Türkiye dışarıdan nasıl görünüyor? Türkiye’de yaşamanın olumlu ve olumsuz yanları nelerdir?

No comments

23 July 2025

 Türkiye'de yaşamanın olumlu ve olumsuz yanları nelerdir? Bu yazıda, göçmenlerin Türkiye’yi dışarıdan nasıl gördüklerine yer veriyorum.

 Tuncay Bilecen

2019-2021 yılları arasında İngiltere’ye Türkiye’den göç etmiş göçmenlerle yaptığım alan araştırmasında görüşmecilere her iki ülkede de yaşamayı deneyimledikleri için “Sizce Türkiye ve İngiltere’de yaşamanın olumlu ve olumsuz tarafları nelerdir?” şeklinde bir soru yöneltmiştim. Başlı başına bu soruya verilen yanıt bile görüşmecilerin iki ülkeyi nasıl değerlendirdiklerini ortaya koymaya yetiyordu.

Daha önce Türkiye’ye geri dönme kararı almış ama bir süre sonra tekrar Birleşik Krallık’a tekrar göç etme kararı almış görüşmecilere Türkiye’ye ilişkin olumlu ve olumsuz buldukları tarafları sordum. Görüşmeciler örneğin Birleşik Krallık’a ilişkin olarak iklimden şikâyet ederken, Türkiye’de dört mevsimin yaşanmasını olumlu bir özellik olarak ifade ettiler. Diğer taraftan Birleşik Krallık’ta güvenlik ve politik istikrar olumlu bir faktörken, Türkiye’de politik çatışmalar bir olumsuzluk olarak çoğu kişi tarafından dile getirildi. Yine Birleşik Krallık’ta yalnızlık hissetmek bir olumsuzluk iken Türkiye’de aile bireylerinin, tanıdıkların, arkadaşların olması olumlu bir özellik olarak ifade edilmektedir. Örneğin bir görüşmeci, bu soruyu şöyle yanıtlamıştır: “Ailem, arkadaşlarım, kayıtsız şartsız sevildiğimi hissetmek, güneş ve bulabildiğim zaman doğa ve deniz, sabah kahvaltıları ve elbette çay” (GG1, Kadın, 45).

Göçmenlerin Türkiye’ye dair olumlu olarak zikrettiklerinin başında havasının iyi olması ve insanların daha neşeli olması geliyor. “Türkiye’nin olumlu yönü, yani havası, suyu, doğası, yani hep yapacak bir şey var burada. Sıkılman için zaman yok yani. İstanbul’un gündüzü ayrı gecesi ayrı bir güzel. İnsanlar hep böyle neşeli” (GK7, Kadın, 31).

Türkiye’ye ilişkin olumlu ve olumsuz tarafları sıralarken aşağı yukarı bütün görüşmeciler belli noktalar üzerinde ortaklaşmaktadırlar. Bunlar Türkiye insanının sıcakkanlı olduğu, doğasının ve ikliminin harika olduğu fakat politik çatışma ve ekonomik krizlerin Türkiye’yi yaşanmaz kıldığıdır. “Türkiye toplumunun hem coğrafi olarak zenginliği var hem de kültürel olarak zenginliği var. Çok kültürlü, çok dilli, coğrafi olarak, iklim olarak da dört mevsimi yaşayabilen bir ülke. Bu cennet ülkeyi cehenneme dönüştürenlere lanet olsun” (GK5, Erkek, 59). 

İki ülke arasında dönüşümlü bir hayat yaşayan GG3’ü Türkiye’nin dinamik yapısı, ihtimallerle dolu olması heyecanlandırmaktadır. Bu duyguyu yaşamak istediğinde Türkiye’ye gitmekte, sakinleşmek istediğinde ise Birleşik Krallık’a geri dönmektedir. GG3 bu durumu şizofrenik bulsa da her iki duyguyu yaşamak onu mutlu etmektedir.

“Yaşadığınız yer sizi değiştiriyor, bizler biraz İngiliz olduk biraz da Türküz… Şizofrenik gibi görünse de hem istikrarı hem heyecanı hem de değişme ihtimalini seven, ikisinden almaya çalışan bir yapımız var (Gülüyor). Türkiye ihtimallerle dolu, bunu da seviyorum. O olmayınca da hiç heyecanlanamıyorsunuz. Hayatımın en heyecanlı yanını Türkiye’de yaşıyorum. Sürekli bunları yaşamak çok yorucu tabii. Yaşlandım, ama o beni saran o duygudan kurtulamıyorum” (GG3, Kadın, 59).

