Cambridge’in en genç siyah profesörü unvanını taşıyan Jason Aday’ın ölümü, yalnızca akademik etik tartışmasını değil, siyah akademisyenlerin İngiltere’de karşı karşıya kaldığı ırkçı baskıyı ve medyanın rolünü de İngiltere gündemine taşıdı.
İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nin en genç
siyah profesörü olarak tarihe geçen sosyolog Jason Arday’ın ölümü, ülkenin
akademi ve medya dünyasında haftalardır devam eden tartışmayı yeni bir aşamaya
taşıdı. 41 yaşındaki Arday, akademik çalışmaları ve özgeçmişindeki bazı
iddialar hakkında art arda yayımlanan haberlerin ardından 5 Ağustos’ta
Cambridge’deki görevinden istifa etmiş, dokuz gün sonra Güney Londra’daki
evinde ölü bulunmuştu. Polis ölümünü şu aşamada “beklenmedik ancak şüpheli
olmayan” bir ölüm olarak değerlendiriyor. Ailesi ise Arday’ın Cambridge’de
profesör olarak göreve başlamasından bu yana “sürdürülen taciz ve
itibarsızlaştırma kampanyasına” maruz kaldığını ve “yanlış bilgi kampanyasının
Jason için çok ağır olduğunu” açıkladı.
Tartışmanın merkezindeki iddiaların ortaya
çıkmasında Cambridge’de daha önce görev yapmış akademisyen Nathan Cofnas’ın
önemli bir rolü bulunuyor. Kendisini “race realist” olarak tanımlayan Cofnas,
siyah insanların zekâsı ile beyaz insanların zekâsı arasında biyolojik
farklılıklar bulunduğunu savunan görüşleriyle tanınıyor. Cofnas’ın Arday’ın
doktora tezindeki bazı bölümlerin daha önce yayımlanmış çalışmalardan
alındığını ileri sürmesinin ardından konu hızla akademik bir soruşturmadan
ulusal bir medya kampanyasına dönüştü. Cambridge daha önce Arday’ı “iğrenç bir
kampanyanın kurbanı” olarak savunmuş olsa da daha sonra akademisyenin akademik
geçmişi ve üniversiteye atanma süreci hakkında soruşturma başlattı. Arday
intihal suçlamalarını reddetti; doktora yaptığı Liverpool John Moores
University tarafından yürütülen önceki incelemede ise doktora derecesinin
korunmasına karar verilmişti.
Ancak Arday dosyasını tartışmalı hale getiren asıl
mesele, akademik etik kurallarının ihlal edilip edilmediğinden daha geniş bir
soruya işaret ediyor: Neden bazı akademisyenlere yöneltilen iddialar
üniversite içinde yürütülen soruşturmalar olarak kalırken, Arday’ın dosyası
günlerce gazete manşetlerinin merkezinde yer aldı? Guardian yazarı Hugh Muir, 19 Ağustos tarihli değerlendirmesinde bu ayrımı özellikle vurguladı.
Muir, Cofnas ve sağ kanat medya çevrelerinin Arday’ı kültür savaşlarının
sembolüne dönüştürdüğünü savunurken, aynı zamanda gazetecilerin akademik
dürüstlük konusunda gerçek soruları araştırma hakkının bulunduğunu da kabul
ediyor. Ona göre sorun, meşru gazetecilik ile ırkçı bir “cadı avının” birbirine
karışmış olması.
Bu tartışmayı yalnızca Arday’ın kişisel hikâyesi
üzerinden okumak ise İngiltere akademisindeki daha büyük tabloyu gözden
kaçırmak anlamına geliyor. Universities UK verilerine göre 2020/21 akademik
yılında ülkedeki akademik personelin yalnızca yüzde 2,5’i siyahtı; aynı yıl
İngiltere üniversitelerinde sadece 160 siyah profesör bulunuyordu. Daha güncel
HESA verilerini kullanan University and College Union ise 2023/24’te siyahların
Birleşik Krallık profesörlerinin yalnızca yaklaşık yüzde 1’ini oluşturduğunu
belirtiyor. Universities UK ayrıca üniversitelerde ırkçı taciz ve saldırıların
hâlâ önemli bir sorun olduğunu vurguluyor. Bu tablo, siyah akademisyenlerin
akademinin üst kademelerinde hâlâ son derece az olduğu bir ülkede, siyah bir
profesörün başarısının neden yalnızca bireysel bir akademik başarı olarak
değil, aynı zamanda “DEI”, liyakat ve temsil tartışmalarının sembolü olarak
görülmeye başladığı sorusunu gündeme getiriyor.
Bu nedenle Arday’ın ölümü sonrasında ortaya çıkan
tepkinin yalnızca akademisyenler arasında kalmaması şaşırtıcı değil. 17
Ağustos’ta Londra’daki Trafalgar Square, Arday’ı anmak için düzenlenen büyük
bir anma töreninde on binlerce kişi katıldı. Siyah giyinen kalabalık ellerinde
çiçekler ve “Rest in Power Professor Jason Arday” yazılı pankartlarla toplandı;
konuşmaların ardından bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Arday’ın
arkadaşları, akademisyenler, milletvekilleri ve ırkçılık karşıtı aktivistler,
onun ölümünden önce maruz kaldığı yoğun medya baskısının araştırılması
çağrısında bulundu.
Arday vakasının bundan sonra bırakacağı en önemli
soru belki de “Arday haklı mıydı, haksız mıydı?” sorusu olmayacak. Akademik
etik iddiaları elbette araştırılmalı; üniversiteler akademik dürüstlükten taviz
vermemeli ve gazeteciler de kamu yararını ilgilendiren iddiaları
soruşturabilmeli. Fakat aynı zamanda şu sorunun da sorulması gerekiyor: Bir
siyah akademisyen hata yaptığında, onun hatası ne zaman bireysel bir mesele
olmaktan çıkıp bütün bir siyah akademisyenler kuşağının yeterliliğini
sorgulamak için kullanılan bir araca dönüşüyor? Arday’ın cenaze sonrası
anmasında Trafalgar Square’i dolduran binlerce insanın taşıdığı öfke tam da bu
sorudan kaynaklanıyordu. İngiltere akademisinin önündeki asıl sınav, yalnızca
Arday’ın kariyerinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu ortaya çıkarmak değil;
siyah akademisyenlerin hem yükselirken hem de hata yaptıklarında neden hâlâ
beyaz meslektaşlarından farklı bir mercek altında değerlendirildiğini
sorgulamak olacak.






No comments
Post a Comment