Showing posts sorted by date for query Ramazan Yaylalı. Sort by relevance Show all posts
Showing posts sorted by date for query Ramazan Yaylalı. Sort by relevance Show all posts

Küresel bir Marienthal’a mı sürükleniyoruz?

No comments

27 October 2026

Yıl 1930’ların başı. Viyana’nın güneyinde, Marienthal adında küçük bir işçi yerleşimi (bugünkü Gramatneusiedl belediyesine bağlı) bulunuyor. Buradaki insanların neredeyse tüm geçimi bir tekstil fabrikasına bağlı. Fakat 1930 yılında fabrika kapanıyor ve köyün büyük bir kısmı birdenbire işsiz kalıyor. Tek geçim kaynaklarını kaybeden insanlar, adeta pusulasını yitirmiş bir topluluğa dönüşüyor.

 


Ramazan Yaylalı

 

Bunun üzerine Marie Jahoda, Paul Lazarsfeld ve Hans Zeisel’in öncülüğündeki bir araştırma ekibi, işsizliğin bu insanlar üzerindeki etkilerini ampirik olarak incelemeye karar veriyor. Sosyoloji tarihinin önemli çalışmalarından biri olan “Die Arbeitslosen von Marienthal (Marienthal İşsizleri)“ böyle ortaya çıkıyor.[1]

Uzun süredir işsiz olan köylüleri inceleyen sosyologlar oldukça ilginç bir tabloyla karşılaşıyorlar. İşsizliğin insanları öfkelendireceği, hatta kolektif bir başkaldırıya sürükleyeceği yönündeki bazı beklentilerin aksine, köyde hâkim olan duygu daha çok bir kabulleniş ve yılgınlık hâliydi.

Elbette herkes aynı tepkiyi vermiyordu. Geleceğe ilişkin umutlarını koruyanlar da vardı. Fakat genel tablo, uzun süreli işsizliğin insanları beklenenin aksine isyankâr değil, giderek daha yorgun ve kayıtsız hâle getirdiğini gösteriyordu.

İşin bir başka ilginç tarafı da şuydu: İnsanların önünde artık bolca boş zaman vardı. Fakat bu boş zaman, beklendiği gibi kültürel faaliyetlere ya da kendilerini geliştirmeye yönelik bir çabaya dönüşmüyordu. Kütüphane kullanımı azalmış, gündelik hayatın ritmi bozulmuştu. İnsanlar, ne yapacaklarını bilemedikleri uzun günlerin içinde giderek daha pasif bir hayat sürüyorlardı.

Araştırmacılar bu durumu “yorgun bir topluluk” (Die müde Gemeinschaft) olarak tanımlamışlardı.

Bence araştırmanın en çarpıcı sonucu da burada ortaya çıkıyor. İşsiz kalan bu insanlar yalnızca maddi bir kayıp yaşamamışlardı. Aynı zamanda toplumsal statülerini, gündelik hayatlarının düzenini ve geleceğe ilişkin amaçlarını da büyük ölçüde kaybetmişlerdi.

Yani işsizlikle birlikte ortaya çıkan boş zaman, sanıldığı gibi insanlara bir özgürlük getirmemişti. Tam tersine, hayatlarını anlamlandırmalarını sağlayan önemli bir dayanağı ellerinden almıştı.

Bu, yalnızca maddi değil, aynı zamanda manevi bir kayıptı.

Konuyla bağlantılı olarak gelelim asıl meselemize, daha doğrusu asıl sorumuza:

Eğer yapay zekâ yakın bir gelecekte hem beyaz hem de mavi yakalı işlerin büyük bir kısmını insanların elinden alırsa, küresel düzeyde yeni bir Marienthal tablosuyla karşılaşabilir miyiz?

Elbette yapay zekânın işgücü piyasasını ne ölçüde dönüştüreceğini ya da ne kadar sürede hangi meslekleri ortadan kaldıracağını şimdiden kesin olarak söylemek mümkün değil. Ancak tartışılan senaryolardan biri gerçekleşir ve yapay zekâ nedeniyle küresel ölçekte kitlesel bir işsizlik ortaya çıkarsa, bunun Marienthal’da gözlemlediğimiz sonuçlara benzer etkiler yaratabileceğini düşünüyorum.

Evet, belki evrensel temel gelir (Universal Basic Income) gibi modellerle meselenin ekonomik tarafı bir ölçüde çözülebilir. Fakat meselenin bir de manevi tarafı var.

Bu kadar boş zamana sahip olacak kitleler hayatlarını nasıl inşa edecekler?

Bugüne kadar kendini büyük ölçüde “meslek ve kariyer” üzerinden tanımlayan, toplumsal statüsünü ve kimliğini yaptığı iş üzerinden kuran postmodern özne, işinin yapay zekâ tarafından elinden alınmasından sonra ortaya çıkan bu boşluğu hangi amaçlarla dolduracak?

Üstelik Marienthal’daki insanlar yalnızca işlerini değil, ekonomik güvencelerini de kaybetmişlerdi. Peki ya gelecekte ekonomik güvencesi olduğu hâlde artık çalışmasına ihtiyaç duyulmayan insanlar? Maddi ihtiyaçların karşılanması, tek başına bir hayatı anlamlı kılmaya yetecek mi?

Marienthal’da karşılaştığımız tablonun bir benzerini küresel düzeyde mi yaşayacağız?

Yoksa hiçbir amacı olmayan, yalnızca tüketen ve korkunç bir boş zaman cehenneminde yaşamaya çalışan varlıklara mı dönüşeceğiz?

Bu soruları elbette şimdiden cevaplamak mümkün değil. Belki yapay zekâ, insanlara kendilerini gerçekleştirebilecekleri bambaşka alanlar açacak. Belki de çalışma hayatının bugüne kadar sağladığı anlamı başka toplumsal faaliyetlerde arayacağız.

Fakat şu sorunun üzerinde durmaya değer olduğunu düşünüyorum: İnsan, ekonomik olarak çalışmak zorunda kalmadığında, hayatına anlam veren şeyi nerede bulacak?

Bunu zamanla hep birlikte göreceğiz.

Ama Marienthal’ın bize gösterdikleri, en azından bu sorunun görmezden gelinemeyecek kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.


Ayrıca bu araştırmadan hareketle “Einstweilen wird es Mittag“ adlı bir film de çekilmiştir. Merak edenler için onun da bağlantısını bırakıyorum: https://www.imdb.com/de/title/tt0095085

 



[1] (Konuyla ilgili çalışmaya buradan ulaşabilirsiniz: https://d-nb.info/1191313670/34. Ayrıca bu araştırmadan hareketle “Einstweilen wird es Mittag“ adlı bir film de çekilmiştir. Merak edenler için onun da bağlantısını bırakıyorum: https://www.imdb.com/de/title/tt0095085/.)

 

Taşraseksüel erkeklerin cenneti: Schiwago Tanz-Bar!

No comments

14 October 2026

 “Das Erotik Kapital” - II 

(Das Erotische Kapital)

 Ramazan Yaylalı







Schiwago Dans Kulübü, Avusturya’nın Graz şehrinin güneyinde yer alan, kendine has bir eğlence mekanıydı. Genellikle orta yaş ve üstü, alt sınıf Avusturyalıların vakit geçirdiği bu kulüp, göçmenler tarafından henüz keşfedilmemişti. Özellikle hafta sonları dolup taşan bu taşra kulübünde, ziyaretçilerin çoğu birbirlerini tanırdı.

Genç prenslerimiz için de hem eğlenmek hem de romantik ilişki kurmak adına ideal bir ortamdı. Schiwago Kulübü onlara sahip oldukları erotik-sermayeyi en iyi şekilde sunacakları bir "aşk-pazarı" (love market) sunuyordu. Onlar artık Schiwgo’yu keşfetmişlerdi ve neredeyse haftada üç gece bu mekanda vakit geçiriyorlardı.



Hayatları boyunca oynadıkları tek dans türü "halay" olan bu gençler birdenbire salsa, vals ve benzeri Latin ve Avrupa danslarıyla tanışmışlardı. Sahip oldukları adaptasyon ve kıvraklık sayesinde gayet hızlı bir şekilde bütün yabancı dansları öğrenmekle kalmayıp zamanla Latin dansları ve halayı birleştirerek, ortaya karışık yeni bir dans türü dahi icat etmişlerdi.

Zamanla ortamda varlıklarına alışılan ve tanıdık hale gelen bu gençler, öncesinde biraz çekinerek yaklaştıkları “potansiyel prenseslerle”’ hem dostluk hem de romantik birliktelikler kurmayı başarmışlardı. İşin boyutu sabahlara kadar süren danslı eğlencelerden tutun, sonrasında devam eden uzun duygusal sohbetlere kadar varmıştı.

Tabii Schiwago “aşk-piyasasında” sürekli talep görmek için gençlerin bakımlı olması yani kendilerine sürekli bakmaları gerekiyordu . Bunun için Anadolu Prenslerimiz günler öncesinden hafta sonuna hazırlık yapıyorlardı ve hafta içi çeşitli spor faaliyetlerinde bulunarak sürekli formda kalmaya özen gösteriyorlardı.

Kılık kıyafetleri maddi yetersizlik nedeniyle modaya pek de uygun olamamakla beraber, metroseksüellikten çok taşraseksüel bir stili anımsatıyordu. Bu tipoloji yerli Schiwago alemi için alışılmışın dışındaydı.

 Yalan da olsa mutluyum, bu bana yetiyor!

Prensesler açısından ise, genç prenslerle flört etmek ve ilişkiye girmek ilginç bir deneyimdi. Yıllar sonra delikanlılarımız tarafından gerek içten, gerekse rol icabı yapılan övgüyle dolu bu sohbetler, yüreği paslanmış prenseslerin adeta ikinci baharlarının kapısını aralıyordu. Onlar için bu gençlerle geçirdikleri vakitler kalıcı olamayacak bir ihtimal barındırsa bile, yani geçici bir rüya gibi görünse bile bu önemli değildi, Ahmet Kaya’nın bir şarkısında seslendirdiği gibi, “Yalan da olsa mutluyum, bu bana yetiyor”[1] havasındaydılar.

Yani özetle prensesler yakışıklı genç Anadolu prensleri sayesinde yeniden doğmuş gibiydiler. Endorfinler, serotoninler ve dopaminler havada uçuşuyordu. Ortadoğu’dan gelen bu erkeklerin kavruk teni ve şehvet dolu büyüsü kadınların üzerinde adeta bir antidepresan etkisi yaratmıştı. Aşkın gücü bütün karamsarlıkları söküp almış hatta onlara yeni bir yaşama ümidi aşılamıştı. Hafta sonunu dört gözle bekleyip bu delikanlılarla buluşacakları saatleri iple çekiyorlardı. Kısacası Schiwigo gecelerine,  gökyüzünden Erosun okları inmiş,  bütün paslanmış ve boş kalpler de bu oklardan nasiplerini almıştı.

 İhtiyar Aslanlar ve Genc Aslanlar Savaşı:

The Old Lions vs. Young Lions!

Bir yandan Eros oklarını kalplere saplarken, diğer taraftan ise yaşları altmışları aşmış olan Schiwagonun eski yerli ve milli horozları son gelişmelerden oldukça rahatsızlardı İhtiyar aslanlar yeni gelen genç aslanlar  tarafından yavaş yavaş kenara itilme sürecindeyken, bu yerli ihtiyarlar çareyi anti-göçmen yani göçmen nefreti tohumların ekmekte buluyorlardı.

Oysa daha önce göçmenlere karşı ılımlı ve barışçıl bir yaklaşım sergileyen bu ihtiyarlar, Schiwago aşk-pazarının   değişen iç dinamikleri yüzünden sağ kesime yani ırkçı bir pozisyona doğru evrilmeye başlamışlardı. Kısacası Schiwago bir kurtlar sofrasına dönmüştü. İhtiyarla ve Genç Aslanlar arasında gelişen bu “rekabet” prenseslerin çok hoşuna gidiyordu, egoları şişmişti mutluluktan…

Fakat bu olumsuz gelişmeler sonuna kadar savaşmaya hazır olan yiğitlerimizi yolundan etmedi. Dağları, yolları, belki denizleri aşıp buralara kadar gelmiş bu insanlar, kolay kolay bu kabul görme ve yer edinme savaşından vazgeçmeyeceklerdi.

 “Unbefristet” Liebe” versus “Unbefristet Vatandışlık”

 Bütün bunlar yaşanırken prensesler bu rüyanın bir zaman sonra bitmesinden çok korkuyorlardı. Onlara göre bu tür ilişkiler riskli ilişkilerdi ve her an bir yerde  sorun yaşanabilir, bir şeyler ters gidebilirdi ve genç prenslerini elde tutmak zor olabilirdi. Aradaki yaş ve kültür farkı üzerlerinde tedirginlik yaratırken akıllara “dışarıda o kadar genç ve güzel kadın dururken, neden biz” sorusunu getiriyordu. Bir Orhan Gencebay tedirginliği üstlerindeydi “Ya evde yoksan![2]”, “Ya Schiwago’da yoksan!”

  Çünkü hiç kimse bu rüyanın sonunda;

 

“Schwigo’nun rengine kandım

Bir Anadolu prensine aldandım boşuna yandım

onu “unbefristet[3]” benim sandım"


diye haykırmak istemiyordu. Prensler ise doğal olarak “unberifstet Liebe” karşılığında “Unbefristet Pasaport” talep ediyorlardı.

Erotik Sermaye vs. Simgesel Sermaye!

Her iki taraf için de bu ilişkilerin "win-win” dengesinde yani karşılıklı yarar sağlanan bir şekilde ilerleyebilmesi, her iki tarafın da sahip oldukları sermayeyi etik bir şekilde değiş tokuş etmeleriyle sağlanabilirdi. Bu demek oluyor ki prenseslerin sahip olduğu simgesel sermaye (Avusturya Vatandaşlığı) ile prenslerin sahip olduğu erotik sermaye etik bir şekilde takas edilmeliydi.

Bu değiş tokuş sırasında aktörlerden biri olan prensler için nikah masasında atılacak bir imza, gerçekleşmesi çok önemli olan ve belki de bu romantik hikâyede, sonun başlangıcını başlatacak olan nihai bir adımdı.

 

Yazının devamını okumak için tıklayın:

Bisikletli Gazete: Erotik Kapital: “Nikah Masası"

 

 



[1] Ahmet Kaya: “Yalan da olsa“- (1994) – “Şarkılarım Dağlara“,  albümünden-Raks Müzik Yapım.

[2] “Ya Evde Yoksan”, Orhan Gencebay'ın 1989'da Kervan Plakçılık'tan yayınlanmış albümünden yer alan bir eseridir.

[3] Unbrefistet = Unlimeted = Süresiz: Avusturya göçmen kanunlara göre, göçmenler belli şartlar yerin getirdiği zaman Avusturya‘da “Unbefristet Niederlassung” (süresiz oturma izni) hakkına sahip olabilirler.

Başörtüsü ve Sembolik İktidar: Avusturya ve İran Örnekleri

No comments

25 September 2026



Ramazan Yaylalı

 

Avusturya’da 2026/27 öğretim yılıyla birlikte 14 yaşını doldurmamış kız öğrencilerin okulda İslami geleneklere göre başı örten başörtüsü takması yasaklandı. Avusturya Hükümeti, bu düzenlemeyi kız çocuklarının “gelişim özgürlüğünün” korunması adına yaptığını iddia ediyor

 

Fakat meseleye sosyolog Pierre Bourdieu’nün “sembolik iktidar” kavramı açısından baktığımızda, burada mesele yalnızca yasağın kendisi değildir. Daha temel mesele, devletin belirli bir kültürel pratiğe anlam yüklemesi ve bu anlamı hukuken meşru hâle getirmesidir…

Bourdieu’ye göre devlet yalnızca yasa yapan bir kurum değildir. Aynı zamanda “meşruiyet üretme” konusunda bir “sembolik sermayeye” sahiptir. Yani neyin kabul edilebilir, neyin normal veya neyin korunmaya muhtaç olduğunu tanımlayıp bu sınıflandırmaları hukuk aracılığıyla kurumsallaştırır.

İsterseniz konuyu biraz daha somutlaştırmak adına iki farklı ülkeyi, yani Avusturya’ya ve İran’a bakalım. Örneğin hepimizin de bildiği gibi İran Devleti kadınlardan kamusal alanda başlarını örtmelerini talep etmekte ve bu yasağa uymayan kadınları cezalandırmaktadır. Avusturya’da ise devlet, belirli yaştaki kız çocuklarının okulda İslami başörtüsüyle başlarını örtmelerini yasaklamaktadır. İlginç bir durum ortaya çıkıyor: Bir yanda İran devleti kadınların zorla kapanmasını dikte ederken, diğer yanda Avusturya Hükümeti, en azından belli bir yaşa kadar, kız çocuklarının başörtüsü takmamasını talep ediyor. Yani birinde devlet kadına: “Örtünmelisin” diyor, diğerinde ise belirli bir yaş ve kurumsal bağlamda: “Örtünmemelisin” diyor…

Her İki rejimin hukuki yapıları, gerekçeleri ve yaptırım biçimleri elbette aynı değildir. İran’daki zorunlu örtünme uygulamalarının kadınların cezalandırılması, gözaltına alınması ve bazı vakalarda şiddete maruz bırakılmasıyla uygulandığı Birleşmiş Milletler tarafından belgelenmiştir. Avusturya’daki düzenleme ise 14 yaş altındaki kızların okul ortamıyla sınırlıdır ve yasa koyucu tarafından çocukların korunması ve özbelirlenmesi gerekçesiyle savunulmaktadır.

Ancak karşılaştırmanın ilginç tarafı şu: Her iki durumda da devlet, kadın bedeninin hangi görünümünün meşru olduğunu tanımlama yetkisini kullanmaktadır. İran devletinin egemen sınıflandırmasında örtünmüş kadın bedeni ahlaki ve dinsel normla uyumludur; örtünmemek ise normdan sapma olarak tanımlanmaktadır. Avusturya’daki düzenlemede ise belirli yaştaki kız çocukları açısından İslami başörtüsü, devlet tarafından çocuğun gelişim özgürlüğü (pedagojik anlamda) bağlamında müdahale edilmesi gereken bir pratik olarak sınıflandırılmaktadır.

Dolayısıyla aslında mücadele yalnızca bir kumaş parçası üzerinde gerçekleşmiyor; asıl mücadele başörtüsünün “meşru anlamı” üzerinde gerçekleşiyor. Başörtüsü nedir mesela? Dinsel özgürlüğün ifadesi mi? Yoksa ataerkil baskının sembolü mü? ya da kültürel aidiyet mi? Yoksa ailenin çocuk üzerindeki otoritesinin göstergesi mi? Ve belki de en önemlisi, bireysel bir tercih mi?

Bourdieu açısından baktığımızda burada bir “sınıflandırma mücadelesi”, daha doğrusu bir “anlamlandırma süreci” vardır. Farklı toplumsal aktörler aynı pratiğe farklı anlamlar vermekte, devlet ise sahip olduğu sembolik ve hukuki sermaye sayesinde bu anlamlardan birini diğerlerinden daha güçlü biçimde kurumsallaştırıyor…

Paradoks tam da burada ortaya çıkar.

İran devleti kadını özgürleştirdiğini veya ahlaki düzeni koruduğunu ileri sürerek örtünmeyi zorunlu hâle getiriyor. Avusturya devleti ise kız çocuklarının “özgürlüklerini” koruduğunu ileri sürerek belirli koşullarda örtünmeyi yasaklıyor…

Bu nedenle mesele “Başörtüsü özgürlük müdür, baskı mıdır?” ikiliğine indirgenmemelidir. Daha temel sosyolojik soru şudur: “Bir kadının veya kız çocuğunun bedeninin nasıl görünmesi gerektiğine kim karar verir?” Eğer kadın İran’da başını açmak istediğinde devlet müdahale ediyor, Avusturya’da belirli yaştaki bir kız öğrenci okulda başını örtmek istediğinde yine devlet müdahale ediyorsa, üzerinde düşünülmesi gereken ortak nokta devletin “meşru adlandırma ve sınıflandırma tekeli” dir..

Bir devlet “örtünmek ahlaki olandır.” derken, diğeri belirli koşullarda “örtünmemek çocuğun özgür gelişimine uygun olandır.” diyebiliyor. Fakat her iki durumda da şu soru sorulmalı: “Kadının kendi bedeni üzerindeki tercihi nerede başlar ve devletin onu tanımlama hakkı nerede biter?”

Belki de Başörtüsü tartışmasının en çarpıcı meselesi budur. Bir yerde kadın başını açamadığı için, başka bir yerde ise belirli koşullarda örtemediği için devletin sembolik ve hukuki iktidarıyla karşılaşmaktadır. Yani sorun yalnızca burada başörtüsünün takılması veya çıkarılması değildir. Sorun, hangi pratiğin özgürlük, baskı, normal veya sapma olarak adlandırılacağına kimin karar verme gücüne sahip olduğudur…

Dolayısıyla “başörtüsü yasağı” konusunu bu açıdan bakıp değerlendirmek kanımca en önemli felsefi tartışmadır …

 

“Göçmenseniz hayata 'en alttan’ başlıyorsunuz" (YOUTUBE SÖYLEŞİSİ)

No comments

26 July 2026

 Ramazan Yaylalı, birkaç yıl önce Viyana'ya göç eden Tunceli Belediyesi eski Eşbaşkan Yardımcısı Hüseyin Tunç ile göç deneyimi üzerine konuştu.



Tunceli Belediye Eş Başkan Yardımcısı Hüseyin Tunç, Tunceli Belediye Eş Başkanları Mehmet Ali Bul ve Nurhayat Altun’un tutuklanmasının ardından 17 Kasım 2016 günü belediyeye kayyım olarak atanan Vali Yardımcısı Olgun Öner’in  ‘olur’ yazısıyla görevinden alındı. 

Hakkındaki davalar nedeniyle Avusturya'ya göç eden Hüseyin Tunç, yaşadığı göçmenlik deneyimini Ramazan Yaylalı'ya anlattı. 


👉Avusturya’da göçmenlerin yaşadıkları zorluklar nelerdir?
👉Avusturya’da göçmenler ırkçılığa ve ayrımcılığa uğruyor mu?
👉Avrupa’da her şey güllük gülistanlık mı?
👉Sosyalistler göç meselesine nasıl bakmalılar?
👉Son yıllarda Türkiye’den gelen göçmenler ne umuyor ne buluyorlar?
👉Türkiye’ye geri dönmeyi düşünüyor mu?




👉 Yaşadığı deneyimin Günter Wallraff'ın En Alttakiler kitabıyla ilişkisi ne?







Lo ez bim çi… ? (Ben ne olayım?!)

No comments

16 March 2026


 Ramazan Yaylalı

"90’lı yıllar... İç Anadolu’nun Kulu ilçesine bağlı bir Kürt köyü olan Acıkuyu’da (namı diğer Biridolk) henüz ortaokul öğrencisiyiz." Okulun son yıllarıydı... Öğretmenimiz o klasik soruyu sordu: “Gelecekte ne olmak istiyorsunuz?”

Herkes sırayla cevap veriyordu; kimi doktor, kimi öğretmen... Sıra önümüzde oturan Celal’e gelince bir heyecan sardı onu. Elleri ayakları birbirine dolandı. Daha sıra ona gelmeden, büyük bir tedirginlikle arkaya dönüp bize Kürtçe, “Ez bim çi?” (Ben ne olayım…?) diye fısıldadı. Bizimkiler de şaka olsun diye kulağına, “Paparazzici, paparazzici...” diye fısıldadılar.

Paparazziliğin ne olduğunu bilmeyen Celal, büyük bir heyecanla ayağa kalkıp, “Hocam, ben ileride paparazzi olmak istiyorum!” diye bağırdı. Sınıf kahkahaya boğulurken öğretmen küplere bindi: “Otur yerine geri zekâlı, terbiyesiz! Benimle dalga mı geçiyorsun?”

"Celal arkadaşımızın bu tatlı anısını anlatma nedenim; günümüzün 'çoklu seçenekler' (multi opportunities) ekosisteminde, modern bireyin önüne serilen fırsatlar arasında kendi geleceğini belirlerken yaşadığı belirsizliğe sosyolojik bir pencere açmaktır. Tıpkı bizim Celal gibi, bazen hepimiz o şaşkınlık ve kararsızlık içinde seçimler yapmaya çalışıyor, bu seçimlerin hayatımızı nasıl şekillendireceğini kestiremiyoruz.

Hepimizin bildiği gibi, modern hayata geçişle birlikte 'birey olmak' bu sürecin en temel taşı haline geldi. Geleneksel ve statik yaşamdan kopuş, bireyi Ulrich Beck'in 'Risk Toplumu' kitabında analiz ettiği o tekinsiz dünyaya sürükledi. Beck’e göre modernite, bireyi geleneğin güvenli bağlarından kopararak onu 'özgür' ama bir o kadar da 'riskli' bir yapıya hapseder. Bu riskler bilimsel olarak tanımlansa da aslında görünmezdir; bu da bireyde sürekli bir güvensizlik ve kaygı yaratır. Modern insan, bu riskleri minimize etmek için sürekli dünyaya uyum sağlamak zorundadır.

Dolayısıyla modernite, bir yandan seçenek bolluğu sunarak bireyi geleneğin dayattığı tek tip modelden kurtarırken; diğer yandan onu her seçimin risk analizini yapmaya mahkûm eder. Amacı, başarısızlık (scheitern) ihtimalini en aza indirmektir. Ancak hayat, matematiğe indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. “Nasıl bir hayat yaşamalıyım?” sorusu zihni meşgul ederken; gençliğin tecrübesizliği ve yapısal gerçekler arasında, o anki arzularımıza göre kararlar vermek zorunda kalırız. Hangi meslek, hangi kariyer, ne zaman aile kurmalı, nerede yaşamalı? Modern kapitalist sistemin sunduğu bu 'Subjektsangebot'lar (özne-kimlik arzı) içinde, geleceğimizi belirleyecek keskin virajlarla yüzleşiriz.

Elbette bu ekosistemde ait olduğumuz kültür, coğrafya ve sınıf gerçeklerini göz ardı edemeyiz. Ancak genel tabloya baktığımızda, bu kararları doğru analiz etmek hiç de kolay değildir. Erken yaşta yapılan bir evlilik, yanlış seçilen bir meslek veya başka bir ülkeye göç etmek, beklenen sonuçları vermeyebilir. Oysa 'pre-modern' dünyada seçenekler sınırlıydı; bu durum bireysel gelişimi kısıtlasa da hayatı basit kılıyordu. Yol haritası binlerce yıllık gelenekle zaten çizilmişti; başka seçenek olmadığı için risk de yoktu.

Modern birey için ise durum çok daha karmaşık. Artık herkes kendi hikâyesinin hem senaristi hem de yönetmeni. Bu büyük bir 'özgürlük' gibi sunulsa da, beraberinde ağır bir sorumluluk getirir. Almanların deyimiyle sonuç ne olursa olsun artık 'Selber-Schuld' (kendi ettin, kendi buldun) gerçeğiyle karşı karşıyayızdır. Yanlış bir seçim tüm hayatı başarısızlığa sürükleyebilir ve birey bu yükü tek başına omuzlamak zorunda kalabilir. Riskler iyi analiz edilmezse, kelimenin tam anlamıyla duvara toslamak pekâlâ mümkündür. Tıpkı Ahmet Kaya’nın o içli dizelerindeki gibi: “Hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan...”

Özetle; sınıfta Celal’in o büyük tedirginlikle sorduğu varoluşsal soru, aslında modern insanın her döneminde yankılanır: 'Ez bim çi?' (Ben ne olayım?!) Bu soru, sadece bir meslek tercihi değil; modern dünyanın 'özgür seçim' ve 'risk gerçekliği' arasında sıkışmış bireyin çaresizliğini, isyanını ve varoluşsal sancısını dışa vuran bir çığlıktır.

Elimde “Erotik Kapitalim" vardı onu verdim neyleyim!

No comments

27 December 2025

 





Ramazan Yaylalı

 

Das Erotik Kapital - 1

2000’lerin başı…

Türkiye’de yine çok sert bir ekonomik krizin yaşandığı dönem…

Her ekonomik krizden sonra artan işsizlik ve yoksulluk genç nesli daha çok etkilediği için, nüfusun bir bölümü yurtdışına, yani refah seviyesi yüksek ülkelere göç eder.

Yine böyle bir dönemde, Avrupa’ya doğru (illegal ya da legal olsun) çoğunluğu vasıfsız gençlerden oluşan bir göç akını başlamıştı. Bunlardan bir bölümü, refah seviyesi yüksek, küçük bir Avrupa ülkesi olan Avusturya’ya göç etmişlerdi. Fakat Avusturya’ya göç etmekle işler öyle hemen bitmiyordu. Avusturya devletinin yeni gelen göçmenler için oturum ve çalışma izni vermesi birçok bürokratik düzenlemelere tabi idi. Çalışma izninin ancak belli şartlarda verilmesi göçmenlerin işlerini çok zorlaştırıyordu.[1]

Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, yaşları 20 ile 30 arasında değişen, çoğu ilkokul ve ortaokul mezunu olan bu gençlerin, normal bir Avusturya vatandaşının sahip olduğu hukuksal haklara sahip olmaları için önlerinde tek bir yol vardı!  O yol da Avusturya vatandaşlığına sahip bir kadının gönlüne girmekten başka bir şey değildi. Yani resmî anlamda yapılacak bir evlilik bütün meseleyi kökünden çözüyordu.

Bu evlilikler sayesinde vatandaşlık bile alınabiliyordu. Fakat Almanca bilmemek, uluslararası bir dil olan İngilizceye de hakim olmamak çok sorun yaratıyordu, çünkü sonuçta romantik ilişki “gönül-dili” dışında ortak konuşulan bir “iletişim-dili” gerektiriyordu. Fakat sorun şu ki; gençler yeni geldikleri için tek kelime Almanca bilmiyorlardı; bu da, romantik iletişimin oluşmasına büyük bir engeldi.

Neyse uzun zaman sonra gençler, Almancalarını belli bir seviyeye getirmeyi başardılar (B2 Seviyesi); en azından gündelik sohbetleri yerine getirecek kadar ya da “short-talking” dediğimiz düzeyde konuşabiliyorlardı. Geriye kalan tek şey, gelecekleri için ellerinde “Eros’un-okuyla” ortamlara dalıp sarışın kadınların gönüllerini fethetmekti.



Fakat ortada üç temel sorun daha vardı:

1)    Eksik Modern Flört Deniyimi  (modern-flirting-experience)

2)    Ötekinin farklı “Habitus”u ve farklı kültürel kodlara sahip olmak

3)    Etno-Seksizm ve “Rassenschaende”[1]

 

1)    Eksik Modern-Flört-Deneyimi – bir pre-modern taşra şoku!

   Genellikle bütün hayatlarını, Anadolu’da kırsal bölgede geçirmiş bu insanlar, modern-flört ilişki türüne benzer bir ilişki tercübe edememişti. Klasik anlamda Yeşilçam filmlerinden gördükleri aşk sahneleri dışında kafalarında pek fazla fikir ve imge yoktu. En fazla  düğünde beğendikleri bir kızı, uzaktan bakışlarla etkiledikten sonra ikinci bir aşama olarak araya bazı aracıları sokup, kızın ailesi tarafından onayını alıp, ellerinde bir paket lokumla ertesi gün kızı istemeye gitme cinsinden  pre-modern flört bilgisine sahiptiler bu “taşralı” çocuklar.


Örneğin, İstanbul ya da İzmir gibi modern şehirlerde, üniversite ya da başka  sosyalleşme ortamlarında karşı cins ile tanışma, flört etme benzeri modern ilişki deneyimlerine (modern-flirting-experience) sahip olsalardı, Avrupa gibi son derece özgür ve modern bir dünyada bu tecrübelerini pozitif bir şekilde karşı cinsi etkileyerek kullanma şansına sahip olabilirlerdi. Hoşlandığı kıza,  Kahtalı Mıçe’den  türkü söyleyerek duygularını belirten taşralı Memo ile çekici bulduğu kadina Elvis Presleyl’den “Love You “diye seslenerek göz kırpan cihangirli Kaan aynı ülkenin vatandaşları olsalar bile aynı habitusu kesinlikle paylaşmıyorlardı. 
 


  






2) Ötekinin “habitus”u ve  kültürel kodları

 Farklı habituslara sahip olma meselesi sadece Türkiye’ye özgü bir unsur değil tabi ki. Her toplumda olduğu gibi Avusturya toplumu da ekonomik ve eğitim seviyesi olarak çeşitli sınıflara ayrılan bir ulus[2]. Alt/üst sınıf kültürü, şehir ve taşra kültürü gibi. Dolasıyla, gençlerimizin hangi sınıftan (potansiyel) partnerlerle ilişkiye girmeyi istediklerini bilmeleri de çok önemliydi.


Çünkü belli bir habitus içinde yapılanmış (costructed) kimlikler, davranış biçimleri, estetik anlayış, aksan... sosyal bir grup veya toplum tarafından içselleştirilmiş kodlardır. Kısacası, bir ülkenin kültürel sermayesini tanımak (erkennen)-Bourdieu’nun kavramlarıyla söylersek; ötekinin “Linguistic Capital”[3] veya “Cultural-Capital”[4]ına sahip olmak- o topluma yeni yeni entegre olmaya çalışan bir  göçmen için oldukça önemli bir avantajdır. Bu kodları hızlıca öğrenen ve okuyan biri öteki ile (örneğin karşı cinsle) ilişki kurmakta asla zorlanamayacaktır, çünkü artık bütün algoritmaları ezbere bilmektedir. Fakat bu tür kültürel sermayeye ve  o kodları okuyacak bilgiye sahip değillerdi bizim gençler; deneyim ve birikim, çok hızlı bir şekilde elde edilecek (erwerben) bir şey değildi. Uzun yıllar alan bir süreç...


 3)    Etno-Seksizm

Diğer bir  sorun olan “ethno sexismus”a gelirsek; Alman bir kadınla başarılı bir romantik ilişki kurmak, müslüman orta-doğu erkeği için düşük bir olasılık olabilirdi çünkü “Rassenschande”[5] (racial shame) ve “ethnoseximsus” [6] itiraf edilmese de, Avrupa toplumunun bilinçdışında tarihsel bir olgu olarak yerini almıştı.




“Etnoseksizm” Avrupa’da 11 Eylül 2001 saldırısının ardından giderek artmaya başladı. ”Orta-Doğulu-Erkek” kimliği Batı Avrupa’da radikal islam ve kadına dönük şiddetin bir simgesi haline geliyordu. Bu önyargılar aslında çok daha önce; Türklerin Almanya’ya göç etmesiyle ortaya çıkmaya başlamıştı. “Macho-erkek” ve geleneksel feodal değerlere sahip olan ilk nesil Türk göçmenlerin Almanların kafasında yarattığı “imge” çok olumsuzdu. Bu düşük-prestijli imaj (“symbolic-capital”) gençler için oyuna bir-sıfır yenik başlamak anlamına geliyordu. 

  Orient-Erotik-Kapital

 Yukarda bahsi geçen engelleri aşıp karsı cinsle flört ya da romantik ilişki kurmak, her ne kadar aşılması zor bir durum olarak görünse de, genç delikanlılarımız bu sorunu kendi stratejileriyle aşmaya kararlıydılar. Bunun için ellerinde tek bir silahları vardı; genç erotik kapital; Ahmet Kaya’nın da bir şarkısında söylediği gibi "Elimde gençliğim vardı onu verdim neyleyim.[7]" Doğru hedef kitlesini seçerek, rasyonel bir stratejiyle hedeflerine erotik[8] sermayeleri sayesinde ulaşabilirlerdi pekala.  Çünkü sahip oldukları tek sermaye olan bu “erotik kapital”[9] sayesinde orta yaş üstü dul ve yalnız Avusturyalı kadınların gönlünü çalıp, bir evlilik prosedürü içinde hukuksal anlamda vatandaşlık statüsünün verdiği haklara sahip olabilirlerdi. Önemli bir diğer husus da, bu kadınların “yerli-aşk-pazarında” (domastic-love market) çok talep gören (arzu edilen) kadınlar olmamasıydı.

 

 

 Schiwago Dans Lokali: Şehvetli gecelerin cenneti!

Peki, nasıl ve nerede hedef seçilen kadınlarla tanışacaklardı? Malum, genç üniversitelilerin takıldığı ortamlar olmazdı, kim 18 yaşında gençliğinin baharında evlenmek ister ki?  Yahut soruyu şöyle soralım; kariyer yapmış, ekonomik durumu iyi, toplum içinde statüsü yüksek, kendine güveni tam, güzel bir Alman kadınla,  orta sınıf üstü, beyaz yakalıların takıldığı ortamlarda “A2 seviyesinde” Almancayla flört etmek ne kadar rasyonel bir strateji olabilirdi? Cinsel beraberlik olsa bile neden evlensin ki? Vardır belki istisnalar ama biliyoruz ki istisnalar kaideyi bozmuyor.

 Geriye yaşları 40’ı aşmış çocuklu ya da çocuksuz dul veya bekar, alt sınıf işlerde çalışan, şehrin biraz kenarında yaşayan, eğitim düzeyleriyle birlikte erotik kapitalleri son derece düşük ama kapı gibi AB pasaportuna (symbolic capital) sahip taşra kadınları kalıyordu. Peki, nerelerde takılırdı bu kadınlar, nasıl tanışılırdı bu kadınlarla? Bu tür ilişkiler için en uygun “Love Market” nerde olabilir? İşte burada devreye Schiwago Dans Lokali giriyor.

Yazının devamını okumak için tıklayın:

👉Bisikletli Gazete: Taşraseksüel erkeklerin cenneti: Schiwago Tanz-Bar! 


 



[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Rassenschande

[1]https://ec.europa.eu/home-affairs/sites/homeaffairs/files/what-we-do/networks/european_migration_network/reports/docs/emn-studies/migration-policies/organisation_of_policies_at_en.pdf

[2] https://www.sinus-institut.de/sinus-loesungen/sinus-milieus-oesterreich/

[3] Sabine Lehner ; Sprachliches Kapital und ›Integration‹ Bourdieus sprachlicher Markt revisited am Beispiel der österreichischen ›Integrationsbotschafter_innen‹;Wiener Linguistische Gazette (WLG) 80 (2017): 81–107; Universität Wien · Institut für Sprachwissenschaft · 2017

[4] Pierre Bourdieu; „Die feine Unterschiede“, Suhrkamp (1987)

[5] https:/ https://movements-journal.org/issues/03.rassismus/10.dietze--ethnosexismus.html /

[6] de.wiktionary.org/wiki/Rassenschande

[7] Ahmet Kaya „Neyleyim“; Albüm „An gelir“ 1987 

[8] Catherine Hakim; Erotic Capital: The Power of Attraction in the Boardroom and the Bedroom

[9] A. Mohammed Abubakar et al; Physical attractiveness and managerial favoritism in the hotel industry: The light and dark side of erotic capital; Journal of Hospitality and Tourism Management; Volume 38, March 2019, Pages 16-26

© Tüm hakları saklıdır
Tasarım by Orbay Soydan