Almanya’da AfD’nin yükselişini yalnızca ekonomik hoşnutsuzluk ya da rasyonel çıkar hesaplarıyla açıklamak yerine, meseleye Lacancı psikanaliz perspektifinden de bakmak yararlı olabilir.
Ramazan Yaylali
Asıl soru şudur: Alman toplumunun belirli bir kesimi neden solun sunduğu siyasal çözümlere değil de sağın söylemine duygusal olarak bağlanır? Daha da önemlisi, ekonomik koşullar iyileşse bile bu bağ varlığını sürdürür mü? Bu soruların yanıtlarından biri, Lacancı psikanalizin sunduğu kuramsal çerçevede aranabilir.
“Kaybedilen Almanya” Fantezisi
Lacan’a göre özne (subject), hiçbir zaman bütünüyle
tamamlanmış ve kendisiyle tam bir uyum içinde değildir. Öznenin yapısında her
zaman bir “eksiklik” vardır. Bu düşünce kolektif kimliğe uyarlandığında, AfD’ye
oy veren Alman seçmenin, daha önce kaybedildiğini düşündüğü fantastik bir
nesneyi ya da imgeyi AfD’nin sunduğu “fantezi” aracılığıyla geri kazanma
arzusunu yansıtır...
Sıradan bir AfD seçmeni açısından Almanya’da “Eskiden bir
düzen vardı”, “Eskiden kendilerine ait bir Almanya vardı”, gibi söylemlerle
kaybedildiği varsayılan bir “bütünlüğün” fantastik temsilini oluşturur. AfD
gibi popülist radikal sağ partiler ise bu “kaybedildiği varsayılan bütünlüğü”
yeniden tesis etme iddiasıyla kitleleri kendilerine duygusal olarak bağlar:
“Bir zamanlar Almanya daha güvenliydi, daha düzenliydi; insanlar birbirini
anlıyordu, Alman kültürü daha belirgindi ve toplum daha homojendi.” gibi …
Bu “fantezinin” önemli figürlerinden biri ise “Öteki”dir.
Burada “öteki“, göçmen olarak kurulur:
yani sıradan ırkçı bir almanın düşüncesinde “göçmenler “jouissance’larını“ yani
daha da basitleştirerek söylersek “mutluluklarını ellerinden çalan bir ötekidir…
Dolasıyla radikal sağın siyasal fantezisinde göçmen
yalnızca ülkeye gelen bir yabancı değildir; öteki’nin bizim “jouissance’ımızı”
çaldığına ilişkin fantezinin bedenleşmiş figürüne dönüşür. Böylece göçmen,
belirli bir ekonomik veya toplumsal sorunun nedeni olmanın ötesinde, aynı
zamanda Alman toplumsal düzenindeki “eksikliğin” temel nedenlerinden biri
olarak temsil edilir…
AfD gibi aşırı sağ popülist partiler ise bu “eksikliğin”
ortadan kaldırılmasıyla birlikte kaybedilmiş olan “jouissance’ın” — yani
kaybedildiği düşünülen haz, keyif veya bütünlük hissinin — geri geleceğini
siyasal söylemleri aracılığıyla seçmenlerine aktararak onları ikna etmeye
çalışır… Dolasıyla Göçmenler bir bütünlüğü bozan onu kirleten bir nesne olarak
kitleye dikte edilir…
AfD tarafından aşılan bu fantezi topluma neden kendisini
“eksik” hissettiğini açıklayan bir çerçeve sağlar. Böylelikle fantezi,
toplumsal düzenin temel belirsizliğini ve antagonizmalarını daha tutarlı ve
anlaşılabilir bir hikâyeye dönüştüren bir mekanizma işlevi görür…
Peki “Sınıf-Temelli” sorunlar çözülse bile AfD varlığını sürdürmeye devam eder mi…?
Bu soruya benim cevabım evettir. Almanya’da büyüme, reel
ücretler ve istihdam gibi ekonomik göstergeler iyileşse bile, “Almanya artık
bizim Almanya’mız değil” duygusunun otomatik olarak ortadan kalkacağını
düşünmüyorum. Bu bakımdan, bazı sol ve Marksist yaklaşımlara atfedilen, sınıf
temelli sorunların çözülmesi halinde ırkçılık ve faşizm gibi olguların da büyük
ölçüde silineceği varsayımı bana fazla indirgemeci görünmektedir. Zira siyasal
çatışmanın nesnesi artık yalnızca ekonomik refah (Wohlstand) değildir.
Sıradan ırkçı bir Alman seçmen açısından söz konusu
“eksiklik”, ekonomik refaha rağmen süreklilik kazanan öznel bir gerçeklik
olarak deneyimlenir. Başka bir deyişle, algılanan “kültürel kayıp”, ekonomik
iyileşmeye rağmen varlığını korur. Bu durum, “Tamam, ekonomi iyi; fakat hâlâ
kendi ülkemizde kendimizi yabancı hissediyoruz” biçimindeki öznel konumda
ifadesini bulur. Sorun yalnızca ekonomik değildir; örneğin Ortadoğulu Müslüman
bir göçmenin varlığı, bir “kimlik tehdidi” anlatısı olarak kurulmaya devam eder.
Dolayısıyla ekonomik hoşnutsuzluk azalabilir; ancak
kimlik kaybı, tehdit ve aidiyet etrafında inşa edilmiş bir siyasal kimlik aynı
hızla çözülmez. Göçmenler, Müslümanlar, siyasal elitler ya da “woke” kültür
gibi farklı aktör ve olgular, AfD gibi popülist sağ partilerin söyleminde
“Öteki” olarak kurulmaya ve siyasal tabanın mobilizasyonunda kullanılmaya devam
edecektir. Özetle ekonomik iyileşme maddi hoşnutsuzluğu azaltabilir; buna
karşılık bir “eksiklik” etrafında örgütlenmiş Kulturkampf’ın aynı ölçüde gerileyeceğini
pek düşünmüyorum.






No comments
Post a Comment