Anadille kurulan güçlü bağ, duyguların düşüncelerin en iyi anadille ifade edilmesi, bir coğrafyaya olduğu kadar onun kültürüne ve diline özlem duymak göçmenlik psikolojisinde sıkça rastlanılan bir durumdur. Örneğin GD10, Türkiye’ye dair olumlu düşüncelerini anadiliyle kurduğu güçlü bağa bağlıyor. “Türkçe okumayı, seyretmeyi seviyorum, şarkı söylemeyi seviyorum. Hatta sadece Türkçe duygularımı ifade edebiliyorum. Ne kadar iyi İngilizce konuşursam konuşayım, İngilizceyi hep tiyatro gibi görüyorum. İngilizce konuşurken ben başka bir roldeyim” (GD10, Kadın, 38).

Olumsuz olarak ise görüşmeler en çok politik yapının verdiği bıkkınlık ve güvensizlik ile insan ilişkilerinde yaşanan değişim üzerinde duruyorlar. Çalışmada, Birleşik Krallık’a gerçekleşen özellikle aile göçlerinde iç politikada yaşanan çatışmalar başat faktör olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla Türkiye’ye ilişkin olumsuzluklarda da en çok bu konu dile getirilmiştir.

“Türkiye’de de o koyu muhafazakârlık, yandaşlık. Sen AK Partiliysen, yani ya da herhangi bir cemaate üyeysen, bir tek Fettullahçılarla iş bitmiyor, direkt yolunu buluyorlar. Ama onun haricinde sıradan bir sosyal demokratsan bile sırtını sıvazlayıp gönderiyorlar. Bir de herkes küçük bir Recep Tayyip Erdoğan olmuş. Üslup, tarz hepsi fabrikadan çıkmış gibi. Belediye başkanından tut memuruna kadar herkes öyle olur mu ya, bu nedir yani? Tamam, Tayyip’in bir tarzı vardır. Türkiye’ye gelmiş önemli bir liderdir. Ama herkes de Tayyip olamaz ki kardeşim” (GD11, Erkek, 54).

Türkiye’de muhafazakârlaşma olarak ifade edilen otoriterleşmenin bazı bölgelerde mahalle baskısına dönüşmesi, farklılıklara tahammülün azalması yine görüşmeciler tarafından Türkiye’ye dair olumsuzluklar arasında sıralanmıştır.

“Küçük bir Anadolu kasabasındayız, ısrarla orada yaşamaya devam ediyoruz. Ben ilkokulda falan hep oruç tutuyormuş gibi yapmak zorunda kaldım. Aşırı kötü bir yerdi. Bir ara kapanmak falan istedim, çünkü sürekli cehennemde yanacağımızı falan düşünüyordum. Türkiye’ye dair özlediğim romantik bulduğum hiçbir şey yok. Deniz kenarı yok, mevsimler yok. Sadece ailem var. Başka hiçbir şey yok. Eğer onlar orada olmasaydı Türkiye’ye gitmek istemezdim. Her geçen gün çok daha kötü oluyor” (GD10, Kadın, 38).

1989’da politik nedenlerle Birleşik Krallık’a göç eden ve 2004’te Türkiye’ye geri dönen GK6, siyasi gelişmeler nedeniyle Türkiye’den ve insanından umudunu kestiğini ifade etmektedir.

“Var tabi, ülkedeki siyaset… Nâzım’ın sözü var, şöyle diyor: çağımdan tiksiniyorum diyor, sonra da bu çağ benim çağım, yani insanın kendinden tiksinmesi gibi bir şey. Böyle yaşayamıyoruz diyor. Ben artık insandan çok umutlu değilim ama İthaki’ye yolculuk devam etsin diyorum” (GK6, Erkek, 57). 

2019’da Türkiye’ye dönen GK3, döndükten sonra ilk dikkatini çeken olumsuzluğun hayat pahalılığı olduğunu vurgulamaktadır. “Bir markete gittim, alışveriş yaptım. O doğrusu korkuttu, beş yüz lira. İngiltere’den pahalı. Korkunç ya, korkunç derecede pahalı. Onun dışında sıkıntı yok” (GK3, Kadın, 43). 

Yukarıda uyum süreçleri kısmında da ifade edildiği gibi Türkiye’de kamusal alanda insan ilişkilerinde yaşanan zorluklar politikayla birlikte en çok tekrarlanan olumsuzluklar arasında yer almakta, insan ilişkilerindeki bu bozulma politikanın doğrudan bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. 

“Toplu ulaşım, hava ve çevre kirliliği, insanların giderek kabalaşması, toplum ve aile içi şiddete eğilim, insanlara bir şey katmayan ve aptallaştıran TV programları, gencinden yaşlısına sigara alışkanlığı, görünüş ve düşünsel olarak yozlaşan toplum ve cehalet” (GG1, Kadın, 45).

 

DD1 her iki ülkeye ilişkin kıyaslama sorusunu “paket satın alma” metaforuyla açıklamaktadır. Buna göre, kişi Birleşik Krallık’taki kibarlığa, bireysel alana dayalı insan ilişkilerini seçerse bunun yan etkisi olarak samimiyetsizlikle karşılaşacaktır, Türkiye’deki samimi insan ilişkilerini seçerse de kabalıkla karşılaşacaktır.

“Son birkaç yıldır gittiğimde hissediyorum. İnsanlar çok sinirli ve çok nefret dolular. Mesela çok basit şeylerden tırlatacaklar. Birkaç kere basit şeylerin insanların çileden çıkardığını gördüm. Orada insan seni sevmiyorsa belli ediyor, burada belli etmiyor. İngilizler belli etmiyor. Türkiye’de insanlar direkt, harbi. Saygı duyuyorsa belli ediyor, duymuyorsa da belli ediyor. Diplomasi yok. Benim bunu anlamam burada bir yıl aldı. İnsanları gerçekten kibar zannediyordum. Sosyal fobi, aşırı kibarlık ve sürekli özür dileme bence, bu bir sosyal fobi. Benim arkadaşlarımın arasında İngiliz arkadaşın olmamasının nedenlerinden biri de bu, hiç de aramıyorum. Sonuçta da bu ülkeye geldim. Ben ortaokul lisedeyken bir Harry Potter hayranıydım. Delicesine. Bence burada paket satın alıyorsun. Oraya gittiğinde insanlar daha samimi olabilir, daha direkt olabilirler ama yan etkileri de daha kaba olabilirler. Sırada önüne geçiyor gibi. Basit şeyler bunlar beni rahatsız ediyor. Kişiye saygı eksikliği. Burada da ondan çok fazla var. Taşıyor yani, ama samimiyet yok içinde” (DD1, Kadın, 29).

 

Kaynak: 

👉Politik Sığınmacılardan Ankara Anlaşmalılara: Türkiye'den Birleşik Krallık'a Göçler  - Doç.Dr. Tuncay Bilecen




Florida’da göçmen gözaltı merkezlerinde insanlık dışı uygulamalar

No comments

22 July 2025



İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) temmuz 2025’te yayımladığı 92 sayfalık rapor, Florida’da faaliyet gösteren üç ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) merkezinde “yürek burkan” kötü muameleleri gözler önüne seriyor. Raporda, Krome North, Broward Transitional Center ve Federal Detention Center (FDC) Miami’de aşırı kalabalık, yetersiz hijyen, tıbbi hizmet eksikliği ve ahlaksız disiplin yöntemleri detaylı şekilde belgeleniyor.

Onur kırıcı uygulamalar ‘psikolojik işkenceden farksız’
Miami’deki merkezlerde göçmenlerin yemek için elleri kelepçeli halde diz çöktürülerek kötü muamele gördükleri, aynı zamanda soğuk, karanlık ve kalabalık bekleme odalarında saatlerce bırakıldıkları ifade ediliyor. Bir göçmen ifadesinde, “Hayatım bitti” diyerek psikolojik yıkım yaşadıklarını, gardiyanların kendilerini “çöp” olarak gördüğünü söylüyor.

Tıbbi ihmal ve ölümcül sonuçlar
HRW raporuna göre hastalara yeterli tıbbi bakım sağlanmamış, bu durum en az bir kişinin ölümüne doğrudan katkıda bulunmuş. Merkezlerde ciddi tıbbi ihmal yaşandığı ve göçmenlerin temel sağlık hakkından yoksun bırakıldığı vurgulanıyor. Ayrıca, kadın göçmenler için mahremiyet yokluğu, hijyen sorunları, çocukların travmaya maruz bırakılması gibi sorunlar da detaylandırılmıştır.

Bağımsız soruşturma ve kamusal denetim çağrısı
HRW, bu tür tutuklamaların istisna değil, politika olduğunu belirtiyor ve gözetimden muafiyet nedeniyle denetim eksikliğine dikkat çekiyor. Raporda, gözetim için bağımsız bir komisyon kurulması, özel şirketlere ödenen teşviklerin kaldırılması ve gözetimin son çare olması gerektiği vurgulanıyor. DHS ise suçlamaları reddederek insan haklarına saygı gösterdiklerini savunuyor.

 

“Hepimiz göçmeniz” etkinliği Goldsmiths Üniversitesi’nde gerçekleştirildi

No comments

21 July 2025




“Hepimiz göçmeniz” 12 Temmuz Cumartesi günü Londra’daki Goldsmiths Üniversitesi’nde düzenlenen etkinliğin açılış cümlesiydi. Migrant Futures Institute ile New Vic Tiyatrosu’nun ilham verici Borderlines ekibi iş birliğinde gerçekleştirilen bu etkinlik, Migration Stories (Göç Hikâyeleri) projesinin başlangıç lansmanıydı.

Yaratıcı ve Katılımcı Bir Atölye Çalışması

Saat 13.00-16.00 arasında Richard Hoggart Binası’nda her yaştan katılımcıya açık olan atölye, Aida, Rachel ve Rory’nin rehberliğinde gerçekleşti. Katılımcılar, tiyatro, hareket, kolaj çalışmaları ve sohbetlerle, göç olgusunu hem kişisel bir deneyim hem de küresel bir gerçeklik olarak keşfettiler.

İsimlerimiz Hikâyelerimizin Kapısıdır

Etkinlik, tiyatro geleneğinden alınmış sade ama güçlü bir “isim oyunu” ile başladı. Bosna, Türkiye, Bulgaristan, İrlanda ve başka ülkelerden gelen katılımcılar, isimlerinin aileleri, kültürleri ve kendileri için ne ifade ettiğini paylaştı. İsmini söylemek ve duyulmak, atölyeye saygı, merak ve ortak insanlık duygularıyla başlayan bir ton kazandırdı.



Tiyatro, Yerinden Edilmenin Gerçekliğini Hissettirdi

“Çocuk, Sığınak, Fırtına” adı verilen etkileyici bir drama oyununda katılımcılar, hayali bir çocuğu şiddetli bir fırtınadan koruyacak fiziksel “sığınaklar” oluşturdu. Oyun, evini kaybetmenin ya da köklerinden koparılmanın ne anlama geldiğini bedensel olarak deneyimlemeyi sağladı. Koruma, sorumluluk ve savunmasızlık gibi zorlayıcı sorular gündeme geldi. Duygusal yoğunluğu yüksek ve derinlemesine etkileyici bu etkinlik, göç anlatılarına empatiyle yaklaşmayı teşvik etti.

Dışlanmayı Konuşmakla Kalmayıp Hissettik

Sandalyelerle oynanan bir başka oyunda, bir kişi boş bir sandalyeye ulaşmaya çalışırken diğerleri bu hareketi engellemeye çalıştı. Hızlı ve basit görünen bu oyun, dışlanma ve hareketin engellenmesi üzerine çarpıcı bir metafora dönüştü. Oyunun ardından kimin erişim sağladığı, kimin engellendiği ve kuralların adaletsiz biçimlerde nasıl uygulanabildiği üzerine anlamlı bir sohbet gerçekleştirildi.

Sanat, Düşünmeye ve Yeniden Kurmaya Alan Açtı

Katılımcılar, ev ve göç temalarına bireysel yanıtlar vermek üzere kolaj çalışması yaptı. Kesilmiş yazılar, görseller ve çizimlerle yapılan bu yaratıcı süreç, yavaşlamaya ve derin düşünmeye olanak tanıdı. “Ev”in ne anlama geldiği; çocukluk anıları, kültürel öğeler ve güven ya da kayıp gibi soyut hislerle birlikte görsel olarak keşfedildi. Bu üretim süreci, sanatın farklı deneyimleri bir araya getirme ve ifade etme gücünü gözler önüne serdi.

Bir Şiirle Her Şey Bir Araya Geldi

Atölyenin son etkinliğinde, savaştan dolayı okulu yıkılan ve başka bir okul tarafından “yabancı” olduğu gerekçesiyle reddedilen bir çocuğun hikâyesini anlatan bir şiir hep birlikte okunup canlandırıldı. Bu toplu performans, gün boyunca işlenen kayıp, direnç, dışlanma ve umut temalarını yaratıcı ve kolektif bir ifade biçimiyle bir araya getirdi.

Göç Hikâyeleri: Kişisel, Politik, Yaşayan Gerçeklikler

Bu atölye yalnızca bir etkinlik değil, aynı zamanda bir yolculuktu. Tiyatro oyunları, grup sohbetleri, görsel sanatlar ve performans aracılığıyla göçün duygusal ve politik katmanları, bedensel ve insani bir yaklaşımla keşfedildi.

Migration Stories projesi, “Hayatlarımız ve işlerimiz farklı olsa da, hepimiz göç deneyimlerine sahibiz – ister kendi yolculuklarımızdan, ister ailelerimizin geçmişinden gelsin,” düşüncesini temel alıyor. Bu yaratıcı ve katılımcı atölye, göç hikâyelerinin sadece tarihsel ya da politik değil; aynı zamanda duygusal, canlı ve bugüne ait olduğunu hatırlattı.

Aida, Rachel ve Rory’nin duyarlı kolaylaştırıcılığı sayesinde, kişisel deneyimlerimize ses verirken aynı zamanda bu hikâyeleri daha geniş tarihsel ve toplumsal bağlamlarla ilişkilendirebildik. Göçün yalnızca bir “mesele” değil, aile, hafıza ve hayal gücüyle şekillenen bir yaşam gerçeği olduğu bir kez daha ortaya kondu.

Migration Stories projesi hakkında daha fazla bilgi almak için Goldsmiths etkinlik takvimine göz atabilir, Migrant Futures Institute'u keşfedebilir ve New Vic Theatre’ın Borderlines programını inceleyebilirsiniz.

Aynı akşam, George Wood Tiyatrosu’nda 16 yaş üstü izleyicilere yönelik "Londoner" adlı tek kişilik bir oyun sahnelendi.
Fatma’nın Türkiye’deki bir Kürt köyünden Kıbrıs’a ve oradan Londra’ya uzanan göç hikâyesini anlatan bu etkileyici performans, göçün hem sıradan hem olağanüstü yönlerine dair güçlü bir tanıklık sundu.

 

Modern birey gerçekten özgür mü?

No comments




Moderniteyle birlikte geleneksel toplumların sabit ve tekdüze yapısından kopan birey, kimliğini oluştururken geleneksel değerlere ve bilgilere eskisi kadar bağlı değildir. Çünkü modern yaşamın ihtiyaçları karşısında geleneksel bilgi, bir rehber olarak yetersiz kalmıştır. Modernite sadece geleneğe meydan okuyarak yeni bir dünya yaratmakla yetinmemiş, aynı zamanda bireyi yeniden inşa etmiştir. Modern birey artık hayatını şekillendirebileceği, seçeneklerle dolu, dinamik bir ekosistemde yaşamaktadır. Bu ekosistemde birey, özgür bir şekilde kendi yolunu çizen, verdiği kararların sorumluluğunu taşıyan özerk kişidir. Her seçimi kendine aittir ve bu seçimler onun kendi hayat hikayesini yazmasını sağlar. Birey artık geleneksel toplumlarda olduğu gibi önceden kendisi için belirlenmiş yolda yürümek yerine, kendi iradesiyle ve elindeki imkanlarla hayatını inşa etme özgürlüğüne sahiptir[1].

Modern öncesi dönemlerde aileler, cemaatler ya da dini kurumlar bireyin hayatını tüm sorumluğunu alarak yönlendirir, fırsatları ve riskleri sorumluluğunu alarak dizayn ederlerdi. Ancak modern dünyada birey kendini gerçekleştirme sürecinde bu fırsatları ve riskleri kendi başına algılamak, yorumlamak ve karar vermek zorundadır. Modern yaşamın karmaşıklığı düşünüldüğünde, bireyler doğru kararlar almakta zorlanabilirler. Çünkü aldıkları kararların sonuçları ve etkileri çoğu zaman belirsizdir. Bu nedenle birey, seçeneklerle dolu (multi-options) bir ekosistemde risk analizleri yapmakta güçlük çeker. Ekonomik, sosyal ve kişisel risklerle karşı karşıya kalan birey, adeta bir deneme-yanılma süreciyle hayatını planlamak, düzenlemek ve tutarlı hale getirmek zorundadır. Bu süreçte modern özne doğrudan bir emre zorlanmaz, ancak kendi hayatını planlaması, anlaması ve eyleme geçmesi beklenir. Kendini gerçekleştirme sürecinde bir başarısızlık (scheitern) durumunda ise bu sonuçlarla başa çıkmak bireyin sorumluluğundadır ve bu durum bazen hem bedensel hem ruhsal anlamda birey için ızdıraba dönüşebilir.[2]

Bir diğer önemli nokta ise, bireyselleşme sürecinin yalnızca geleneksel otoritenin despot ve baskıcı dünyasından kurtulunması olarak algılanmasıdır. Bu kısmen doğru olsa da geleneksel kurumlardan bağımsız hale gelen birey, bu kez modern kurumların sınırlayıcı gerçekliğiyle karşı karşıya kalır. Dolayısıyla, mutlak anlamda özgür bireyden bahsetmek pek mümkün değildir.

Çünkü insanlar, geleneksel norm ve kısıtlamalardan kurtulurken, aynı zamanda modern toplumun getirdiği sistemlerle bütünleşmektedir; emek piyasası, eğitim sistemi, hukuk sistemi, bürokrasi gibi. Bu kurumlar kendi gereksinimlerini, standartlarını ve uygunluk kriterlerini oluşturmaktadırlar. Birey, bu düzenlemelerin oluşturduğu ağlarda yolunu bulmayı öğrenmek zorundadır. Aksi takdirde sonuçlarına katlanmak zorunda bırakılacaktır[3]. Almanların meşhur bir deyimi ile ifade edersek her birey bir selberschuld[4] kategorisine itilmektedir

Özetle, bireyselleşme tam anlamıyla özgürleşmek demek değildir. Aksine, modern dünyanın yeni kuralları ve beklentileri çerçevesinde bireyin kendini yeniden şekillendirmesidir. Özgürlük bazen bireyi zorunlu seçimlere itebilir. Birey; ekonomik, kültürel ve sosyal koşullar gibi yapısal sınırlar içinde hareket eder. Bireyin karar verme ve seçim özgürlüğü, bu yapıların dayattığı sınırlar içinde; bireyin özgür iradesinden çok, zorunlu bir seçime dönüşebilir.

 



[1]  Beck, Ulrich, Nicht Autonomie, sondern Bastelbiographie Anmerkungen zur Individualisierungs-diskussion am Beispiel des  Aufsatzes von Günter Burkart. Zeitschrift für Soziologie, Jg. 22, Heft 3, Juni 1993, S. 178-187

[2] Beck, U. & Beck-Gernsheim, E., 1993: Riskante Freihei ten. Zur Individualisierung von Lebensformen in der Moderne. Frankfurt: Suhrkamp.

[3]  Hitzler, R., & Honer, A. (1994). Bastelexistenz: über subjektive Konsequenzen der Individualisierung. In U. Beck, & E.

 Beck-Gernsheim (Hrsg.), Riskante Freiheiten: Individualisierung in modernen Gesellschaften (S. 307-315). Frankfurt

 am Main: Suhrkamp

[4] Bu ifade, kişinin yaptığı seçimler veya eylemler nedeniyle karşılaştığı olumsuz sonuçlardan kendisinin sorumlu olduğunu vurgulamak için kullanılır. Türkçede duruma göre "kendi düşen ağlamaz" gibi atasözleriyle de benzer bir anlam taşır.

 

İbrahim Türk’ün “OVERBEARING” adlı heykeli London Art Biennale 2025’e seçildi

No comments

09 July 2025

İbrahim Türk, “OVERBEARING” adlı heykel çalışmasıyla dünyanın önde gelen çağdaş sanat etkinliklerinden biri olan London Art Biennale 2025’e katılmaya hak kazandı. 17 - 20 Temmuz tarihleri arasında Chelsea Old Town Hall’da gerçekleşecek olan bienalin açılışı 16 Temmuz Çarşamba günü, 18.30 – 21.30 saatleri arasında yapılacak. Etkinliğin açılışında, yaylı çalgılar dörtlüsü eşliğinde sanatseverlere şarap ve özel ikramlarda bulunulacak.

 


İbrahim Türk, Pan Productions ile farklı projelerde üretimlerde bulunmuş, güçlü görsel diliyle öne çıkan bir sanatçıdır. Pan Productions, sahne sanatları odağını korurken, görsel sanatlar alanındaki iş birlikleriyle de farklı alanlardaki sanatçılara destek olmayı sürdürüyor.

OVERBEARING’İN MESAJI

“OVERBEARING”, görünmeyen iktidar yapılarının birey üzerindeki psikolojik etkisini ele alıyor. Eser; gözetim, baskı, duygusal sıkışmışlık gibi temaları hem kamusal hem de kişisel düzeyde sorguluyor. Sert ve yumuşak malzemelerin bir arada kullanıldığı bu heykel, hem kurumsal hem içsel bir otorite hissini izleyiciye sezdiriyor. Gözle görülemeyen ancak hissedilen bir kontrol atmosferi yaratarak izleyiciyi rahatsız edici bir yakınlıkla yüzleşmeye davet ediyor.

İbrahim Türk’ün üretimleri genellikle güç, acı ve hafıza etrafında şekilleniyor. Sanatçının kendine özgü malzeme dili, kırılganlık ile tahakküm arasındaki sınırda dolaşıyor. Bienal jürisi, “OVERBEARING”i görsel sadeliğine rağmen içerdiği derin psikolojik ve politik katmanlar sebebiyle seçildiğini belirtti.

London Art Biennale Hakkında

İngiltere’nin en prestijli uluslararası çağdaş sanat etkinliklerinden biri olan London Art Biennale, resim, heykel, fotoğraf ve enstalasyon gibi pek çok disiplinden yüzlerce sanatçıyı bir araya getiriyor. Seçkide yer almak, sanatçılar için uluslararası görünürlük, küratörlerle tanışma ve koleksiyonerlere ulaşma açısından büyük bir fırsat sunuyor.

 

Basın iletişimi ve görsel talepleri için:
📧 info@panproductions.co.uk
📞 07944430349

“Kızkardeşliğin Türküsü; Rengin” belgeseli ayakta alkışlandı

No comments

06 July 2025

Londra’da faaliyetlerini sürdüren Rengin Kadın Korosu’nu anlatan “Kızkardeşliğin Türküsü; Rengin” ilk kez seyircisi ile buluştu. Geçtiğimiz Cuma günü ilk gösterimini yapan belgesel, seyirciden tam puan aldı.

 



Londra’da Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB) bünyesinde kurulan ve Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nde (GİK-DER) 2020 yılından bu yana faaliyetlerini sürdüren Rengin Kadın Korosu’nu anlatan belgesel 4 Temmuz, Cuma akşamı Londra Cemevi’nde prömiyerini yaptı. Aynı zamanda koro üyesi olan belgesel fotoğrafçı- gazeteci Gülseren Daş’ın yönettiği belgeselin gösterimine iki yüzü aşkın kişi katıldı.

Sunuculuğunu sinema eleştirmeni Seray Genç’in yaptığı gecede konuşan SKB üyesi ve GİKDER eşbaşkanı Bedriye Avcıl, “4 Temmuz 2020’de ilk konserimizi verdik. Sahne deneyimi olmayan 25 - 30 kadın ile sahne aldık, ilk konserden sonra bir anda sayımız 80’ne ulaştı. Rengin, bir koro olmaktan çıkıp kadın çalışmasına dönüştü. Sadece şarkı türkü söyleyen değil, farklı alanlarda üreten bir kadın çalışması oldu” dedi.

Kadınların hayata bakışı değişti

Rengin Kadın Korosu’nun kadınların hayatlarında önemli değişikliklere vesile olduğunu belirten Avcıl, “’Kadın kadının kurdudur’ anlayışını Rengin’de tersine çevirdik. Dayanışma ve motivasyonu gördük, kadınların hayata bakışı değişti. Kimimiz bugüne kadar hiç çalışmamıştık, çalışmaya başladık, kimimiz ilk kez elimize kalem alıp yazdı, yazar oldu. Kimimiz ilk bestesini yaptı. Bugüne kadar iki yüzün üzerinde kadın çalışmalarımızda yer aldı. Rengin aralıksız çalışmalarına devam ediyor” dedi.

Gösterimde konuşan Koro şefi Zuhal Yıldırım da kadın dayanışmasına ve ortak üretimin gücüne vurgu yaparak, “Başlarda belgesel fikri yoktu, sosyal medyada yayınlamak, arşiv oluşturmak ya da anı olsun diye başladığımız kayıtlar zamanla belgesel fikrini doğurdu. Kadınlar öyle nitelikli işler yaptılarki bunların daha geniş kitlelere ulaşması, duyurulması gerektiğini fark ettik. Kadınlara sesimizi duyurmak ve onlara da ses olmak istedik” dedi.

Gülseren Daş

Belgesel festival yolculuğuna çıkacak

Belgesel gösteriminin ardından konuşan belgesel yönetmeni Gülseren Daş, "Koroya başladığımda 10 yıl ara verdiğim kameramı yeniden elime aldım, çünkü çok güzel işler yapılıyordu ve bu beni teşvik etti. Zoru seven kadınlarız, koromuzun üyeleri günlük kovuşturmalarının arasında Rengin'de nefes aldı ve unuttukları birini hatırladı. Bizim içimizde unuttuğumuz bir kadın var, Rengin bunu hatırlattı bizlere. Çocuk sahibi olduğunda, aile kurduğunda, sorumluluklar üzerine yüklendiğinde kendimizi unutuyoruz. Rengin, kadınların evden çıkmasını, yaşı ne olursa olsun eline ilk kez bir enstrüman almasını, beste yapmasını, hikâye yazmasını sağladı. Çalışmaya katılan, destek veren tüm kadınlara teşekkür ediyorum" dedi.

Rengin Kadın Korosu'nun oluşmasında kadınların her birinin rolünün büyük olduğunu belirten Gülseren Daş, "Bu belgesel bu kolektif emeğin ve verilen desteğin bir sonucu" diye konuştu.  Belgesel Avrupa’nın farklı şehirlerinde gösterilecek ayrıca festivallere de yollanacak. 

ABD'den sekiz göçmeni zorla Güney Sudan'a gönderme kararı

No comments

ABD'de yargı kararıyla sekiz göçmenin Güney Sudan’a sınır dışı edilmesinin önü açıldı. Vietnam, Güney Kore, Meksika, Laos, Küba ve Myanmar gibi ülkelerden gelen hüküm giymiş göçmenlerden oluşan sekiz kişinin hukuk mücadelesi sonuç vermedi. Mahkeme, avukatlarının savunmalarını yeterli görmeyerek göçmenlerin son umutlarını da tüketti.



Göçmenlerin avukatları, Güney Sudan’daki iç savaş ve istikrarsızlık nedeniyle müvekkillerinin hayati tehlike ile karşı karşıya kalacaklarını vurguladı. Amerikan hükümetinin kendi vatandaşlarına bile seyahat etmemelerini önerdiği bir ülkeye, sekiz kişinin gönderilmesi, uluslararası insan hakları normlarına aykırı olduğu yönünde eleştirileri beraberinde getirdi.

Seattle Clemency Project’ten avukat Jennie Pasquarella, mahkemenin bu kararını “trajik” olarak nitelendirdi. “Her iki mahkeme de bu insanların iddialarını duyma ve hayatlarını koruma şansını ellerinden aldı. Bu karar, onları potansiyel bir ölüm riskiyle baş başa bırakıyor,” diyen Pasquarella, kararın insani boyutunun göz ardı edildiğini söyledi.

Trump yönetiminin uzun süredir sürdürdüğü yüksek profilli sınır dışı politikaları, özellikle ciddi suç geçmişi olan göçmenler üzerinden kamuoyuna "sert göç politikası" mesajı vermeyi hedefliyor. Ancak insan hakları savunucuları, bu tür uygulamaların göçmenleri cezalandırma amacı taşıdığını ve hukukun temel ilkeleriyle bağdaşmadığını savunuyor.

Bu olay, göçmen hakları konusunda ABD yargısının sınırlı inisiyatif alanını ve hükümet politikalarının bireylerin yaşam hakkı üzerindeki etkisini bir kez daha gözler önüne serdi. Özellikle savaş ve şiddet ortamlarına gönderilen bireylerin durumlarında, uluslararası hukukun gözetilmesi gerektiği yönündeki çağrılar giderek daha yüksek sesle dillendiriliyor. Göçmenlerin birer "yasal sorun" değil, "insan" olduğu gerçeği yeniden hatırlatılıyor.

Formun Üstü

Formun Altı

 

Kaynak: The Guardian

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan