latest

(L)ezo Gelin..!

23 Nisan 2022

/ by Bisikletli Gazete

Bu yazıda, 90’lı yılların Avusturya’sının küçük bir şehrine uzanıyoruz ve Türkiyeli ikinci nesil bir genç kız olan Lezgin’in ilginç hikâyesine tanıklık ediyoruz.

 Ramazan Yaylalı
Editör: Fatoş Gül Özen




İçine fırtlatıldığımız toplumsal alan (sozial raum) yani aile, toplum ve sınıfın içinde “anlam-dünyamız” (sinnwelt) inşa edilir. Bu süreçte benliğimiz, arzularımız, beğenilerimiz, davranış kalıplarımız, ideolojilerimiz, hatta flört ve aşkı anlamlandırma ve deneyimlerimiz bile aynı paralellikte inşa edilir. Yani hangi ‘mekâna’ yazılmış ise kaderimiz, o ‘hakikat’ ile kuşatılır ‘anlam ve kimlik’ dediğimiz şey...

Bu inşa sürecinin bir diğer önemli ayağını “zeitgeist” yani “zamanın ruhu” oluşturur. Zeitgeist anlam dünyamıza rengini veren, ona ayrı bir biçim kazandıran, mühim bir olgudur. Zamanın ruhu anlamın kalbidir desek abartmış olmayız...

Fakat iki zamansallık ve mekân arasında bir bölünme söz konusu olduğunda yani geist ya da özne iki farklı “zeit” ve “mekân” arasında sıkışmış ise bu durumda anlam evrenimiz ve sahip olduğumuz benlik kelimenin tam anlamıyla bölük pörçük parçalanmış halde bulunur…

Böylece benlik, bir bölünmüşlük içinde olgulara anlam verme ve onu simgesel dünyaya oturtma konusunda kendini ikili bir evrende bulur... Olguları anlamlandırma boyutu bundan sonra tekli bir mekâna ve zamansallığa sığmayacak kadar bir “fazlalılığa” dönüşür. Çünkü deneyimlenen “şey” artık “kurgunun” ötesindedir.    

İşte göç deneyimi (Fremdwelterfahrung) bu “fazlalığın” daha doğrusu bu “çoklu gerçekliğin” (multiple realities) en somut örneğidir. Bir evrenden başka evrene geçmekle birlikte “Sinnwelt” kompleks bir hal alır, artık eskisi gibi sabit ve tek düze değildir, Weberci bir bakış ile ifade edersek artık büyü bozulmuştur ve kurgu özneyi artık “avutacak” kadar inandırıcı değildir.

Biraz daha da somutlaştırarak ifade edersek, örneğin “zihin haritaları” on altıncı yüzyılı değerler dünyasına göre şekillenmiş taşralı Anadolulu bir göçmenin ‘anlam dünyasından’ uzak başka bir mekâna ve “zeistgeist’a” göç etmesi tam da böyle bir parçalanmaya, kopuşa ya da “fazlalığa” örnektir.

Göçmen için “kökten” yani kendi “öz-zamansallığından ve mekânından kopuş ve ötekine zoraki tutunuş derin bir ontolojik kriz içerir. Böyle bir durumda geriye doğru bir kapanışa yani “asr-ı hazır’ın” dayattığı hakikaten kaçarak geçmişi “muhafaza” ederek bu krizin üstesinden gelinmeye çalışılacaktır. Dolayısıyla “ötekinin evreninde” kendi “öz evrenini” muhafaza ederek bu “fazlalılığını” dışarıda tutmayı arzulayacaktır. Kısacası Jacques Lacan’nın da çok güzel ifade ettiği gibi ''özne artık kendinle ne yapacağını bilemediği zaman, arkasında kendini koruyacağı bir şey arar” ve bu koruma ruhsal bir gereksinim olarak kaybolmuşluk hissini minimum düzeyde tutmak için başvurulan bir savunma mekanizmasıdır.

Fakat bazen bütün bu çabaya rağmen kurguyu ayakta tutmak pek mümkün olmayabilir, çünkü evin içinden bir SES bu “fazlalığı” dışarıya kusarak bütün bir kurguyu yerle bir eder ve kelimenin tam anlamıyla birey kendisini ansızın “gerçekliğin çölünde” bulur ve o çölde “gerçeğin” dayanılmaz ağırlığı öznenin varoluşsal mekânını olan bedeni kızgın bir güneş ile kavurur…

İşte o sese ve o itiraza bir örnek olarak sizinle Lezgin’in hikâyesini paylaşmak istiyorum. 

Lezgin bir direnişin sesi..!

Dönem 90’lı yılların Avusturya’sının küçük bir şehrinde Türkiyeli ikinci nesil bir genç kızın hikâyesi, yani Lezgin’in hikâyesi…

Lezgin Avusturya’da feodal ve geleneksel bir ailede yetişmişti, o geleneksel değerler dünyası içinde benliğini ve kimliğini inşa etmiş, aynı anda iki farklı kültürde iki farklı dilde farklı anlam dünyasında hayatı yorumlamaya çalışmış tipik ikinci nesil göçmen bir kızımız.

Bütün bu karmaşık ruh hali içinde, bir gün çalıştığı Fast-Food şirketinde yeni işe girmiş iş arkadaşı Polonya asıllı Natalia’yla tanışır. Natalia ise Lezgin’e göre daha liberal bir ailede yetişmiş ve hayatını kendi öz kararlarıyla ailesinden bağımsız şekillendirme şansına sahip yine ikinci nesil bir göçmendir.

Hemen hemen aynı yaşta olan iki iş arkadaşı, uzun bir arkadaşlık döneminden sonra aralarındaki arkadaşlık bağının bundan daha fazla olduğunu fark ederler ve bu bağ duygusal yani tutkulu bir aşk ilişkisine dönüşür.

Kaçış Zamanı

Lezgin küçük bir şehirde yaşamaktaydı, herkesin neredeyse birbirini tanıdığı bu şehirde gerek ailesi olsun gerek o şehirde yaşayan feodal göçmen Türk ve Kürt toplumu olsun Lezgin için bir handikaptı. Çünkü Natalia’yla yaşadığı ilişki o toplum ve aile için kabul edilecek bir ilişki biçimi değildi. Dolayısıyla sürekli gizli bir şekilde ilişkisini yaşamakta olan Lezgin uzun zaman sonra ansızın Natalia’ya açılarak yaşadıklarını anlatır ve o şehirden ayrılıp başka bir ülkeye kaçmayı teklif eder.

Natalia için şehirde yaşamak ve ilişkisini sürdürmek sorun değildir, çünkü hem ailesi hem çevresi daha ılımlı görüşlere sahip olduğu için Lezgin gibi bu ilişkiyi gizli yaşamak zorunda değildi. Fakat söz konusu Lezgin olduğu için onunla birlikte başka bir şehre taşınmaya da razıydı. Natalia ailesine açılarak Lezgin’le birlikte başka şehre taşınacaklarını iletir, aile bu kararına saygı duyduklarını ve istediği zaman geri dönebileceğini, kapılarının ona her zaman açık olduğunu belirtir.

Mayıs ayında Lezgin ve Natalia gizlice evden bavullarını hazırlayıp trene biner ve başka bir şehire kaçarlar. Kaçış gününden bir gün sonra Lezgin’in ailesi kızlarından haber alamayınca iş yerlerini ararlar. Kızlarının işyerine gelmediğini duyunca aile telaşlanır, etrafta kim var kim yoksa kızlarının nerde olduğunu sorarlar.

Birkaç gün sonra ise polise başvururlar. Fakat hiçbir ses seda yoktur. Aile gittikçe telaşlanır, tam o sırada Lezgin’in annesi çekmecede bir mektuba rastlar. Mektupta Lezgin açık açık iş arkadaşı Natalia ile ilişkilerini deşifre eder ve beraber başka bir ülkeye göç ettiklerini bildirir.

Aile tam bir şok içindedir. Kendi kültür dünyasında anlamlandıramadıkları bu ilişki türüne ve onun birlikte kızları Lezgin’in hiç kimseye haber vermeden evini terk edip gitmesine şok olmuşlardır. Aile bir yandan çocuklarının kendilerini habersiz terk etmelerine üzülürken, diğer taraftan onu bu kaçışa iten sebebin hakikatiyle ayrı bir hüzün içindeydiler.

Kaç yüzyıllık heteronormatif dünyalar, böyle bir şeyle ilk defa karşılaşıyorlardı. Avrupa’da bu tür yaşam biçimlerini duymuş ve uzaktan olsa da tanık olmuşlardı. Fakat bu tür hayat stilinin kendi dünyalarında asla var olmayacağına inanmışlardı. Bunun evrensel bir hakikatten çok, kültürel bir hakikat olduğunu düşünüyorlardı. Dolayısıyla bunu ötekinin bir meselesi olarak adlandırıyorlardı. Fakat o hakikat ansızın kendilerine de çarptığında, onunla nasıl baş edeceklerini hiç mi hiç bilmiyorlardı ve bu onlar için sarsıcı, trajik deneyimdi.

Bu “trajik hakikat” o mektupla birlikte evin içine bomba gibi düşmüştü, öyle bir yankılanıyordu ki ses, dört duvar içinde muhafaza edilen geçmiş ve tarih yerinden oynuyordu. “Anlam” pusulası kendini kaybetmiş bir şekilde şaşkın halde oradan oraya savruluyordu. Bu sarsılma hem aile için hem Lezgin için zor bir sürecin habercisiydi.

Bütün Aşiret Tedirgin!

Bir yandan bu krizler yaşanırken, ailelerin yaşadığı o küçük kentte olayla ilgili dedikodular hızlıca kulaktan kulağa yayılmıştı bile. Biraz gerçek biraz kurmaca hikâye ağızdan ağıza aktarılıyordu. Aileleri ister istemez bir utanç duygusu sarmıştı, uzun bir süre kimselerle görüşmemeye karar verdiler. Çünkü meseleyle ilgili sorgu ve sorulara cevap verecek durum da değillerdi. Ne de olsa onlar da bütün yaşananlara bir anlam veremiyordu. Ve bir süre eve kendi içine kapanır aile.

Bu sancılı süreç devam ederken olayla ilgili dedikodular sadece yaşadıkları şehirde değil, çok geçmeden doğduğu topraklarda yani memleketlerine de ulaşmıştı. Ailenin yarası köyde yaşıyordu, haber memlekette duyulunca doğal olarak bütün bir aşiret olaydan haberdar olmuştu. Son derece feodal ve geleneksel değerler biçimlenmiş, aşiret üyeleri de anlamdırılması zor bir olayla karşı karşıyalardı.

Ama belki de bu meselenin en saf yerinde duran Lezgin’in babaannesi yani aşiretin yaşça en büyüğü Xalti Naze’ydi.

Yaşça aşiretin en büyüğü olan babaanne yani Xalti Naze’nin kulağına bu dedikodular gelince o da neye uğradığını şaşırmıştı. (Xalti Kürtçede teyze demektir ve Halti diye okunur). Çok geçmeden Xalti Naze torununun hakkında söylenen bu söylentilerle ilgili bilgi almak için Lezgin’in babasını arar. Babaanne torunu Lezgin için çok endişelidir. Xalti Naze ve Oğlu arasında telefonda geçen o konuşma:




Xalti Naze: Oğlum bu söylentiler nedir? Lezgin nerededir, nereye gitmiştir?

Baba: Başımıza maalesef böyle bir olay gelmiştir, biz de çok üzgünüz. Lezgin  evi terk etmiştir, gitmiştir.

Xaltı Naze: Torunum neden kaçtı? Sebebi nedir?

Baba: Bilmiyoruz. Gavur bir kız ile kaçmışlar.

Xalzti Naze: Ya oğul keçik keçikê çı mo direvînin? (Kız kızı niye kaçırsın ki …?)

Baba: Nizanım dayê (bilmiyorum anne)

 

Judith Butler gelse Xaltı Naze’yi ikna edemezdi!

Hem aile, hem aşiret hem de Xaltı Naze için aynı cinsten iki insanın birbirini      sevmesi ve bunun uğruna ailelerini terk edip kaçmalarına anlam veremiyorlardı. Yani onların “heteronormatif” dünyalarında böyle bir kategorinin varlığı söz konusu bile değildi. Erkeklerin sevdiklerini kaçırmaları, o yörede yıllarca var olan bir husustu. Yani buna zaten aşinaydı aşiret, ancak aynı hem cinsten iki kadının birbirlerini sevmesi ve ilişkiye girmesi onlar için çok tuhaf bir gerçelikti. Babaannenin en son oğluna telefonda şaşkın bir şekilde “Ma keçik keçikê paçî dike?” (Kız kızı öper mi?) sorusu bu şaşkınlığın en somut haliydi belki.

Babaanne Naze bir türlü bu hakikati “simgesel dünyasına” oturtmayı beceremiyordu. Herhangi bir simgesel gerçeğe uymayan bu hakikat Xaltı Naze’yi çok tedirgin ediyordu. Dolayısıyla ya bu hakikatle barışacaktı ya da onu büküp kırıp kendi simgesel dünyasına oturtacaktı. Nitekim ikincisi tercih edilmişti. Hakikat bükülüp kırılıp var olan simgesel kurguya entegre edilecekti.

Lezgin’in bu sıra dışı eylemi “ruhsal” bir bozukluk olarak anlamlandırılacaktı. Xaltı Naze ve aşirete göre, Lezgin kendini şaşırmıştı. Belki de ona büyü yapılmıştı. Dolayısıyla onun bir an önce iyileşmesi ve doğru bir hayat seçmesi için dua etmekten başka çare kalmamıştı. Kurgulanan bu sonuç onları bir an olsun rahatlatmıştı. Neden sonuç ilişkisi kurulmuştu ve hakikat bükülerek kendi özüne “sinnwelte” yani sembolik dünyasına uygun bir şekilde entegre edilmişti.

Eve Geri Dönüş

Uzun bir zaman sonra Lezgin ile Natalia ayrılma kararı alırlar ve ilişkilerini sonlandırırlar. İlişkilerinin bitmesiyle birlikte tekrar ailelerinin yanına geri dönerler.

Lezgin’in tekrar eve dönmesiyle aile derin bir nefes almıştı. Hem anne hem baba için çocuklarının kendilerinden uzak, habersiz yaşadıkları süre onları çok yıpratmıştı. Sonunda kızları eve döndüğü için çok mutlu olmuşlardı.

Fakat bu mutluluk uzun sürmeyecekti. Çünkü aileyle yaşanan olayların bir an önce unutulması arzu dışındaydı. Yani aileler meseleyi bir an önce gündemden düşürmek niyetindeydi ve topluma da cevap niteliğinde olacak bir plan yürütmeye kararlıydılar. Bunun için ise Lezgin’in anne babasının uygun gördüğü toplumsal normlara göre evlendirilmesi şart olmuştu. Çünkü ait oldukları toplumsal değerlere göre yapılacak heteronormatif bir evlilikle birlikte yaşanan bütün olayların unutulacağına eminlerdi. Böyle bir evlilik sayesinde Lezgin’in “normal” bir hayata döneceğine dair inançları tamdı.

Lezgin ise yapılacak olan o formalite evliliğine başta çok dirense de sonrasında bu durumu kendi adına avantaja çevireceğini düşünerek ailesinin evlilik kararına itiraz etmeyi bıraktı ve tam da ailesinin arzusuna göre bir evlilik yapmaya karar verdi. Fakat asıl bombayı Lezgin sonraya bırakacaktı. 

Kurban Seçilmişti: The Pismom Sevko!

Peki bu nasıl olacaktı? Bu planın daha doğrusu bu oyunun kurbanı kim olacaktı? Bu konuda önceden yani çocukluğundan beri Lezgin için düşünülen Şevko’dan daha iyi bir aday olamazdı.

Şevko Lezgin’in öz amca oğlu yani “Pismomu” (Pismom Kürtçede amca oğlu demektir), kendisine birkaç yaş büyük, aşiretin genç delikanlılarından biri. Bütün bir yaşamını köyde geçirmiş, kültürel benliği o “Lebensraum’da” içinde inşa edilmiş, zeki ve dürüst bir genç. Kısa bir zaman önce teskeresini almış, geleneksel bir dünyanın önemli prosedürü olan evlilik kurumuna adım atmaya çoktan hazırdı. Daha da önemlisi Şevko o sıkıcı köy hayatından bezmiş ve bir an önce başka dünyalara yelken açmaya can atıyordu...

Kısa bir zaman sonra Lezgin ve ailesi köye izine gelirler. Amca kızı Dotmam (Dotmam Kürtçede amca kızı demektir) Lezgin köye ayak basar basmaz ertesi gün Şevko’nun ailesine haber salarlar, kızımızı istemeye gelebilirsiniz diye.

Birkaç gün sonra Sevko ve ailesi Lezgin’i istemeye gelirler. Söz alınır ve Lezgin Şevko ile sözlenir. Aile arasında, köyde küçük bir kutlamayla bu ilişki resmi olarak tasdiklenmiş olur. 

Bir hafta sonra Lezgin ve ailesi tekrar Avusturya’ya geri dönerler. Plan hem aile açısından hem Lezgin açısından tıkır tıkır işliyordur. Artık aile derin bir nefes almıştı. Yaşanan olaylar yavaş yavaş unutulmaya başlıyordu. Artık toplum içinde rahat, alınları ak çıkabilirlerdi. Geçmişte yaşanan olaylar unutulmuştu. Anne ve baba kızları Lezgin’in mürüvvetini görmeye sabırsızlanıyorlardı.     

O süre içinde Lezgin birkaç kez nişanlısı Sevko’yu görmek adına köye gidip geldi. Gayet olması gereken gibi davranan Lezgin bir yandan da bütün bir oyunun bir an bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu. 

İthal Damat adayı Şevko ise bütün olaylardan habersiz, amca kızı yani Dotmam Lezgin ile sözlenmekten çok mutlu olmuş, hayatında yeni bir sayfa açılmıştı. Gelecek yaz yapılacak düğünden sonra Avusturya’ya “ihtal damat” olarak göç edecekti. O vakit gelene dek evde Almanca öğrenmeye bile başlamıştı. Arada sözlüsü Lezgin ile telefonda konuşurken Almanca romantik cümleler kurarak (İch liebe dich Dotmam gibi) Ortadoğu’nun o romantik duygusunu Lezgin’e yaşatmaya çalışıyordu. Her ne kadar bu tür romantik konuşmalar ve tavırlar Lezgin’in hoşuna gitse de ortada bir gerçek vardı, Lezgin karşı cinse yani bir erkeğe ne duygusal ne de seksüel anlamda bir şeyler hissediyordu. Hele ki bu öz be öz kuzeni ise. Fakat rol icabı Lezgin bu kurguya devam etmek zorundaydı, çünkü buna mecburdu…

10 ay sonra

On ay sonra yani düğün zamanının yaklaşmasıyla birlikte Lezgin artık tedirgin olmaya başlamıştı. Bu formalite icabı ilişkinin bir an önce bitmesi ve hayata kaldığı yerden devam etme arzusundaydı. Bu formalite sözlenme sayesinde bir süreliğine hem ailesini hem el alemi susturmuştu.

Lezgin düğün gününe birkaç hafta kala Sevko’ya uzunca bir mektup yazar. Mektupta bütün bu tiyatroyu deşifre eder, neden bu tiyatroyu oynamak zorunda kaldığını uzunca anlatır. Ailesini kırmamak adına bu oyunu oynamak zorunda kaldığını, Sevko’yu da bu oyuna alet ettiği için çok özür diler. Mektubun devamında Lezgin ilginç bir şekilde Sevko’dan yine de şimdilik bu tiyatroya devam etmesini rica eder. Aralarındaki formalite ilişkinin devamında her ikisinin de kazançlı çıkacağını belirtir. Lezgin’e göre hem kendisi hem Şevko aslında bir özgürlük arayışındadır, Sevko da kendisi de o feodal toplumdan kurtulmak arzusundadır. Dolayısıyla bu formalite evlilik sayesinde Şevko o köyden kurtulup Avrupa’ya yerleşebilecekti, Lezgin ise ailesini ve toplumu bu evlilik sayesinde susturduktan sonra bir sonraki plan olan o toplumdan kopup kendine özgür, yeni bir dünya kuracaktı. Böylelikle Lezgin’e göre hem kendisi için hem Şevko için bir Win-WiN söz konusuydu.

Şevko mektubu okuduktan sonra uzun bir süre kendi dünyasına çekildi. Ne çevresi ne ailesi bu suskunluğa bir anlam veremedi. Çünkü Lezgin’in ricası yüzünden, olayı ailesiyle de paylaşamıyordu.

Şevko uzun süre düşündükten sonra Lezgin’i aradı ve teklifini kabul ettiğini belirtti. Söz verdiği gibi bu formalite ilişkiye devam edeceğini, Avusturya’ya yerleştikten sonra da boşanacağını söyledi. Lezgin Şevko’nun bu cevabıyla çok mutlu oldu. Şevko’nun bu tiyatroyu oynamayı kabul edeceğini hiç beklemiyordu. Çok şaşırtmıştı ama aynı zamanda çok mutlu olmuştu. Kendisini anlayışla karşıladığı için Sevko’ya minnettardı.         

Özgürlüğe Bir Adım Kala      

Şevko ile Lezgin formalite icabı o yaz köyde düğünlerini yaptılar. 6 ay sonra Lezgin Sevko’yu Avusturya’ya getirmeyi başardı. Bir sene evli kaldıktan sonra tek celsede boşandılar. Aileler tabii bu karara çok üzülürler ama yapacak bir şey yoktur. Çünkü Lezgin için hiçbir şey özgürlükten daha değerli olamazdı. Lezgin kısa süre içinde Sevko’ya bir iş de bulur. Kaldıkları evi eşyalarıyla birlikte Sevko’ya bırakır. Ardından kendisi de yaşadığı şehre çok uzak bir kasabaya taşınır. Orada kendine yeni bir hayat kurar, fakat ailesiyle yine de arada bir görüşmeyi ihmal etmez.

Lezgin evlenip boşandıktan sonra ne ailesi ne de toplum tarafından eskisi gibi yeni seçtiği hayat yüzünden yargılanır. Çünkü o artık özgür bir dul kadındı. 

Şevko ise Avusturya’daki yeni hayatına alışmış ve köyün o baskıcı ve sıkıcı hayatından kurtulmanın getirdiği mutlulukla aynı şekilde Lezgin gibi yeni bir hayat kurmuştu.

Özetle     

Göç hadisesini sadece makro-sosyolojik düzeyde ele almak bazen içerden yani daha derinden göçmen açısından bakıldığında, göçün trajik yapısını anlamak adına yetersiz kalabilir. İstatistiki veriler, kurumlar üzerinden yazılan raporlar, soğuk ekonometrik veri analizleri vesaire göçün birey üzerinde mikro dinamik çatışmalarını derin bir açıdan görmemizi sağlamaz.

İnsan dediğimiz varlık istatistik bir veriden daha fazlasını barındıran bir “Da Sein’dır”. Sabit bir “anlam dünyası” için doğan, sonraki süreçlerde hayatın dayattığı zorluklar yüzünden bam başka bir evrende kendini bulan taşralı Anadolu göçmenlerinin yaşadığı kültürel krizleri ancak ve ancak onların hikâyelerine daha yakından baktığımızda kavrayabiliriz.

Yani Göçün yarattığı sarsıcı fırtınaları görmek ve anlamak için bazen Lezgin gibi göçmenlerin ait olduğu dünyaya inerek hadiseyi kavramak gerekir. İki “zamansallık” içinde sıkışmış ruhların tedirgin edici yaşanmışlıklarını ancak bu şekilde daha net görebilir ya da hissedebiliriz.

Belki bu yüzden Lezgin gibi göçmen bir yönetmen olan Fatih Akın’ın “Gegen die Wand” (Duvara Karşi) filmini izlediğimizde Sibel ile hissettiğimiz empati duygusunu daha derin hissetmemizin nedeni budur. Dolayısıyla yukarıda anlattığımız yaşanmış olan gerçek hikâyede olduğu gibi tam da bu derin dünyanın çıkmazlarını, çatışmalarını ve çelişkilerini deşifre ederek, yani hem Lezgin’in hem ailesinin mikro dünyasına odaklanarak, bu dünyaya hiç tanık olmamış okurlara bir ışık tutmak istedim.

Nasrettin Hoca’nın bir fıkrasında geçtiği gibi herkesin haklı olduğu bir hikâyede, suçlamak yerine her bir bireyin duygu ve düşünce dünyasının arka planını oluşturan “Lebenswelt” ve onun üzerinden inşa edilen “anlam dünyasını “hesaba katmadan, bireyleri modern dünyanın daha doğrusu kendi dünyamızın normatif değerleri üzerinden yargılamak pek doğru bir yaklaşım değildir. Her özne tarihsel bir sürecin sonucudur.

Her birey nesnel hakikati kendi öznel bakışına göre bükerek içselleştirir. Dolayısıyla binlerce yıl alan bu süreç öyle iki günde yeni normlar sunarak değiştirilecek basit bir şey değildir. Lezgin’in şanssızlığı belki de iki dünyanın en kırılgan noktasında olmasıydı. Bir yandan eski dünyanın pençesinden kurtulmak isteyen diğer tarafta ise yeni dünyanın bir parçası olmak için can atan, parçalı bir ruh hali. Tıpkı bugüne kadar süregelen Batı-Doğu çatışması gibi … 

Bir başka göç hikâyesinde buluşmak üzere şimdilik hoşça kalın...



( Hide )

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan