Bir ülkede aşırı sağın yükselişi genellikle ilk etapta ekonomik sorunlarla açıklanır. En azından yapılan ilk analiz çoğu zaman bu yöndedir. Fakat AfD seçmenini ve partinin seçim propagandasını incelediğinizde, temel vurgunun yalnızca ekonomi olmadığını görürsünüz. AfD’nin siyasal söyleminde “İslamlaşma” (Islamisierung), Radikal İslamcı terör saldırıları, göç, güvenlik ve toplumsal varoluşa yönelik tehdit algısı önemli bir yer tutmaktadır.
Ramazan Yaylali
11 Eylül
saldırılarıyla birlikte siyasal İslam ve radikal İslam, Batı kamuoyunun temel
gündemlerinden biri hâline geldi. Özellikle 2015 sonrasında Avrupa’da radikal
İslamcıların gerçekleştirdiği terör saldırıları, Müslümanlara yönelik korku ve
güvensizliği daha da artırdı. Sağ siyaset de söyleminin önemli bir bölümünü bu
yeni toplumsal korkular üzerine kurdu ve bu söylem seçmen tabanının belirli
kesimlerinde ciddi karşılık buldu.
Elbette Almanya’da
son yıllarda yaşanan ekonomik durgunluğun, enflasyonun ve yaşam
maliyetlerindeki artışın seçmen davranışı üzerinde etkisi vardır. Bunu göz ardı
etmek mümkün değildir. Ancak AfD’ye oy veren seçmenlerin söylemlerine ve
partinin kampanyalarına genel hatlarıyla bakıldığında, ekonomi kadar hatta bazı
seçmen gruplarında ekonomiden daha fazla göç, İslam ve kültürel değişim
kaygılarının öne çıktığı görülmektedir. Burada önemli bir ayrım da var: AfD’nin
göç karşıtı siyasetinin hedefi pratikte bütün yabancılar değildir. Söylem
özellikle Orta Doğu, Afganistan ve diğer Müslüman çoğunluklu bölgelerden gelen
göçmenler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Almanya’da yaşayan bir İspanyol,
Kanadalı ya da benzer Batılı göçmen grupları aynı ölçüde siyasal hedef hâline
gelmemektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca “yabancı karşıtlığı” olarak değil,
aynı zamanda İslam, kültür ve kimlik ekseninde şekillenen seçici bir göç
karşıtlığı olarak da değerlendirilmelidir.
Bir diğer önemli
faktör ise Almanya’da sağcı veya milliyetçi bir siyasi kimliği açıkça ifade
etmenin geçmişe kıyasla daha az tabu hâline gelmesidir. Özellikle AfD’nin
yıllar içinde büyümesi, benzer sağ-popülist hareketlerin Avrupa’da güç
kazanması ve Donald Trump gibi uluslararası figürlerin yükselişi, bu
siyasi söylemlerin normalleşmesine katkıda bulundu. Elon Musk bile
AfD’nin seçim başarılarını kendi X (Twitter) hesabından açıkça paylaşan ve
partiye yönelik desteğini gizlemeyen küresel ölçekte popüler bir figür hâline
geldi. Benzer şekilde ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de Avrupa
ülkelerinde aşırı sağ partilerin siyaset yapmasının engellenmemesi gerektiğini
açıkça dile getirdi.
Bu tür açıklamalar,
Avrupa’daki radikal sağ hareketler açısından yalnızca dışarıdan gelen bir
destek anlamına gelmiyor; aynı zamanda bu siyasi çizginin uluslararası
düzeyde giderek daha fazla meşruiyet kazandığı algısını da
güçlendiriyor. Özellikle AfD seçmeni açısından, dünyanın en etkili siyasi
ve ekonomik figürlerinden bazılarının benzer söylemleri açıkça savunması, geçmişte
daha çekingen biçimde ifade edilen sağcı görüşlerin bugün çok daha rahat ve
görünür şekilde dile getirilmesine katkıda bulunuyor.
Geçmişte, özellikle Almanya’nın
Nazi tarihi nedeniyle, açık ırkçı veya dışlayıcı söylemler toplumsal açıdan
çok daha güçlü bir tabu ile karşılaşıyordu. Bugün ise bazı seçmenler,
sağcı ve hatta radikal sağ görüşlerini daha rahat ifade edebildiklerini
düşünüyorlar. Daha önce özellikle kapalı çevrelerde dile getirilen kimi
düşünceler artık sosyal medyada, seçim kampanyalarında ve kamusal
alanda daha açık biçimde ifade edilebiliyor.
Bu nedenle AfD’nin
yükselişini yalnızca “ekonomi kötüye gitti, işçi sınıfı AfD’ye yöneldi”
şeklinde açıklamak yetersiz kalır. Ekonomik hoşnutsuzluk önemli bir faktördür;
fakat göç, İslam, terör, güvenlik, kimlik kaygıları ve sağcı söylemlerin
giderek normalleşmesi de AfD’nin yükselişini anlamak için en az ekonomi kadar dikkate
alınması gereken unsurlardır.






No comments
Post a Comment