerçekleştirme sürecinde bu fırsatları ve riskleri kendi başına algılamak, yorumlamak ve karar vermek zorundadır. Modern yaşamın karmaşıklığı düşünüldüğünde, bireyler doğru kararlar almakta zorlanabilirler. Çünkü aldıkları kararların sonuçları ve etkileri çoğu zaman belirsizdir. Bu nedenle birey, seçeneklerle dolu (multi-options) bir ekosistemde risk analizleri yapmakta güçlük çeker. Ekonomik, sosyal ve kişisel risklerle karşı karşıya kalan birey, adeta bir deneme-yanılma süreciyle hayatını planlamak, düzenlemek ve tutarlı hale getirmek zorundadır. Bu süreçte modern özne doğrudan bir emre zorlanmaz, ancak kendi hayatını planlaması, anlaması ve eyleme geçmesi beklenir. Kendini gerçekleştirme sürecinde bir başarısızlık (scheitern) durumunda ise bu sonuçlarla başa çıkmak bireyin sorumluluğundadır ve bu durum bazen hem bedensel hem ruhsal anlamda birey için ızdıraba dönüşebilir.[2]

Bir diğer önemli nokta ise, bireyselleşme sürecinin yalnızca geleneksel otoritenin despot ve baskıcı dünyasından kurtulunması olarak algılanmasıdır. Bu kısmen doğru olsa da geleneksel kurumlardan bağımsız hale gelen birey, bu kez modern kurumların sınırlayıcı gerçekliğiyle karşı karşıya kalır. Dolayısıyla, mutlak anlamda özgür bireyden bahsetmek pek mümkün değildir.

Çünkü insanlar, geleneksel norm ve kısıtlamalardan kurtulurken, aynı zamanda modern toplumun getirdiği sistemlerle bütünleşmektedir; emek piyasası, eğitim sistemi, hukuk sistemi, bürokrasi gibi. Bu kurumlar kendi gereksinimlerini, standartlarını ve uygunluk kriterlerini oluşturmaktadırlar. Birey, bu düzenlemelerin oluşturduğu ağlarda yolunu bulmayı öğrenmek zorundadır. Aksi takdirde sonuçlarına katlanmak zorunda bırakılacaktır[3]. Almanların meşhur bir deyimi ile ifade edersek her birey bir selberschuld[4] kategorisine itilmektedir

Özetle, bireyselleşme tam anlamıyla özgürleşmek demek değildir. Aksine, modern dünyanın yeni kuralları ve beklentileri çerçevesinde bireyin kendini yeniden şekillendirmesidir. Özgürlük bazen bireyi zorunlu seçimlere itebilir. Birey; ekonomik, kültürel ve sosyal koşullar gibi yapısal sınırlar içinde hareket eder. Bireyin karar verme ve seçim özgürlüğü, bu yapıların dayattığı sınırlar içinde; bireyin özgür iradesinden çok, zorunlu bir seçime dönüşebilir.

 



[1]  Beck, Ulrich, Nicht Autonomie, sondern Bastelbiographie Anmerkungen zur Individualisierungs-diskussion am Beispiel des  Aufsatzes von Günter Burkart. Zeitschrift für Soziologie, Jg. 22, Heft 3, Juni 1993, S. 178-187

[2] Beck, U. & Beck-Gernsheim, E., 1993: Riskante Freihei ten. Zur Individualisierung von Lebensformen in der Moderne. Frankfurt: Suhrkamp.

[3]  Hitzler, R., & Honer, A. (1994). Bastelexistenz: über subjektive Konsequenzen der Individualisierung. In U. Beck, & E.

 Beck-Gernsheim (Hrsg.), Riskante Freiheiten: Individualisierung in modernen Gesellschaften (S. 307-315). Frankfurt

 am Main: Suhrkamp

[4] Bu ifade, kişinin yaptığı seçimler veya eylemler nedeniyle karşılaştığı olumsuz sonuçlardan kendisinin sorumlu olduğunu vurgulamak için kullanılır. Türkçede duruma göre "kendi düşen ağlamaz" gibi atasözleriyle de benzer bir anlam taşır.

 

Boğaziçili profesöre Viyana’da “Yozgat” dayağı

No comments

13 May 2025

Göç, insanı hem sarsar hem de ona öğretici bir deneyim sunar. Bu travmatik sarsılma, bazı olgular üzerinde yeniden derinlemesine düşünmemize de olanak verir. Bu yazıda, Boğaziçili profesörün Viyana'da maruz kaldığı muamale üzerinden başka bir ülkede "öteki" olmanın anlamını ve bunun ruh halimiz üzerindeki etkilerini tartışacağız. 






Ramazan Yaylalı   

Editör: Fatoş Gül Özen

Kendi evinizden kopup “ötekinin” evinde misafir (gast) olmak efendinin bakışından kendini yeniden tanımlamayı gerektirir. Onun dayattığı kurallar manzumesine boyun eğme zorunluluğu içine fırlatıldığınız dünyanın kodlarını yeniden anlamlandırmak ve en nihayetinde  sarsılmış bir benlik duygusuyla baş başa kalmak demektir.

Bu travmatik sarsılma, bizi kendi benliğimizle ilgili duygu ve düşüncelerimizi ötekinin gözüyle yeniden tanımaya iter. Yani kısacası kendi “evimizde” varlığımızı sürdürürken içselleştirdiğimiz “kimlikler” ötekinin mahallesinde yeniden gözden geçirilerek anlam kazanır.

Bu anlamlandırma süreci aynı zamanda biz ile öteki arasındaki sınırın nerede başlayıp nerede bittiğine dair bilgi de verir. Bu tür “sembolik sınırların”, öteki ile etkileşime geçince gündelik hayatımızda davranışlarımızı ve duygularımızı nasıl şekillendirdiğine tanık oluruz. Böylelikle hem kendimizle hem de ötekiyle yeniden tanışmış oluruz. Goethe’nin “insan kendini yalnızca insanda tanır” sözünü bu bağlamda “insan kendini yalnızca ötekinde tanır” diye de tercüme edebiliriz.


Fakat bazı durumlarda bu karşılıklı tanıma süreci tek taraflı yani asimetrik gelişir çünkü “öteki” ukala bir karaktere bürünür ve sizi “öznel bir kategorinin” içine hapsederek söylemlerle kuşatır. Yani biraz da istatiksel bakarak ortalamayı alır ve onun üzerinden kurgusunu temellendirir. Bu aslında evrensel bir eylem biçimi olduğu kadar insana dairdir bir durumdur, çünkü olguları tek tek ayıklayıp analiz etmek zahmetli bir iştir. Zihnimiz işin kolayına kaçmayı, üst bir perdeden ikili kategorilere (iyi/kötü gibi) bölüp mührü vurmayı daha çok sever. Bu sadece öteki için değil bizim için de geçerli bir kuraldır aslında.

Dolayısıyla ötekinin bu tembelliği ya da kasıtlı yaklaşımıyla bizi onun “mahallesine” ayak basmadan çoktan kurgulanmış bir “öznellik-pozisyonu” [subjekt-position] içine soktuğunu fark ederiz ve  bu “pozisyon” pozitif olsun negatif olsun “söylemlerle” öteki tarafından çoktan inşa edilmiş bir alandır. Althusser'in “biz daha doğmadan, bir ‘kimlik’ bizim için hazır beklemektedir” saptamasını göç fenomeni açısından yorumlarsak, biz daha öteki mahalleye ayak basmadan bizim için biçilmiş bir kimlik çoktan hazır beklemektedir diyebiliriz. Daha da somutlaştırarak söylersek siz Viyana havalimanına iner inmez, kendinizi öteki tarafından önceden biçilmiş bir rol içinde bulursunuz. Bu insanın arzu ettiği bir başlangıç olmasa bile, pratikte kaçınılmaz bir deneyimdir. 

Dilerseniz yukarıdaki önermelerle örtüşecek bir şekilde gerçek hayattan bir anıyla meseleyi somutlaştıralım:



Do you want a Shish Kebap?

Hikâye Avusturya’nın başkenti Viyana'da, güneşli bir haziran ayında, üniversiteli gençlerin bütün gün oturup sohbet ettiği MQ-Meydanında geçiyor. Ortada boş bir alanı bulunan ve çevresi kafelerle çevrili bir yer burası. Bu kafelerden birinde;  Viyana Üniversitesi’nde sinema alanında doktora yapan bir arkadaş ve Boğaziçi Üniversitesi’nden Viyana Üniversitesi’ne altı aylığına misafir olarak gelmiş bir hocayla birlikte keyifli bir sohbet yapıyoruz. Bir taraftan da garsonun o kalabalık arasında bize doğru gelmesini umut ederek  siparişlerimizi vermek istiyoruz.

Yaklaşık 20 dakika sonra, orta yaşlarda bir garson nihayet bizim masaya doğru geliyor. Gerginliğini ve öfkesini sahte bir tebessümle kamufle etmeye çalışan tipik bir Avusturyalı. Tam siparişleri vermek için söz almaya başlıyoruz ki, garson öfkeli ve alaycı bir yüz ifadesiyle bize yönelerek: “Size isterseniz Nargile ve şiş Kebap getireyim, bu havada iyi gider ne dersiniz?” diye sorunca, bizler şaşkın şaşkın garsonun tam olarak ne demek istediğini anlamaya çalışıyoruz. O sırada garsonun tavrı, tonlaması ve yüz ifadesinden açıkça bu sorusunun içinde bir aşağılama niyetinin olduğunu hemen o an hissediyoruz. Bize karşı takınılan bu tavır apaçık ırkçı ve aşağılayıcı bir tavır. Masada oturan üç “Orta Doğulu” olarak hem garsonun yüz ifadesine hem tonlamasına bakarak bunun net bir şekilde bir küçümseme olduğunu anladığımızı, birbirimize bakarak teyit ediyoruz.



 “Visibility’nin” dayattığı zoraki “eşitlik!”

Maruz kaldığımız bu iğrenç tavrın hemen ardından hocamız garsona sert bakışlarla ve öfkeli bir ses tonuyla “Git bizim esas istediğimiz siparişleri getir” diyerek haddini bildirmeye çalışıyor. Hocamız daha önce Almanya’da bir süre yaşadığı için bu tür ırkçı meselelere oldukça aşina. Fakat yıllar sonra böyle bir tavırla tekrar karşılaşınca Almanya’daki günlerini hatırlıyor ve bize dönerek “işte gençler ben bu yüzden Avrupa'yı terk edip mevcut siyasal rejime rağmen Türkiye’ye dönme kararı almıştım. Çünkü Avrupa'da ikinci sınıf bir insan olarak yaşamaktan bıkmıştım” dedi. Hoca ne yaparsa yapsın ötekinin evinde hep bir küçük öteki kalacaktı, sahip olduğu kültürel sermaye ve statüye rağmen bu hiçbir zaman değişmeyecekti. Masada oturan kimliği, eğitimi, kültür seviyesi ne olursa olsun ötekinin gözünde Viyana’nın 10. Bölgesinde oturan alelâde kebap satan gurbi kebapçı muamelesi görüyordu. Onun beğenileri, zevkleri üzerinden değerlendirilip tartıya, teraziye konuluyordu.

 Habsburglar Anton’u, Anton ise biz ‘Kanakeleri’[1] dövüyordu

Yaşanan hadiseye geri dönersek, garsonun bu tavrının altındaki psikolojik nedenlere baktığımızda meselenin basit bir ırkçılıktan öte bir şey olduğunu fark ediyorsunuz. Garsonun saç stili, giyimi ve aksanından onun Viyanalı olmadığını bilakis “taşralı” olduğunu, yıllardır Avusturya’da yaşayan biri olarak anlamak pek zor değil. Gözlemime dayanarak, Viyana’nın orta ve üst sınıf kültürüne ait olmadığını söyleyebilirim. Bu sadece garson olmasıyla ilgili bir durum değil yukarıda belirttiğim gibi sahip olduğu “habitus” onu çok kolay ele veriyor. Viyana ile taşra arasındaki kültürel gerilim dünyanın birçok toplumunda olduğu gibi Avusturya’da da olağan bir gerçekliktir. Bu bir bakıma yüksek kültür ile halk kültürü çatışması gibi bir şey. Tıpkı Türkiye’de eğitimli metropol insanıyla taşra insanı arasındaki gerilim gibi. Avusturya gibi küçük bir ülkede bile kentli ve taşralı arasında bu çekişme halen mevcuttur. Örneğin ben üniversite öğrenimim sırasında sınıfta bulunan Avusturyalı taşralı öğrencilerin Viyana’da yaşadıkları eziklik duygusuna çok kez tanık olmuştum. Hatta bir keresinde Avusturya İsviçre sınırına yakın Voralberg bölgesinde bulunan bir köyden Viyana Üniversitesi’ne okumaya gelen bir sosyoloji öğrencisi Avusturyalı genç bir öğrenciyle sohbet ederken Viyana’da taşralı öğrencilerin yaşadıkları dışlanmayı bizzat kendisinden dinlemiştim.

Muhtemelen bizim taşralı garson Anton da bu gerilimi orta sınıf bir kafede çalışırken çok kez yaşamış olmalı ki bu narsist-ego yaralanmasını dengelemek için kendisinden bir tık aşağı gördüğü biz Orta Doğulu üç kişiyi aşağılayarak gururunu okşamak istiyordu. Bu tavrıyla kendinden aşağıda gördüğü öteki üzerinden, kendini yeniden tanımlamak istiyordu.

Fakat meselenin garip tarafı garsonun dış görünüşü baz alarak Boğaziçili profesöre dönerci muamelesi yapması kelimenin tam anlamıyla Boğaziçili hocanın egosunu “döner bıçağıyla” delip deşmek gibi bir şeydi. Yani Orhan Kontan’ın da dediği gibi “bu artık aşağılık bir dramdır.” Elit bir üniversitenin üyesinin şahit olduğu bu olayın onda büyük bir narsist yaralanmaya yol açtığı kesindi.



 Derde derman üç bakış, üç alkış

Yaklaşık bir iki saat kafede oturup sohbet ettikten sonra, hocanın telefonuna bir mesaj geliyor. Mesaj Viyana’da bulunan üç Boğaziçili öğrenciden. Sanırım Viyana Üniversitesi doktora öğrenimi için buradalar. Daha önceden tanıştıkları hocanın Viyana’da olduğunu öğrenip kendisiyle görüşmek için o güne bir randevu ayarlamışlar. Hoca bize dönerek mesajdaki adresi gösterip “Buradan sonra beni orada bekleyen arkadaşların bulunduğu yere götürebilir misin?” diye rica ediyor. Ricasını kabul edip oturduğumuz kafeye yakın yan sokakta bulunan “Amerlinghaus-kafeye” kadar kendisine eşlik ediyoruz. Kafenin bahçesinde oturup hocayı bekleyen üç Boğaziçili kadın arkadaş, hocayı görür görmez büyük bir saygıyla ayağa kalkıp hocalarıyla selamlaşıyorlar. Hocanın keyfi yeniden yerine geliyor, kendisine ve sahip olduğu statünün getirdiği o müthiş tatmine yeniden kavuşuyor. Hocanın birkaç saat önce yaşadığı “narsist yaralanma” eski öğrencileri tarafından büyük saygıyla karşılanması sonucunda tekrar dengelenmiş gibi görünüyor. Viyana’da sıradan bir göçmen olarak değil de koskoca bir Boğaziçili profesör olduğunu hatırlatan bu buluşma ona çok iyi geliyor. Aksi takdirde yaşadığı o dışlanma ve ayrımcılığın getirdiği öfke kolay kolay dineceğe benzemiyordu.

İnsan öteki ile var olan, dolayısıyla ötekinin tanıklığına yani ötekinin onayına (anerkennung) muhtaç bir varlık. J.Lacan’ın da çok yerinde tespitiyle “insani arzu ötekinin arzusunun arzusudur; yani insan arzulanmayı arzular”. Eğer bu durumda “efendi” sizi arzulamıyorsa, bu aslında siz yoksunuz anlamına geliyor demektir. Bir başka deyişle Boğaziçili hocamız bu ontolojik acıya dayanmayıp Almanya’dan ülkesine bütün siyasi gerilimlere rağmen temelli dönmesini gayet iyi anlamak gerekiyor. Kısacası insan kendini evinde hissettiği bir dünyada mutlu oluyor. Özetle Sivan Perwer’in bir eserinde cok güzel dile getirdiği gibi:

“…Lê bulbul kirin qefesa zêrîn

Dîsa bangkir ko ax welatêm kanî …”[2]

[Bülbülü altın kafese koymuşlar, yine de vatanım nerede diye haykırmış]

 

Efendinden kaçış yok gibi

Hocamız altı ay sonra tekrar memleketine, kendi dünyasına yani kendisini evinde gibi hissettiği “habitusana” dönerek, bir nevi yaşadıklarını geride bırakıp gidiyor. Fakat geriye kalanlar, yani biz göçmenler, bu hayatımıza kaldığımız yerden devam etmek zorundayız. Efendi tarafından itildiğimiz “öznelik-pozisyonu” ya da “persona” biz göçmenlerin kaderi gibi görünüyor. Ya bu kadere boyun eğeceğiz ya da başka bir hikâye kurmak adına başka hayatlara doğru göç edeceğiz.

Dilerseniz yazının sonunu, Belçika'da doğmuş üçüncü kuşak Yönetmen Volkan Üçe`nin “CINEDERGI[3]”de verdiği bir söyleşisinden bir bölümle kapatalım:

“Mesela benim Belçika’daki gözle görülür personam Türk olmam. Sırf bu yüzden benim kişiliğime, karakterime, hayata bakış açıma, siyasi duruşuma, kadınlara, dünyaya olan bakışıma belirli bir değer biçiliyor. Ve maalesef çoğu insanla olan muhabbetler bu persona yüzünden epey sığ geçiyor, bir üstten bakış seziyorum.”

 

 

 


[1] Kanaken: Argoda Türkiyeli Göçmen

[2] Sivan Perer  “Xewna Min“ Albümü, 1991

[3] http://www.cinedergi.com/2021/11/15/her-sey-dahil-mi/

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan