latest

Kululu göçmenlerin Avrupa serüveni

01 Kasım 2021

/ by Bisikletli Gazete
Bu yazı dizisinde özellikle Kululu gurbetçileri ele almak ve Kulu’dan Avrupa’ya göçün ön aşamasını değerlendirdikten sonra asıl konuya yani Kululu “ithal damatlar”ın Avrupa’daki deneyimlerine değinmek istiyorum. 



Ramazan Yaylalı

Bölüm I

“İthal Damat” fenomenini ele almadan önce bu tür hikâyelere yabancı olan okurlar için filmi biraz başa sarıp meselenin tarihçesine kısa bir giriş yapmak istiyorum. Sonuçta sosyolojik olgular tarihsel bir arka plana sahiptirler ve bu “backgroundu” bilmeden fenomenin kendisini ve onunla bağlantılı ilişkileri idrak etmek pek mümkün değildir.

1960’dan beri Türkiye’nin her bölgesinden Batı Avrupa’ya bir göç söz konusudur. Hemen hemen Türkiye’de her bir vatandaşın uzaktan ya da yakından bir gurbetçi akrabası ya da tanıdığı vardır. Bu artık Türkiye’nin bir gerçeği… Aynı durum Konya / Kulu ve çevre Kürt köyleri içinde geçerli. Çünkü bölge sürekli göç veren bir konumda ve bu göç serüveni halen devam etmekte.



Bu yazı dizisinde özellikle Kululu gurbetçileri detaylı ela almak istiyorum. Kulu’dan Avrupa’ya Göçün ön aşamasını ele aldıktan soran asıl konuya yani Kululu “İthal damatlar”ın Avrupa’daki deneyimlerine değinmek istiyorum. Konuyu daha kapsamlı yani “ithal gelinler”i de  kapsayacak bir şekilde ele almak gibi bir niyetim söz konusuydu, fakat bu yazı dizisini daha da uzatmamak adına şimdilik sadece “ithal damatlarla” sınırlı  kalmayı tercih ediyorum. Belki başka bir yazıda “İthal Gelinleri” de üzerine bir yazı dizisi yazılabilir. Bu arada bu konuda göçmen yazar Pelin Markirt’in İTHAL GELİNLER adını taşıyan kitabına bakılabilir.  

Birinci Nesil Kululu Avrupacı Göçmenler

Kulu ilçesine bağlı birçok yerleşim mevcuttur, çoğunun Kürt köylerinde oluşan bu bölgede, klasik taşra hayatlar yaşanmaktadır. Tarım ve hayvancılıkla uğraşılan bu ovada, gerek kuraklık olsun gerekse sanayinin pek gelişmemesi nedeniyle ekonomik olarak geçinmek pek mümkün değildir. Teksas çölüne benzeyen bu coğrafyada bölge halkı yüzyıllardır yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalmıştır.

Hal böyle iken, Kululular için hayatlarını garantili bir şekilde idame edecek refah düzeyi yüksek başka ülkelere veya şehirlere gitmek elzem hale gelmişti. Yani kasacısı Teksas'tan genç issiz kovboyların şapkalarını önlerine koyup ekmek kavgası adına yurtların terk etmeleri gerekiyordu.

Böylelikle 1960’lardan itibaren bölgeden akın akın Avrupa’ya göçler başladı. İlk giden grup çoğunlukla genç erkeklerden oluşuyordu daha sonra bu gidişler çeşitli bürokratik engellemelere tabi tutulmuştu. Çünkü yeterince “Gastarbeiter” aldığını düşünen Avrupa ülkeleri bürokratik kısıtlamalar getirmeye başlamıştı. Fakat Avrupa’ya göç durmak bilmiyordu, başka yöntemlerle (aile birleşimi, evlilikler, iltica etmek gibi ) Kulu ve çevre köylerinden Avrupa’ya göç süreci hızlı bir şekilde devam ediyordu. Malum memleket hep göç veren pozisyonda siyasi ve ekonomik belirsizlik göçleri sürekli tetikliyor.



Başta birkaç sene yurtdışında çalışıp para biriktirdikten sonra tekrar ülkeye yani köylerine dönmeyi düşünen birinci nesil zamanla bunun pek mümkün olamadığını anlayınca süresiz şekilde oralarda kalmayı karar verdiler. Bu süreçler içinde tabi ki temelli olarak ülkeye geri dönen Kululu gurbetçilerde oldu fakat birinci nesil Kululu Kürt “Gastarbeiterler” artık yaşadıkları yabancı ülkelerde "Gast"(misafir) olmadıklarını ve bu ülkelerde temelli kalacaklarını idrak ettikten sonra “aile birleşimi” yoluyla çocuklarını ve eşlerini getirmeye başladılar ve bu şekilde göç süreci bugüne değin devam etti...

Bu uzun göç sürecinde, Avrupa’da düzenini yavaş yavaş kuran birinci nesil, aileleriyle birlikte yaşam mücadelelerine kaldığı yerden devam etmeye başladı.  Göçmenliğin getirdiği hasret ve özlem duygularını 11 ay içlerine gömüp sadece yılda bir kez yaz aylarında aileleriyle birlikte memleketlerine bir ay izine gelerek içlerinde birikmiş bu hasreti bir nebze olsun hafifletmeye çalışırlar. Almanya, Fransa, İsveç ve Hollanda’da yaşayan Kululu Kürt gurbetçiler neredeyse her yıl düzenli bir şekilde köylerine izine gelirler. Bu izin aylarında Kulu’da bir sürü ecnebi plakalı taşıtlar görürüsünüz ve nüfus izin dönemlerinde üçe katlanır. Köyle tatil köylerini andırır, bol bol gurbetçi turiste rastlanılır. Esnaf için de büyük bir gelir kaynağı demektir aynı zamanda bu hareketlik.



Aileleri birlikte gelen ikinci nesil çocuklar ise bir yandan köy hayatının sadeliğini severken, öte yandan yılda bir kere olsa hem köyde yaşayan kuzenleriyle hem de Avrupa’nın diğer ülkelerinde gelen akrabalarıyla hangi dilde iletişime gireceklerini şaşırırlar. İkinci nesil çocuklar büyüdükleri ülkelerin dilin daha iyi konuşan bir nesil çünkü. Şöyle bir manzarayı gözünüzün önüne getirin: Gurbetçi bir ailenin çocuğusunuz Almanya’dan izine gelmişiniz, en iyi bildiğiniz dil Almanca, aynı yaşta kuzeniz ise Fransa’dan gelmiş ve o da Fransızca konuşuyor, başka bir kuzeniniz de İtalya’dan gelmiş, köyde yasayan yerli kuzenniz ise Kürtçe konuşuyor ve hep beraber bütün kuzenlerle birlikte köyde büyük dedenin evinde TRT’de Ninja Kaplumbağaları izliyorsunuz. İlginç bir tablo değil mi?



Öte yandan yaşları biraz daha büyük olan “Gurbi-Gençler” için ise yaz aylarında köy düğünleri tek eğlence kaynağıdır. Biraz zurna sesi biraz halay ve alkol onları kısmen köyün o monoton atmosferinde uzaklaştırır. Neredeyse yedi çeşit yabancı dilin konuşulduğu bu düğünler çok dilli Erasmus partilerini andırır. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen ikinci nesil genç gurbetçiler düğünlerde aynı ülkeden gelen başka arkadaşlarıyla (hangi ülkeden geldiklerini bağlı olarak) birbiriyle yabancı dilde sohbet ederek geçirirler. Yaz aylarında bu köyler Birleşmiş Milletler’deki zirveleri andırır.

İkinci Nesil ve Evlilik mevzusu

Çok zaman sonra ikinci nesil olarak nitelendireceğimiz bu çocuklar büyüyüp evlilik çağına gelince, feodal toplum değerleri üzerinden kimliklerini inşa etmiş birinci nesil anne ve babalar için tedirgin edici bir dönem de başlıyordu. Çünkü çocuklarının yabancı bir ülkede yabancı bir toplumda kendilerinden hem ruhen hem kültürel olarak uzaklaşmalarını istemiyorlardı. Zaten yıllarca gurbete yaşamanın getirdiği yabancılaşma duygusu onları o kadar hırpalamıştır ki, daha fazla "ötekine" ve "bilinmeyene" doğru çemberlerini genişletmek gibi bir niyetleri hiç yoktu. Kırsal ve feodal değerler dünyasından post-modern bir kültüre doğru göç etmenin getirdiği belirsizlik, kaygı ve yabancılaşma, ruh dünyalarını çok tedirgin ediyordu.

Bu sebeple çocuklarını Avrupa’da büyütürken bu gerçekleri referans alarak tepkisel bir şekilde kendilerine dönük bir dünya inşaat ettiler. Bunun için de ait oldukları gelenek ve aidiyet duygularını tekrar “re-tradionalisierung” ederek kriz içinde var olmaya çalışan “benliklerini” garanti altına almaya çalışılıyorlardı (Identitätsicherung).

Aynı şekilde “öteki” ya da “efendi” tarafından ötekileştirildiklerini düşünen gurbetçiler, Avrupa’da etnik kimliklerini daha radikal bir şekilde sahiplenmeye başladılar.  Örneğin etnik kimliği Türk ise daha Türkçü, Kürt ise daha Kürtçü, İslamcı ise daha İslamcı, Alevi ise daha Alevici oldular. Bu radikal sahiplenme stratejisi tabi ki Kululu Kürt gurbetçiler için de geçerliydi.

Yukarda da değindiğim gibi bu bir etki ve tepki meselesi, bir yandan kimlik krizi ile boğuşurken öte yandan sahip olduğunuz “benlik” öteki tarafından saldırı altındaydı. Ötekinin bu “sembolik şiddeti” karşısından göçmenler de köklerine ve geçmişlerine daha çok sarılarak bir nevi sabit bir benlik oluşturma çabasına girdiler. Öteki tarafından incinmiş narsist duygularınızı ancak ve ancak geçmişinize sarılarak, sahip olduğunuz etnik ve dini değerleri yücelterek işin tamir edebilirsiniz.[1]

Hatta Avrupa’ya sonradan yerleşen Türkiyeli siyasi kurumlar da bu boşluğu çok iyi görüp göçmenlerin parçalanmış benlik yapılarını ideolojik kimliklerle besleyerek yeni kimlik inşasına zemin hazırlarlar. Modern dünyanın kompleks hayatlarında yönünü kaybetmiş göçmenler için bu kurumlar bir nevi “pusula” görevi görüyordu. Bunlar kimlik krizini başka bir kimlik inşa ederek telafi eden ontolojik sorunlara cevap veren ve adeta  bir “rehabilitasyon merkezi” gibi işleyen merkezlerdi. Bu kurumlara gitmek istemeyen yani çemberin dışında kalan göçmenler ise kendi içlerinde kalmayı tercih ederek, apolitik fakat son derece feodal bir ilişki ağı içinde kendi sosyal çevrelerini oluşturdular. Belki başka bir yazıda göçmenlerin yaşadıkları yabancılaşma ve kimlik problemlerini daha detaylı ele almak gerekir ama biz şimdilik asıl konumuza dönelim.



Aşiret ve Kabile Milletçiliği

Birinci nesil gurbetçi Kululu Kürtlerin çocuklarını kendi dünyalarına uygun birileriyle evlendirme arzularının bir diğer sebebi ise yaşadıkları yabancılaşmaya ek olarak, kültürlerinin temel bir olgusu olan içe kapanmanın olağan sonucudur. Şöyle ki Kululu Kürtler genel anlamda “Aşiret ve Kabile Milletçiliği” yüksek bir toplumdur. Bu karakter özelliği sadece kendinden olanı içine alan, diğerlerini dışarıda bırakan bir anlayışa sahiptir. Kendi içinde ailelere bölünen Kululu Kürtler mümkün olduğu kadar kabile evlilikleri ile bu düzeni devam etmeyi arzularlar. Özetle hem sılada yaşanan yabancılaşma duygusu hem kültürel olarak aktırılan aşiret milliyetçiliği Kululu göçmenlerin dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar hep bir kabile duygusu içinde bağ kuramlarına yol açıyordu.

İşte bütün bu gerçeklik üzerine birinci nesil ebeveynler çocuklarını bu kapalı dünyanın içine çekmeye çalışıyorlardı. Çocukların ise ailelerinin bu duygusal taleplerine uymak için birçok sebepleri vardı. Aileyi kökten kaybetme korkusu, onları duygusal anlamda üzme telaşı ve bunun getireceği suçluk duygusu gibi nedenlerden dolayı ortak bir konsensüs içinde ailelerin istek ve arzularına göre hareket ederlerdi. Dolasıyla anne ve babalarının çizdikleri “güvenli” yolu yürümek zorundaydılar. Bunun karşılığında aileden ve ait oldukları toplumdan alacakları onay (Anerkennung) post-modern dünyanın “özgür” fakat bir o kadar belirsiz gerçeğinden daha önemli gibiydi. “Özgür birey” olma adına ailelerin önerdiği “güvenli” yoldan çıkıp  serüvenli fakat bir o kadar belirsiz bir yön de seçebilirlerdi bu çocuklar. Fakat modern bir dünyanın kaygan zemininde dans etmek, Konya ovasının kireçli zemini üzerinde halay çekmekten daha yüksek riskli gibi geliyordu bu çocuklara.



Sonuç olarak böylece ailelerin gönülden onayladıkları yani en iyi bildikleri şeyi tekrarlayıp evlenme cağına gelmiş çocuklarını doğdukları köylerdeki kabilelerle ve hemşerileriyle evlendirme girişimleri başladı ve “ithal damatların ve gelinlerin” dönemine girildi.[2]

Yukarda belirtildiği üzere sosyolojik her olgunun (ithal damat, ithal gelin gibi) tarihsel arka planını iyice anlamadan onun sonuçlarını analiz etmemiz mümkün değildir. İnsan ilişkisel bir varlıktır ve her sosyolojik olgu bir öncekinin sonucu olarak gelişir. Dolasıyla konuyu bu kadar geriden alıp yazmama nedeni meseleyi bilmeyen okurlar için bir çerçeve çizmekti. Konunun tarihsel ve sosyo-psikolojik çerçevesini çizdikten sonra artık bu fenomenin bir ürünü olarak ithal damat meselesine sanırım geçebiliriz.

* İthal damatlar konusuna önümüzdeki yazıda değinilecektir

[1] Beck, Elisabeth: „Wir und die Anderen“- Suhrkamp Verlag Frankfurt am  Main 2007. S. 23

[2] Schroedter, J. H. (2011). Transnationale Ehen als Bremsen sozialer Integration: Analysen zu Ehen von Migrantender ehemaligen Anwerbeländer in Westdeutschland. Informationsdienst Soziale Indikatoren, 46, 7-11. 

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan