latest

Londra’da bir modern zaman dervişi: Aydın Usta

28 Eylül 2021

/ by Bisikletli Gazete

Gülseren Daş’ın hazırladığı Londra Hikâyeleri Bisikletli Gazete’de başlıyor. Bu söyleşinin konuğu saz yapımcısı Aydın Usta…  Saz yaparken kullandığı ağaçların yerine yenilerini dikmeyi görev edinen, “lokman hekim değiliz, ölümsüzlüğü bulmadık” diyerek birikimini sakınmadan herkesle paylaşan saz yapımcısı Aydın Usta’nın hikâyesini kendisinden dinledik.

 


Gülseren DAŞ 

gdas22@yahoo.com 

 



Üç yıl önce dünyada kimsenin hayalini bile kuramayacağı pandemi, yaşattığı kayıpların yanı sıra hepimizin hayatına beklemediğimiz farkındalıklar da getirdi.  Günlük koşuşturmayı bir kenara bıraktığımızda elimizde ne yapacağımızı bilemediğimiz kocaman bir zaman dilimiyle kala kaldık. Endişeler, hayata dair korkular ve eşsiz üzüntülerimizin arasından bazı umutlar, ertelediğimiz hayaller de yeşermeye başladı. Birçok insan için pandemi aynı zamanda kendini ve yeteneklerini gözden geçirip yeni adımlar atma aracı oldu.

Türkiye’den gelip bir hayat kurmaya çalışan, ne buralı ne oralı olabilenler için ise Londra’da kök salmanın, burayı ev edinmenin vesilesi oldu. Chingford’da küçük bir tezgâhla başlayıp şimdi hatırı sayılır bir enstrüman üretim atölyesine hayat veren Aydın Usta’nın hikâyesi de bir yerleşme, kök salma hikâyelerinden biri...  Çalışmayı bitirip, atölyesinden beş metre ilerideki evine gittiğinde atölyeyi özlediğini söyleyen Aydın Usta, bu işi aşkla yapan bir modern zaman dervişi. Saz üretiminde kullandığı ağaçların yerine yenilerini dikmeyi görev edinen, ‘lokman hekim değiliz, ölümsüzlüğü bulmadık’ diyerek  birikimini sakınmadan herkesle paylaşan ve ‘kendimin hem ustası hem çırağıyım’ diyerek öğrenmenin matematiğini ortaya koyan Aydın Usta ile sizin için görüştük. 

 

Aydın Usta, öncelikle bizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Klasik bir soru ile başlayalım, müzik ile tanışıklık nereden geliyor?

Sazı nasıl öğrendiğimle başlayayım, güzel bir hikâyedir. Devlet parasız yatılı okulunda okuyordum, 13 yaşlarındayım; bir gün yurtta garip, tıngır tıngır bir ses duydum, koridora çıktım ve sesin geldiği yere doğru yürüdüm.  Yurtta koğuş sistemi vardı, koridor uzun, baktım bir odadan geliyor ses, canlı olduğunu fark ettim, kaset değildi. İkinci gün yine gittim dinledim, ama cesaret edip odaya giremedim. Ancak birkaç gün sonra kapıyı çalıp içeri girebildim ve Ahmet Korkunç ile tanıştım. Gözleri görmeyen bir arkadaş, görme engelliler okulu müzik bölümünden gelmiş. 

Türkiye koşullarında daha ulaşılabilir ve ucuz olduğu için görme engelliler okulunda bağlama öğrenmeyi seçmiş, benden birkaç sınıf yukardaydı. Arkadaşlığımız ilerledikçe benim bağlamaya ilgim arttı. Tabii ilk zamanlarda sazına dokundurtmazdı, ben uzaktan bakarak öğrenmeye çalışıyordum, sonra bir anlaşma yaptık. Ben onun sazını kullanmaya başladım, karşılığında da derslerini çalışabilsin diye ders kitaplarını okudum ona. Zamanla edebi kitaplar da okudum, şu an Erzincan’da edebiyat öğretmeni.

Bağlama ile tanışıklığımdan sonra hızımı alamadım. O zamanlar enstrümanlara ve internete ulaşım bu kadar kolay değildi. Çevremde müzisyen kimse de yoktu. Ahmet, kara düzen çalıyordu, ben kendi kendime öğrenmeyi denedim, bir gün bir yerde bağlama düzenini gördüm çok ilgimi çekti. Soracak edecek kimse de yok, mantığını kendim çözdüm. Bir sazın kendi içindeki uyumunu, akordunu notalarını gidişatını çözmem bir senemi aldı. Müziği kendin öğrenince aktarması da daha kolay oluyor.

 

‘Sizi kimin alkışladığı önemli’

2002’de üniversiteye gittiğimde canlı müziğe başladım. Türk halk müziğinin yanı sıra sanat müziği de öğrendim.  Üniversitede matematik öğretmenliği okudum, ama müzik hep fonda devam etti, sahne aldım, eğitmenlik yaptım. Mezun olduktan sonra özel sektörde öğretmenliğe başladım, bana göre olmadığına karar verdim. Türkiye’de öğretmenleri çok yıpratıyorlar, özellikle dershaneler. Hayatımı müzisyen olarak sürdürmeye karar verdim. Bu dönemde iki üç yıllık sağlam bir müzik eğitiminden geçtim. Haftanın yedi günü 8-10 saat egzersiz yapıyordum. Sonra atamam oldu ve devlet okulunda öğretmenliğe başladım.

Öğretmenlik yaparken dikkatimi inşaat sektörü çekti. Restorasyon okudum akabinde de mimarlık ve kendi ofisimi açtım. Ama haftanın birkaç gününü yine  müziğe ayırıyordum. Sahne benim için iş değil dinlenme yeriydi. 15 saat çalışmadan sonra sahneye çıktığımda kendimi yenilenmiş hissediyordum.  O dönem sahnedeyken ne kadar çok bağırırsam, müziği ne kadar çok dinleyiciye içirirsem o kadar iyi müzisyen olacağımı düşünüyordum. Alkışlar beğenilmemin ölçütü gibi geliyordu. Ama zamanla olgunlaştıkça aslında alkışın değil seni kimin alkışladığının önemli olduğunu gördüm. Bu nedenle daha kaliteli dinleti müziği yapmayı seçtim.

 


Londra’ya ne zaman geldin, bağlama atölyesi kurma fikri nereden doğdu?

Atölyeden başlayayım, zaten benden bahsetmiş olurum. Yaklaşık üç yıl önce Londra’ya taşındım. 2008 yılında Antep’te bir işyerim vardı, daha çok enstrüman satışı ve eğitimine odaklanmıştım. Ufak tefek tamir işleri yapıyordum ama üretim atölyesi değildi. O zamandan beri içimde yeşeren bir heves, merak. Üretim yapan ustaların yanına gittiğimde oturur onları izlerdim, nasıl yaptıklarına dair fikirler üretir, tahminlerde bulunurdum.

 

‘Pandemi nedeniyle üretime odaklandım’

Pandemi sürecinde baya bir zamanım oldu ve daha da odaklandım. Pandemiden önce evlerine ya da işyerlerine gittiğim eş dostun duvarlarında asılı kırık, kullanılmayan tozlu sazlar dikkatimi çekiyordu, onları tamir etmeye başladım. Güzel, olumlu sonuçlar almaya başladım, Londra’da böyle bir atölye ihtiyacı olduğunu ve benim bu yönde adım atmam gerektiğini söylediler. Bu arkadaşların teşviki ile oldu.

 

Kültürel anlamda zengin bir şehirde yaşıyoruz, arzın bu kadar çeşitli olduğu bir yerde bağlamaya bu kadar talep olacağını düşünüyor muydunuz?

Londra’ya gelirken böyle bir hayalim yoktu aslında, ilk geldiğim zamanlar farklı birkaç iş denedim, dil büyük bir engel. Bağlama ile ilgili ufak tefek tamirlerime olumlu geri dönüşler aldıkça insanlar beni birbirlerine tavsiye etmeye başladılar. Atölye açma fikri aslında tamirlerimden memnun kalan insanların önerileriyle gerçekleşti. Ben de onlardan cesaret alarak başladım, niyetim ufak tamirler ve müzik yapmak, kafa dinleyebileceğim bir alan yaratmaktı. Talep artınca planlar da büyüdü.

Londra’da bu kadar saz aşığı olduğunu asla tahmin etmiyordum. 

Ufak bir tezgâh ile başladım, sonra iş büyümeye, talepler artmaya başladı, ben de daha ciddi tamirler yapma cesareti buldum. Mesela bir enstrümanın ses kapağının değişmesi neredeyse enstrümanın baştan yapılması demek. Bu tarz ağır işlemleri yaptıktan sonra neden üretmeyeyim dedim. Yaklaşık bir senedir de kendi sazlarımı üretiyorum.

 

Bağlama dışında da enstrümanlar var atölyede...

Evet atölyeye her enstrüman geliyor, sebebi de şu; müzisyen kökenli olduğum için ilgi duyduğum, sesini sevdiğim enstrümanları denemek isterim. Her birinin ayrı bir lezzeti var. Bir sazı yapmaya başladığında, ağacı tanıdığında yani işin mantığını çözdüğünde diğer sazların üretimi de kolaylaşıyor. Artık yavaş yavaş denklem kurmaya başlıyorsunuz, farklı yöntemler deniyorsunuz. Ben de araştırmalara yöneldim, bağlamada standart bir formumuz yok hala, dünyada kabul gören bütün enstrümanlara baktığınızda alt eşikten çıkan tel hiçbir zaman kapağa değmiyor. Yalnızca bizim bağlamada kapağa değerek geliyor, bunda bir anormallik var. Bizim de eşiğimiz yüksekte olsa, teller direkt eşikten koparak orta kapağa gelse nasıl bir ses elde ederiz, gibi deneme çalışmalarım var.

 

Matematik öğretmenliği, mimarlık derken kendinizi bambaşka bir ülkede enstrüman üretirken bulmuşsunuz, ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Belli bir tecrübe ve birikimden sonra her şeye sıfırdan başlamak insanı zorluyor, ama geliştiriyor da... Pes etmeden, dişinle tırnağınla başardığın şeylerin tadı da bir başka oluyor.

Ben bu işe aşk ile başladım, kolay olmadı. Çünkü çıraklık yapmadım, okulunu okumadım. Başladığımda yanımda yöremde soru sorduğum üreticiler sağ olsunlar meslek sırrı diyerek bilgilerini ve deneyimlerini benimle paylaşmadılar, hatta yanlış yönlendirenler oldu. Aklıma yatmasa bile ustası böyle önerdi deyip denediğim ve doğru olmadığını gördüğüm birçok yöntem/malzeme vs. denedim.

İnternet eksiklikleri olsa da büyük bir nimet. İnternette Afrikalı bir üreticinin videosunu izledim. Çok ilkel koşullarda sokak ortasında testere ve çivi ile elektro gitar üretiyordu. Fakirliği görseniz inanamazsınız, ama ürettiği enstrümanlar sahnelerde kullanılıyor. Benim için inanılmaz ilham verici oldu o video. İlla bir usta gerekiyorsa bu Afrikalı üretici benim ustam diyebilirim. 

Onlarca deneme yaparak öğreniyorum. Her başarısızlık bile bana artı olarak dönüyor. Şimdi ise internette paylaştığım videolara sorular geliyor,  ‘şunu nasıl yaptın, bunu nasıl yaptın’ diye. Tabii ben meslek sırrı demiyorum, paylaşıyorum. Dünyanın sırrını çözmüş değiliz, bir lokman hekim değiliz ölüme çare bulmadık, elimden gelen bir şey varsa o bilgiyi seve seve paylaşıyorum.

 

Enstrümanı olanlara önerebileceğiniz, sazlarını güvenle muhafaza etmenin  püf noktaları var mı?

Londra’da enstrüman üretmenin zorlukları var. Hammadde bulmak başlı başına bir problem, bin bir güçlükle Türkiye’den getirtmek zorunda kalıyoruz. İngiltere’nin değişken iklimi de hiç yardımcı olmuyor. Oysaki kullandığımız ağacın bir standarda oturması gerekiyor. Ağacı her ne kadar kesip enstrüman da yapsanız hala canlı bir organizma olarak devam ediyor hareket etmeye. Türkiye’den gelen ağaçlarda eğilme bükülmeler oluyor.

Atölyenin her köşesinde nem alıcılar var. Birden fazla sazı olan herkese tavsiye ederim evde bulundursunlar, sazlarının yanlarına asabilecekleri poşetli nem alıcılar bulunuyor.  Sazlarını ısı kaynaklarından uzak tutsunlar. Araba bagajında asla bırakmayın. Hem ağacın sıcak/soğuk duyarlılığı hem de kullandığımız tutkalların erime dereceleri çok belirleyici oluyor.

Ben ağaçlarımı Türkiye’den getirttikten sonra en az iki yıl burada beklettim hava koşullarına uyum sağlasınlar diye, ne kadar bekletirseniz o kadar iyi sonuç alırsınız.

 

Üretim konusunda ilerliyorsunuz, peki bu işi teorik olarak geliştirme çalışmalarınız var mı?

En iyi ustayım diyen bile işin tam sırrına eremiyor, ama ben teoride kötü olduğumu düşünmüyorum. Dünyada özellikle keman ve gitar üretimi standardı gelişmiş, bazı ülkeler kendi keman üretimlerini devlet garantisi altına almış. Ben üretirken onları takip etmeyi tercih ediyorum. Eğitim almaya, ya da alaylı olmaya karşı değilim ancak her ikisinin de handikapları var. Okulda öğrenen, kitapları ve hocalarını, alaylılar ise ustalarını taklit etmekten öteye gidemiyor, kendi özgünlüklerini ortaya koyamıyorlar. Ben deyim yerindeyse kendimin hem ustası hem çırağıyım.

12 yıllık öğretmenlik hayatımın da etkisi var, öğrencilerim hep ‘hocam matematik ne işimize yarayacak’ derlerdi. Ben bu işi öğrenmede kullandım, denklem kurmak, farklı bileşenleri değerlendirip analizler yapabilmek, varsayımlardan bir sonuca ulaşmak matematiktir. Benim de üretimdeki doğrularım matematikten geliyor. Mimarlığın da şöyle bir faydası oldu; böylece görme becerim ve estetik duygularım gelişti.

 

‘Her saz için bir ağaç dikeceğim’

 

Aydın Usta başarılarınızın devamını diliyoruz. Son olarak yakın gelecekle ilgili planlarınız var mı ve insanlar sana nasıl ulaşabilir?

Saz üretimini bırakmayacağım, daha da ilerletip belirli standartlara oturtacağım. Bizde en önemli sorun tekne, çünkü bir standardı yok, tekne öyle olunca sap ve kapağın da standardı olmuyor. Itri’den beri bizim kabul ettiğimiz sistem ‘yerinden’ düzenidir. Bunu elden geçirip daha evrensel bir çerçeveye oturtmak gerek. Ben de önümüzdeki dönemde üretimde ve teoride bunu hedefleyerek çalışacağım. Kullandığım ağaçların yerine her saz için yeni bir ağaç dikmeyi de hedefliyorum. Doğayı korumak gelecek nesillere ve kendimize borcumuz. Dileyenler bana, Instagramda london_luthier hesabından ulaşabilirler. İlginiz için teşekkür ederim.




👉Söyleşiyi podcast olarak dinlemek için tıklayın



 




Hiç yorum yok

Yorum Gönder

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan